ESME BRE
Bugün birkaç pedal gittim ki konuşmaya başladım kendimle. Esmiyor esiyor terlermiyim rüzgarlığı giysem mi giymesem mi? Ekim havası, kararsız o da kış gelsin mi gelmesin mi diyen bir Ekim. Sonunda rüzgarlığımı gidona sardım. Onu da gidondan çıkar giy, üstünden çıkar sar bi gün parçalanacak.
Yenifoça’ya yeni liman yapılıyor. Yılan hikayesine döndü. Dolgu beton mendirek yapıldı bir hayli bekledi bir iki sene falan. Yapılıp bittiğinde başımıza ne çoraplar öreceğini düşünemeyenler, yapılsada Foçamız canlansa, oturup çay kahve içecek, yemek yiyecek yer bulamıyoruz.
Bilmiyorlar ki sokakta bilhassa sahilde yürüyemeyecek, lüks lokantalarda cüzdanı bırakıp çıkacak. Yenifoça yenilenmiş olacak. Sakinleri, sakınanları olacak. Eskifoça geldi aklıma ilk yerleştiğimizde (1989) Kalenin etrafını akşam yürüyüşlerinde karanlık ve korkutucu tenhalığından dönmeyi korkardık. Neyse geri dönüşü yok bitmesine az kaldı. Limanın önü deniz tabiatıyla arkası Foça mezarlığı. İki alem bir arada bir yol ayırıyor. Biri bu alem diğeri öteki alem arada yol var ama kıldan ince kılıçtan keskin değil. Ehhh, bizim gönül gözümüz bu kadarını görüyor.
Yolumun üzerinde dik olmayan üç rampa var. Motoru çalıştırmadan çıktım (motor yokken de çıkıyordum.) dönerken anladım ki rüzgar ittiriyormuş. Kozbeyli kavşağından Gencelli sahiline inen yola girdim. Dalgalar; biraz daha sertleşmiş, asabi haliyle köpüren dalgalar öfkesini kıyıya vurarak alıyordu, Eylül’ün dinginliği bitmiş, Ekim’le ortak olmuş kışı çağırıyorlar.
Denize girmeyip Eylül’de banklardan denizi seyredenler vardı ya şimdi sahil kahvesine oturmuşlar camdan bakıyorlar.
Sahildeki bakkalın önünde iki kişi var geçerken selam verdim “Selamün aleyküm” tık yok. Entel dantel olsalar tünaydın derdim. Bu selam işine çok takılıyorum. Bi selam vermeyenlere bi de selam verip almayanlara. Geçen gün sahilde gezerken balık alalım dedik. Selamün aleyküm tık yok bi daha tık yok bunlar selamı bilmiyorlar dedim. Yüzüme baktı. Elimde de yoldan geçerken aldığımız torbada ceviz var. Muhabbete bak şimdi “Kaça aldın cevizi.” “50 lira. İstersen satarım, nakliye dahil 60 lira.” Balıkçı, “Geçen gün Menemen’de pazarda 40 liradı.” “Niye almadın?” Üstüne gitmem o da benim yaşımda, lafla gömeceğim. Balıklar temizlenmişti, uzatmadım döndüm çıktık.


Bugün rota, Horozgediği’ne gideceğim. Gencelli’den birkaç kilometre ötede. Gidilecek yer değil merak ettim. Dün biri anlatıyordu oralıymış ama yıllar önce ayrılmış. Geçen gün anlattığım ‘Bir Başka Dünya’ dediğim yerin tam ortasında. Dumanın karasının kopkoyusu, havayı isin, yeri maden tozunun boyadığı kavruk kahvenin rengi, sesin; tırların düşük vitesle zorlanan motorları, fabrika tezgahlarının homurtusu, maden konveyörlerinin bozuk ritimde dönüşü, velhasılı karmaşa, İskender’in düğümü, gürültünün binbir tonu. Öte yanda balkonda çamaşır kurutan evler, köy lojistik merkez olmuş kamyon giremez levhalı sokaklar. Bi terslik var burada. Ölümlerine davetiye basıyorlar. Zaten yolumu da kaybettim. Buradan Ilıpınar’a geçeyim dedim. Gogılın novigasyonuna bastım ama bi karışık düzen git dön dur bulamadım yönümü. Bu karmaşada yol mu aranır? Dön dedim. Aynı yoldan motoru çalıştırıp bir an önce çıkmak istedim köyden. Hakikaten ‘Bir Başka Dünya.’
Bi başka dünyaya bir başka olmayacak bir iş eklendi. Köyden anayola çıktım sağın en sağından gidiyorum, arkamdan ambulans, sirenini en keskin tonda bir basıyor uzun uzun, benden yol istiyor. Sağa iyice yanaştım, geç dedim. Yol verdim yani. Havamı bi görecektiniz.
Dönüşte, rüzgar denizi yalayıp geliyor, beni açık alanda yakalayıp geçiyordu. Çıkar sar, çıkar giy dediğim fıstık yeşili rüzgarlığımı giydim. Fıstık gibi, hem motor hem pedal, evin yolunu tuttum, bir türkü de tutturdum.

Bulut gelir duman olur
Dağı taşı dolanır.
Ahım tutar süründürür, yağma yağmur
Esme bre deli rûzigâr yarim yoldadır.
Yorumlar kapatıldı.