KALEMHANESİ
HAMASET, AMA ASLOLAN VAHAMET
Yaz geldiğinde, güller açar gönlümüz coşar, şarkılar türküler dillerde söylenir. Tabiatla birlikte bizde gençleşiriz. Hayat buluruz. Yanlış mı oldu? Bu bahar geldiğinde söylenirdi galiba.
Her mevsimde birşeyler söyleriz. Mevsim geçer gelen mevsim için konuşuruz. Birinin arkasından dedikodu yaptığımız gibiyizdir.
Yaz geldiğinde yangınlar başlar, susuzluk başlar, çareler arar her bir başlar. Her yaz aynı şeyler söylenmeye başlar.
Sususzluk, her yıl gittikçe azalan su kaynakları, yağmurlar, sıcaklar, kuraklıklar. Peki yaz geldiğinde konuşsakta ne çözüm buluruz. Hamaset, yani çok güzel söz söyleyen yiğitler çıkar. Söyledikleri insanları korkutsun telaşa düşürsün üzsün diye vurgulayıcı konuşurlar. Yazdan sonra ilk yağan yağışlar ile bu gösterişli sözler yağmurla beraber sel olur gider.
Uzun vadeli yatırım millet olarak fıtratımızda yok. Kolay ve günlük çözümlerde kimse elimize su dökemez. Pratik milletiz. Diğer milletlere göre çok da akıllıyızdır. Ancak anlık aklımız vardır. Ölme eşeğim ölme bahar gelecek otlar bitecek… gibi uzun çözümlere kapalıyızdır. 5 Yıllık Planımız dahi yok.
Sudur, iklimdir, iklim değişikliği kanunudur, bunlar uzman işi. Ahkam kesmek yakışmaz.
Mesleğim ile birkaç bildiğim var:
İlk aklıma gelen birçok kişininde aklına gelmiştir. Tuvaletlerde kullandığımız rezevuarlar. Mimarlığa 53 sene önce başladığımda ölçüler ne ise şimdi de aynı. Bu malzemeyi üreten firmaların kılı kıpırdamıyor. Öyle veya böyle ürünlerini satıyorlar. Bir su bardağı kadar çiş yapıyoruz arkasından bir kova su döküyoruz. Başta bu fabrikalara ölçüleri minumuma indirin su telef olmasın talimatıyla başlamak gerek. İkinci adım mevcutların tadilatı. Belediyeler, yeni üretilen ekonomik rezervuarları alarak bila bedel mevcut konutlarda bunları değiştirmeye başlamalı. “Erişir menzilimaksuduna aheste giden.”
Uzun vadeli olsa da her değişen rezervuardan sonra yapılan tasarruf giderek göller, barajlar oluşturacak kadar çoğalacaktır.
Bu güne kadar imar yönetmelikleri kanunları rant ve inşaatların yapım teknikleri sözde depreme dayanıklılıkla ilgiliydi. Su tasarrufuyla ilgili imarda bir kanuna yönetmeliğe rastlamadım.
Yeni bir imar düzenlemesiyle; Başta mutfak, banyo wc lerdeki su kullanımıyla ilgili tasarrufları, site ve villalarda yapılmak istenen havuzlar ile ilgili, yeşil bina diyoruz kendi kendine yeten binalar yapmakla (otopark gibi, yağmursuyunu biriktirecek sarnıçlar yapılması) ilgili, atıksuların arıtılarak tekrar kullanımıyla ilgili, bunlar, üzerinde yapılacak ciddi araştırmalar ve çalışmalar ile çoğaltılabilir. Hızlandırılması için belli bir zaman aralığında teşvik tedbirleri uygulanabilir.
Tek birim konutlardan, imar kanununun her uygulanan yapısına kadar genişletilmeli.
Her köye mezraya beldeye göletler yapılıp yağmur suları planlı bir şekilde toplanmalı. Koca Marmara Gölünü kurutacak gibi yapılmamalı.
Tabii bu tür manzaraları da görmemeliyiz. Böyle manzarayı seyretmek insanın yüreği sızlatıyor. 21.Nisan.2023 tarihli fotoğraf ancak yaz kış yıllardan buyana bu Düden Şelalesi Akdenize böyle düşüyor.
Yürekten istense bu sorun kısa zamanda çözülür.
Yağmur Duasıyla çözülecek mesele değil. Allah insanlığa akıl fikir vermiş.
Bir hamasette benden:
“Göremediğimiz vahamet çok büyük, kuraklık felaketi kapımızda.”

Öfke,
Hiç Türkçe gibi gözükmüyor bu kelime. Öfke okunduğu gibi sert bir kelime. Hele hecelerseniz saatli bomba. Ha patladı ha patlayacak.
Öfke baldan tatlıdır. Küpüne zarar vermek, Barut fıçısı olmak, daha bir sürü yakıştırmalar sıralanabilir. Öfkeden gözü dönmek.
Peki bu sinir küpü olan öfkeyle neden kendimize zarar veririz? Aslında karşı tarafa zarar vermek istiyoruzdur. Ama önce kendimizi telef ederiz karşı tarafı alt edinceye kadar öfkemiz durmaz. Seviyor muyuz bu duyguyu? Seviyoruz hem de çok. Bu bizi diri tutuyor, kendimizi yiyip bitirmezsek bize haz bile veriyor. Öfkelendiğimiz bir konu, bir kimse ile mevzu kapansa da biz kendi kendimize öfke halimizi devam ettirir kapatmayız. Sanki bize güç veriyor gibidir. Aslan gibi kükrer, hindi gibi kabarır, horoz gibi dikleniriz. Bu bize enerji verir. Onunla bir müddet daha beraber olmayı aklı selimimiz bitirmek istese de, içimizden bir ses “haklısın” deyip şiddeti biraz daha yaşar, yaşamak isteriz..
Öfkelenmemek çok daha farklı, sakinlik sakin duruş ama, karşınızdaki bizi çatlatır. Buna rağmen hala öfkelenmiyorsanız; vurdum duymaz, lakayt, korkak, nasıl bir insansınız diye nitelendirirsiniz. Bu sakinliğiniz sizden bir şeyler alıp götürmez aksine karşı tarafa daha çok zarar verir o kudum kudum kudurur. İçimizden bir ses “Haklısın!” deyip o közü ateşe çevirmeye devam ederken, aslında kendi celladımıza alkış tuttuğumuzu fark etmeyiz bile. “Haklısın” duygusu kısa zamanda öyle bir illüzyon sunar ki insana, itici bir güç ile, haklı olmanın verdiği o kibirli hazla, damarlarımızda dolaşan adrenalini adeta bir iksir gibi içeriz.
Peki, bu kadar yıkıcı, kırıcı, aşağılayıcı, kibirin tavan yaptığı, ama bir o kadar da baştan çıkarıcı olan bu duyguyla nasıl baş edeceğiz?
Öfkeyi yenmek ayrı bir meziyettir bu bir yerde durabilmek öfke halini devam ettirmemektir. Ama daha büyük bir meziyet olgunluk, öfkenin bir tercih olduğunu görebilmektir. Toplumun, o sakinliği “korkaklık” ya da “vurdumduymazlık” olarak etiketlemesi ise tamamen bir yanılgıdan ibarettir. Sessiz bir duruş, bağırıp çağıran bir çığırtkandan çok daha derindir. Öfke karşısında soğukkkanlı olun derler. Bu soğukkanlılığınız, karşı tarafın fırlattığı tüm öfke oklarını boşa çıkarır, oklar döner, dolaşır ve yine onu vuran bir bumeranga dönüşür. Karşı taraf kendi öfke denizinde boğulurken, sakinliğinizin verdiği güven ile hakimiyetinizi elinize alırsınız.
Nihayetinde: Akıl süzgecinden geçmeyen her öfke, sahibini tüketen bir yangındır. Belki de hayattaki en büyük zafer, bizi kışkırtan ve karşı tarafa yerinde vereceğimiz en asil ve güzel cevap, kendi iç barışımızı korumayı seçmektir. Çünkü insan, öfkesini yönetebildiği ölçüde özgür, sakin kalabildiği ölçüde güçlü, hakim olabildiği kadar haklıdır.
Gürleyen bir gökyüzü öfkeli insan, ürkütücüdür oysa toprağı besleyen ve yeşerten şey, sessizce yağan yağmurun, sakin insanın ta kendisidir.
Aktivite:
Etkinlik, canlılık, hareketlilik. Bir kişinin (grubun) enerji harcayarak yaptığı her türlü eylem, etkinlik, hareketlilik. Haziran ayı etkin ve yetkin geçti. Hem enerjik hem sempatik hem de dinamik diyebilirim.
1-5 Haziran arası Fırat nehri boyunca (7 şehir boyunca akıyor) biz dördünü genel olarak 6 şehir: Malatya, Tunceli, Elazığ, Erzincan, Sivas Kayseri herbir şehirden bir iki ilçe de gezdik. Otobüse in bin, otellerde yat kalk, yürü yürü gezmeyle yollar aşınmaz. Beş gün hareketlilik, ilikti ilik.
Munzur, Darende, Keban Barajı, Arapgir Çırçır Şelalesi, Kemaliye Karanlık Kanyon, Ahmet Muhip Dranasın Apçaağa Köyü.
Bu saydıklarım suların inanılmaz aktığı yöreler. Fırat’ı besleyen, Keban’ı dolduran sular desem yeridir. Bu sular akmıyor bizim buralarda ki sulara derelere çaylara ”akıyor” deriz, çağlıyor çağıldıyor, hepsi öyle bir köpürüyor ki suyun rengi bembeyaz hele bir yerde çırçır Şelalesinde, pek de mütevaziler alışıklar böyle akan suya çırçır demişler ne çırçırı ne şırşırı ağzımı doldurarak söylüyorum şar şar akıyor, burada bu suyun üzerinden sallanan asma köprüden geçtik, Harrison Ford Indiana Jones filmini burada çevirmiş. Bir tek renk var koyu yeşil. Hurileri olmayan Cennet…Kaptırdım, kendimi tutamadım. Kemaliye’yi Karanlık Kanyonu anlatmayayım gidip görmeniz lazım.
Konumuza dönelim.
Haziran Ayı içerisinde, 12-15-18-21-22-23-27 tarihli günlerin toplamında bisikletle 150 km yol yapmışım. Buna rağmen:
Sabahları dövülmüş gibi kalkıyorum. Vurmuşlar vurmuşlar, yere düşmüşüm, yerde yuvarlandıkça hala vuruyorlar. Yuh, naptım? Zaten uyku yok, sabah kalkmadan yatağın kenarında şöyle bir doğruluyorum ellerimi arkaya atıp esniyorum, sakince kalkıyorum, odadan çıkıncaya kadar tay tay yürüyüp kendimi koltuğa atıp şöyle bi kafamı toparlıyorum. Akşam kiminle kavga ettim?
Yaşlılığımla.
Allahtan bastonum yok bir de onunla vuracaklar. Az daha yaş alırsam o da olacak. Demek ki baston kullanacak duruma gelmeden; kaldır kolların oynasın vur ayakların zıplasın, dizler yukarı, ayak parmakları uçlarında…sür cezveler kaynasın yorgunluk kahvesi gelsin.
Bisikletle gidiyorum, yürüyorum, kimin yanından geçsem bir kantar surat. Akşam bulunla mı kavga ettim diye aklımdan geçiriyorum.
Ya diğerleri?
Hepsi aynı.
Bu kadar adamdan dayak yesem hastanelik olurum, bu suratlar niye? Hem de ortalama benim yaşımdalar. Çoğu emekli, anlıyorum; maaşlar düşük, geçim zor, ekonomi bombok. Eee baba niye yürüyorsun, spor yapıyorsun? Örtte öleyim.
Geççek geççek bu günler de geççek.
Bayrak sallayacak güç.
Torunların yüzüne bakacak yüz.
Yürüyecek diz, olması için bize eğitim değil aktivite şart.
Yürü yürüyebildiğin kadar. Koşabiliyorsan koş.
Bisikletin varsa bin, yoksa edin.
Bas pedallara bas, koş babam koş, yürü anam yürü.
Canlı ol, diri tut bedenini.
Arada bir havaya kaldır ellerini.
Başını değil kollarını kaldır kaldırabildiğin kadar.
Görecek güzel günlerimiz yaşamak için umutlarımız var.
Önümüz kışsa ardı bahar.
Havaya Girmek:
Hazır olmak ya da kibirlenmek… Hayır, ikisi de değil. Benim anlatmak istediğim “havaya girmek” çok başka bir şey.
Bilhassa deniz üstünde alçaktan uçan kuşların yaptığı, “yer etkisi” veya “süzülme” olarak adlandırılan o mucizevi hareket. Hayatlarının büyük bir kısmını gökyüzünde geçiren ve deniz üzerinde bu şekilde alçaktan uçmasıyla bilinen çok özel kuşlar vardır: Yelkovan, Albatros ve Ebabil.
Bilimsel olarak bir kuş, kendi kanat açıklığından daha az bir mesafede, suyun veya zeminin hemen üzerinde uçtuğunda kanat ucu girdaplarının oluşumu engellenir. Bu sayede kaldırma kuvvetinden kaynaklanan sürtünme büyük ölçüde azalır; kuşlar daha az enerji harcayarak havada çok daha uzun süre kalabilirler. Ayrıca deniz yüzeyine yakın olan hava ısındığında yukarı çıkarken, yerini daha soğuk olan havaya bırakır. Rüzgarı oluşturan bu döngü, kuşların daha az efor sarf ederek havada kalmasını kolaylaştırır. Hatta insanoğlu bu prensipten ilham alarak “ekranoplan” denilen, suyun hemen üzerinde uçan özel uçaklar bile yapmış. İşte bana göre “havaya girmek” deyimi tam olarak buradan geliyor olmalı.
Neyse, sabah saat 08.00’de hazır olmuştum. Kısa mesafeli bir sürüşle Gencelli’ye gidecektim. Bu saatte işe giden yazlıkçılar yollara dökülmüş olmalıydı; zira trafik bir hayli yoğundu. Karşımdan gelen araç sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olsa da, arkamdan gelip beni hızla sollayan araçlar biraz canımı sıkmaya başlamıştı.
Köy yolları her zaman en güzeli… Etraf yeşil, yer yer ağaçlık ve gölgeli; köy evlerinin o sempatik duruşu insanı dinlendiriyor. Bazen yol üzerindeki çoban çeşmelerinde serinlemek, matarayı buz gibi suyla doldurmak ayrı bir zevk. Asfaltın karası, vızır vızır araç sollamaları, tek şeritli yolda o endişeli ilerleyiş… Hepsini yaşayıp çift şeritli bölünmüş yola girdiğimde nispeten rahatladım.
Demirdöküm fabrikalarına giden kavşaktan U dönüşü yapıp Gencelli Sahili yoluna girecektim. Fakat kavşak sanki devlet konvoyu! Fabrikalardan dönen işçi servisleri, Foça’dan işe yetişme kaygısıyla süratle gelen araçlar, az da olsa karşı şeritten gelenler… Hepsi sanki sözleşmiş gibi bu kavşakta buluşmuş. Bencileyin bir bisikletli olarak; sabah mahmurluğunu üzerimden yeni atmış, az yorgun ama açık tutmaya çalıştığım gözlerimle, tenis maçı seyreder gibi başımı bir sağa bir sola çeviriyordum. Üç yönden gelenlerin anlık bir duraklamasını, koşarak geçeceğim o boşluğu gözlüyordum. Nihayet “geçebilirim” dediğim uygun bir mesafeyi yakalayınca, üç adımda kavşağa daldım. Bu ilk hamleyle iki yönü halletmiştim, üçüncüyü de rahatça geçtim. Benzinlikten deniz kenarı keyfi için küçük bir atıştırmalık alıp, köy yoluna doğru sağa döndüm.
Offf… İnişe bıraktığım pedalların üzerinde, bozuk yolda kah ayağa kalkarak, kah sarsılarak sahile ulaştım. Parkın o klasik “palmiye-bank-palmiye-bank” düzenindeki banklarından birine oturldum.
Hafif dalgalı denizde, Aliağa Limanı’na girmek için sıra bekleyen konteyner kargo gemilerini gözlemeye başladım. Yukarıda bahsettiğim Albatroslar, Yelkovanlar veya Ebabiller ortalıkta olmadığından, denizin üzerinde neredeyse durur gibi yüzen bu devasa gemileri seyre daldım. Deniz yüzeyi düzdü ama çırpıntılardan oluşan çizgiler suya tatlı bir hareketlilik katıyordu. Bluetooth hoparlörümü telefonla eşleştirip, denizin çırpıntılarını fon müziği yaparak hafif bir müzik açtım. Rüzgarın dövdüğü palmiyelerin yelpaze gibi yapraklarından yükselen o haşırtılara rağmen, sakinliği iliklerime kadar hissettiğim, iyot kokusunu içime çektiğim, doğanın kendi orkestrasına kulak verdiğim bir ortamda keyifliydim.
Atıştırmalığın katır kutur sesi sadece kendi kulağımda yankılandığı için tabiatın ahengini bozduğumu hissetmiyordum. Baktım, uzun uzun baktım… Park bakımsızdı tabii, her yerdeki gibi çer çöp, boş şişeler, naylon poşetler… Gel de bu çevreye saygısı olmayan “insan olmayanların” gönüllerini hoş et. Aslında onlara “hoşt” demek lazım ya, neyse.
Parktan çıkmak üzereyken elektrikli katlanır bisikletiyle 10 yaşlarında bir çocuk laf attı:
— “Amca bisikletin güzelmiş.”
— “Oooo seninki daha güzelmiş, hem Alba marka!”
— “Sen bu markayı biliyor musun? 35 km hız yapıyor ama ben 25’le gidiyorum.”
— “Aferin sana, ama arada pedalları da çevir.”
Maksadı belliydi; bisikletine dikkat çekmek, bana ondan söz ettirmek istiyordu. Akıllı çocuk, büyüyünce adam olacak. Hem girişimci ruhu var hem de pazarlamayı biliyor; çekinmesi falan da yok.
Sahil boyunca sürüp denizi seyrederken, diğer yandan da henüz kepenklerini açmamış evlere merakla bakıyordum. Çok az evde yaşam belirtisi vardı. Sahil yolunda da yalnızca bir iki kişiyle selamlaşmıştım. Aşağı yukarı üç-dört senedir buralara turlamak için uğrarım. Normalde evlerden radyo, televizyon sesleri gelir; yolda yürüyüş yapan yaşlı gruplarla selamlaşır, köpeklerini gezdirenlerle keyifli sohbetler ederdim. Yaz sezonu çoktan açılmış olsa da bu sene sahil evleri derin bir sessizliğe bürünmüştü.
Oysa tam emekli işi bir hayat yaz tatili; terlik, şort, tişört üçlüsü; sabah geç yapılan o keyifli kahvaltı, öğle-ikindi atıştırması, akşamı pas geçip tek öğünle günü kapatmaca… Son derece ekonomik. Ama madalyonun diğer yüzü var: Evlerin bakımı… Akan çatısı, kopmuş sıvası, dökülmüş boyası, rutubeti cabası… Tesisat arızası, bahçe bakımı, sulaması… Bunlar öyle bir öğün tasarruf etmekle yapılacak işler değil. Usta bulması ayrı bir dert, bedelini öde cüzdan pert!
Yıllardan beri ilk defa ekonominin topuzu bu kadar kaçtı. Alım gücünün düşmesi, geçim sıkıntısı buralarda da kendini açıkça gösteriyor. Erken yaşlarda eşin dostun bir araya gelip veya kooperatifleşmeyle yaptığı bu güzelim evler, yaşlılığın bugünkü ağır şartlarında maalesef birer birer yalnızlığa terk edilmiş.
Oysa eskiden nasıldı? Deniz kıyısındaki gölgeliklerin altında koyu sohbetler, bahçeden bahçeye neşeli laf atışlar, duvardan atlayıp komşuya geçmeler, “Kahveyi hazırlayın, atıştırmalıklar bizden!” demeler… Heyecanlı tavla partileri, bir yanda erkeklerin maç muhabbeti, öte yanda kadınların dedikodunun dibine vurmaları… Güneşi batırıp, dolunaylı gecelerin serinliğinde şallara sarılmacalar… Kahkahalar eşliğindeki o mutlu yaşantılar… Vay be! Bu kadarı aklıma gelmemişti, görünce anladım: Hayatta bir şeyleri almasan da olur, az harcasan da olur, idare edip kanaat etsen de olur ama… Hayatı yaşamadan hiç olmaz ki.
Bu yaşantılardan koca bir roman çıkar. Edip amcanın, babasının yazlığında gençliğini geçirip, zamanla yaşlanıp torun tombalak sahibi olması… Bu süreçte araya giren hastane maceraları, ameliyatlar, üzüntüler, boş kalan yazlık… Torunların okulları, evlilikleri, mutlu anlar, heyecanlı zamanlar, yurt dışına gidişler, özlemler… Dünyadan sessizce göçüp gidenler, eksilenler… Yetmezmiş gibi her sabah iki büklüm bir bel ve omuzlarda taşınan o büyük yük, yalnızlık. Ve en nihayetinde son durak. Huzurevi.
Bırakalım şimdi romanı, evi barkı da gerçeklere dönelim. Denizi çırpıntıyla çizen rüzgar, o keskin iyot kokusunu burnuma taşırken, ben sahilden yola çıkıncaya kadar kokuyla birlikte arkamdan esmeye devam etti. Asıldım pedallara…
Artık asfaltlarda pek egzoz kokusu da yok gibi. Elektrikli otomobiller yanından sessizce, adeta süzülerek geçerken fark ediyorsun onları.
Onlar da mı “havaya girmiş” bilmem ama, bizim yaştaki emekliler havana girmiş; döv babam döv.
Bugün arama motorlarına Deniz Göktaş yazdığınızda karşınıza “komedyen, stand-up sanatçısı, mizah yazarı” gibi sıfatlar çıkıyor. Modern zamanın eğlence anlayışı bu dijital etiketlerde saklı belki de. Ama bu isimler ve sıfatlar beni çok gerilere; Levent Kırca’nın, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın… o toplumsal hafızamıza kazınan tiyatro gösterilerine Kemal Sunal’ın filmlerine götürüyor.
Hafızamda birer birer canlanıyor her şey: Ekmek Teknesi’nde Heredot Cevdet’in “Efendime söyleyeyim…” diyerek başladığı o eşsiz hikayeler… Hikayenin en heyecanlı yerinde yanındakinin “Allah!” diye aşka gelmesi ve Cevdet’in onu alnından öpüşü… Kahvedeki o mizah ustası olan müşterilerin karşılıklı diyalogları… Mahallenin direği, gençlerin pusulası Nusret Baba’nın o otoriter ama sarıp sarmalayan, sözü dinlenir babacan tavırları…
Sonra Bizimkiler geliyor aklıma. Şükrü Bey ile Kapıcı Cafer’in bitmek bilmeyen o tatlı sert geçimsizlikleri, Katil’in o külhanvari ama özünde koca yürekli halleri… Her biri sadece birer dizi oyuncusu değil; sanki mahallemizin, sokağımızın birer parçası, komşumuz gibiydiler. O zamanlar televizyon kanalları kısıtlıydı belki ama tüm halk, tüm mahalle ekran başına kilitlenirdik. Ertesi gün sokakta, işte, alışverişte o diyalogları birimiz başlatır, karşımızdaki tamamlardı. Akılda kalan sahneler tekrarlandıkça yeniden kahkahalara gark olurduk.
O günlerde esnaf dediğin akrabadan öteydi. Çarşı pazar esnafı, Mehmet Amca’nın mahalle fırını, bakkal amca, ayakkabılara pençe yapan kundura tamircisi, Bisikletçi Sadullah… Hepsi ailemizin birer ferdi gibiydi. Caminin imamına sadece dini konuları danışmaz, insanlık haliyle bir komşumuza ters yaptıysak vicdan azabıyla kapısını çalar, “Günaha girdim mi acaba?” diye af dilerdik. Babam anlatırdı; bazı sabahlar namaz vaktinde uyuya kalan imamı, cami avlusundaki evinden birkaç cemaatla birlikte uyandırırlarmış. Yaşlı müezzinimiz Arif Hoca, akşam ezanını okumakta gecikince minareye nefes nefese çıkar, aceleyle şerefede göründüğü gibi “Allahu ekber Allahu ekber Lailahe illallah” diyerek kaybolurdu.
Bisiklet kiralar binerdik, ayakkabılarımıza pençe yaptırır öyle giyerdik. Komşudan ödünç kahve, şeker, tuz, fırın kapandıysa ekmek isterdik. Ertesi gün götürürken aldığımızdan fazlasıyla iade ederdik. Öyle içli dışlı, öyle bir hayattı ki… “Kaç göç” zamanı ev kıyafetiyle sokağa çıkmak uygun düşmez, kolaylık olsun diye bitişik komşu duvarından birbirimize kapı açardık.
Yokluk zamanıydı belki ama herkeste aynı hayat, aynı terazi olunca herkes mutluydu. Düğünler salonlarda değil, sokak aralarında yapılır; sandalyesini kapan düğüne koşardı. Ekseriyetle Roman kardeşlerimizin davul zurna eşliğiyle başlardı eğlence. Mahallenin namusundan sorumlu kabadayıları, gençlere kötü örnek olmamak için gizlice kafayı dumanlar, sonra meydana çıkıp diz vura vura Harmandalı oynarlardı. Zurnanın ucuna bükülerek sıkıştırılan beş liralara, kağıt iki buçuk liralık bahşişlere sevinen davulcu bızbızı davula öyle bir vururdu ki, tokmağa sıra bile gelmezdi.
Mahallenin kavgası da sevinci de üzüntüsü de ortaktı. Cenazelerimizi kabre kadar omuzlarda taşır, yoldan geçen yabancılar dahi sevaptır diye cenazeyi omuzlayıp üç beş adım eşlik ederdi. Varlığı olanla olmayanın arasında uçurumlar yoktu; yokluğa alışıktık ama geçimimiz de gönlümüz de yerindeydi. “Bir lokma, bir hırka” felsefesiyle hep birlikte geçinip giderdik. Zengin olan giyimiyle, kuşamıyla gösterişten kaçınır, olmayandan farklı yaşamazdı. Bu yüzden kimse kimseye gıpta etmez, kimse kimseyi kıskanmazdı. Özenmek de özentili olmak da ayıp sayılırdı. Hastalıkta ve ölümde hüzün, tıpkı neşe gibi kolektif bir terapiye dönüşür, paylaşıldıkça hafiflerdi.
O günlerin mizahında bile incitmeyen, düşündürürken sarıp sarmalayan zarif bir hiciv vardı. Kahkahalarımız, zaten alçak olan komşu duvarlarının üstünden yükselir; sokaklardan, avlulardan geçip evden eve taşınır, yankılanırdı. Geleceğe dair sarsılmaz bir umudumuz vardı. İnsanın değeri, komşuluğun kıymeti, yardımlaşmanın anlamı büyüktü.
Bir şarkı mırıldanıldığında hep bir ağızdan eşlik edilirdi:
“Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım, gönüle uçmak düştü bir kanat bulamadım…”
Babamın şarkısıydı bu. Bağbozumu zamanı sergide üzüm çuvalları doldurulup sabah Tariş’e gönderilecek olduğunda keyiflenen babam akşam mehtaba karşı söylerdi. Şarkı söylemek ve dinlemek, ruhları birbiriyle bütünleştiren görünmez, sihirli bir köprüydü aramızda.
Tüm bunlar, gelip geçen belli bir döneme ait geçici alışkanlıklar ya da basit sosyal detaylar değildi. Bu bizim Milli Kültürümüzdü. Atadan dededen gelen, asırların imbiğinden süzülmüş toplu yaşam ahlakımızdı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda içimi sızlatan o malum soru takılıyor aklıma:
“Biz ne ara bu hale geldik?”
İyi günde kötü günde, kederde, tasada ve kıvançta birdik. Gülüşümüz de birdi, gözyaşımız da. Acıyı da tatlıyı da tek bir kaseden içer, aynı dertle dertlenir, aynı sevinçle ferahlardık. Bugün modernleşirken eksildiğimiz, zenginleşirken fakirleştiğimiz bu yapay dünyada, en çok o ortak kaseden içtiğimiz samimiyeti ve birbirimizin gözündeki o sarsılmaz güveni özlüyorum.
Kaybettiğimiz şey sadece, deyim yerindeyse; kerpiç duvarlar ardındaki yaşamlar veya eski diziler değil.
Kaybettiğimiz bizim Milletimizin harcı olan o büyük, o muazzam ‘MİLLİ ŞUURUMUZ.’
Dört yılda bir yapılan dünya kupası futbol maçları. Kesintisiz 1950 yılından bu yana yapılan bu turnuvaya, 1954 ve 2002 yılları olmak üzere iki defa katılmışız bu 2026 üçüncüsüydü. Hırvatistanı 1-0 yenerek zor bela eleme maçlarını kazandığımızda, sidik zoruyla geçtik elemeleri demiştim. Kazandık demiyorum. Kazanmak tesadüfi değildir, inançla olur.
Pupa yelken okyanusları aşıp Amerikaya vardık. Hoooppaa Vancouver Avustralya 28 milyon 2-0, hooppaa Kaliforniya San Jose Paraguay 6-7milyon 1-0. Avustralya neyse de Paraguay’ın haritada yerini gösterecek kaç kişi çıkar. Öğrettiler, Güney Amerika’nın ortasında bir ülke.
İki bıyık bükümü sağa, üç evlek ile ruh, bir gülle tıkıla, sıkıla, ıkıla, mesafe hak getire, haydi Allah rast getire. Diyerek alau vala ile uğurlanan futbol takımının, ‘Vancouver’da büyük hüsran’ haber başlıkları ile yenildiğimizin ilanı yapıldı.
Millet olarak hemen oturduk bahis oyunlarına “Teyzemin bıyıkları olursa eniştem olur, yok o dayımın bıyıklarını yengeme verdiğimizde olur.” Bu arada oynamayı bilmeyen ama laf üretmeyi sataşmayı bilen oyunculardan bazıları “Nolmuş yani arkamızda durup moral vereceğinize…” Bizim bir Massey Ferguson traktörümüz vardı gazla çalışıyordu. Ama önce ateşlemek için benzin koklatıyorduk. 1954 modeldi, tam da o yıl Dünya Kupası turnuvasına ilk katıldığımız yıl.
2002 Dünya Kupası Turnuvasında 3.olmuştuk. Yıkıldık şırkıldık. Arda Güler, Kenan Yıldız gibi futbolcularımız henüz doğmamıştı. Şenol Güneş mütevazı tavrıyla oyuncularını haklı olarak göklere çıkarmıştı. Biz de çok gururlanmıştık.
Dört yılda bir yapılan turnuvaya 24 yıl sonra yani arada 6 defa boşa kürek çekmiş turnuvaya katılamamışız. Ama ülkemiz futbol deyince yıkılıyor hele galibiyetlerde taraftarlar sokakları alev topuna döndürüyor. Yani böyle heyecanlı bir milletiz. 10 çocuğa sor ne olacan diye ikisi futbolcu der. Neden? Parası çok. Havası var. Onlar için ölüyoruz çünkü. Ders çalışmıyor fikstür takip ediyoruz. İki kağıttan topa vurmayla üç çalımla 85 milyon yarısı erkek olsun 50 milyondan 15 tane meşin yuvarlağa vuracak adam çıkartamıyoruz. Çünkü lig maçlarında hepsi kurşun asker veya origamiden oyuncak.
Soğuk, hastalık, mevsimsel olaylar ile istediği verimi alamayan çiftçinin karnını yarmışlar içinden kırk tane gelecek sene çıkmış.
-Allah’tan ümit kesilmez,
-Kolun mu kırıldı üzülme, belki Allah sana kanat verecektir.
-Yüzünde her zaman bir gülümseme olsun çünkü sana çok yakışıyor.
‘Züğürt tesellisi’ diye bir tabir var mıdır acaba, dünyada bizden başka bir ülkede?
Bu bölgede yerleşimlere ve yerleşim içindeki mahallelere ad bulmakta bir zorlama var. Foça çok önemli ve paylaşılamayan bir ad gibi eski diyelim yeni diyelim ama illa ki Foça olsun. Bağarası yeni bağarası. İkisi de aynı yer. İkisi bir olmuş yeni adı Kazım Dirik olmuş. Gerenköy artık kimi gerdiyse yarısı Kemal Atatürk, diğer yarısı Mareşal Fevzi Çakmak.
Kerameti kendinden menkul. Yeniden Eskiye gideceğim. Bu yıl Foça’nın havasına giremedim veya havaya girecek yaşım geçmiş. Erken kalkamıyorum. Sözde bu sabah erken kalkıp sabahın serinliğinde, en azından giderken bisiklet sürecektim. Geçen yıl, sabah serinliği dediğim zaman içerisinde birçok uzun yola sıcak bastırmadan gidip dönüyordum. Neyse 08’de yola çıktım. Rüzgar kuzey yönünden arkamdan esiyor. Foçanın dik yokuşlu dağ yolunu tırmandıktan daha doğrusu tırmaladıktan sonra hafif inişi olan 10 km’lik Bağarasına gidilen komando okulu yanından geçen yola girdim. Bisikletim öyle akıyordu ki pedal basmadan Kocamehmetler viyadüğünü geldim. Viyadüğün bitiminden sağa Pers Kralı Anıt mezarı yoluna girdim.
Bir çok çiftlik evi var bu güzergahta. Anıt mezara hemen yanındaki dere üzerindeki Osmanlı köprüsünden ulaşılıyor ama köprünün giriş ve çıkışı beton bloklarla kapatılmış. Sağıma soluma baktım Deli Dumrul nerededir öyle ya geçenden 5 geçmeyenden 10 akçe alırmış akçesini vereyim. Neyse beton blokların yan tarafından yayalar geçe geçe yol yapmışlar. Bisikletim elimde patikamsı bu dar yerden geçtim. Hakikaten sağıma soluma baktım niye burayı kapatmışlar diye. Anıt, gelen geçen araçtan tahrip mi oluyor? Karbon salınımı esere zarar mı veriyor? Bir anlam veremedim.
MÖ 4.yy tarihlenmiş olan bu anıt Perslerin Sardesi almasından sonra General Harpagos komutasındaki Pers ordusunun Phokaia ele geçirmesinden sonra yapılmış olmalıdır diyor tarihçiler. Tarihçiler efsaneleri sever. İran nireee, Sardes… anlaşılır şekilde yazayım Tahran nire Salihli nire. Üç kuşak önceki dedelerimizin adını bilmezken tarihten MÖden önceki isimleri biliveriyoruz. Hemde MÖ 546 tarihi veriliyor sadece günü belli değil, belki de o yıllarda günlere isim verilmemiş olmasından. Persler Anadoluyu almışlar ama Anadolu onları içine sindirememiş. Perslerin buraya geldiği tarih kitaplarındaki yazılardan anlıyoruz. Büyük eserlerden şehirlerinin varlığından ziyade buradan geçmişler, sağa dönüp Efes’e, doğru gidip Sardes‘e ulaşmışlar gibi hayatları yollarda geçmişmiş.
İşte buradan ana yola çıkıp iki girişli Eskifoça‘nın bisiklet yolu olan girişinden girdim. Yıllar önce bu bisikletli yolda haliyle bisiklet yolu yoktu, deniz üs komutanlığı yerleşkesinin yanından geçtiğinden, emniyet açısından bu yol kapatılmıştı, alternatif olarak ferhat gibi dağlar aşılarak yeni yol yapılmıştı. Eskifoça’ya yeni adet. İnişli çıkışlı virajlı bir yol. ‘Korku dağları bekler’ tabiri buradan çıkmış olmalı. Şimdi üssün yanından gelip geçiliyor, geçenlerin birçoğunun deniz üssünün varlığından bile haberlerinin olduğunu sanmıyorum.
Üssün kapısının karşısı olmasa da karşısı gibi bir yere Foça Belediyesi Hizmet binası yaptı. Asker sivil dayanışmasıyla bu endişe de kalkmış oldu. Burası kestirme bir yol olmasına rağmen diğeri hala kullanılıyor. ”Lüks, vaktin olduğundan kestirme yoldan gitmektir.”
Lafı uzattık ama, eski yeni o kadar yakın ki hemen gelivermeyelim istedim.
Eskifoça’ya geldim. Amacım turdan ziyade bir işimi halletmekti. Bisikleti turlamaktan ziyade ulaşım aracı olarak kullanmıştım. Belediye otobüsü 65 yaş üstü kartı çıkartmaktı işim. Belediye otobüsü tabirini nostaljik olduğu için kullanmayı tercih ediyorum. Çocukluğumda bindiğim ilk otobüs Manisa Belediye otobüsüydü.
Yerini Abdullah’tan öğrenmiştim. Balık halinin yanındaymış. Yine de nokta atışı için bir gençe sordum. Garajın orada demez mi tam ters yön. Z kuşağına güven olmaz. Herşeyi bilir gibi yapıp birşeyi bilmezler. Zaten onlarda kendi aralarında çok bilmişlere Herbokolog diyorlar. Şimdi bu gibi hallerde emin olmak için 40-50 yaş üstüyle muhatap olacaksın. Öyle yaptım, adam başını kaldırdı işte abi şurası deyip üst katı işaret etti.
Müracaatımı yapıp telefonumu bırakıp (yok unutmadım) telefon numaramı bırakıp bir hafta içerisinde haber veririzden sonra zaten kilitleyemediğim bisikletimi çalınma korkumdan hızlıca kalkıp, merdivenleri de trabzandan kayarak indim. Yol arkadaşım beni bekliyordu. Ohhhh.
Kahvaltı için, ana caddeden pazar girişinin solunda ki pasta fırına oturdum. Çaydan sonra buraya kadar gelmişken küçük deniz sahilinde banklara oturup nostalji yapayım diyerek boş bir bank buldum. Bankın üzerinde kırmızı sırt çantası, denizde yüzen sahibi olmalı bana bakıpduru. Çantanın varlığından haberim yokmuş gibi lakaytça oturup çantaya sırtımı döndüm. Öyle ya adam çapa çupa yüzüyor keyfi bozulmasın. Evham olmalı, hemen çıktı denizden çantasının yanına geldi “günaydın” dedim o da “günaydın.” Yan gözle kesiyorum; çantasından havlusunu çıkarıp silinmeye başladı, ben yaşlarda, sonra peştemalını beline dolayıp ıslak mayosunu çaktırmadan bir güzel çıkardı. Ben daha fazla oturmadım rahatı bozulmuştu. Size iyi günler deyip ayrıldım. Meğer adamın donuyla kurulanacak peştemalı varmış kırmızı çantasında. Yaşlıların malı kıymetli olur. Daha ne kadar giyecekler sanki.
Denize dik inen ara sokaktan çevre, ana yoluna çıktım.
Bas bakalım Azmi, anca gidersin.
Sailing diyorlar yelken-motor seyahat eden teknecilere. Yelkenliye merağım yok seyirleri ve maceralarını; okyanusları geçmelerini, adalarda konaklamalarını, rotalarda ki buluşmalarını, sığındıkları marinalarda teknelerinde dalganan bayrağımızı severim, yüzmeyi de çapa çupa diye bilirim. Denizsiz memlekette sailing. Merak işte.
Takip ettiğim bir aile Panama City’e geldiler. Pasifik okyanusunda, daha doğrusu panama kanalının bitişiğinde, Kuzey ve Güney Amerika’yı bağlayan bir noktada, UNESCO miras listesinde, 2003 yılında ‘Amerika Kültür Başkenti’ seçilmiş. 16.yy da kurulmuş, tabii köklü bir tarihi olmayan balıkçı kasabası, ispanyol kolonisi, sonra Panama Kanalıyla zenginlemiş önemi artmış falannn.
Ama napmış. Eski Panama’yı korumaya almış binalarını restore etmiş, sokaklarını doğal taş döşemiş anıt ağaçlarını bile korumuş şehrin sosyal doku ve peyzajına katmış, yapmış, etmiş. Eeee gelişiyor kabına sığmaz hale gelmiş. Eskinin arkalarına gidip yeni şehri gökdelenler dahi dikerek genişlemiş gelişmiş. Avemeleri var yelkenci aile bir tanesinde elsivayı gösterdi, şişindik tabii. Züğürt tesellisi.
Manisam diye diye bitirdik ya Manisayı. 4 bin yıllık tarihi varmış, gülmek için. Şunun şurasında 100 yıllık Cumhuriyet yapıları, çürük diş gibi. Turizm diye tepiniyor, marka kent diye tırmalıyoruz. Yangın bahanesi, Spil, Gediz ananesi, mirasyedi beslemesi, yık yap sat silsilesi, say say bitmeyesi. Geç hepsini. Bu iş görgü meselesi, kültürün ta kendisi.
Bizanstan vazgeçtim, Saruhanlı Beyliği zaten100 yıl, Osmanlı 1412-1922. 500 yıl. Beş asır, bunun iki asrı ‘Şehzadeler Dönemi’ 2 han, 3 hamam, 33 (?) cami, onların da birçoğunun medresesi, külliyesi yıkılmış. Hepimizin bildiği: Yangın felaketi, Yunan mezalimi. 1919-22 yılları arasında ahşap kerpiç karışımı evler, konaklar yanmış yıkılmış. Sivil mimari yok olmuş. Taş yapılar günümüze gelebilmiş.
1925’te imar çalışmaları başlamış, Manisa yeniden ihya edilmiş. Çocukluğum; yeniden inşaa edilmiş tek ve iki katlı evlerinin oluşturduğu, eski dokunun korunduğu, kalan tarihi eserlerin dikkate alınarak imar planlarının yapıldığı bir Manisa’da geçti.
1965 yılında çıkarılan kat mülkiyeti kanunu 1966 yılı başlarında tüm Türkiyede yürürlüğe girdi. Girmedi ülkemiz hançerlendi. Böylelikle, Manisa yangından sonra ikinci bir yıkıma girdi. 1989 planı bu işe teşne oldu. Gerisini zaten biliyorsunuz.
Panama City muhabbetinden mevzu açılmıştı.
Saruhanlı, Osmanlı, Yangın öncesi, Yangın sonrası Cumhuriyet deyip aşamalı bir şekilde korumayı dikkate alsaydık. (İstanbul’u dahi alamamışlar bize noluyor?) Diye bir dertleşelim istedim.
Yaşlanınca, anılara eskilere daha mı çok tutunuyoruz, bilemedim.
CAN FIRAT
Şu Fırat’ın suyu akar serindir
Yarimi götürdü anam kanlı zalimdir
Daha gün görmemiş taze gelindir.
Kömürhan Köprüsü Harputa bakar
Merhametsiz zalim Fırat
Ocaklar yıkar.
Anonim bir türküdür. Kömürhan köprüsü karakaya barajı üzerinde Elazığ ve Malatya’yı bağlar.
Fırat Türküsünde:
“Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar.
Körolası zalim Fırat ocaklar yakar”
Bilgilenme için okunabilir. Karakaya Barajı üzerinde Elazığ-Malatya karayolu üzerindedir. Fırat Nehri üzerinde geçişin kayıklarla sağlandığı İzoli’de Birinci Dünya Savaşı yıllarında 543 metre uzunlukta bir ahşap köprü yapılmış, ancak 22 Nisan 1929’da Fırat suları 14 metre yükselince köprü yok olmuştur. 1930 yılında da, Malatya-Elazığ yolunda ve Fırat Nehri üzerine inşa edilen ahşap köprünün yıkılmasının ardından sal ile ulaşım dışında başka olanak kalmayınca betonarme bir köprü yapılması için araştırmalar başlamış, yıkılan köprünün 12 kilometre kadar doğusunda Kömürhan boğazında köprü inşasına elverişli bir yer belirlenmiştir. Konu Bakanlar Kurulu’nun gündemine girmiş ve 12 Mart 1930 tarihli toplantıda görüşülerek karara bağlanmıştır. Köprü yapılmasıyla ilgili kararı Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü imzalamış, 5 Temmuz 1930 tarihinde Nidgvist ve Helm A.Ş. adına ihaleye çıkartılmıştır. 5 Ekim 1932 Çarşamba günü hizmete açılan köprüye Mustafa Kemal Atatürk tarafından İsmetpaşa adı verilmiştir. Böyle olmakla birlikte köprü Kömürhan ya da İzoli adıyla da anılmaktadır. Köprü inşaatı 1 Ağustos 1930 tarihinde başlamış, 3 Nisan 1932 tarihinde tamamlanmıştır. Beş gözlü köprünün orta açıklığı 109,60 metre olarak tasarlanmış, yapıldığı zaman itibariyle orta açıklığın uzunluğu bakımından dünyadaki betonarme köprülerin altıncısı olma özelliğini kazanmıştır. Köprü döşemesi nehrin alçak su seviyesinin 33,35 metre üstünde gerçekleştirilmiş, iskelesinin yapılmasında topoğrafya büyük bir zorluk çıkartmıştır. Topoğrafyanın yarattığı güçlüklerle başa çıkabilmek amacıyla köprünün iki ucuna yapılan kulelere gerilen 32 milimetre çapında dört kablolu asma bir sistem oluşturulmuş ve orta açıklığın iskelesi bu kablolara asılmıştır. Köprünün betonarme kemer orta açıklığı 109,60 metre, döşeme tulu kenar açıklıkları ile beraber 157,60 metre, genişliği 0,45+4,80+0,45 metredir. Güneydoğu Anadolu Projesi uygulamaları sırasında, Kömürhan Köprüsü Fırat Nehri üzerinde kurulan Karakaya Barajı suları altında kalmış, 1983-1986 tarihleri arasında ise yeni köprü eskinin üzerine yapılmıştır. Türkiye’nin ilk dengeli konsol köprüsü olma özelliğini taşıyan yeni Kömürhan Köprüsü orta açıklığı 135 metre, iki kenar açıklıkları da her biri 76 metre olmak üzere, toplam boyu 287 metre; eni ise 11,50 metredir.
Köprü Harput’a bakıyor mu? bilmem geçmedim. Ama Harput’u bilirim. Elazığ 1000 m rakımlı, Harput 1300 m.dir. Dr.Canan Karatay, Akademisyen Mustafa Temizer, Yazar Ahmet Tevfik Ozan, Oyuncu Necati Şaşmaz, Yönetmen Sami Şekercioğlu Harputludurlar.
Eski Köprü (İsmetpaşa Köprüsü)………….Yeni Köprü (Kömürhan Köprüsü)
Fırat yarini alıp götürse de ateş düştüğü yeri yakıyor. Fırat’ın o haşmetli azametli suyu, geçtiği topraklara bereket bolluk getirmiş Doğu Anadolu’nun kıraç topraklarına hayat vermiştir. Ayrıca kendi milyon yıllar önce dünyaya gelmiş olsa da 10000 yıllık kültürleri görmüş onlarla yaşamış onları yaşatmıştır. Medeniyetlerin su boylarında oluştuğu düşünüldüğünde Fırat’ın dili olsa da konuşsa.
O kadar deli aktığı bölgelerde deliliğini kar suları tetiklemiş, öfkelendiğinde suyunun rengini değiştirerek gri ve kahverengi akarak belli eder ama, sakin aktığında da her an patlayacak bir volkan gibi sessizdir. Turkuaz rengi, huzurun ve sessizliğinin yanında Turkuazın Türk Kültürümüzde yer almasından dolayı Anadolu topraklarının asıl sahiplerinin Türklerin olduğunun bir kanıtıdır. Tüm azametine rağmen sessiz olması derin bir gücün olgunluğun ifadesidir. Türkler gibi.
***********
Gece 03.00, aracımız önce bizi sonra diğer yol arkadaşlarımızı topladı havaalanına vardığımızda 04.30’du. 06’da uçağımızı kalkacaktı lastikler pistten tam zamanında ayrıldı. Yarı uykulu, mahmur mütebessim olma çabası ile uyuklar vaziyetteyken Malatya Havaalanına uçak tekerlerini piste koydu. Gün ağarmış otobüsümüz bekler vaziyette rehber zaten bizimle aynı uçakla İzmir’den gelmişti. Hemencecik metal sopanın ucuna bisikletçilerde baf, yürüyüşçülerde daf, bilir bilmez konuşanlara dediğimiz gaf kısaca portakal rengi bezi bağlamış diğer rehberler ile karıştırmayalım gayretindeydi ama zaten bizim grup tekti, rakipsizdik!
Otobüse, tura müracaat ve katılım gününe göre belirlenen koltuk numaralarına yerleştik. Uyku mahmurluğunun aymazlığında 100 kilomertrelik yolu Keban Barajını kerterize alarak yol boyunca onun kıyısından dolaşıp Darende’ye geldik. Keban’ı ilk gördüğüm için ileri günlerde nereye gideceğiz bir daha göremem endişesiyle otobüsün ufuk çizgisinde; ağaçların, tepelerin arasından Keban’ın sırtını bu güzel olmadı bu kareyi yakalayamadım deyip internette var ya, çerezleri telefon hafızasına doldurup fotoğrafladım durdum.
Malatya’nın rakımı neredeyse 1000 metre bu yolda 500 olsa 1500-2000 m arası bir rakımda seyahat ediyoruz. Ağaçlar yeni uyanıyor yaprak yok yaprak gözleri var, kuru gibiler, tepeler karlı, hatta bazı yerlerde yol kenarlarında dahi erimemiş karlar vardı. Bu tür karlara halk arasında ”kar kurtlanmış” derler ya. Alçaldıkça ağaçların canlı olduğunu gördük Keban seviyesine koduna indiğimizde yemyeşille beraber olmuştuk.
Bir de tabii hepimizin merak ettiği terör belasının izleri. Karakollar yüksek tepelerde çok uzaklardan görünüyordu. Bazen gözetleme kulesi bazen barakalar ve her zaman dalgalanan Albayrağımız. Zaman zaman Fatihaları verdiğimiz şehitlerimizi anıyor, ah ülkem feryatları, barışa özlem yüreğimizi dağlıyordu. Ülkemizin ne kadar büyük ne kadar güzel olduğunu bu yaşımızda buraları gördüğümüze hayıflanarak üzülüyorduk.
Bu karlı dağlar Mercan dağlarıymış. (Mercan Dağları, Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Tunceli’nin Ovacık ilçesi ile Erzincan sınırları arasında yer alan, 3.317 metre yüksekliğe ulaşan görkemli bir dağ silsilesidir. Munzur Dağları’nın bir uzantısı olan bu bölge, el değmemiş doğası, buzul gölleri, endemik bitki örtüsü ve yaban hayatı ile bilinir.)
MALATYA-DARENDE-MALATYA
Ve Darende’ye bu minvalde geldik. Suyun akışının uğultusu, uçaktan uğultuya alışığız önce rahatsız etmedi, sonra bu gürültüde buralar çekilmeze döndü. Su sesi, para sesi pek de heves edilecek seslerden değilmiş. Gülmeyin para da bazen başa bela oluyor. Neyse, Gürültüyü çıkaranın adı Tohma Çayıymış. Her yerden su çıkmıyor gürül gürül fışkırır derecesinde akıyordu. Çaya bakamıyorduk, başımız dönüyor, gözümüz dalıp bir zaman sonra içine alacakmış gibi oluyordu. Sarı yeşil mavimsi karışımı bir rengi vardı. Kimbilir hangi derinlerden hangi tepelerin karından beslenen bu çay her rengi almış toplamış ürkütücü bir şekilde raftingvari akmıyor formula yarışcısı Schumacher gibi tam gaz gidiyordu. Çayın içerisinde ne varsa? Arada bir akan su, kabarıyor, şahlanır gibi olup köpürüyor yükseliyor dalgalanıyordu. Bizim Gediz, durgun ve sakin akar buna alışığız. Bu çay yöre insanları gibi katı, sert, kavi, kaşları çatık şekilde akıyordu.
Bu yörede her su damlası, su mıknatısı var mıdır bilmiyorum ama, tabiat o mıknatısı keşfetmiş. Vadilere giren sular dere çay olup coğrafi durum ile belli bir eğimle bazen düşercesine doğruca Fırat’a dolayısıyla Keban Barajına karışıyor. Tohma Çayı da bunlardan biri, kah çağlayarak yüksekten, kah yüksek tepelerin eteklerinden kaynayarak Tohma Çayının gem vurulamaz suyuna karışıyor. Ama insanlar? Doğanın dengesini alt üst eden insanlar ne gam tanır ne gem, vurur da vurur dünyanın çemberine çeperine, heryerine. Madenci olur dağları deler, plancı olur yerleşimleri tepeler, sanayici olur suları zehirler, insan olur attıklarıyla, atıklarıyla dünyayı kirletir de kirletirler.
********
Somuncu Baba’nın Türbesi bu çayın hemen kenarında. Somuncu Baba’nın türbesinin üç yerde olduğu söylenir.
1-Aksaray: Somuncu Baba, 1412 yılında burada vefat etmiştir. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün ve kaynakların ittifak ettiği asıl kabri Aksaray’da, Şeyh Hamid-i Veli (Eriyet) Kabristanı içerisinde yer almaktadır.
2-Malatya (Darende): Hayatının son dönemlerini Darende’de geçirdiği için burası da manevi merkezlerinden biri kabul edilir. Darende’de Somuncu Baba Camii, külliyesi ve Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin halvethanesinin bulunduğu bir makam/türbe vardır.
3-Bursa: Asıl ününü kazandığı ve halka ekmek dağıttığı şehirdir. Osmangazi ilçesinde Somuncu Baba’nın evi, çilehanesi ve fırını vardır.
Darende’de ki Türbenin hikayesi linkten bakabilirsiniz.
Malatya Havaalanından Darende’ye, Tohma Çayına, buradan tekrar Malatya’ya. Malatya’da Arslantepe Höyüğünü atlamadan geçemezdik. Restorasyondaymış, kapalı. Tur veya rehber kapalı olduğunu mutlaka biliyordur ancak Tur firması bilmem kaç sene önce planlanladığı bu rotayı güncellenmeyince Darende’den 100 km yolu dönüp bu yassı tepeciğe geldik.
Höyük, eski çağlarda insanların uzun süre yaşadığı yerleşim yerlerinin zamanla yıkılması ve aynı noktada yeni yerleşkelerin kurulmasıyla, kalıntıların ve tarihi bulgu ve eserlerin üst üste birikerek oluşturduğu yayvan toprak tepelere verilen isimdir. Tümülüs de tepedir ama Salihli Bintepelerden başka tümülüs tanımam. Tabii üst üste tarihi birikimi olan bu yayvan tepeciklerin dönemini Höyüğün eteğinde ki replikaların gölgesinde dinlemeye kalktığımızda, (Malatya’nın sıcağı Manisa’dan aşağı kalmaz. Birinin plakası 44 diğerinin 45 elbette birbirlerini ısıtacaklar. Yaz sıcağında ikisi de 44-45 dereceye çıkan bunaltıcı yaz sıcaklığına sahipler.) Soluğu hemen yanındaki müzenin klimalı salonunda aldık. Burada da buluntuları izledikten sonra Elazığ’a doğru yola çıktık
Bu akşam Elazığ’da konaklayacağız. Bir 100 km daha gideceğiz. Hiç önemli değil Manisa’nın bu kilometrede ilçeleri: Kırkağaç, Soma, Köprübaşı, Alaşehir, Kula, Sarıgöl, Gördes, Demirci, Selendi var.
TUNCELİ
Sabah erkenden saat 6’da kalktık 06.50’de otelden hareket ettik. Rehber Can Kardeş, akşam bu saate feribot kalkıyor kaçırmayalım diyerek tembihlemişti. Keban’ı, feribotla önce Pertek’e, devamında Tunceli’ye geçtik.
Keban; tarihi köprüler, köyleri yutmuş. Pertek Kalesi ’de bunlardan biri. Yutamamış, Kale, tüm haşmetiyle sularına meydan okuyor Keban’ın ama, yalnızlığı da duvarlarından okunuyor. Ancak dalgalanan Bayrağımız Kâlû Belâ’dan beri ona eşlik ediyor. Kıyamete kadar da eşlik edecektir.
Yeri gelmişken bu bölgeye hayat veren Fırat Nehri’nin dizginlendiği birkaç büyük baraj var. Bunların haricinde irili ufaklı birçok sulama amaçlı baraj da var.
Fırat Nehri: Erzurum’dan doğup Karasu ve Murat Nehirleriyle Elazığ’da buluşup, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep. Buradan ülke sınırlarından çıkıp Basra Körfezine dökülür. (Trampı yutar inşallah.)
Keban Barajı: Elazığ’da,
Karakaya Barajı: Malatya ve Elazığ arasında,
Atatürk Barajı: Şanlıurfa ve Adıyaman arasında
Birecik Barajı: Şanlıurfa’da.
Karkamış Barajı: Gaziantep’tedir.
Keban, Atatürk Barajından sonra yüzey alanı olarak ülkemizin ikinci büyük barajıdır.
Böylelikle 7 şehirden geçen Fırat ile, gezdiğimiz 4 şehirde beraber olduk.
Keban barajı üzerine:
Ağın Karamağara Köprüsü, Türkiye’nin 520 m uzunluk ile 4. büyük asma köprüsü olarak temeli 2001’de atılıp 2015 yılında bitirilmiştir. Elazığ’a giderken bu köprüden geçtik.
(Ağın Karamağara Köprüsü: Temeli 2001’de atılan ve projedeki değişikliklerle yenilenip tamamlanan asma köprü, 24 Ekim 2015’te trafiğe açıldı. Aynı adı taşıyan orijinal tarihi Roma köprüsü ise barajın su tutmasıyla sular altında kalmıştır.
Yeni Ağın Köprüsü: Keban Baraj Gölü üzerinde Elazığ ve Malatya’yı birbirine bağlayan, 520 metre uzunluğundaki modern gergili eğik kablolu köprü 18 Şubat 2017’de hizmete girdi.
Sular Altında Kalan Eski Köprüler: Bölgedeki eski tarihi köprüler Keban Barajı’nın yapımının tamamlanıp 1974-1975 yıllarında su tutulmaya başlanmasıyla sular altında kaldı.)
Buradan Tunceli Ovacık’a geldik. Komünist başkanın ilçesine. Bir ilçede yapılacak hizmeti karınca kararıyla yapmış, kooperatifleşmeyi teşvik etmiş, gazetelerde televizyonlarda pos bıyıklarıyla Ülkemizde tanınmıştı. Ama Ovacıklılar “kayboldu noldu bilmiyoruz” diyor halkı. (Dedikoducu Google, Muğla’nın Köyceğiz’ine yerleşmiş arıcılık yapıyormuş. Ben olsam pos bıyıklarımı keserdim.) Bana da öyle geliyor. Nedense belediyenin cephesindeki kaplamalar sökülmüş, sıva dahi yapılmamış halini görünce birşeyleri silmek istemişler inancı geldi. Şu garipliğe bakın Ovacık kültürüyle yetişmiş bir başkanı al İstanbul Kadıköy’e getir başkan adayı yap. Bu akılla daha çok… Kemaliye’ye geldiğimde bir mani tutturacağım orada bu yamuk işin çarpıklığı daha iyi anlaşılır.
*********
Burada fazla oyalanmadık
MUNZUR
Birşeyler atıştırıp Munzur Gözelerine geçtik. “Aman Tanrım.” “Ooo My Good.”
Hurileri olmayan bir Cennet: Karlı Tepelerin yamacında düzlük bir alan. Kar eriyip su oluyor hemen oracıkta akmadan oturduğu yerde toprak altına girip kayboluyor neden sonra eteklerde ki taşların kayaların altından çıkıyor. Aman aman çıkmıyor adeta dünyaya yeniden geliyor. Bu sular bir anda öyle bir araya gelip çağlıyorlar ki kulağını yanındakinin dudaklarına yapıştırsan belki ne dediğini anlarsın. Sular “bir araya gelin, toplanın” diye bağırıyor çünkü. Etraf, ben söylemesem de tahmin edersiniz, yemyeşil. Kahve içimi duracaktık, kahveyi mahveyi unutup yamaçtan aşağıya indim. Suların üstüne ağaçların arasına yaptıkları ahşap yollardan: Elimde telefon, gözüm fotoğraflama karesinde, oraya çevir şak buraya çevir şuk. “Allah Allah ne burası birader bi dur hele söyle bir nefeslen kendine gel.” İstanbul Trafiği gibi gerçi şimdi her yer aynı b*k, oradan su, buradan dere, şuradan yayılmış yere, heryerden her ağacın gölgesinden, kayaların yanından, bir havadan gelmiyor.
Allahtan bu köprülü yolları yapmışlar yoksa çoktan suya düşmüş akıntıya kapılıp gitmiştim. Bir de öyle telaşla, sanki akşama misafir gelecekmiş gibi aceleyle akıyorlar ki bazen birbirleriyle çarpışıp birbirlerine kafa tutuyorlar, ama ağaçlara kayalara geldiklerinde öyle bir ayrılıyorlar ki ardından yine beraber oluyorlar.
Ahşap yollarda ayak basmadık yer bırakmadım. Öylesine heyecanlandım ki, set üstünde kahve içenlere şaşırıyordum sanki burada doğmuşlar umursuzlar. Sonra onlarda geldi. Dilek çırağı yakmak için, isten kapkara olmuş taşlara doğru giden gidene.
Munzurun kelime anlamı yok. Böyle şımarıp atlayıp zıpladığından Muzur ile karıştırılmış olabilir. Munzur’un efsane hikayesini Rehber Can anlatmıştı. Hani ağasının canı helva çekmişte Munzur da Hac’da namaz kılarken selam verdiğinde ağasına helva götürmüş. Sonra halk arasında Munzur Baba demişler. Bu yörede önce baba sonra dede, evliya denilen çok Allah dostu var.
*********
Yarın 3.gün Harput’a gideceğiz.
HARPUT
Harput, Elazığ iline bağlı tarihi bir yerleşim merkezi. Elazığ şehir merkezine yaklaşık 5-6 km uzaklıkta, yüksek bir plato üzerinde konumlanan Harput, günümüzde Elazığ’ın tarihi bir mahallesi statüsündedir.
Harput’un aynı zamanda Baba, Dede ve bir çok evliya ve onların türbeleriyle adeta bir evliyalar şehridir. Bu kadar evliya olunca ulvî bir havasıyla sessizliğe bürünmüş. Çarpık yerleşimin olmadığı, şehir plancılarının giremediği, sakin, tarihi eserleri yeşilliklerle yoğrulmuş ve gizlenmiş bir mahalle.
Saat 10-11 gibi buradaydık. Cam terasından muhteşem manzarasıyla Elazığ ve ovasını seyrettik. Harput’u alıp götürseler kimse görmeyecek kimsecikler yoktu. Cam terasın üzerinde; kimilerimiz sünnet çocuğu gibi apışık apışık, kimilerimiz tay tay bazılarımızda temkinli bir şekilde yürür gibi, izler gibi yaptık.
Peyzajı yapılmış, yapılmamış, tabii haliyle bir çok parkın, gür ağaçların arasında bir yer. Eğri de değil, yılankavi görünümlü minaresiyle Ulucamii, (hani derler ya, dudaklarını büzüşünden Ömer diyeceğini anlamıştım. Bu misal, ileriden yamuk yumuk minaresini gördüm içine girdiğimde el terazi göz mizan şekilde yapılmış olduğunu anladım. Minareye şakûl tutulmamış, içerisinde taşıyıcı fil ayaklarına da ip gerilmemiş, aksları kayık bir şekildeydi tabii kemerleri de) türbeler, mescidler, camiler (Alacalı, Ahmet Bey, Ağa, Kurşunlu, Sarahatun) kiliseler (Meryem Ana, Kızıl, Surp Hagop Çeşmeler, Hamamlar (Cimşit, Kale,Esadiye, Hoca, Hacı Yunus Bey, Kızıl) yatırlar, tarihi evlerle dolu da dolu. Elazığ Belediyesi’nin kurmuş olduğu KUDEB (tarihi eserleri koruma uygulama denetleme şube müdürlüğü) sayesinde bu eserler, tarihlenmiş, hikayeleri, projeleriyle denetlenmekte olup güzel bir şekilde sahiplenilmiş ve restorasyon görmüşlerdi. Bahçeleri bakımlı ve tertemizdi. Parkları kanepeli kamelyalarla zenginleştirilmişti. Ama bu zenginliği baba mirası gibi kullanan zavallılar, yedikleri kabuklu çerezleri yerlere atmışlar onlarda tertemiz döşenmiş küb taşların arasına girmiş. Temizlik görevlisine; “parkın kapısından girerken silah arar gibi üst araması yapın çerez bulduklarınızı parka sokmayın sopayla kovalayın” garibim napsın güldü.
Bu, ulvî, sakin, sessizliğin sesini dinlediğimiz yerleşimden şahsen, istemeyerek ayrıldım. Tarihi eserleri, yerleşimleri eski şehirlerimizi böyle korumalıydık. Böyle koru, kentin gelişimini ayrı bir yere yap. Oysa: Önce şehirlerimizin kimliğini bozuyor adına yeni şehir planlama yapıyoruz deniyor, tabii sığmayınca obez vücud gibi büyütüyoruz. Keşmekeş, çarpık düzen, günü kurtaran plan, kavgacı, kural kaide, saygı bilmez küstah insanlar oluşturuyoruz. Rahmetli Bilge Mimar Turgut Cansever, “Şehri imar ederken nesli ihyâ etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder. İnsan neyse şehir odur, şehir neyse insan odur.” Der. Saldım çayıra mevlam kayıra misali. Ağzımızın pardon gezimizin tadını bozmayalım.
Her güzelliğin bir sonu vardır. Güzelliklerden ziyade acılar insanlarda daha büyük izler bırakır. Güzellikler paylaştıkça çoğalır. Çoğalmaz kardeşim çoğalmaz, insanlar fesat, haset, kıskanç, sizin mutluluğunuzun, güzel bakışınızın, güzel yaşayışınızın altını oyarlar…
Kem gözlerden Allah korusun.
Sosyal medyada şöyle bir tavsiye var; kimseye söylemeden bir yolculuğa çık. (Akademik Tur taş mı yesin?) Hayatının küçük mutluluklarını sessizce yaşa, o mutluluk daha derin hissedilir. Bir de kimseye duyurmadan bir aşk yaşa. (Bu yanlış bir tavsiye çünkü aşık her halinden belli olur.) Birşeyi unuttuğumuz da bize ne derler “Yahu aşık mısın sen?”
*********
Buradan Arapgir’e geçiyoruz.
ÇIRÇIR ŞELALESİ
Yol üzerinde şelaleye uğradık. Derin vadinin üstüne iki yamaç arasına gerilmiş sallanan asma köprüden (Harrison Ford) Indiana Jones gibi geçtik. Bir “Oh My Good” da burada çektik. Allahım bu ne derya, Okyanus mu iki şehrin arası? Vadi yamacına neredeyse askıda yapılmış bir dinlenme tesisi. Dinlen dinlene bilirsen! Her yönden, yerden çağıldayan sular öyle bir akıyor ki aşağıda vadinin dibinden akan coşkun suya, coşku, heyecan katmaya yamaçtan şelale olup bungee jumping yapar gibi atlayarak giriyordu. Kahvelerimizi içerken, hizmet edenler biz dahil bağırarak konuşuyorduk suyun sesini bastırmak için.
Şaşkın vaziyette asma köprüden bu defa kendimiz, şaşırmış halimizle başımız döner vaziyette adrenalin yükümüzle geri döndük. Aman Allahım sabahlar olmasın, rüyadaydık. Çırçır demişler adına ‘şarşar’ veya ‘uçansular,’ daha doğru isim olurdu.
Arapgir’e girmeden önce Keban bizi, biz Keban‘ı takip ediyor modundayız ya. Yolumuz üstünde Keban manzaralı bir noktada Keban yazısı yazılı bir platform yapmışlar fon da Keban uzaklarda, arkamızda Keban yazısı, fotoğraf çekilip otobüse komutuyla yola devam ettik.
ARAPGİR
18.yy diyorlar tarihine, restorasyonu yeni yapılmış ahşap ağırlıklı kervansaraya öğle yemeğine girdik. Reyhan Şerbeti veriyorlar yemekte et yemeği reyhan şerbeti pek uyumlu değil ama turizmde cezbetme çabası. Hanın karşısındaki Akkoyunlu Türkmen Beylerinden Hacı Süleyman Paşa’nın beş oğlundan biri olan Mir-liva (tuğgeneral) Ahmet Paşa Camisini ziyaret ettik. Soma’da ki Damgacı Camii’nin girişine benzer bir cami. Mihrabı taş oymalı ahşap minberi ile taş duvarlı güzel, tarihi bir camiydi. Şöyle bir kolaçandan sonra Ocak Köyü’ne geçtik. Köye gittiğimizde yaşadığımız boş vaktimize göre, sanki Arapgir’de biraz daha kalabilirdik.
OCAK KÖYÜ,
Döne döne zirveye çıkılan daha doğrusu arşa yükselen bir köy. Kazık üstünde oturmadan, çilehaneye kapanmadan, zikir fikir demeden çıka çıka Nirvanaya ulaştık. Ses yok, seda için kulak kabart, fısıltı ile daha doğrusu iç sesle konuşulan kalp gözüyle görülen, kartalların uçtuğu, şahinlerin keskin baktığı, yeşil mi yeşilin içinde huşu ile transa geçilen bir Alevi Köyü.
(Sağım yalan, solum yalan, Giden yalan, dönen yalan. Gördüm, baktım dünya yalan. Dünya gibi dünya gibi.)
Sağa bak türbe sola bak cemevi. Eller yürekte selam verilirken eğilen, samimi sevecen bakışlı köylüler. Kışın 6 hane, yazın 80 hane oluyormuş.
Döne döne indiğimiz Ocak Köyünden baş rolünü Kemaliye’nin oynadığı ‘Karanlık Kanyon’ film çekimlerine, turun özüne doğru yolumuza devam ediyoruz.
Şu Fırat’ın suyu akar serindir. Ölem ölem yeşiline, anam anam bu ne diyar-ı gurbet. Neler görmemişiz neler. Dön baba dön, git anne git, her dönüş aaa, her gidiş aaaaaaa. Karasu ile Murat karışıyormuş Fırat’a. Yol boyu ne sular karışmadı ki. Her biri buralara hayat vermek için canla başla çalışıyor, karışıyor, yetişmek ister gibi cansiperane koşuyor akıyorlardı. Yeşile yeşil katıyor Fırat’ı turkuaza boyuyordu. Burada tek renk var, kopkoyu yeşil. Sadece Kanyon karanlık değil, yeşili de karanlık.
Rehber Can Kardeşin, otobüs içinden gösterdiği ilk hayret uyandıran, Kartalın yuva yapacağı yere bir öğretmenin yaptığı evdi (yuvaydı.) Şaşkınlığımız geçmeden tüm Türkiye’nin rahmetle andığı Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu (Erzincan, Tokat, Aydın, Denizli) köprüsünde araçtan indik. Toplu fotonun yanında ferdi fotolar, “beni de çek” seslerinin ardından Rahmetli Yazıcıoğlu’na fatihalar okurken otobüse diğer sürprizlerin merakıyla hızlıca bindik. Kaptanla, dön babalı in anneli giderken Taşlı Yoldan önce safariye başlamıştık.
Umurumuzda mı dünya, Kemaliye’ye geldik ya.
KEMALİYE/EĞİN
Kemaliye’ye girdik ama hızımızı alamamıştık. Finale gelen yarışçı birden durmaz bir müddet daha gider ya. Biz Kemaliye’nin içinden durmaksızın tam gaz devam, meğer henüz finiş çizgisine gelmemişiz.
İskelede durduk. Karanlık Kanyon kararmadan yetişmiştik. Kıçlarında hayvani Honda motorları olan tekneye bir otobüs insan bindik. Tekneciler Fırat’la can ciğer, suyun üzerinde raks ediyorlar. Bir ayaklarının ucuna kalmadıkları kalmıştı. Verdi gazı harrrr. Yol boyu şarrr şarrrlara alıştık derken, az sonra kanyonun dibine doğru giderken har harlara da alıştık. Önce oturuyorduk sonra ayağa kalktık fotoğraf çekmek için. Fırat’la buraya kadar beraber gelmiş ondan emin olmuştuk, tekneci de çok rahat, zaten güçlü itici. Tekne içinde hop oraya hop buraya zıplarken sevindirik olmuştuk. Tekneci gülüyor “kanyonun dibinde çok ayfon çok samsung var telefonlarınızı teknenin dışına çıkarmayın” deyip gözdağı veriyordu ama, en güzel enstaneyi ben yakalayacağım deyip deklanşör sesleri, bazen kendi haline bıraktığı teknenin duran motor sesinden sonra duyulur olmuştu.
Belli bir yere kadar gittik, güneşi batırmak üzereyken döndük. Tekne Fırat’ın akıntısıyla giderken kaptan, Yazıcıoğlu ile anılarını, kanyonun hikayelerini anlatmaya, Eğin manileri okumaya başladı. Sakin güleç yüzüyle Karanlık Kanyon’un ürperti veren ihtişamıyla kabaran yüreklerimiz pamukşeker olmuştu.
“Burada Bungee jumping yapılıyor. Alttaki, yani su üstündeki platforma isabetli düşene ödül veriyoruz.” “Peki düşemeyen var mı?” dedi meraklılarımızdan biri. “Var, bir Amerikalı sulara karıştı öldü, onun da resmini karşı kayaya yapıştırdık” diye cevap verdi. O esnada Amerikalının resmini kayada gördük.
Bakın dedi yukarıda ki oteli gördünüz mü? Herkes merakla işaret ettiği yere başını kaldırıp baktı otel motel yok. Bir müddet bekledikten sonra baklayı ağzından çıkardı. Bakın dedi ortada uçaklar çarpmasın diye top var. İşte o teli gördünüz mü deyince tekneciyi (adını unuttum) bu esprisinden dolayı daha sevmiştik. Hiç inesimiz yoktu iskeleye geldik, onun da anlatacakları bitmemişti. Bu heyecan yetmezmiş gibi Can Kardeş safariye katılacaklardan para toplayıp sayıyı belirlemişti. Bizim torun torba motorcu, motorcular bu taş yoldan geçince motorun hacısı oluyorlarmış. Eh dede de motora meraklı, sıktık dişimizi bindik safari aracına. Kenarına oturdum çekim yapacağım. Binmekle kalmayıp motorcu aileme video göndermeliydim. Bir el safari jibinin demirine yapışık, diğer elime de telefonu yapıştırdım, saför bir de Erik Dalını sonuna kadar açmaz mı? Bi ara ayağa kalktım yok yok oynamak için değil çekim için ama arkadakileri düşünüp oturdum. İyi ki de oturmuşum, Erik Dalını, beni kanyonun dibinden çıkarıp öbür tarafta, oynatırlardı. Ama ne çekim yaptım arada bir yolun uç kenarını gösterip ha düştük ha düşecekmiş gibi heyecan bile kattım.
İndiğimiz de muziplik olsun diye bizimkilere ellerimi dizlerimi titretmeye başladım. “Aaaa noldu” deyip hayretle gözlerini açtıklarında onlar daha gözlerini kapatmadan ben mizansene son verdim. İnanmışlar “oh be” dediler. Yani Taşlı Yolun adrenali efsane olmuş ne anlatsan ne yapsan hemen inanıyorlar.
Bozkurt Otele geldik. Kemaliye’ye yaklaşırken Rehber Can Kardeş valizleri taşımak için bizi otel kapısında bekleyecek olan Mustafa’yı tanıttı. Hepimiz meraklandık. Biz valizleri hiç ellemeceğiz Mustafa’nın işine karışmayacağız, sadece “bu benim valizim 109 numaraya” diyeceğiz. Mustafa ile sanki çok önceden tanışıyormuşuz gibi biz onu o bizi güler yüzle karşılayıp adıyla hitap ediyorduk, o da “siz hiç ellemeyin ben hepsini kapınızın önüne koyacağım” deyip ile hızla işe girişti.
Dön bebekten başımız dönmüş hemencecik bir yerlere ilişivermiştik. Bu yolculuğu gezi değil de bir yerden bir yere gidiyor olaydık eminim ki; yüzümüz asık, kulaklarımız kısık, seslerimiz basık, yorgunluktan kaşlar çatık olurduk. Ama görünüşte hiç de öyle değildik, sadece akşam yattığımız yeri beğenmiştik!
Otelde biraz nefeslendikten sonra, Can Rehber bizleri kendi yaşındaymış gibi yaşatmak ve gezdirmek istiyordu ama yaş ortalaması 60’tı. 60 plus.
Akşam çalgı çengi varmış ama biz de gidecek hal kalmamış. Lezzetli akşam yemeğinden sonra Belediye kafesinde yorgunluk kahvemizi içip kapanan gözlerimizle otele döndük. Küüüt.
Sabah erkenden kalktım. Can Rehber gezdirecek ama ben böyle tarihi evlere merakımdan ve fotoğrafları insandan arî çekmem için yalnız gezmeliydim. O sokak senin bu ev benim, ‘aman yarabbim’ sularıyla sıkça karşılaştım. Evlerin altından, yanından, bulduğu boşluktan, tünelden, delikten, bir boşluk bulmasın hemen oracıktan zaptedilmez bir şekilde yine koşarcasına akan bu suları mutlaka bir mıknatıs çekiyor olmalıydı, o da Fırat.
Taş duvarlı evler çok sağlam yapılmışlar, araya koydukları yatay ahşap hatıllar ile esnekliği sağlanmış, üst katlarda dolgulu duvar yapılmış olup bu üst kat duvarları çamur ile sıvanmış. Yağmura rüzgara çamur dayanmaz diyerek üzeri, 10-15 cm genişliğinde kesilip rendelenmiş ahşaplar ile dikey olarak çakılarak kaplanmış.
Şimdi yapılan yeni evler betonarme olup cepheleri bu ahşaplar ile kaplandığında yeni ev, eski ev olup ev ve sokak dokusuna uymuş.
Neyse güle güle otursunlar. Bizim gibiler buraya gelirse yüzleri gülüyor. Sabah sokakları gezerken dükkanlarını açan tüm esnafa selam vermiştim, yukarılarda soluklanmak için bir yere oturduğumda yerli vatandaş hoş geldin deyince bizler gelince memnun oluyor musunuz? Tabii sizi zaten bekliyoruz demişti.
Aslı Eğin olan adı; “Mustafa Kemal tarafından 21.Ekim.1922 tarihinde kendi adına izafeten Kemaliye olarak değiştirilmiştir.” Bu kitabe Atatürk Heykelinin kaidesine, Kemaliye Belediyesince yazılmış.
Kemaliye de birçok evde sarı plakalara evin sahiplerinin isimleri yazılarak kapılarına çakılmış. Bir ev sahibiyle bu konuyu görüştük. İstanbul’lu komşularından biri yazın üç ay burada kalıyormuş, o yazdırıyormuş. Aşağıdaki linkten bu İstanbul’luların isimlerini okuyabilirsiniz.
‘Ay beyaz deniz mavi eğlenin kızlar’ zamanları geçti, sahiller keşmekeş. Böyle yerler; ihtiyarlamadan yaşatan, hastalıktan azade, berrak, çağıldayan kaynak sularıyla, derde deva havasıyla, hormonsuz eti, organik sebzesi, endemik bitkisiyle, en azından yazın üç dört ay yaşamak biz yaştakilerin ömrüne ömür katar, uzarrrr gider.
Can Rehber yakın bir köye, Ahmet Kutsi Tecer’in Köyüne götürdü. misafirlerini onun gibi söyleyeyim dostlarını. Kısa bir sürüşten sonra köyün sapağına geldiğimiz de duvara öyle bir pano yapıp köyün adını yazmışlar ki köye gitmemek olmaz cinsinden.
APÇAĞA KÖYÜ
Girişte hemen oracıkta ki meydancığa aracımızı parkettik. Karşımızda üç beş dükkan sıraya girmiş.
Restorasyon Atölyesi Marangozhane
Prof.Dr. Metin Sözen Okuma Odası
Hediyelik Eşya dükkanı (olabilir.)
Bu dükkanların önüne iki köylü kadını oturmuş bize bakıyor. Metin Sözen’i tanıyor musunuz? Yoh amca aha bu tanır belkim deyip Marangozhane kapısında beliren adamı gösterdi. Adama sordum herhalde Marangoz ustası olmalı. Tanıyom köye birkaç defa geldi bir de aşağıda bir değirmen var onu restore ettirdi. Dedi.
Metin Sözen Hoca değerli bir mimar, sanat tarihçi, Çekûl Vakfı Başkanı, ‘Tarihi Kentler Birliği’ adı altında tarihi eserleri olan 250’den fazla belediyeyi bir araya toplamıştı. Bizim Manisa Belediyesi, Kula Belediyesi bu birliğe üye. Tarihi Kentler Birliği Toplantılarında Metin Hocayla birçok defa bir araya gelip sohbet etmiştik ancak ne kadar Manisa’ya da gelin hocam bize yardımcı olun dememize rağmen aynısını Kula Belediye Başkanı da söylemişti.
Ama onlar Orta ve Doğu Anadolu’da birçok tarihi eserin onarılması, restorasyonu için çalışmışlardı. Çünkü bu yöreler o tarihlerde çok bakir ve bozulmamıştı nitekim görünce anlamış oldum.
“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”
Değerli Hocamızın, Kemaliye’de, tarihi olan Apçağa gibi yakın köylerde emeği çoktur. Daha fazla bilgi için linki tıklayın.
Bu köyü de bir çırpıda gezdim fotoğrafladım. Kemaliyetin maket versiyonu gibiydi her yerden akan suları dahil. Tahta kepenkleri katlanmış (Metin Hocanın detayı olabilir) küçük bir kahvede bizimkilerle oturup birer kahve içtik. Tarihi korunmuş dokusu bozulmamış köy, turizme hizmet ediyor, turist gelerek köylere hizmet ediyor. Bu bir döngü.
Kemaliye’ye döndük. Öğle yemeğini yedik. Tüm bu güzelliklere, coşkun, sularına, gitmeyin der gibi bakan güler yüzlü insanlara rağmen “evim evim güzel evim” deyip yola revan olduk. Yazıcıoğlu Köprüsünden geçip Bağıştaş yolu ile Divriği’ye yola çıkıyoruz.
Karayolunda bizden başka giden gelen yok, boş. Kaptan Abdullah arada bir yöresel türküleri dinletsede, Fırat’ın suyu buralarda akmaz, yeşilleri gözükmez oldu. Yorgunluk mu desem bunca güzelliği bırakıp eyvallah mı desem. Dertlenmedim desem yalan olmaz.
Rahmetli Beyazıt Han’ın oğlu Ertuğrul şehit olur. Beyazıt Han, o kadar üzülür o kadar üzülür ki; ama napsın takdir-i ilahi. Aradan birkaç yıl geçer, bu defa Timur gelir, Sivas’ı yakar yıkar. Zaten evlat acısıyla kıvranan Beyazıt’ın üzüntüsü katlanır. Acısını dindirmek için tek başına sürer atını dağlara gider ha gider. Bakar, bir ağacın altında bir çoban keyifle kaval çalıyor. Koskoca padişah, çobana imrenir. “Çal çoban çal” der. “Ertuğrul gibi oğlun mu öldü, Sivas gibi kal-an mı düştü. Gam senin neyine” der.
DİVRİĞİ
Şaheser dört kapısı ile UNESCO Dünya Kültür Mirası eşsiz eseri Divriği Ulucamii. Evliya Çelebi (biz biraz daha yollarda eylensek şu Fırat’ın aktığı şehirlerden dördünü gördük üçünü (Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep) daha görsek Çelebi’nin talebesi olacağız. Çelebi; “Methinde diller kısır, kalem kırıktır” demiş. Teferruatlı bilgi linkte.
Divriği Ulucamii’ni 2017 yılında ziyaret etmiş hayretle izlemiş incelemiş hayran kalmıştım. Aşağıdaki link nacizane yazımın linki.
DİVRİĞİ ULUCAMİİ VE DARÜŞŞİFASI
(Eski yerleşimlerin olduğu kentleri gezerken mutlaka yeni yerleşimlerin bulunduğu semtlerin arasında geziniyoruz. Nüfus artmış, ticaret gelişmiş, ulaşım ihtiyacı, barınma, kültür, eğitim yapıları için yeni planlar ve yeni imarlar yapılmış. Daracık bir alanda paslaşmalar başlamış; bu bina zaten yıkılacak, buradan yol açılması, bu yolun genişletilmesi, bu boş alanın eğitim tesisine ayrılması, buraya emniyet, oraya müdüriyet, kaymakamlık, belediye, stadyum, kapalı salon, bu daracık eski yerleşim alanında ‘dön baba dön’ döner dururuz. Bazen o cami bu medrese bu hendese der ellemeyiz ama burnunun dibine kadar sokuluruz. Hatta caminin bahçesinde veya duvarına bitişik, bu sıbyan mektebinin kubbesi yıkılmış, duvarı yan yatmış görünce yıkalım imam evi tuvalet yapalım dediklerimiz dahi olmuştur.
Yıllarca ayakta kalmış tarihi eserlerimiz bizim zamanımızda hızla yıpranıp, taşları aşınmaya, varsa süslemeleri taş işçilikleri kaybolmaya başlamıştır. Bacalardan çıkan kömür isleri, karbon salınımı denen gazların atmosferde asılı kalarak atmosferik faaliyetlerin yavaşlamasına güneşin süzülmesine rüzgar ve sirkülasyonun azalmasıyla teneffüs edilmesine, ve dengelerin bozulmasına sebep olmaktadır. Bunlar canlılara zarar verdiği kadar konumuz olan tarihi eserlerin yıpranmasına yukarıda saydığımız tarihin kaybolmasına kadar bir çok etkisi olmaktadır..
Geçen hafta sonu Sivas’da ki Tarihi Kentler Birliği Toplantısından sonra ertesi günü Divriği Ulucami ve Darüşşifasını görmeğe gittik. Üç önemli kapısı olan yapının en önemli ve muhteşemi hepsi muhteşem de Cennet Kapı denilen caminin giriş kapısı. Bu kapının karşı yamaçlarına önceleri 100 civarında kaçak evler yapılmış. Bunların sis pis vesair tahribatları ile, taş süslemeler, dantel gibi oyulmuş taşların üzerleri aşınmış, oymaları silinmiş.
Bu kadar önemli bir eser 30 yılı aşkın UNESCO dünya miras listesinde, mimarının ilk ve tek eseri, dünyanın da neredeyse taşlarının konuştuğu, Evliya Çelebi’nin “Methinde diller kısır, kalem kırıktır” dediği, her bir taşın oymasının ve yerine konmasının bir sebebinin olduğu, bir tasavvufi literatürü anlattığı, ritüeli canlandırdığı bu eser maalesef kendi halinde Allah’a yakın bir tepede Allah ile baş başa kaderine terk edilmiş gibi gördüm. Ne belgesi, ne değeri, ne eseri, bir bekçisi dahi yoktu sanki. Bazı taşınır eşyaları için o çalındı bu çırpıldı bu kayboldu deniyor. Restorasyona başlamışlar. İnşaat tabelasında (Bilim ve Danışma Kurulu) 7 kişinin ismi var. 70 kişinin değil 72 milletin eli ayağı, gözü kulağı, dimağı, burada olmalı. Ebced hesabı, tasavvuf ilmini bilmeli. Tamam değerli bir mimar hocamız var ama Merhum Mehmet Akif’in Süleymaniye için dediği gibi “…Yapmak için bir Sinan bir de Süleyman gerek” Burada “Bir Ahlatlı Hürrem Şah bir de Mengücek Sultanı Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah gerek.”
Restorasyon süresini beş yıl vermişler imkansız. (Buralarda yılın yarısı kış zaten.) Bizim Manisa Ulucamii’nin minberini üç yılda onardılar. Bu kadar uzun zaman geçince bizim minber gitti galiba demiştim.
Barselona’da Mimar Gaudi’nin bir çok eseri var da bitmeyen kilisesi La Sagrada Familia’nın mimar Gaudi’nin ölümünün 100.Yılında biteceği söyleniyor. Bu biraz da reklam amaçlı bitirilmiyor her sene bir çivi çakılıyor ve farklılığı görmek için Barselona’ya giden bir daha gidiyor. Bodrum katta teknik elemanların çalıştığı yukarıda kullanılmak üzere sözde parçalar ürettiği atölyeler var sanki dünyayı baştan yapıyorlar. Parçaların maketleri, ağırlık hesapları, üç boyutlu yazıcılarda parçalar üretilmesine…kadar bir itina! bir özveri! bir kafa yorma! geçip geçip karşıdan bakmalar aman aman!
Gösteriş ve reklam için elin adamı böyle yapıyorsa biz gerçek ve Ulucami’nin mimarı Hürrem Şah’ın duası için “Yarabbi benim acizane meydana getirmiş olduğum bu eser kıyameti görsün” diye dua etmiş. (İnşallah, hem de restorasyonlarla bozulmadan her bir taşı görsün.) Bu duasının yerine gelmesi için elimizden gelenin fazlasını yapalım.)
Biz camiye geldiğimizde, camiyi anlatacak yerel rehber kapıda bekliyordu. Yağmur da gelmişti. Rehber yağmur yağarsa camiye gireriz zaten gireceğiz ama aceleyle kapıları anlatayım deyip yüksek sesi ve efsaneleriyle anlatıma başladı. Cennet Kapısına geldiğimiz de berekette gelmişti. Kapıdan içeri camiye girdik. Oturduk, dinledik, yağmurun dinmesini bekledik. Dindi,bindik, gittik. Şaheser Ulu Cami’nin üstüne başka şey konuşulmazdı.
Buruciye Oteline kadar zaten sustuk. Yarın 5.günümüzdü. Tur Sayfasında Sivas’ı yazan tüm eserleri, gezdik gördük imrendik.
En güzel Musa Eroğlu söylüyor:
Geçtim dünya üzerinden
Ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden
Yolun sonu görülüyor.
Tabii bu türkü yaşı geçmişlere bir hatırlatma, yoksa bizim Manisa’nın yolu gözüküyor demiyor.
Gezdik tozduk dönüyoruz. Allah sağlıklı ömürler versin daha dünyaya gözümüzü yeni açmış gibiyiz. Koskoca dünyayı gezmek bir ömre sığar mı? Çok mu istedik. Ülkemizi gezip görelim. Şimdi oldu galiba.
Sağlıklı ömrümüz olur inşallah da Akademik tur da enflasyona ayak uydurmaz, bizim gibi yavaş yürürse, Can Kardeş’in de mütevazi, saygılı, derinlemesine anlatımıyla biraz da güncel hayattan katkılarıyla, üstelik üç haftalık evli olmasına rağmen
Güzel bir geziyi geride bıraktık. Ahmet Hamdi Tanpınar 5 şehri yazmış. Biz 6 yaptık.
Hepiniz hoşçakalın, sağlıklı olun arkadaşlar.