İçeriğe geç

MORİS ŞİNASİ ÇOCUK HASTANESİ

Moris Şinasi 1929 yılında vefat ettiğinde vasiyetnamesinde çocukluğunda tedavi gördüğü Manisa’ya bir çocuk hastanesi yapılmasını artan parayla da vakıf kurularak yıllık giderlerinin karşılanmasını ister. Moris Şinasi Çocuk Hastanesi yapımına başlanmadan önce yer seçimi yapılırken şehrin merkezi yeri olmasından dolayı eşi Madam Şinasi Moris Şinasi’nin ailesine ait evin yakınında bir yer olmasını ister. Alan yeterli olmayınca şehrin dışında bir yer olan şimdiki alanda yapılmasına karar verilir.

Hastanenin planları Amerika’da Thompson and Churchill Architects firmasına hazırlatılır. Plan her ne kadar Amerika’da hazırlatılsa da inşaat malzemeleri yerlidir ve o dönemde revaçta olan alışılagelmiş olan inşaat malzemeleri kullanılır. Ancak o yıllarda (1933) evlerde mangal kömürüyle ısınılırken hastanenin ısıtma sistemi yapılmış ve bir kazan dairesi mevcuttur. Kazan ve ısınma için kalorifer radyatörleri ve birçok teknik inşaat malzemesinin tamamı hastanenin tıbbi malzemeleri de inşaat malzemeleriyle birlikte Amerika’dan gönderilir. Bir yıl gibi kısa bir zamanda biten hastane inşaatı bu malzemeler ile teçhiz edilerek hizmete sokulur.

İlk Başhekimi M.Necdet Otaman’dan sonra 1938 yılından 1969 yılına kadar en uzun süre başhekimlik yapan Op. Dr. Cafer Soyer (1896-1984) Vakfın amacı doğrultusunda fakir çocuklu ailelere  ilaç paralarını verdiğini, (ücretsiz bakıldığı tüzük gereği) bizzat biliyorum. (Hatta başhekimlikten sonra Dispanser karşısında açtığı özel muayenehanesinde yine bu tür hastalardan para almaz ilaç paralarını vermeye devam ederdi.) Oğlu Nejat Soyer ilkokul arkadaşımdı çok zaman hastane bahçesinde oynamaya Nejatlara giderdim. Bu mesleği edindiğimde, bahçe peyzajı Amerika’da çizilmiş olmasına rağmen Osmanlı Saray Bahçelerinin izlerini taşıdığını meslekten olunca hatırlamıştım. (2009 yılından bu yana Manisa Belediyesi olarak Çatal Kabristanlığı’ndaki kabrinin temizlik ve bakımını yaptırır, kabrini çiçekleriz, Bir vefa borcu olarak ancak bu kadarını yapabildik. Hastaneyi ayakta tutabilirsek aziz hatıralarını yaşatabiliriz.)

Nejatların evi, iki katlı başhekimlik lojmanıydı. Hastane ile lojman birinci kattan bir köprü ile birbirine bağlanırdı köprünün üzerinde köprü boyunca uzanan beton saçak vardı. Acil durumlarda müdahaleyi ulaşımı kolaylaştırmak açısından önemli bir detaydır. Lojmanda da ısıtma tesisatı musluklar lavabolar aklım ermiyordu ama Amerikan malı olduğundan eminim. Hastaneye uzun yıllardan sonra büyük torunum çok ateşlendiğinde gitmiştik her halde salgın vardı çok çocuk hastaydı bir yatağa iki çocuk yatırmışlardı. Mimari özelliği açısından öneme haiz herhangi bir özelliğinden bahsetmeyeceğim.

Yine bir hafıza mekanı olarak, bağış ile yapılmış olan yapının ayrıca vakfiyesi olup da yıllık akar geliri olan bağışlarının devam ettiği bir kurum olarak, örf adetimizin bir simgesi olan yardımlaşma, hayır için bağışta bulunma geleneğimizin örneği olarak,  Moris Şinasi’nin Manisa’da iyileşmesini Amerika’ya gidip zengin olmasına rağmen Manisa’yı unutmayışının, vefa duygusunun bu denli bir çarpıcı örneğinin tarihçesinin yaşatılması olarak, 1932-33’lü yıllarda biz de bulunmayan sistemlerin cihazların bu hastanede kullanılmasının bir müze özelliğini taşıması olarak, (hastanenin anı köşesinde o yılların kıt imkanları ile teçhiz edilmiş bir ambulans resmi var ‘at arabası’) tüm bunların yaşatılması, geleceğe miras bırakılması, hastanenin ayakta kalması ile mümkündür. Milli ve tarihi değerlerimizin gelecek kuşaklara aktarılması vefa duygusunun gösterilmesi açısından korunması gereken bir yapıdır.

Şu anda kendi haline terkedilmiş haliyle sonunu bekler durumdadır. Biz: Ne milli varlıklarımızı kaybedecek, ne örfümüzü adetimizi unutacak bir kalemde silecek, ne de tarihimizi unutacak unutturacak bir millet değiliz. Tüm bu tür yapılar, Cumhuriyet dönemi edinimleridir. Bizim milli varlıklarımızdır. Şehrimizin kimliğidir. Hafızasıdır. Vefanın aynasıdır.

MANİSA MİLLİ MÜCADELE MÜZESİ

2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. (Bu tarih şimdilik dursun.) Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında  Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi Şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin çayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken,  binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Mecidiye Tabyası’ndan Seyit Onbaşı’nın attığı mermiyle dümen aksamından yara alan Ocean zırhlısı kontrolden çıkarak yan yatmış çamura batmış misali giderken Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birine çarparak Morto Koyu’nda mort oldu. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşce emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı.

Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk,

Sâde hadise var ortada. Vahşetler denk.

Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ,

Hani tâ’una da (veba mikrobuna bile) zûldür bu rezil istîlâ.   MAE

Geçen hafta içerisinde “Çanakkale Geçilmez” destanını yazdığımız günün anma töreni yapıldı. Sıradan bir gün gibiydi. Farkına varmayan farkına varılmadığı için günün anlamını tarihini unutan bir çok insanımız vardı. Oysa top atışlarıyla gökyüzü inletilmeliydi, uçaklar alçak uçuş yaparak aklımızı başımıza getirmeliydi, hatta minarelerden Mehmet Akif’in Çanakkale Destanı davudî bir sesle okunmalıydı, anonslar yapılmalıydı. Manisa Çanakkale Şehitleri ve Atatürk Müzesi’nin sadece içi değil yollar caddeler halk ile çocuklar, gençler, öğrencilerle dolmalıydı. Bayraklar ellerimizde sallanıp dalgalandırılırken Çanakkale’de  Manisa’dan ikibinin üzerinde şehit düşmüş ve tüm dedelerimiz, ninelerimiz kapsamlı bir şekilde anılmalıydı.

             Corona tedbirleri nedeniyle yapılamadı. İnşallah bu illet kısa zamanda biter de 2022 (Manisa kurtuluşunun 100. yılı ) ve Cumhuriyetimizin 2023, 100. yılında heyecanımız, zaferlerimiz, kutlamalarımız, bir yıl boyunca milli heyecanımızla devam eder. 

              Böyle günleri anmak ile sitemim bizim noksanlığımızdan kaynaklanabilir. Manisa’lıya aidiyet duygusunu aşılayacak,  yansıtacak, yaşatacak önemli yatırımları, bilgilendirmeleri, konferansları, yapmadığımızdan, çocuklarımıza torunlarımıza bunları yaşatarak anlatamadığımızdan olabilir. 

               İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün iki önemli adım attı. İlki, Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyla ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Milli Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser. 

               Yazıya başlarken koyduğum tarih, 8.Eylül.2019 işte bu kitaplar dizisinin, belgeselin yazılması için, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, Prof.Dr. Nurettin Gülmez ve Doç.Dr. Nejdet Bilgi hocalarımızla konuşup başlangıç verdiği tarihtir. 

           “Bu kitap ile açıklama ve bilgileri daha sonraki günlerde yazacağım. İkinci önemli adımdan da o günlerde bahsedeceğim.”

              Diyerek, üstteki yazıyı yazdığımda bir söz vermişim. İşte o gün bugündür. Kitap, milli mücadele tarihimizden bir devri, acılarla dolu bir tarihi, anlatırken bir başka ikinci önemli adım da yine Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, milli mücadele dönemimizin gerçek dokümanlarının, belgelerinin, anılarının, sergileneceği: “Manisa Milli Mücadele Müzesi” projelerinde son aşamaya gelindi. 

        “Her yönden alevler yükseliyor Manisa’yı kapkara duman kaplamış evlerinin cayır cayır yanmasını dağdan, aç susuz bilaç yaşlı gözler ile izliyorlardı. Manisa’yı yangından kurtarmak için var gücüyle Manisa’ya yaklaşan Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri yorgun bitkin ama inançlı bir şekilde Yunan palikaryalarını sefilleri, fersudeleri, ırz düşmanlarını önlerine katmış kimini esir alıyor, kimini yere seriyor, ezip geçiyordu.”

        14.Temmuz.1889’da Padişah Abdülhamit’in Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni dönüşte azgın dalgalar ile birlikte gece vakti Funakara kayalıklarına çarparak parçalanmıştı, kayalıkların yakınındaki Kaşino köy halkı bu kazanın olduğu yerde kayalıkların olduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygının adına bir anıt dikmişlerdir. 

    Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bırakmalıydık. 

      Her yıl kutladığımız 8 Eylül Milli Mücadelemizin son gününü, bu anıtı ziyaret ederek çelenkler koyarak hatırlamalıydık.

         İşte bu anıt eser Manisa Milli Mücadele Müzesi olmalıydı. Tarih Kurulu Heyeti oluşturuldu. Doç.Dr. Emine Tok, Dr.Öğr.Üy. Cengiz Gürbıyıkoğlu, Araştırmacı Yazar Erkan Akbalık, Doç.Dr. Cengiz Çakaloğlu, Prof.Dr. Nurettin Gülmez, Prof.Dr. Hasan Mert, Doç.Dr. Nejdet Bilgi. 

     Projelerini: Çeşitli müze projeleriyle yurt içi ve dışında birçok ödüller almış genç bir mimar, meslekdaşım olmaktan gurur duyduğum, Mimar Ömer Selçuk Baz ve değerli ekibi hazırladı. Müzenin küratörlüğünü aynı değerde (yapacağı düzenlemeyi anlatırken toplantı salonunda bulunan heyete duygulu anlar yaşatan) Mimar Küratör Heval Zeliha Yüksel hazırlıyor.

      Bu Müze: 1919 ve 1922 tarihleri arasında yaşanan elim olayların belgelerinin yer alacağı, mücadele esnasında yaşayan ve yaşanılanların gerçek doküman ve somut örneklerinin sergileneceği, bu tarihin günümüz ve gelecek kuşaklara aktarılacağı Milli Mücadele Müzesi’nin, Manisa Tarihi açısından çok büyük bir öneme haiz olacağı, kent belleği ve tarihimiz açısından da akıllarda kalacağı bir müze olacaktır. Müzeden çok, her bölümünde kronolojik şekilde yaşananları yaşatan bir yapı olacak.

     Müze’nin farklı farklı bölümlerinde: Şehzadeler Şehri Manisa’da ki Osmanlı eserlerinde sıkça kullanılan geleneksel mimari malzememiz olan tuğla malzeme kullanılacak olup, her bir bölümünde hüznün, umudun, Milli Mücadele Kahramanlarımızın, Kahraman Türk Askerlerimizin mücadeleleri ve Atatürk’ümüzün “İlk Hedefiniz Akdeniz’dir” komutuyla sevincin, yaşatılacağı ve ayrıca müzenin farklı bir salonunda 6.50 metre yüksekliğinde 60.00 metre genişliğinde bir panorama ile de Manisa yangından Cumhuriyete resmedilecektir. Panoramayı, Çanakkale Müzesi’nin dioramasını resmeden ressam Alexsandr Samsanov ve ekibi panorama ressamları çalışıyor.

Yaz ortalarında hep birlikte temelinin atılması planlanan müzemiz bittiğinde, yukarıda bahsettiğim duyguların, aidiyet duygusunun o günlerini ve dünya tarihine yazdığımız milli mücadelemizi somut örnekleriyle yaşayacağız.

TOPLUMSAL YAŞAMDAN BİR KESİT

Sabahları mümkün olduğunca toplu taşıma aracını kullanıyorum. Sabah belli saatte kırmızı elektriklilerden birini bekliyorum. Manulaşın uygulamasını yaptığı novigasyon programıyla telefondan takip edip o saatte durakta oluyorum.. 

Bu program büyük kolaylık ve rahatlık benim beklediğim durağa varış saati bir iki dakika yanılmayla geliyor. Manulaşın otobüsü, karbon salınımsız, çevreci, %100 elektrikli, (ama bugünlerde elektrik faturaları onları da vurmuş olmalı ki rengi yine kırmızı ama mazotlu, kısa boylu olanı sıkça gelmeye başladı.) Novigasyon takip sistemi var, durağa varış saati belli, tam bir Avrupa. Geçen senelerde yolcuya bazen dayı! diyen şoförler olmasına rağmen yolcular da şoförler de bu modern sisteme uymuş. Otobüsü yolcuya rahatsız etmeyecek şekilde sürmek, güleryüz göstermek, yardımcı olacak şekilde kapı ağzında, “Oraya gider mi? Şuradan geçer mi? diyerek soranlara sakince cevap vermek ile sürücülerin yakın davranışları seyahati daha konforlu ve stressiz hale getirmiş. Ulusal haberlerde izliyoruz. İtişip kakışan, maskesiz otobüsten inmeyen, şoföre yumruk atan olaylardan azade sakince durağımıza ulaşıyoruz.   

Bu sabah engelli ve normal çocuğu ile bir anne bindiler elektriksiz kırmızı otobüse. İnerlerken dikkatimi çekti anne otobüsün engelli rampasını kolaylıkla açtı engelli çocuğunu indirip rampayı kapattı. Şoför kornayı çalarak teşekkür etti, anne de kendisine teşekkür anlamında çalınan bu jeste elini kaldırarak teşekkür etti hem de elini aynada gösterecek şekilde kaldırmıştı. Şoför rampayı açmak için sürücü koltuğundan bir hamle yapmıştı ama anne ondan önce davranmıştı. Demek ki bu olay her zaman olduğu için anne tecrübeliydi. 

İletişim ve etkileşim ile anlayışlı ve modern toplumlar sosyal hayatın her anında eğitilerek gelişir. Benim çocukluğum zamanında fötr şapka giyen ki Atatürk devrimlerine saygılı, aristokrat demeyeyim ama yol yöntem bilen görgülü kimseler fötr şapkasını çıkarır gibi yaparak elini şapkasına götürür reverans yapar gibi selam verirlerdi. Bu centilmen davranışın karşısındaki kimse de şapkası olmasa da saygılı bir şekilde mukabele ederdi. Yere tükürmek, küfretmek, yüksek sesle konuşmak gibi çok basitte olsa bu kurallara her zaman riayet edilirdi. 

Yaşadığımız toplumda, topluluklarda riayet edeceğimiz bir çok kural vardır. Kural olmasa da adına adab-ı muaşeret  dediğimiz insanların bir arada yaşadığı ortamlarda saygı açısından yapılması veya yapılmaması gereken davranışlar yumağı vardır. 

Selamlaşma ve yardımlaşma önde gelen en önemli iletişim kurallarıdır. Otobüs durağına geldiğinizde, kuyruğa girdiğinizde, kaldırımda geçmesine izin verdiğinizde, parkta birinin oturduğu banka oturmak istediğinizde… Hafif bir tebessüm, sakin mütebessim bir şekilde merhaba diyerek samimiyetinizi göstermek, güven vermek, dostça yaklaşmak, iletişim kurmak için yeter de artar bile.

“Tatlı dil güler yüz yılanı deliğinden çıkarır.”

MANİSA DEVLET HASTANESİ

Manisa Devlet Hastanesi bundan sonra Manisa Eski Devlet Hastanesi olarak anılacak belki de “Eskiden buradaydı” denilip anlatmaya başlanacak. 

1935 tarihinde temeli atılmış olup Cumhuriyet Dönemi Eseridir. Manisamızda iki döneme ait eserler mevcuttur Bir Osmanlı Dönemi yani Cumhuriyet’ten önce bir de Erken Cumhuriyet Dönemi eserleri. Her iki döneme ait eserler Manisa’nın oluşumunu, gelişmesini ve kimliğini yansıtır.

Bu şehirde yaşayan insanların tamamına yakını bu eserleri kullanmış bu eserlerde anıları vardır. Kent kimliği böyle oluşur. Hastaneye tedavi amacı ile gitmiş, hasta ziyaretinde bulunmuş veya bir yakınını tedavi amaçla bu hastaneye yatırmıştır. Bu şekilde yapılar ile insanlar arasında bir bağ kurulmuştur.

Manisa Devlet Hastanesi 1935 yılında yapımına başlanmış 1938 yılında bitirilmiş ve hizmete girmiştir. Manisa’da Cumhuriyet Dönemi eserleri parmakla sayılacak kadar az kalmıştır. Bu eserler kamu yapılarıdır. kamu kurumları tarafından yapılıp halkın kullanımına açılmıştır. 

!922 yılı işgal yangınından sonra neredeyse yok olmuş Manisa, Cumhuriyet’in kurulması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ülke genelinde imar faaliyeti başlatmasıyla: Üretim için çeşitli sanayi kuruluşlarının fabrikaların yanında halkın ihtiyacını karşılamak için ulaşım, eğitim, ticari, sosyal hayat, ibadet, sağlık yapılarıyla hızlı bir kalkınma faaliyeti başlatmıştır.

Manisa’mızda: Kız Meslek Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Doğum Evi, Kitapsaray, Dispanser, Hükümet Binası, Vali Konağı, istasyon, gibi bir çok demeyeyim çok az yapımız Cumhuriyet Dönemi eseridir ve korumaya alınmıştır. Ticaret Lisesi, Şehir Sineması, Manisa Lisesi, Birçok ilkokul, Sümerbank Tekstil Fabrikası, Eski Gazi Okulu gibi aklıma gelen bir çok eser de yıkılıp yok olmuştur. Oysa onlar da kentin hafızasıydı, nirengi noktasıydı, kentlinin yaşantısının bir parçasıydı.

Bu yapılar kamu yapılarıdır kamu eliyle yapılmış ve kamu eliyle yıkılmıştır. Bu eserlerin tamamı sağlam yapılar olup ekonmik ömürleri şimdi yeni yapılan yapıların bir çoğundan daha sağlıklıydı. Korumaya alınmış aynı dönemin eserlerine baktığımızda ne kadar dayanıklı ve sağlıklı olduğunu görürüz.

Henüz vakit geçmiş değil. Mimari plan özelliği olarak; hasta hareketliliğinde sedye taşımacılığında emniyet için keskin köşelerin kapı boşluklarının oval olarak yapılması, merdiven ahşap küpeşteleri, dökme mozaik yer döşemeleri, kapı ve pencere doğrama ve ölçüleri, hastane girişinin oval kapı ve mermer basamakları, bahçe tanzimi gibi birçok mimari öğeler ve malzemeler günümüzde kullanılmadığı için döneminin özelliğini zamanımıza aktarmaktadır.   

Manisa Devlet Hastanesi: Geç olmadan, tescilleyip korumaya almamız gereken Cumhuriyet dönemi eseri olarak en önemli sağlık tesisi ve yapılarından birisidir.

KEYFİM KAÇTI, SANKİ VARMIŞ GİBİ.

     Keyfim kaçtı. Sorma, durum leyla. 30 yıldan bu yana mı 300 yıldan bu yana mı? Belki de dünya ile birim sanki, düşüncelere sığmayan yıllar. Kaç yıl oldu saymadım böyle olacağını bilseydim saymazmıydım, hafızamda tutardım, kazırdım aklıma. Takardım saçlarımın herbir teline.

     İşler tıkırındaydı; o güzel günler, sular seller gibi akıp gidiyordu. Çocuklar elimizde, sevdiklerimiz kolumuzda, bir o yana bir bu yana savrulan saçlar, kahkahadan yukarı kalkan başlar. Gülmekten kasıldığımız neşeden mest olduğumuz, bir lafına bin gülücüklerle cevap verdiğimiz günler nerde şimdi. 

     Ay beyaz deniz mavi, renkler unutuldu. Oysa kumsala uzanıvermişiz boylu boyunca, göğe dalarken gözler, suya değen parmakların ürpertisi meltemin esintisi kaç yıl oldu duymayalı dalga seslerini güneşin yakıcılığını hissetmeyeli. 

     Lalenin binbir tonu parklar, salkım sümbüller sararken her yanı, Emirgan’dan Hisarlara vuran erguvan renkleri. Boğazın turkuaz suyunda beyaz köpüklü iz bırakan boğaz vapurlarının iskeleye yanaşırken köprü konmadan herkesten önce atlamalar, çayınız geldi diyen vapur çaycısını unutalı kaç yıllar oldu. Yıldız Sarayı’nda hıfzettiğimle Ortaköy’de iskeleyi projelendirmeyi, Hisar’da balık kavağa, Heybeli’de mehtaba çıkıp, Galata’dan günü kavuşturmayı, simitleri batırırken çaya Piyer Loti’den Haliç’i izlerken tahta masaya dayanıp başbaşa kaldığımız günler, bin yıllar mı oldu? Sanki bendim Ulubatlı Hasan’la surlara çıkan. Bilseydim bu günleri, her adımımla iz bırakır, sayardım o yılları, taze tutardım geçen onca anıları. 

     Sultan Yaylası’nda kirazlar toplanmış, “Bu yılda böyle geçti” deyip Manisa’ya inerken; eşek katarlarına anılarımı yüklerdim boş küfelere, Sivrice’nin arkasından batan güneşin son ışıltılarını koyardım yakası açılmış gömleğimden içime, bilseydim bu günleri. Sultan Mustafa’nın buz gibi suyunu susamışlığıma rağmen içmeyeli, yaylanın Sivrice’den çıkılan yolunu Gediz ovasındaki bağımızdan seyretmeyeli, yıllar oldu. 

     Bağ damımızın terasına oturmuş; tulumbanın buz gibi suyuna batırılmış kehribar sarısı üzümlerin yakıcı tadını unutalı, akşam güneşinin sessizce batışını, söğütlerin arasından süzülen son ışıklarını izlerken mücevher gibi parlayan Gediz’in suyundaki ışıltılarını, kör oluncaya kadar içimde saklardım. Salkım söğütlerin sallanışlarındaki sesleri, günbatımının akşam serinliğinde söğütlere gelen üveyiklerin ötüşleri, babamın, akşamın alaca karanlığında, tavanda asılı duran fenerin cansız ışığında söylediği “Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım.

Gönüle uçmak düştü bir kanat bulamadım.” şarkısının nağmeleri, çınlamıyor artık kulaklarımda. 

     Şarkılar ah o şarkılar yok mu, bir tek onlar canlandırıyor hatıraları, o günleri. Her bir şarkıya bir anı, binlerce şarkıya binlerce ömür sığdırırdım bilseydim saçımın ağaracağını. Tozlu sokaklarda koşturduğum kargıdan atıma biraz daha sert vururdum küçücük elimdeki çubuğu, ayaklarım havalanıncaya kadar. Gökyüzüne çıkar asılı kalırdım bulutlara, güneşe uzanırdım, yakmazdı beni, unuttuğum günler kadar. Babam, anam, ağabeyim, sevdiğim nice canların gönül kuşları bir bir uçup gitti. Benimki de, yapraklarının hışırtılarını hissettiğim çınar dallarının arasından bakıyor. Herbirinin puslu oldu yüzleri, bakınca canlanır birlikte olduğum anlar, bembeyaz şimdi her yan. Oysa ne kadar çok şey yazmıştım, şimdi bomboş sayfalar. 

Noktaymış meğer bir ömür dediğimiz yıllar, bir zerre şimdi.

KENTİMİZ MANİSA, KENDİMİZ MAGNESIA

  Artık büyükşehir ile birlikte kentleştik. Köy ile kasaba, kasaba ile ilçe, ilçe ile şehir, şehir ile kent nasıl ayırt edilir. Bulvarları caddeleri, mağazaları, işyerleri, modern ticari merkezleri, konforlu toplu ulaşım araçları, sosyal ve yeşil alanları, planlı binaları, kent aydınlatmaları, kenttin tanımıdır.

Uzun zaman yapılamayan kentimizin planlaması geçici ve tedrici tedbirler ile bazen ekleme çıkarma, bazen masaya yatırma, bazen de ayakta tedavi ile müdahalelerde bulunuldu. Her geçen gün kentin  artan ihtiyaçları, günü kurtarma çabalarıyla geçiştirildi. Bu yüzden kentimizde bir kimlik sorunu oluştu. Planlama aktörlerinin olmadığı bu geçiştirici sözde planlar ile kimliğimizi kaybettik.

Kimlikli plan yapabilmek için doğal ve yapay çevrenin özelliklerinin yanında sosyo kültürel, eğitim ve ekonomi gibi sorunlar, iklim koşulları, hava kirliliği, dağı, topoğrafik durumu, Gediz nehri ve bu nehre akan dereleri, tarım girdileri, bitki örtüsü, florası, jeolojik jeomorfolojik yapısı, zemin araştırmaları, kültürel ve geleneksel yapısı, kent dokusu gibi bu faktörlerin kent üzerinde ki etkileşimleri kentlerin kimliğinde önem arzeder.

Kentin olası kimliği insanların da yaşantısıyla birlikte şekillenmiş olur. Dünyada üç defa Ağa Han Ödülü alan tek mimar, plancı, düşünür, Turgut Cansever “Şehir imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.” Der.

Bu güne kadar, mevcut dokunun hızlı büyümenin yaşandığı süreçte planın dönüşüme açılması, kentsel dönüşüm, imar haklarının arttırılmasına yönelik tercihlerin yapılması, her kurumun ayrı planlama yapması, Toki, Şehircilik ve Çevre Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi, Kentsel Dönüşümün getirdiği planlama serbestiyeti, belediyeler, kaymakam ve valilerin tercihleri ile kentimizin kimliği bozulmuştur.

İmar planlarında şöyle bir uygulama vardır. ‘Altı ticaret üstü mesken.’ Binaların zemin kat dairelerinin tadilat ile ticarete dönüştürülmesi, bazı işkollarının apartman katlarında ruhsatlandırılması, rant ve günü kurtarma çabalarıyla artan ticari alanlar ile altı ticaret üstü mesken anlayışının hızla genişlemesi, büyümesi, kentin heryerine yayılması. Bu şehirlerin çarpık büyümesine, ticari anlayışın rekabetin sürtüşmeye dönüşmesine, yaşam ve ortak kullanım alanlarının şahsi çıkarlara göre kullanılmasına ve daha birçok etkenlere  sebebiyet veren en önemli hususlardan  biridir. 

Bu şekilde artan ticari alanlara gelince: Ticaret erbabı olmayanlar, sonradan ticarete atılanlar, ticari meslek sahibi olmayan işletmeler bu artan ticari alanlara yerleşirler. Rekabet için kalite ve dayanıklılık gözardı edilerek  ucuz mal tedariki ile rekabet sürtüşmesi başlar. Amaç, malı satarak gelir sağlamaktan ziyade geçinip ayakta durabilmektir. Esnaflıkta tabir olan iş köşede değil kösede anlayışının yerini “İş kösede değil köşedeye dönüşür.” Hal böyle olunca, işyeri önüne parkettirmemek için caddeye tabela, sandalye koymak, kaldırım işgaliyeleri ile öne çıkmak suretiyle rekabetin, ticaretin anlayışı ve şekli değişir. 

Manisa’mız oldum olası bir imar plan talihsizliği yaşamıştır. Ne zamandan beri? 1922 yangınından buyana. Yangından bir yıl sonra belediyelere ve valiliklere plan yapma yetkisi verilir. Neredeyse tamamı yanmış olan Manisa’mız, bir harita firmasına imar planları hazırlatıp (1923) süratle uygulamaya geçildikten bir zaman sonra 1936 yılı olabilir. Plan yapma yetkisi harita mühendislerinden ve belediyelerden alınarak yeni bir imar yasası çıkartılır. Bu yasaya göre şehir planlarının hazırlanmasında dikkat edilmesi gereken hususlarda; çıkmaz sokak düzenlenemeyeceği, yol genişliklerinin şehrin dokusu ve 50 yıl baz alınarak artacak nüfusa göre ölçülendirileceği, demiryolları ve su kanalları çevresinde boş bırakılması gereken alanların mesafeleri, yaya kaldırımlarının genişliği, gibi hükümler belirlenir. Ancak Manisa bu yasadan önce uygulamaya geçtiği için bu şartlara uyamaz, yol ve kaldırım genişliklerinde herhangi bir genişletme yapamaz. Şimdi araç sürdüğümüz caddeler, yürüdüğümüz kaldırımlar yangından önceki ve 1923 yılında yapılan planda belirtilen ölçülerdir.

Tabii planlamanın bir diğer önemli noktası kentin yabancılaşması konusunun dikkate alınmasıdır. Oldum olası geçiken genel imar planlamaların, hızla bölgesel planlara hatta parsel bazına dönüşmesi yabancılaşmaya ve kentin kimliğinin kaybolmasına sebep olmuştur. Kentine yabancı olan yaşayan nüfus, vandalizm ile kenti hor kullanmaya, kent mobilyalarını kırıp dökmeye, yasak levhalarını, kaldırımları, park yasağı için dikilen dubaları, ağaçları, yeşili çiçekleri, tahrip etmeye başlar hatta bu durum tarihi eserlerin duvarlarına spirey boyalar ile yazı yazmaya kadar gider.   

Bu noktaya gelindiğinde  kamusal alanların, kentlinin ortak kullanacağı açık alanların  rekreasyonel amaçlı kullanma eğiliminin geliştirilmesi gerekir.  Sadece yeşil alandan ziyade kentin toplanma buluşma noktası hüviyetinde, demokratik kent yaşamına katılımını özendirici faaliyetlere cevap verecek şekilde sosyo kültürel ve kamusal alanlar düzenlenmelidir.

Ancak en önemlisi mutlu bir kent olunabilmesidir. Günümüzde yapılan imar planlarının adı ‘Yaşam Planı’ olarak değiştirilmiştir. Mutlu bir kent, kentin her bireyiyle, her yönüyle ortak ve saygın bir şekilde yaşamaktan geçer.  

Son günlerde esnafa rahatsızlık verdiği işgaliyelerden şikayet edenlerin yanında bu kentin diğer sahipleri, çocuk arabalı  genç, yaşlı, kadın ve erkeklerin engelli vatandaşlarımızın zaten dar ve kalabalık olan kaldırımlarda rahat yürümelerini sağlamıştır. 

Bu kent hepimizin.

ARTIK BEN DE MİLLİ OLDUM.

Bugün Mart’ın son günü, gözüm son zamanlarda haftalık hava durumunda güneşi gözler, termometreyi okurken, havaların ısınmasını beklerken, kendi havamı da ısıtmaya başlamıştım. 31 Mart 17-20 dereceyi gösteriyor. Tamam dedim beklenen gün geldi. İş kıyafetimin bi tık altı hem işe hem bisiklete uyanıyla pedallamaya başladığımda bu yeni binamıza ilk gelişimdi. Belediyeye geldiğimde daha önceden gözüme kestirdiğim bir yere bisikletimi kilitledim.

Gözüme kestirdiğim bir yer. Bunu söylerken aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki. Modern bir büyükşehir belediye binası, yanında güzel bir AVM çarşısı, hemen yakınında adı beş ama kendi yedi yıldızlı otel. Şehre renk katacak bir komplex. İki tekerlekli ulaşım aracına yer yok.

Ülkemizde şehirlerde yaşayan insan ortalaması %93 olarak açıklanıyor. Bu şehirler aynı zamanda insanlar için doğal kaynakların tüketilmesinde de başı çekiyor. 

Modern kentler; model arabalar, çok katlı binalar, gökdelenler ile ölçülmüyor, bisiklet sayısı ile derecelendiriliyor. Artık karbon salınımı için fosil yakıtlı araçlardan vazgeçiliyor. Kalkınmış ülkeler dünya genelinde birlikler oluşturup bu tür yakıtı kullanmayacaklarının tarihlerini açıklamaya başladılar. Ülkelerden önce Kent ve metropol belediye başkanları birlik kurarak bu konuda diğer kentlere öncülük yapıyorlar. 

Biz hala teneke yığınlarını balkona nasıl koyarız derdindeyiz. Aracına kapısının önünde yer ayırmak için birbirini bıçakla baltayla öldürenler yaralayanlar oluyor. 

Bisikleti umursamazlık; doktora gidiyorsunuz doktor ilaç yazıyor ama ilaçları kullanmıyorsunuz ona benziyor. Bisiklet yolları, park yerleri, çeşitli teşvikler, başarılı öğrencilere bisiklet hediye etmeler, servis ücretleri arttığından öğrencilerin okullarına bisiklet ile ulaşmalarında kolaylıklar, öncelik yaya sloganlarına bisikletlere de trafikte öncelik tanıma gibi çalışmalar ile sadece belediyeler değil STK’lar valiklikler, bisiklet kullanımına destek vermeliler. 

Evet, bu ilk günüm olmasına rağmen sanki hergün böyle geliyormuşum gibi bir his vardı içimde. Ne kadar tuhaf değil mi? Geliyormuşum gidiyormuşum, hislenmişim, milli olmuşum. Oysa Başkanı olduğum Huzurevi Vakfı’na böyle gidiyorum. Oradakiler alıştılar kimse yadırgamıyor, şaşırmıyor, umursamıyorlar bile. Olağan karşılanıyor. 

Zaten niye tuhaflık olsun ki?

Nasrettin Hoca gibi ters binmiyorum ki.

.

ARAP MUZAFFER

      Mesir, bu alana atılmazdı veya ben hatırlamıyorum. Cadde tarafı şimdiki kavşağın orta çiçekli alanı Merkez Efendi heykeli yokken ki haliyle geniş bir meydanlıktı. Bu meydanla cadde karışımına ve Karaköy ile İbrahim Gökçen caddelerinin uzantısına doğru: Caminin küçük kubbelerinin arasından, sibyan mektebi ve hamamın çatısından, yol kenarında kaldırımların üzerindeki Dut ağaçlarının üstünden Mesir Macunu saçılırdı. Sonraki yıllar, uyanık insanlar tarafından Dut ağaçlarına tırmanılıp mesir çuvalları sakata gelince ağaçtan saçılmaktan vazgeçildi. 

      Bu Dut ağaçları Manisa’nın milli ağacıydı sanki. Zannedersiniz İpek kozacılığı var memlekette. Yıllarca yanlış budamalardan dolayı orasından burasından yumrular çıkar hastalıklı büyürlerdi. Bazı trafiğin az olduğu caddelerde, çobanlar yollarını kaybetmiş gibi yapar koyun keçi sürülerini, hatta evinde kurban bayramına yakın kurbanlık koyunlarını besleyen bazı kişiler, bu ağaçların altına kurbanlıklarını getirir, ağacın yapraklarını sopalarlar, dökülen yapraklar ile koyunlarını beslerlerdi. 

      Sultan Camisi’nin parkının bir kısmı dutluktu. Eni konu asker nizamı ile dikilmişlerdi. Hamam, cami, darüşşifa arası tozlu topraklı, birçok mahalle maçlarının oynandığı, kağıttan yumak yapılmış iple bağlı toplarını kapanın buraya gelip tekmelediği, bayramlarda lunaparkın kurulduğu; çadır tiyatrosu, eksozsuz cayırtılı sesleriyle motosikletlerin, demir profillerle sarılmış ahşaptan çok geniş bir silindirin içinde hızla dönen motosiklet üstüvanesi, uçan salıncağın döndükçe açılan oturaklarının nerdeyse hamamın kubbesine değecek şekilde açılıp döndüğü, çoluk çocuğun, gençlerden oluşan kalabalığın canbaza bak edasıyla oradan oraya dolaştığı bir meydancıktı.

      Bu meydancığın: Turşu kovalarını bir kenara bırakıp, topa vurmaktan hevesini aldığı, bazen turşuları unutup kendini maça kaptırdığı zamanlarda fileleri havalandırdıktan (ne filesi o zamanlar file ile pazara çıkılırdı) sonra turşu kovalarına döndüğü bir yıldızı vardı. Kıvır kıvır saçları, esmer teniyle Arap Muzaffer.

      Arap Muzaffer, topraklı meydancıktan, Donatım’dan sonra yeşil sahaya ulaştığı Manisaspor’da, top koşturmaya başladı. Çok geçmeden, bir kalesi Dolmabahçe tarafında diğeri Gazhane tarafında olan Dolmabahçe Stadında Beşiktaş’ta oynarken gördük. 

      Maça pek merağım yoktur. Ama bu stadda, o zamanlar uzun paslı oyun anlayışının öncü takımlarından olan bu oyun tarzını çok iyi uygulayan güzel futboluyla 1968-1970 yıllarında Türkiye ve Cumhurbaşkanlığını kupalarını kazanan Göztepe maçlarına, bir de Manisa’lı olmaktan gurur duyduğumuz, çalımları, isabetli pasları ve bilhassa korner noktasından kullandığı topları ile Arap Muzaffer’in oyununu görmeğe giderdim. 

      Beşiktaş maçlarında iki devrede de bahsi geçen kalelerin ağlarını rakip takımın futbolcularını fuleli adımlarla, nefis çalımlarla geçerek havalandırdığında, Manisa’lı arkadaşlarım ile biz de Üniversite talebesiydik. Golü attığında tribünlerden ilk ayağa fırlatan, göz yaşlarımızı tutamadığımız, gurur duyduğumuz, hemşehrimiz Arap Muzaffer’di. 

      Mekanı Cennet Olsun. iyi temiz saf bir kalbi vardı. 

      Allah Rahmet Eylesin.

HİZMET KENDİMİZEDİR

“Toplumları küçük bireyler meydana getirir. Tarihsel gelişme içinde, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir uygarlığı olan, yaşamlarını sürdürmek, birçok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanların tümüdür toplum. Bir arada yaşayan bireylerin oluşturduğu canlılar topluluğudur.”

Aile bu toplulukların en küçük birimi olarak kabul edilen sosyal bir yapıdır. Bir aile, bu sosyal yapının içerisinde aile birliğinin sürdürülebilirliği açısından farklı görevleri olan fertlerden baba, anne, ve çocuklardan oluşur. 

Sosyal hayatta; üretim, tüketim gibi insanlara fayda sağlayan çalışma gruplarının bir araya gelmesiyle. Adlarına dernek, birlik, kooperatif, temsilcilik, oda, adını verdiğimiz birçok topluluklar oluşmuştur. 

Bunlar da aile gibi toplulukları için, kanun ve yönetmelikler ile belirlenmiş görevlerini, önce kendi topluluklarına, sonra sosyal hayata ve diğer topluluklara uyum ve destekler sağlamak vazifelerini yerine getirmek için seçilmiş yöneticilerden, yönetim kurullarından ve meclislerden oluşur.

Her topluluk: Vazife ve selahiyetleri dahilinde, topluluklarını sağlıklı bir şekilde yönetmek, oluşumunu sağlayan en küçük birimlerinin işleyişlerini yakından takip etmek,  genel toplum kurallarına uygun sağlıklı bir şekilde gelişmelerini sağlamak, topluma ve sosyal hayata kazandırmak onları maddi manevi yönden yaşatmak zorundadır. Bir kepenk indirildiğinde kendini sorumlu tutmalıdır. Kısaca bu toplulukların yüzü gülerse şehrin ve ülkenin yüzü güler. Bu topluluklara genel olarak STK’lar denilir. Sivil (sosyal) Toplum Kuruluşları.

Esnaf, çiftçi, üretim yapan kurumlar, atölyeler, ticarethaneler, fabrikalar. Her ne kadar farklı işlevleri olsa da aynı şehirde yaşayan halk ile aynı havayı teneffüs ediyor, aynı suyu içiyor, aynı yolu kaldırımı kullanıyor, aynı parkta oturuyor, alışverişlerini aynı yerlerden yapıyorlar. Bu aynıları daha da çoğaltabiliriz. Üreten ve tüketen şehrin ortak yönlerini birlikte kullananlar ile satan ve satın alanlar arasındaki müşteri ilişkiler sayesinde bir yakınlık tesis edilir. Komşuluklar ile yardımlaşmalar meydana gelir. O kadarki kamu kurumlarının bekleme salonlarında dostluklar pekişir. Hastanelerde bir odayı paylaştığınız dert ortağı olduğunuz kimseler ile aile bağı dahi kurulur.

Sosyal toplum yöneticilerini bana göre o şehirde yaşayan herkes tanımalıdır. Öyle ya, madem ki o şehrin halkına hizmet üretiliyor halk, memnuniyetini de şikayetini de bu yöneticilere bu makamlara bildirmek zorundadır. 

Sosyal toplum kuruluşları şehirlerine mutlaka halkın revahı, gelişmesi, sağlıklı ve güvenilir ürünleri tüketmesini sağlamak, için ortak paydada buluşmak zorundadırlar. Bunu sağlamak için kendi topluluklarını üyelerini eğitmek; ortak alanları hakça paylaşmak, şehrin ortak mallarına taşından ağacına kadar zarar verdirmemek gibi birçok konuda, kendi üyelerinin haklarını savundukları gibi genel toplumun da haklarını göz önünde bulundurmak zorundadırlar. 

Tüm bunların yanında bu sosyal kurumlarının tarihçelerini incelerseniz yöneticilerinin Cumhuriyetten önce özellikle Cumhuriyet’ten buyana Manisa’ya faydalı olacak birçok yatırım ve yeni oluşumlara öncülük yapmışlardır. Resmen şehrimizin geleceğini şekillendirmişlerdir. Yani günlük yaşamda faydalı oldukları halkın geleceği için de faydalı hizmetler üretmişlerdir.  Allah, herbirine rahmet eylesin, Hak, hepsinden razı olsun. 

Bu kuruluşların demokrasi kuralları açısından belirlenmiş bir zamandan sonra seçimleri olur. Bu genelde beş yıl ile sınırlandırılmıştır. Bu yıl bu belirlenen sınır dolmuş olmalı ki bir çok sosyal toplum kuruluşu seçimlerini yaptı. Manisa’mız ve ülkemiz için hayırlı uğurlu olsun. Bu toplulukların seçtikleri yöneticilerine görevlerinde başarılar dilerim. Aslında zor ve meşakkatli bir görevdir bu. Bir aile reisi dahi üç beş kişiden oluşan ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirirken zorlanmakta hatta bazıları ipin ucunu kaçırdığında boşanarak aileden ayrılmak zorunda kalmakta, o aile birliği onu kapı dışarı dahi atmaktadır. 

Yöneticilerin başarısı, geride bıraktıkları izler sayesinde gelecekte  anılacakları işler ile ölçülür.  

Birçok sosyal toplum kuruluşunun yöneticileri yakın zamanda yapılan seçimler ile üçüncü beşinci dönemlerinin bugün başlangıcındadırlar. Her seçim, hizmet etmek için son fırsat olarak değerlendirilmelidir. Her hizmet dönemine köprüden önce son çıkış da denilebilir. 

Kuruluşlarının, kabul veya toplantı salonlarında, girişlerinde bugüne kadar ki yöneticilerinin fotoğrafları asılıdır. Ama hiçbirinin fotoğrafının altında görev yaptığı döneme ait yaptıkları yazılmamıştır. Bana göre hem onların hem kendilerinin yaptıklarını  o fotoğrafların altına yazmalılar, okuyanlar; rahmetle ansın, hayır duada bulunsun, onların aile fertlerini taltif etsin, gururlanmalarına vesile olsun.

Sağlıcakla kalın, hoşçakalın.

ADI GİBİ SOHBET

Gazetede ayrılmış kalemhanesi köşemin adı ‘Salı Sohbetleri.’ Burada okuyabildiğiniz yazılarım; biraz havadan sudan, biraz kendi yaşantımdan, biraz da Manisa’nın eski hallerinden bahisle sohbet havasında geçer. Edebi yönü yoktur zaten edebiyatçı da değilim. 

Bu şekilde yazdığım da yazının çekiciliği, sürükleyiciliği, bakalım haftaya ne yazacak denileneciğinin olduğunu sanmıyorum. Arada Genel yayın yönetmenim Ertan Bey’e sorarım nasıl gidiyor diye. Birkaç defa da yazılarıma ara vermiştim. Ertan o zamanlar “Abi niye yazmıyorsun?” Diye sormuştu. Yazayım o zaman deyip tekrar başladım.

Etliye sütlüye karışmam kızsam da, bozulsam da, içimden konuşsam da, yazmam. Hele ucu ona buna dokunuyorsa hiç yazmam. 

Temiz kentleri, yüzünde gülümseme olan insanları, mutlu toplumları, birbirlerine saygıyı, selamlaşmayı, imrenirim, hatta kıskanırım. O kadar ki kendimi kahredecek derecede kıskanırım. Bunun binbir sebebini sıralayabilirim, neyimiz eksik diye? Binbir sebebini de gayet iyi bilirim. 

Bankamatikten para işlemlerini yapıp ekstresini oracıkta okuyup yere atan genç kıza canım sıkılır. Genç, bankamatik kullanmayı biliyor, belliki az da olsa eğitimli, annesinin babasının böyle yetiştirdiğini kabul etmem. Bu çok basit bir görgüsüzlük saygısızlık. Bunun gibi birçok toplum yaşantısına ters düşecek hadiseler davranışlar var. Gazetelerin ikinci sayfası, 15 televizyon kanalının 13’ü bunlarla dolu: O vurdu bu dövdü, bu kırdı, bu çarptı, sokak ortasında öldürdü, dağ gibi çöp manzaraları, çarpık kentleşme, gettolaşma. Günü kurtarma hemen oracıkta. Verilen kararlar ile çarpıtılan kentleşme sonrasında.

Bunu kırık cam teorisine benzetirim. 1969 yılında Amerikalı psikolog Philip Zimbardo bir test düzenler. Bunu hepimiz biliyoruz da bi daha yazayım. Plakası bulunmayan camı kırık, kaportası vuruk lastiği patlak  bir aracı bir mahallede yolun kenarına parkettirir. Birkaç metre ilerisine de temiz, sağlam, yıkanmış ikinci bir araç parkettirir. Kısa bir müddet sonra patlak lastikli, kırık camlı, aracın ne camı ne kaportası sağlam kalır, tüm camları kırılır diğer lastikleri de patlatılır hatta tekerlerini sökmeye başlarlar, kaportası yamru yumru olur. Birkaç metre ötedeki araç hiç ellenmemiştir.

Demek ki; İlk camın kırılmasına, kaportanın yamultulmasına, çevreyi kirleten bir duvar yazısına, çöpün atılıp, toplanmamasına izin vermemek gerekir. Aksi takdirde oluşacak çöplüğü, yapılacak tahribatı, vandalizmi önleyemeyiz.

Marmara gölü kurudu  resmen bir bardak suyu dahi kalmadı. O yöreden değil taaa nerelerden insanlar geldi gölün taban toprağını yağmalamaya kalktılar. Bir iki derken barakalar evler yapıldı, çitler çevrildi, neden sonra güvenlik güçleri müdahale etti. 

Turgutlu yolu üzerinde bir yer var. Önce bir ev yapıldı yoldan gelip geçerken görüyorum. Kimse birşey demedi ellemediler. Ev biraz daha büyüdü yanına sağına soluna evler yapıldı küçük bir kümeleşme oldu böyle giderse mahalleye dönüşecek. Bu takım plansız gelişmelere ellenmeyen mahallelere Turgut Özal, Adnan Menderes, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Atatürk, ve benzeri isimler verilir ki tabii verenler siyasiler, tescillenmiş olur. Yani büyümelerine izin verilir. 

Zamanında yapılmayan şehir planlamaları adına da İmar deniliyor mamur ediliyormuş algısı versin diye. Yine siyasiler.

Ama bizdeki siyaset böyle birşey demekki. Çünkü, önce ‘Şehirleri insanlar yaratır.’ Sonra da ‘Şehir, insanları yaratmaya başlar.’

Geçenler de gazeteci bir kardeşimiz tarihi eserlere verilen zarar duvarlarına yazılan yazılar ile ilgili bir ropörtaj yapmak istediğini söyledi. Kenti böyle kirletmek hangi mantığa sığar anlayamıyorum. 

Tarihi eser demek; tescilli, koruma altına alınmış bir yapı veya yapılar demektir. Bu cami han hamam olduğu gibi kentin hafızası olacak, kimliğini koruyacak sivil mimariden, kamu yapılarından oluşmuş yapılar da olabilir. Bir şehrin korunmaya alınmış ne kadar çok yapısı varsa o şehirde yaşayan halkın anıları canlı kalır, ayrıca Şehzadeler kenti olarak isim yapmış

şehrimiz, adına yakışır bir şekilde korunmuş ve kimliğini kaybetmemiş olur. Heyhat.

Tabii elde kalan birkaç yapıyı da yazıyla, aslına uıygun halini bozmayla, yıkmayla, kirletmeyle tahrip eder de sesimizi çıkarmaz isek kırık cam teorisi işlemeye başlar teori olmaktan çıkar gerçek olur.

Süpürülmeyen sokaklar, temizlenmeyen caddeler, toplanmayan çöpler, bozuk yollar, kötü yapılan tamiratlar, inşaat yapılmayı bekleyen koruma perdesiz yıkık dökük arsalar, işgaller, görüntü kirliliği tabelalar, reklam panoları, bilhassa şehrin göbeğindeki parklar… şehrin yarattığı insanlar tarafından hesapsızca, sorumsuzca, hoyratça, fütursuzca, katı bir bencillik ve görgüsüzlükle kullanılır. 

İşte bu şehrin, ne camı kalmış ne çercevesiz haliyle. Ne insanların yüzü güler, ne mutlu olur, ne şehri sahiplenir, ne saygı gösterir, ne selamlaşır, her an gardını almış kavgaya hazır bir halde gözü hiçbir şeyi görmez.

Bu konular ile ilgili 1950 ve 1983 yılları bir dönüm noktasıdır. Birgün onları da konuşuruz.

                             Sağlıcakla kalın, hoşçakalın.  

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikayet ölümden olsun. CAHİT SITKI TARANCI