İçeriğe geç

BEN DE GİDİYORUM.

Akıllılar gitti, uzman meslek sahipleri gitti, o gitti bu gitti şimdi sıra sanayide fabrikalarda. Geçenlerde Tekstil sektörünün önde gelen isimlerinden iş insanı Abdullah Kiğılı anlatıyordu. “Tekstil batarsa AVM’ler kapanır giyecek pantolon bulamayız diyordu.” Bugün de fabrikalar taşınıyor diye bir haber vardı.

YİWU

Daha fol yok yumurta (yurt dışına giden sanayi) yokken, şahit olduğum: Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin kardeş şehri olan Yiwu.

Yiwu’ya Manisa Ticaret Odası Başkanı Rahmetli Bülent Koşmaz’ın daveti üzerine 2015 yılının Nisan Ayında gitmiştik. (O yıllarda Yiwu ile ilişki tamamen ticaret ve ekonomi odaklıydı. Manisalı iş insanlarına ve sanayicilere, dünyanın en büyük emtia pazarı olan Yiwu’daki Uluslararası Ticaret Fuarına katılma ve Çin pazarına girme amacıyla Koşmaz’ın talebiyle Yiwu kardeş şehrimiz olmuştu.) Çince bilen rehberimiz İstanbul’dan gelmişti. Bir çantamız, zeytin peynir reçel gibi yiyecekler ile doluydu. Kanola yağından yapılan yemekleri öyle bir anlatmışlardı ki kokusunu, daha gitmeden almıştık. Sabahattin Ali’nin “Yolcu bahanesini, valizinden önce hazırlar” dediği gibi hazırlanmıştık. İlk bir kaç gün bir AVM’de fast food yemekle başladık sonra bir Türk Lokantası bulduk o et yemeklerini Manisa’da dahi yememiştik.

Çin’in doğusundaki Zhejiang eyaletine bağlı Yiwu kenti üretilen gündelik eşyalar dünyanın her köşesinde satılıyor. Bu nedenle, Yiwu, “dünyanın süpermarketi” olarak adlandırılıyor. Ancak 30 yıl önce yani Çin’de reform ve dışa açılma siyasetinin uygulandığı ilk yıllarda Yiwu, Zhejiang eyaletinin ortasında yoksul bir tarım ilçesiydi. Nüfusu kalabalık olan Yiwu’nun kaynakları yetersiz, ekonomik gelişme seviyesi düşük ve halkın yaşam koşulları geriydi. Reform ve dışa açılma uygulamaları sayesinde Yiwu, 20 yıl içinde yoksulluktan kurtularak gündelik eşyaların dünyaca tanınmış “başkenti” oldu. 

“Ticareti geliştirerek kent inşa etme” şeklindeki stratejik gelişme hedefi doğrultusunda Yiwu gündelik eşya pazarı kısa sürede gelişerek Yiwu bölgesinin ekonomik gelişmesini sağlayan önemli itici güç haline geldi. Yiwulular, öncelikle ataç, çorap, çakmak gibi insanlar tarafından pek önemsenmeyen gündelik eşyalar satmaya başladı. 10 yıldan az süre içinde yani 1991 yılında Yiwu pazarı, Çin’in en büyük gündelik eşya pazarı haline geldi.

Şimdiki Yiwu gündelik eşya pazarı, 4 milyon metrekare genişliğinde bir alanı kapsıyor. 70 bin tüccar aile, 400 binden fazla çeşit eşya satıyor. Yiwu’da üretilen gündelik eşyalar dünyanın 215 ülkesi ve bölgesine satılıyor. Yılda ihraç edilen mallar, 500 bin standart konteynere ulaştı. Yiwu, gerçek anlamda “dünyanın süpermarketi” haline geldi. 2005 yılında Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından ortaklaşa yayınlanan “Dünyayı Şok Eden Çin İstatistikleri” başlıklı raporda, Yiwu pazarının dünyanın en büyük gündelik eşya toptan pazarı olduğu ifade edildi.

2008’de Çin’de reform ve dışa açılma uygulamalarının 30. yılı kutlandı. Yiwu, ülkenin reform ve dışa açılma girişiminin öncüsü ve örneği olarak gösterildi. Yiwu Belediyesi yetkilileri, 2020 yılına kadar Yiwu’nun dünyaca tanınmış uluslararası ticaret kenti olmasını hedeflediklerini söyledi.

Otobüsteyiz camdan seyrediyorum. Büyük bir yerleşim daha yeni yapılıyor git git bitmiyor inşaatlar. Otobüsün önünde rehbere sordum “Nedir burası ne yapıyorlar?” “Konfeksiyoncular Kasabası” site değil köy değil kasaba koskoca bir yatırım. Aklımdan geçirdim Manisa’da da var ama farklı meslekten yatırımcılar kiralamışlar her telden meslek var konfeksiyon haricinde oysa amaç konfeksiyonun kooperatifleşmesiydi. “Konfeksiyonculuk öldü, onun için kiraya verdik atölyelerimizi” diyorlar.

FAS’A TAŞINIYORUZ.

Ben gittim bir daha giderim.

Kazablanka’yı eskiler, burada çekilmiş filmden dolayı hatırlarlar.  Humphrey Bogart Ingrid Bergman 1942 yılı yapımı ABD filmi; en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi film dallarında 3 oscar kazandı. Kısaca konusu: II. Dünya Savaşında nazilerden kaçan mültecilerin Amerika’ya gitme umuduyla, son durak Fransa’ya ait (sömürgesi) olan Kazablanka’ya gitmek için, Lizbon’da bekleyen insanlarla doludur. Senaryo Kazablanka’nın en meşhur gece kulübü olan Amerikalı Rick Blaine’in (Humphrey Bogart) işlettiği meşhur gece kulübü ‘Rick Cafe Americain’ çevresinde döner. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow (Paul Henreid) Alman toplama kampından kaçarak eşi İlsa Lund (Ingrid Bergman) ile Kazablanka’ya gelir. Amaçları, Lizbon üzerinden Kazablanka’ya gelip Amerikaya iltica etmektir.

Film; siyasi gerilim, mülteci dramı ve imkansız aşk üçgenini çarpıcı bir şekilde birleştirilerek geçer.

2023 yılının Eylül ayında Fas’ Kızıl Şehir olarak anılan Marakeş şehrine gitmiştik. Kiraladığımız araç ile yakın çevreyi ve bahsettiğim filme konu Kazablanka ile başkent Rabat’a gittik. Her iki şehir de Atlas Okyanusu kenarındadır. Kazablanka modern ve zengin bir şehir. O günkü şehir gezimizin cumaya rastlaması sebebiyle Okyanus dalgalarının avlu duvarlarına vurduğu şehrin ihtişamlı II. Hasan Camii’nde kılmıştık.

Marakeş: Kırmızı, Sarı, Kahverengi, daha doğrusu çöl toprağının renk tonları bina cephelerinde uygulanmıştır. Bu renklerin haricinde başka bir renge rastlayamazsınız, altı kattan yüksek bina da yok. Bulvarları o kadar geniş ki bazılarının refüjlerinde kafeteryalar var. Şehir plancılarına tavsiye ederim. Marakeş ve çevresi Varzazat, ‘Fas’ın Hollywood’u’ olarak nitelendirilir. Gladyatör, Truva, Cennetin Krallığı hatta Görevimiz Tehlike 5 burada çekilmiş. Fransızca ikinci dilleri. Uzun yıllardan sonra Marakeş’te ilk defa deprem olduğunda oradaydık. Gazetelere haber düşmüştü. Marakeş’i daha önceki yazılarımın birinde bu köşede anlatmıştım.

Bunlar güzel anılar. Üzücü olanı, ülkemizden taşınan fabrikalar ile Fas gündeme geldi. Fas, bu bahsettiğim modern ve planlı şehirler dahil tüm yerleşim yerlerinin haricinde uçsuz bucaksız çöl, çöl deryası. şimdi fabrikalara tahsis edilecek hem de bedavaya.

Son yıllarda artan maliyetler ve iş gücü avantajları nedeniyle bazı sektörlerde, özellikle emek yoğun sektörlerde, mevcut tesislerin tamamen yurt dışına taşınması eğilimi dikkat çekiyor.

Bir lojistik firması CEO’sunun 2025 Kasım ayında yaptığı açıklamaya göre, özellikle tekstil sektöründe ciddi bir taşıma faaliyeti gözlemlenmiştir: Sadece Tekstilde Taşınan Fabrika Sayısı (2025 Yılı Başından İtibaren): Yaklaşık 160 fabrika (çoğunlukla Mısır ve Fas gibi ülkelere). Diğer Sektörler: Bu trendin mobilya ve diğer fason/emek yoğun sektörlere de başladığı belirtilmektedir.

Sanayi ile uzaktan yakından biraz ilgim olduğu için, belki de o bölgeye bisikletle sıkça gittiğimden olmalı, bana BYD’yi soruyorlar “Fabrika yapılıyor mu, taşınacak mı?” 

Taşınırken Ülkemin fabrikaları,

Gelir mi BYD’nin arabaları?

Varın siz düşünün ileride olacakları.

BU YILIN EN UZUN TURU

   Haftasonu gelmiştik  sona iki gün daha ilave ettik. Emekli olunca böyle oluyormuş demek ki, programsızlık. Aklına estiğini yap; hürriyet bu olsa gerek, başı boşluk, kaygısızlık, adam sendecilik, bugünün işini yarına bırakmak. Öyle ya acelesi mi var? Bugün bitirsen yarına iş mi kalır?

   Bahçe temizliği koca kıştan çıkmış uyanan bahçenin çiçekleri filizlenen dalları yeni uyanan çocuk gibiler gözlerini oğuşturuyorlar sanki. İrice otları, boyluca soysuzları yolunca arada sıkışıp boğulmuş çimler nefes aldı. Biraz boylarını kısaltalım diyerek biçtim, geriden gelenlere yol açtım. Eh işte. Sonbaharda bıraktığım hali gözlerimin önüne geldi böyle bırakmıştım, seneye görüşmek dileğiyle dediğim gibiydi.

   Sahi emeklilik nası bişey? Henüz farkedemedim. Bayram, Antalya seyahati, 

İnci’nin Ankara seyahati, benim Foça bahçe temizliği derken Nisan sonunu bulduk. Bugün 6 Mayıs Hıdırellez. Günler yetmiyor gibi uç uca ekle aysonu geliveriyor. Hani yan gelip yatacak, uykuyu uzatıp mahmurluğu geç vakit patlatacak, öğle ile ikindiyi karıştırıp akşamı yapacaktık. Emeklilikte adet olduğu gibi taş döşeyip fayansları ıstakaya yapıştıracaktık. 

   Tabii bu olması gereken iş. Olmaması veya olması heyecan uyandıracak eylem:  Aklımdan çıkmadığı gibi içim içime sığmıyor, bir an heyecan basıyor kalbimin atışı hızlanıyor. Niye olmazmış diyorum. Daha önce iki defa yapmıştım ama o önceki senelerdi. Hava raporuna bakıyorum rüzgar hem de 18 kilometre saat gibi bana göre hızlı bi rüzgar. Yelkenimiz mi var şişirecek, bandırma kazanı üstüne çıkıp savrulacak üzümümüz mü var? Es haydar dediğimiz çocukluk yıllarımız mı geri gelecek? Hiçbiri. Öyleyse bu rüzgarda yola çıkılmaz hem de göğsüne göğsüne esecek. Antreman da yok, bahaneler bir bir geliyor ardı sıra. İçimdeki ses paye vermiyor kalbimin sesine, gidemezsin diyor. Başarırsam, (içimdeki ses) nefis yer değiştirecek koltuklarımın altına karpuzu hazır edecek. Ne yapsan karşımda. Hazreti Adem’i Cennet’ten eden nefs, az namussuz değil. 

   Akşam uykularım kaçmadı ama düşüne düşüne uyuyakalmışım. Sabah çantamı hazırlamaya başladım. İnci’ye “sen biraz oyalan beni yolda nasıl olsa yakalarsın, ola ki lastik patlar matlar bagaja sırtlarsın bizi” dedim. 

   Novigasyondan rotamı çizdim. Bisiklet rotası araç trafiğine çıkarmaz. Dağ taş dere tepe gönderir, aman bi araca rastlama der. Kozbeyliden sarktığımda Eskifoça yoluna indim, sola döndüğümde Ilıpınar, tavuk çiftlikleri falan, Novada Kavşağına çıktım. Kahvede bir çay içtim bisiklet motorumun bataryasını, telefonumu şarja bağladım. Kahveci prizin yerini gösterdi ama “Ne demek abicim dükkan senin” demesini beklerdim. Bi çayla olmaz bataryaları doldurmak değil niyetim strava denilen program kaç kilometre, hangi hızla, kaç kalori yaktın, iniş çıkış, hepsini gösteriyor. Karpuzu koltuklamak için bunun olması lazım. Fotoğrafını ekleyeceğim yazının altına. 

   Bir de soda söyledim. Kalkarken kullandığım elektriğin parasını çayın sodanın üstüne ekledim “Bu çok abi demesine rağmen bu defa söz bana geçmişti. “Hakkın geçmesin.”

   Buruncuğa kadar trafikle gittim. Novigasyon rotasıyla Buruncuk’tan Emiralem’e ova yollarından gideceğim. Gediz boyunca gidiyorum. Bi yollara girdim, hayatı anlatırlarken dikenli yollardan bahsederler hayatın zorluğunu anlatmak için. Bisiklet boyunda devedikenleri, gidonda ki elime batıp kanatacak kadar boylanmışlar. Akan kanla trafikte olabileceklerin diyetini ödüyor gibiydim. Öyle böyle Emiralem’e geldim. Bi kahve de, Menemen Manisa asfaltına çıkmadan önceki bir kahvede höpürdettim.

“Ustam buradan devam edersem asfalta çıkar mıyım? Novigasyonu kapamıştım telefonumun şarzı bitmesin diye, güç desteği yoktu çünkü yanımda.

   Asfalta çıktım. Ne esiyor hem de yiğidin bağrına bağrına ben de basıyorum pedallara bağrına bağrına.

   Ayvacık köyü bölgesinde arkamdan bir bisikletli yetişti. Gençten biri sakallı. illet oluyorum şu sakallara. Yolda, ne bu sakallar deyip kavga edecek halim yok. “Ben yavaş giderim seni de yavaşlatmayayım sen basabilirsin” dedim biraz muhabbetten sonra uzadı ben de peşini bırakmayayım diye ardı sıra gider oldum. Muradiye istasyon kavşağında yetiştim belki de o yavaşladı, neyse. 

   Ben, Muhsin Yazıoğlu Bulvarına dönerken o “Allah bana da senin yaşında bisiklet sürmeyi nasip etsin diyerek dua etti” “İnşallah sağlıkla” derken o yoluna ben yoluma. 

  Beni novigasyondan takip eden bizimkiler, iki torun ile babaları bisikletleriyle karşılamaya gelmişler. Bi anda dünya turundan dönen gezgin gibi hissettim kendimi! Hani diğer bisikletliler, halk nerde??? Terli olduğumdan soğutmamak için durmadım peşime takıldılar. Hep birlikte, dede baba torunlar dört bisiklet eve geldik.

BU YERLERDE TRENLER DOĞUDAN BATIYA BATIDAN DOĞUYA GİDER GELİR…GİDER GELİRDİ (Cengiz Aytmatov)

Son günlerde hızlı tren tekrar gündeme oturdu. Ama bu trenin hızını görür müyüz? Sesini duyar mıyız? Nereden biner? Nerede ineriz? Sanki biraz muamma gibi gözüküyor. Bir zamanlar bu işle ilgilendiğim, Belediyenin görevlendirmesiyle Ankaralara kadar gidip zamanın Genel Müdürü ile konuşmuşluğum olduğu, güzergahın şehir içinden geçecek şekilde planladığının yanlış olduğunu kabul eden genel müdür, güzergahın, çevre yoluna paralel olmasını ve istasyonun da Gediz Kavşağını geçtikten sonra batıya doğru yapılması uygun görüp otogarla aynı paralelde olmasından dolayı  yolcu taşımacılığının şehrin trafiğinden uzak olmasının doğru olacağı talimatını verip, güzergah değiştirilmişti. Ve Gediz Kavşağı projesinin, Karayolu Gn Md ile Demiryolları Gn Md’nün anlaşmaları zaman alıp, planlaması uzamıştı!

Şimdi; bu gündeme oturan konuyla ilgili, 20.08.2016 tarihinde bir yazı yazmışım.

(HER YOL ANKARA 

Vurdumduymaz Köyünün yakınlarında orman yangını çıkar. Köylüler tepeden baktıklarında yangının, köylerine uzak olduğunu görürler. Muhtar ve bazı tecrübeli köylüler işaret parmaklarını gırtlaklarına kadar ağızlarına sokar havaya kaldırırlar rüzgar, köylerinden yangına doğrudur bize gelmez deyip köylerine dönerler.

Daha sonra rüzgar yön değiştirerek yangın köye yaklaşmaya başlar. Aksine rüzgar şiddetini arttırmış kısa zamanda köye yaklaşmıştır. Bize gelmez deyip tedbir almayan tedarikte bulunmayan köylüleri telaş alır ama, aralarında yine de “şimdi terse döner korkmayın” diyenler olsa da, rüzgar şiddetlenir köyün kenarı paçası demez, uğraşlar fayda vermez, ıslak parmakla rüzgar tayini yapılan eller kollar söndürme çabalarından takatsiz kalır, köy yanar.

Ankara Mavi Tren, Alaşehir seferi yapan kara tren: Önce Nurlupınar’dan Manisa’ya girer kuzeyinde yani demiryolunun alt tarafında Ahmet Bedevi Mahallesi kalır.

Sonra istasyon mevkiine gelir yıllardır her yerde paşaya kelle yetiştirir bir telaşımız olmasına rağmen burada saatlerce bekleyen araç trafiğinin yoğun olduğu Devlet Hastanesinin bulunduğu hemzemin geçidden geçer. Kuzeyinde stadyum gıda çarşısı, hal, fuar merkezi, yeni otogar, İkinci Anafartalar Mahallesi kalır.

Tren devam eder; Öğretmenevininin Kavşağında uyduruk bir hemzemin geçidle galericiler sitesine bağlanılır. Kuzeyde Kuşlubahçe, Spil Mahalleleri kalır.

Tren 150 metre daha gider Cider Yağ Fabrikası’nın orada uzun yıllar insan doğrayan kontrolsuz hem zemin geçidin kuzeyinde, Barbaros Mahallesi kalır bu mahalle Perşembe Pazarına bu hemzemin geçidden gider gelir.

100 metre sonra Barbaros Mahallesine bağlanan sözde kontrollu bir hemzemin geçid daha vardır.

Tren Menemen’e doğru devam eder 250 metre sonra Horozköy İstasyonuna gelir burada da sözde kontrollu hemzemin geçid vardır. Kuzeyinde ki Atatürk Mahallesi’ni bağlar, Fatih Mahallesi’nden geçilir.

Tren durmaz hat boyunca demir parmaklıklar arasından geçilen bir çok yırtık geçid vardır Hafsa sultan, Cumhuriyet mahallelerine geçilir.

50 metre sonra bir geçid daha vardır arabadan inilenerek kontrol edilen cinsten Fevziçakmak Mahallesi’ne geçilir.

Tren Manisa’dan çıkmak üzeredir en son Muradiye istasyonundan geçerken, kavşak geçid karayolu karışımı bir geçidden şimdilik 16 bin sonra 66 bin olacak Muradiye ve Yuntdağ köylerine gidilir.

Şehir içi seyr-ü seferini güç bela tamamlayan tren uzun uzun sirenini çalsa da koca gövdesiyle ağır ağır yol alsa da hayat gailesi sarmış vatandaşlar dalgın halde 147 cm’lik demiryolunu geçerken uzun yıllar trenlerin altında kalmış çok canlar yanmış çok evlere ateş düşmüştür.

Bir devir gelir bu hatta hızlı tren yapılmak istenir kestirmeden tren gibi hızlı yapılması için 80 senelik güzergah iyileştirilerek hızlı tren projesi hazırlanır.

Manisa’yı bölüyormuş, nüfusun yarısı bu hattın kuzeyinde kalıyormuş, yavaş tren hattı iki yakayı bağlayamazken hızlı tren ustura gibi Manisa’yı ortasından karpuz gibi keserken, Devlet Hastanesi acil servisine ambulans içinde hasta beklerken kan kaybından insanlar hastane yerine Hak’ka giderken, her noktasında tehlike arzetmesine rağmen ölüm pahasına her yerden geçmeye çalışan insanlarımız evlerine bir an önce kavuşacağı yerde rahmeti rahmana kavuşurken…

Rüzgarı parmağıyla tayin eden insanlar; yıkım, söküm, kamulaştırma, bakanlar kurulu gibi yüksek makamdan kararı resmi gazetede okuyunca ateş bacayı sardığında; babadan kaldı, atadan mirastı, kıt kanaat aldım, başımızı sokacak bir evimiz vardı o da… Ne yapmamız lazım, sızlanmalarına karşılık. Dilekçe mi yazsak? Okunmuş pirinç mi yutsak? Belediye bakmıyor mu? Valilik mi karışıyor? Demiryolları mı arşınlıyor?

Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Üç maymunu oynayan bizler. Üç silahşörler gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” desek, düşünsek, davransak, çalışsak, birlik olsak, sadece demiryolu değil.

Her yol Ankara olur.)

Olur muuu? Olmaz mı? Zaman gösterecek dersek, rüzgar yön değiştirmiş olup yangın bize doğru yaklaşıyor demektirrrr. Düşünün bir türlü yapılamayan imar planı, çevre yoluna dayanacak. Şimdi, 450 bin nüfus, tren gelinceye kadar yarın 700 bin olduğunda; 300 bin Spil’in eteğinde, 400 binimiz ovanın göbeğinde oturuyor olacağız. Manisa karpuz gibi ikiye bölündüğünde, ayıkla Manisa’nın (karpuzun) çekirdeğini.

Mevcut normal tren hattı: Manisa’nın doğusunu batısına taşıyan. Şehrin Merkezini, OSB’lere, Tokilere, Muradiyeye, CBÜ’ye, orada ki yurtlara öğrenci taşıyan Banliyö Hattı olur mu? Olur. Az önce Ekvator Çizgisine paralel bölünen Manisa’nın, Meridyen çizgisi gibi bölündüğünde; doğusu batıya, batısı doğuya, şehir trafiğini görmeden kenardan kenardan gider gelir, gider gelir.

  •  

DUVARDA Kİ HİKAYELER

Gözlerini karşı beyaz duvara dikmiş, dalmış, suskun. Sadece bakıyor. Aklından geçenler kelimelere sığmaz ama, o cam gibi olmuş, feri sönmüş gözleri her şeyi anlatıyor. Arkasında bıraktığı koskoca ailesi, bir zamanlar şen kahkahalarla çınlayan o sıcak ev, şimdi üzerine yıkılan sessiz bir enkazmış meğer. Aklı, geri dönüşü olmayan, o kadar uzak bir geçmişte asılı kalmış ki, onu bu karanlık düşüncelerden çekip alacak, omzuna dokunacak sıcak bir el yok artık.

İçindeki kopan fırtınalı denizde paramparça olmuş bir sandal gibi; su almış, ağır ağır batıyor ama bedeni inatla nefes almaya devam ediyor. Yaşamak denirse buna. Acımasız bir rüzgara tutulmuş, dalları kırılmış, topraktan sökülmek üzere olan asırlık bir çınar gibi yere eğilmiş, fakat bu kez tekrar doğrulmaya mecali yok.

Eşi yok artık. Yarım asrı, o koskoca elli yılı aynı yastıkta çürüttüğü, nefes alışını ezbere bildiği hayat arkadaşı karanlık toprağın altında. Ne çektikleri o ağır dertler, ne bitmeyen tasalar, ne boğaz düğümleyen yokluklar kaldı geriye. Oysa gençliklerinde, çaresizliğin boğazlarına çöktüğü zamanlarda yüksek sesle oluşan atışmalarda kaç kez kapıya yönelip, bu yükü bırakıp kaçmak istemişti. Kapının koluna giden o titrek elleri, hep içeriden gelen o masum ağlama sesleriyle geri düşmüştü. “Çocuklar, çocuklar ne olacak?” Yetim kalmasınlar, babasız boyunları bükülmesin diye, kendi hayatından vazgeçmişdi. Bu fedakarlık boynundaki en ağır prangaydı ama yine de boyun eğip devam etmişdi o hayatına.

Güzel günler de olmuştu elbet, ama şimdi o anıların her biri göğsüne saplanan paslı birer bıçak gibi. Eşinin, beşik sallamaktan uyuşan kolları, yorgunluktan beşiğin dibinde sızıp kaldığı o geceler… Anneannelerin, babaannelerin, dedelerin torun kokusuyla şenlenen yüzleri, parka gidişler, okul önlerindeki o telaşlı bekleyişler… Şimdi o okul yolları boş, o sevimli sevecen dedeler, neneler çoktan toprağa karıştı.

Ve o gün, büyük kızının hastalıkla pençeleştiği, hastane koridorlarında “Evlat acısı verme yarabbim” diye çaresizce edilen o dualar, adanan adaklar… Kızı kurtulduğunda evde esen o bayram havası, dökülen sevinç gözyaşları.

Oysa şimdi, uğruna bir ömür feda edilen o çocuklar kendi hayatlarının telaşına düşmüş, yuvayı terk eden kuşlar gibi uçup gitmişlerdi. Hastane köşelerinde kurtarmak için çırpındığı büyük kızı, şimdi ayda yılda bir çalan bir telefon sesinden ibaretti. Şimdi büyük salonda karşısında duran beyaz duvarın önünde, yitirdiği eşinin hasreti ve duvarlarda yankılanan o sağır edici yalnızlıkla her gün usul usul can veriyordu.  Hele hayırsız oğlu, bir kızın aklına uyup yurtdışına gitmişti; orada birbirlerinden ayrılıp yalnız kalmıştı, neler yaptığı, yaşıyor mu, öldü mü? Bir daha ne arayıp sormuş, ne de yıllardır bir haber alamamıştı. 

Derin, hırıltılı bir iç çekişle irkildi, titreyen ve damarları morarmış ellerini dizlerinin üzerine koydu. Baktığı beyaz duvarda bir sinema şeridi gibi geçen düşünceleri, anıları usulca silindi. Yerini, huzurevi dinlenme salonunun sıcaklığıyla sarmalanmış gerçeğine bıraktı.

Başını ağır ağır iki yana çevirdi. Sağındaki koltukta oturan Hasan’ın başı göğsüne düşmüş uyukluyor, köşedeki kadın, boş gözlerle bas bas bağıran televizyona bakıyor, pencere kenarındaki bir başkası kendi kendine anlamsızca mırıldanıyordu. Herkes kendi dünyasında, herkes kendi havasında, kendi bedensel ve ruhsal çöküşünün içine hapsolmuştu.

Bu koskoca tarihi, evlatları için feda ettiği o yılları, içini kemiren bu amansız hasreti anlatacak tek bir kimsesi yoktu etrafında. Konuşmak istese, dinleyecek kimse yoktu. Dudağının kenarından süzülen sıcak bir damla yaş, kurumuş cildinin derin çizgilerinde kaybolurken; fırtınalı denizde bunca zaman direnen o yorgun sandalın, huzurevinin bu sessiz, sakin ve ıssız kıyısında yapayalnız karaya oturduğunu hissetti. 

Bir el uzandı “Ahmet Amca su içer misin?” Toparlanmaya çalıştı, aklında ki düşünceler bir anda silindi. “Neredeyim?” der gibi gözlerini hemşire kıza dikti. Bir müddet donakalmıştı “Sağol kızım içeyim” diyebildi. O su, onu kendine getirmiş, evinin, ailesinin, burası olduğu gerçeğini anlamıştı. Çocukları yerine koyduğu bu genç kızların; buradaki sakinler ile ilgilenmeleri, onların sıcak bakışları, yumuşak sesleriyle, çok uzaklardan gelmiş yorgun düşüncelerinden dönmüş, dudaklarında bir tebessüm belirmişti.

Zaman zaman dalıp gittiği bu düşünceleri her ne kadar gerçeği yansıtsa da artık asıl gerçeğin şimdi yaşadığı hayatı olduğunu, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı gerçeğini anlayıp. Uyuklayan arkadaşının omzuna dokunarak uyandırdı. “Hasan bak su veriyor kızımız, uyan iki laf edelim, akşam beşik mi salladın yahu?” 

“EN SON HASTANEDE GÖRÜŞTÜK.”

Bazı ayrılıklar, boğazda düğümlenen o meşhur cümleyle başlar: “En son hastanede görüştük.” Bu cümle aslında bir vedanın ilanıdır. Ömür boyu biriktirilen dostlukların, paylaşılan anıların ve hayatımıza yön veren yaşanmışlıkların o soğuk koridorlarda noktalanışıdır. Sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurlarken, son durağımız hep orası olur.

Çocukluğumuzun Manisa’sında ne bu kadar hastane vardı ne de bu kadar kalabalık bir yalnızlık… Topu topu bir Devlet Hastanemiz, bir de Çocuk Hastanemiz vardı. Özel doktorlar parmakla sayılacak kadar az, ama şifaları derya kadardı. Ulaşımın faytonlarla yapıldığı o zarif yıllarda, “Faytonu kap gel, gecikmeyelim” diyen doktor, çantasını hazırlarken atlar çoktan yola koyulurdu. İki atın nalları dar sokaklarda yankılanır, doktoru hastanın kapısına yetiştirirdi. O zamanlar şifa; bir stetoskopun soğuk metalinde değil, doktorun “nefes al, nefes ver” diyen güven veren sesindeydi. Kinin, aspirinin en sadık yoldaşıydı.

Beslenmemiz doğal, dertlerimiz ise bugünkünden daha “tanıdıktı”. Kızamık, kuşpalazı, verem derken; bugünün havalı isimleri olan Alzheimer’a “bunama”, Parkinson’a ise “şeytan çarpmış” der geçerdi eskiler. Ölümcül hastalıklar kapıdaydı belki ama aşılar imdada yetişir, korurdu bizi.

Daha dün gibi hatırlıyorum; o eski Devlet Hastanesi’nde beyin ameliyatı olup şifa bulmuştum. Meğer o hastaneye son gidişimmiş. Şimdi onların yerini devasa Şehir Hastaneleri, yenilenen Merkez Efendi’nin o haşmetli binaları aldı. Nüfus katlandı, doktorlar çoğaldı, sistemler dijitalleşti. Ama ne acı ki; o uzun randevu kuyruklarında bekleyen hasta, ya hastalığının son evresine ulaşıyor ya da o randevu günü gelmeden çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşuyor.

Tıbbi cihazlar şimdi her şeyi görüyor, ilaçlar çeşit çeşit… Ama ecel peşimizi bırakmıyor, Azrail işini hiç ihmal etmiyor. Ve yine o cümle düşüyor dillerden: “En son hastanede görüştük.” Bu cümleyi kurabilmek, aslında bir sadakat nişanıdır. Herkes tanıdık olabilir ama herkes o son saniyede elini tutamaz. Helallik istemek, son arzuyu yerine getirmek herkese nasip olmayan kutsal bir borçtur.

Dostluk, karanlık çöktüğünde çıkan yıldızlar gibidir. Kara günde parlar; acıyı paylaşır, teselli eder. Hastalığın peşinden gider, derman ararken moral olur, elini bırakmaz dostunun.

Bir de o diğerleri vardır… Cenaze namazında saf tutup, “Hay Allah, bir türlü görüşmek nasip olmadı” diyenler. Evet, Allah nasip etmez; çünkü ayakların gitmez. İşin gücün telaşından, dünyanın gürültüsünden başını kaldıramayanlar, bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünemezler. Sadece “vah vah” diyerek dövünmeyi bilirler ve ne yazık ki zamanımızda sayıları çok arttı.

Lakin yolcu olanın umurunda mıdır bu gecikmiş pişmanlıklar? Son yolculuğuna çıkan, programını çoktan yapmış, rotasına girmiştir bile. Geride kalanlara sadece o soğuk hastane koridorundaki son bakışın burukluğu kalır.

HATUNİYE’NİN AVLUSUNDA BİR DÜNYA MOLASI

Son bir aydır üçüncü kitabımın hazırlanmasında, derlenip toparlanması üzerine çalışıyorum. Hatuniye Camii’nin kadim tarihinden bahisle: Manisa eşrafının, esnafının, iz bırakmışlarının cenaze namazları genellikle bu camide kılınır. Şehrin merkezinde, eski çarşıda konumlanmış bu cami Manisa’nın selatin camilerinden biridir. “Son uğurlanma noktasıdır” diye yazıyorum.

İsmail Akçura’nın kardeşi Haşim Akçura son yolculuğuna uğurlanırken, aslında her birimiz kendi hayatlarımızdan, eksik bıraktıklarımızdan ve biriktirdiğimiz sessizliklerden parçalar taşıyorduk yanımızda.

Manisa eşrafı, eski dostlar, uzun zamandır sesi soluğu çıkmayanlar, hatta bir kenara çekilmiş olanlar ki, onların herbiri Manisamız için birer değerdir. Kısaca Eski Manisalılar, çocukluk, gençlik arkadaşlarımız, dostlarımız hepimiz oradaydık. Musalla taşının etrafında kenetlenen o kalabalık, sadece bir cenaze namazı için değil; hayatın, dostluğun ve “biz” olmanın hakikatinde buluşmak için toplanmış gibiydi.

Musallada mola vermiştik, içimizden sevdiğimiz birini uğurluyorduk. Yola çıkana “yolun açık olsun, Allah’a emanet ol” denilir. Dünya uğurlamasından var mı farkı? Yok gibi. Ama ne yolcu ne yolculayan kimse el sallamıyor

Namazdan sonra merdivenlerden inip avluda cenaze namazı için safa gireceğim esnada, bir an duraksadım. Gözlerim;  kalabalığın arasında çok eski, bir zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen ama hayatın getirdiği anlamsız rüzgârlarla yolumuzun ayrıldığı o kadim dostuma takıldı. Aramıza giren mesafeler, verilmemiş selamlar ve bir vesileyle kesilen o koca yıllar, musalla taşının gölgesinde bir anda hükmünü yitirdi. Onu orada, o kederli kalabalığın içinde görmek içimde tarif edilemez bir sızı uyandırdı.

Ayrı düşmemizin, araya giren o anlamsız sessizliğin burukluğu bir bıçak gibi saplandı yüreğime. Meğer ne çok şeyi feda etmişiz gururumuza, meğer ne çok zamanı israf etmişiz “Nasıl olsa oradadır” diyerek. Oysa ölümün soğukluğu bu kadar yakındayken, yaşarken ördüğümüz o duvarlar ne kadar da anlamsızmış.

Cemaat safta namazı beklerken imam “Dünya ve ahiret haklarınızı helal ediyor musunuz?” Üç defa sordu üç defa da “Helal olsun” cevabını aldı. Arkasından üç defa da “Mevtayı nasıl bilirdiniz?” diye sordu. Tüm cemaat hep bir ağızdan yüksek sesle “İyi bilirdik” diye cevap verdi.

Yarın safa dizilmiş Manisalılara, bizler için aynı sorular sorulduğunda yalan mı söyleyeceğiz? Yoksa geç kalmış bir özrü diler gibi cemaate mi uyacağız?

Camiden çıkarken, Hatuniye’nin, sapasağlam duran o asırlık duvarlarına, gözlerim yerde ıslak avlusuna bakarken zihnime; bu camide kimlerin cenaze namazlarını kıldığımız, kimleri bu dünyadan bu musalla taşının etrafından omuzlayarak uğurladığımız bir anda geliverdi. Hayat, bir dostun sesini duymayı erteleyecek kadar uzun değilmiş. 

Bu kaçınılmaz ve dönülmez seyahatte ancak yol arkadaşlarımızı ve yol düşüncelerimizi belirlemek hakkına sahibiz. Hep yalnız oluruz; ben kendi nefsime bu yolculuktaki yol arkadaşlarımın “öbür taraf”ı ciddiye alan insanlardan olmasını tercih ederim. Diyor üstad AHMET TURAN ALKAN. (Allah Rahmet Eylesin.)

Ben de aynı düşünceyle hayatım boyunca yaşadım. Herşeyin bir ama’sı varmış. Üstad “öbür taraf’ı ciddiye alan insanlardan olmasını tercih ederim” diyor ama, sonunda öyle ya da böyle olsa da “Hepinize iyi yolculuklar” diyor.

Bugün yine bir cenazedeydim.

Sessiz bir huzurun arifesindeydim

Son yolculuğuna uğurlanıyordu kabristanlıkta

Kısada olsa taşınırken mevta, dostlarının omuzlarında

Çukura yakın bir yere koydular tabutu.

İki kişi indi çukura biri oğlu diğeri torunu.

Kenarda duranlar başları önde kimi eğik mahzun

Hoca başladı okumaya duayı uzattı bir hayli uzun

Hakkınızı helal edin dediğinde hocanın

Yüksek perdeden “Helal olsun” sesi hakkı olan olmayanın

Hoca talkım veriyor, anasının adını söyleyip üçlüyordu.

Onun için herhalde “Cennet anaların ayakları altında” deniyordu.

Dönerken iç geçirenler, rahmet dileyenler, dua edenler, tanıdık kabirlere

Çıktık kabristandan ayaz başlamıştı dua eden eller girdi ceplere

Buz gibi toprak, hava, su, buz gibi soğumuş vücutlar.

Paltoların yakaları kalkık, başlar kısık, gözlerde yaşlar.

Rahmetle anılan; komşular, eş, dost, tanıdık, tanımadıklarımız.

Kabristandan çıkana kadar mahzunluğumuz, ahiret kaygılarımız.

Sessizlik hakim her bir dilde, yumuşamış gönüllerin sıcaklığı,

Kabirleri gördükçe mermer taşları, akla gelen dünya pişmanlığı.

Çok değil daha arabanın kontağı çevrilince bastı dünyanın kaygıları.

Bankaya gideceğim, müşteri gelecek, randevum var aldatmacıları.

DÜN YİNE HATUNİYE’DEYDİK.

Dün yine Hatuniye’deydik. Sevdiğim arkadaşım, dostum Cüneyt Karaosmanoğlu’nun, Cuma vaktindeki cenaze namazında, onunla birlikte iki cenaze daha vardı; sevenleriyle beraberdik. Avlu kalabalıktı. Kabuğuna çekilmiş biz yaştaki Manisalılar, kış uykusundan uyanmış gibi Hatuniye’nin avlusundaydık. “İyi misin?”, “Neredesin?”, “Gözükmüyorsun?”, “Ne yapıyorsun?” en çok konuşulan kelimelerdi. Her bir dostun sırtına değmek, hatırını sormak, ayaküstü de olsa neler yaptığını öğrenmek, kendinden bilgiler aktarmak için bir dost bırakılıp diğerine gidiliyordu. Bizim kuşak (jenerasyon) 70 yaşın üstü, 75 bile denilebilir; hatta “Nassın, iyi misin?”den sonra sorulan “Sen kaçlıydın?” da soruların arasına giriyordu.

Bu sabah, yani Cumartesi sabahı, hep erken saatlerde okuduğum Cengiz Aytmatov’un ‘Gün Olur Asra Bedel’ kitabında; Sarı-Özek Bozkırı’ndaki demiryolunda birlikte çalıştıkları arkadaşı, köylüsü, sırdaşı Kazangap’ın vasiyetini yerine getirmek için köye 30 km mesafedeki Ana-Beyit Mezarlığına giderken (108. syf) şunları okudum: 

“……Yedigey bunları düşünürken bir yandan da yarı yarıya unuttuğu duaları tekrarlayıp hatırlamaya, Tanrı’ya yönelteceği yakarışları bir sıraya koymaya çalışıyordu. İnsan kalbinde, başlangıç ile son, hayat ile ölüm arasındaki çelişkiyi uzlaştıran, yalnız ve yalnız, bilinmeyen, görülmeyen Tanrı idi. Başka türlü Tanrı’ya sesini duyuramazsın, niçin yaratıp niçin öldürdüğünü soramazsın ki! Dünya kuruldu kurulalı insanlar böyle yaşıyor, pek azı razı olmasa da böyle katlanılıyor kaderine. Dualar var oldukları günden beri hiç değişmemesinin, hep aynı sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşu boşuna sızlanmamaları içindir. Dualar, yüzyılların okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin, ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir.” 

Adet, gelenek böyledir. Cenazeden bir gün sonra 400 sayfalık kitabın 108. sayfasında bu anlatıma rastlamak biraz hayretime gitti.

Cüneyt ile Eski Manisa zamanında Çarşı’daydık. Valilikte çalışan memurlar, mesai çıkışlarında aşağı doğru giderlerken Cüneyt’in eczanesine kadar yolun sağından yürürler, tam eczanenin köşesinden Beyazfil’e doğru karşıya geçerlerdi. Eski Manisalılar çok iyi bilirler. Bu ezberlenmiş bir güzergâhtı. Benim mimarlık bürom da Beyazfil’deydi. Boş zamanlarımda (Cüneyt eczaneyi bırakıp gelemezdi) sıkça ona giderdim. 25’li yaşlardan 75’li yaşlara kadar dostluğumuz süregeldi.

Allah rahmet eylesin. Makamı ali, mekanı cennet olsun. Ailesine ve yakınlarına sabırlar dilerim.

Dünya iki kapılı bir handır. Bir kapıdan girilir, konaklanır, diğer kapıdan çıkılır. Aşık Veysel “Uzun ince bir yolda…” diye anlatır. Dünya hayatı da geçici bir duraktır. Yolculuk, fani dünyadan baki aleme gidiştir. Bu yüzden öldü demek doğru değildir. “Göçtü” en çok kullanılan bir kelimedir. Biraz daha mana yüklemek istenirse “Gönül kuşu uçtu” denir. Genellikle vefat etti anlatımı en yaygın olanıdır. Ölüm, yaşama değer verdiren şeydir. Ölümün varlığı; aldığımız her nefesi, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her anı kıymetli yapar. İnsan fıtratında olan geride bir şeyler bırakmak ölümü anlamlı kılar. Divan Şairi Bâkî; “Avazeyi bu aleme Davud gibi sal. Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” Bu söz insanların eserleriyle, anılarıyla zamana direnmeyi anlatır. Üç şey amel defterinin açık kalacağını söyler Peygamberimiz (SAV): “İnsan vefat ettiğinde amel defteri kapanır; ancak üç şey müstesnadır. Yapılmış ve devam eden hayır hizmetleri, insanlara öğretilen ilim ve arkasında hayır duası bırakan salih evlat.”

İşte yaşamın ve ölümün devamlılığının anlamı bu olmalı.

RAMAZANLAR

Ramazan insanlığa daha doğrusu Müslüman halka, dünya gailesi arasında ticaretinden, esnafına, memuruna, sosyal hayata nefes aldıran bir aydı. Herkes frene basar, hareketler yavaşlar, koşuşturmaca duraklardı. Ramazan ne kadar nezaketi zarafetiyle geldiyse her mütedeyyin müslümana dokunur o ulvi hayatı koklatır herkes derin bir nefes alarak içlerine çekerdi. Komşularda bir hareketlilik oluşur: Birbirlerine yemek tarifleri, yemek davetlerinde eksik olan sandalye taşımaları, unutulan gıda malzemelerinin bir kapla taşınacak şekilde alışverişleri hız kazanır, yapılan tatlı, çorba, farklı bir yemekten mutlaka birbirlerine ulaştırılırdı. Çocuklar sakinleşir veya sakinleştirilir Ramazan’ın en önemli özelliği oruçun manası anlatılır, yemenin içmenin kesildiğinden bahisle gün boyunca dışarıda birşey yememeleri tembihlenir, şamatadan uzak bir sakinlikle davranılması gerektiği bilhassa aile büyükleri dedeler nineler tarafından hatırlatılırdı. 

Ramazan’a yakın günlerde komşular arasında, imeceyle yuvarlak sofra tahtalarında yufkalar açılır, saç ayağı üzerinde ateşte kızdırılmış geniş saçlarda kızartılır gevrek hale getirilir, bu hale gelmiş kıtır kıtır olmuş yufkalar bir örtü içerisinde mutfağın bir köşesinde korunurdu. Ramazan Ayı boyunca bu yufkalardan birkaç tanesiyle ıslatılır yumuşatılır ve kırma tatlısı ve börekler yapılırdı. Kırma tatlısını Rahmetli Annem her ramazan yapar, Manisa’nın geleneksel Ramazan tatlısıydı.

Esnaf normal aylardan farklı olarak Ramazan ayına münhasır iftarlık gıdalarıyla tesgahlarını süsler, halkta bunları almaya özen gösterir ve iftar sofralarını bu yiyecekler ile yapılan özel yemeklerle donatmaya çalışırlardı. Gün boyu işinde gücünde olan halk, iftar vaktinden önce evine gelir, oruçun verdiği rehavet ile iftar vaktini bekler bu meyanda sofra hazırlanır evin tüm bireyleri sofra başında toplanır topun veya Akşam Ezanının okunması beklenirken dualar edilir, akabinde üzerinde dumanı tüten çorbadan başlanırdı yemeğe.

Ramazanın sakinliği Oruçun verdiği rehavet yüzlerden okunurdu. Teravih Namazından önce bülbül sesli hocalar minarelere çıkar Ramazan Manileri okurlardı. “Onbir ayda bir gelirsin camileri şenlendirirsin hoşgeldin ey Şehr-i Ramazan merhaba.” Selalların ardından makamıyla okunan ezanlar kulakların pasını silerdi. 

Şimdilerde önce bu minareler çıkılmaz, maniler söylenmez,  bülbül sesler duyulmaz oldu. Vatandaş,  bismillah daha sofradan kalkmadan mikrofonu kapan, ses mes hakgetire, hoparlörler sonuna kadar bas  basabildiğine, ne makam ne erkan uzat uzat bildiğine. 

Ne ulviyet ne ruhuyet. Ramazanlar aynı olmasına rağmen eski tatları kalmadı.

AYRILIKLAR

Bazı ayrılıklar, boğazda düğümlenen o meşhur cümleyle başlar: “En son hastanede görüştük.” Bu cümle aslında bir vedanın ilanıdır. Ömür boyu biriktirilen dostlukların, paylaşılan anıların ve hayatımıza yön veren yaşanmışlıkların o soğuk koridorlarda noktalanışıdır. Sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurlarken, son durağımız hep orası olur.

Çocukluğumuzun Manisa’sında ne bu kadar hastane vardı ne de bu kadar kalabalık bir yalnızlık. Topu topu bir Devlet Hastanemiz, bir de Çocuk Hastanemiz vardı. Özel doktorlar parmakla sayılacak kadar az, ama şifaları derya kadardı. Ulaşımın faytonlarla yapıldığı o sakin sessiz yıllarda, “Faytonu kap gel, gecikmeyelim” diyen doktor, çantasını hazırlarken fayton çoktan yola koyulurdu. İki atın nalları granit taş kaplı dar sokaklarda yankılanır, doktoru hastanın kapısına yetiştirirdi. O zamanlar şifa; stetoskopun soğuk metali sırtına değdiğinde, doktorun “nefes al, nefes ver” diyen güven veren sesindeydi. Kinin, Aspirinin en sadık yoldaşıydı. Her evde mutlaka bulunur. Gripini mahalle bakkalları bile satardı.

Beslenmemiz doğal, dertlerimiz ise bugünkünden daha “tanıdıktı”. Kızamık, Kuşpalazı, Verem derken; bugünün havalı isimleri olan Alzheimer’a “bunama”, Parkinson’a, Felç’e “şeytan çarpmış” der geçerdi eskiler. Ölümcül hastalıklar kapıdaydı belki ama aşılar imdada yetişir, korurdu bizi. Şimdi bu hastalıklar bitti türevleri geldi. Umutsuzları çoğaldı, yediklerimizden diyoruz. Ne suların tadı, ne sebzelerin lezzeti, ne de etlerin proteini kaldı. Ne menem şeyse entübeyi çok duyar olduk, arkasından teşhisi biz koymaya başladık çoklu organ yetmezliği.

Daha dün gibi hatırlıyorum; o eski Devlet Hastanesi’nde beyin ameliyatı olup şifa bulmuştum. Meğer o hastaneye son gidişimmiş, boşaltıldı koca bina. Şimdi onların yerini devasa Şehir Hastaneleri, yenilenen Merkez Efendi’nin o haşmetli binaları aldı. Nüfus katlandı, doktorlar çoğaldı, sistemler dijitalleşti. Ama ne acı ki; o uzun randevu kuyruklarında bekleyen hasta; ya hastalığının son evresine ulaşıyor ya da o randevu günü gelmeden çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşuyor.

Tıbbi cihazlar şimdi her şeyi görüyor, ilaçlar çeşit çeşit. Ancak her devirde olduğu gibi ecel peşimizi bırakmıyor, Azrail işini hiç ihmal etmiyor. Ve yine o cümle düşüyor dillerden, “En son hastanede görüştük.” Bu cümleyi kurabilmek, aslında bir sadakat nişanıdır. Herkes tanıdık olabilir ama herkes o son saniyede elini tutamaz. Helallik istemek, son arzuyu yerine getirmek herkese nasip olmayan kutsal bir borçtur.

“Dostluk, karanlık çöktüğünde çıkan yıldızlar gibidir.” Kara günde parlar, acıyı paylaşır, teselli eder, hastalığın peşinden gider, derman ararken moral olur, elini bırakmaz dostunun.

Bir de o diğerleri vardır. Cenaze namazında saf tutup, “Hay Allah, bir türlü görüşmek nasip olmadı” diyenler. Evet, Allah nasip etmez; çünkü ayakların gitmez. İşin gücün telaşından, dünyanın kaygısından başını kaldıramayanlar, bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünemezler. Sadece “vah vah” diyerek dövünmeyi bilirler ve ne yazık ki zamanımızda sayıları çok arttı.

Lakin yolcu olanın umurunda mıdır bu gecikmiş pişmanlıklar? Son yolculuğuna çıkan, programını çoktan yapmış, rotasına girmiştir bile. Geride kalanlara sadece o soğuk musalla taşında ki tabuta son bakışın burukluğu kalır.

KÖYÜN DELİSİ!

Yıllaaar önce bir köyde, çomaktan atına binip gezen bir deli, Sabah Namazında kalkar çomaktan atına biner, köyün her sokağına girer birini arar gibi dolanır, en son muhtarın evine gelir, onun çıkmasını beklermiş. Muhtar kapıda gözüktüğünde çomaktan atını kapıya yanaştırır, muhtarı atına bindirir, muhtarlığa götürürmüş. Bu böyle sürüp giderken muhtar bir gün, “yürüyeceğim” diyerek çomaktan ata binmemiş. Deli de attan inmiş, muhtarla yürümeye başlamış, adımlarını sayarak gidiyormuş. Muhtarlığa geldiklerinde arkasına bakmış muhtarın evi ile muhtarlığın aynı yapı olduğunu farketmiş. Saydığı adımlar kadar gitmediğini yerinde saydığına akıl erdirememiş. 

Olmayan aklını zorladığında bir ses kulağına ”Sen yoluna devam et Mekke-i Mükerreme’ye az kaldı” demiş. 

İnsana hizmet yolunda her türlü gayrete, emeğe, çalışmaya karşılık, hakkın inayeti gün gelir tecelli eder.

Muhtar, muhtarlığını yapmadığı gibi, işinde gücünde olup kul hakkı yemeyen sevmediği bazı köylüleri de şikayet edermiş. Deli ne bilsin muhtarı, ne bilsin bunları. Muhtarın, bir gün Caminin imamını da kadıya şikayeti üzerine İmam cemaata veda ederken deli de sırada. İmamın ona da “hakkını helal et” demesiyle Delinin çomaktan atına binmesiyle bir büyük caminin önünde inmesi bir olmuş. O caminin cemaati Akşam olmuş imamı beklermiş. Karşılayıp şehrin o büyük camisine buyur etmişler. İmam Akşam Namazına durmuş, cemaat arkasında, deli kaamet getirir, imam Fatiha’dan sonra Maide Suresinin 8.Ayetini okur. “Allah için hakkı savunun, herhangi birine duyduğunuz kin, sizi adaletsiz olmaya sevketmesin.”

Hakkın huzurunda, kim deli kim veli? Bilinecek. Kim haklı kim haksız? Nizama çekilecek. Hakkın Adaleti mutlaka tecelli edecek.

İşte o gün; kısa çöp, uzundan hakkın alacak. 

Zenginin sözüne beli diyorlar
Fukara söylese deli diyorlar
Zemane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim.    AŞIK SERDARÎ

Muhtar, muhtariyet-i iradeye sahip değilse mahalle birbirine girer.