İçeriğe geç

YILLAR SONRA

       Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası. 

     Meydan gibi kocaman toprak okul bahçesinin ortasında cami şadırvanını andıran köşeli dönen yuvarlakımsı yapısıyla her dönüşünün ortasında sarı muslukları olan bir çeşmeyi gördü. Karşılıklı iki büyük bahçe kapısından gri önlüklü büyük küçük çocuklar bahçeye giriyor, koca bahçe çocuk cıvıltıları ile doluyordu. Evlerine sokaktaki komşu evlere göre yüksek kocaman yapının yakınında durdular. Eylül’ün sabah güneşini eliyle kıstığı gözlerine siper yaparken ürkek, heyecanlı, anlamsız, biraz korkak ifadeyle etrafına bakıyordu. Babasına sık sık anlamsız sorular soruyor babasının elini daha da çok sıkıyordu. Babası yanlarına gelen amcayla konuşmaya başladılar. O kimseyi duymuyor etrafı süzmeye devam ediyor, çocuk seslerini dinliyor onları merakla izliyordu. Ondan büyükler sağa sola koşarlarken birbirlerinin önlüklerinin kuşaklarını arkalarına dolanarak çözüp kaçışıyorlardı. 

     Artık bahçe dolmuş, koşturan çocuklar da durmuştu. Elindeki çanı sallayan kravatlı biri aralıksız, çanın sesiyle bağırışları bastırmak istercesine daha kuvvetli sallıyordu. Şamatalar sustu çanı sallayan da elini aşağıya indirip çanı susturdu. Henüz sınıflarını bilmediklerinden öğretmenlerin adı okunuyor adı okunan öğretmen elini kaldırıp kendini gösteriyordu. Babası onu çocukların arasından zar zor görebildiği el kaldıran öğretmenine doğru yönlendirdi. Bunun da kravatı vardı, uzun boylu, sert, kemikli yüz yapısı, kalkık kaşları, dikkatini çekmiş olmalıki gözünü ayıramıyordu. Öğretmen ile babası selamlaştılar gülüşmeyle geçen kısa bir konuşmaları olmuştu. Öğretmenin önü onun gibi küçük çocuklarla dolunca okula girerken babası elini bıraktı. “Öğretmenini kulağını aç dinle, dediklerini yap, ağabeyin okul kapanırken seni girdiğimiz bahçe kapısının önünde bekleyecek, ağabeyini görmeden bahçeden çıkma” diye tembihlerken, kalbi atmaya her yanı titremeye başlamıştı. Gözleri dolar gibi olurken diğer çocuklardan utancından tutmuştu kendini. Babası son olarak başını sıvazladı, yanaklarını okşadı, “Hadi bakalım aslanım, hayırlısı olsun, Allah zihin açıklığı versin” derken babasının dudaklarının kıpırdayarak dua ettiğini gördü. Döndü, öğretmeninin peşine takıldı.

      Öğretmeni Fuat Bey’den beş yıl boyunca, ömrü boyunca unutamayacağı adını minnetle şükranla yad ederken gözlerinin dolacağı çok şey, ama çok şey öğrenmişti.

        Evlerine yakın olan bu okulunun önünden, yakınından çok geçmesine rağmen içeriye girmemişti. Ta ki yıllarrrr sonra Muratgermen  okulunun müdürü okulun birkaç ihtiyacı olduğunu söyleyip davet edinceye kadar. İşte o zaman içeriye girdiğinde bütün anılarının sımsıcak yerli yerinde durduğunu adeta onu beklediğini gördü. Herbiri bir köşede, bir duvarda, bir kapı kulpunda duruyordu. Çocuk hali, yetişkin halinin elinden tutmuş okulun her yerini gezdiriyordu. Çocuk ayak izlerinin aşındırdığı desenli karoların yer yer silinmesine rağmen küçücük ayakkabıların bunları nasıl aşındırabildiğine şaşırmıştı. Üzeri ahşap kaplı, demirlerinin işlemeli olduğu geniş ve yüksek merdivenin trabzanına tutunarak çıkmaya başladığı mozaik kaplı basamaklardan başını kaldırdığında merdiven sahanlığındaki geniş pencereden gözüken mavi gökyüzünü gördüğünde çocukluğunun göğe merdiven dayamışlar dediği çocukluk aklını hatırladı. Sınıfına girerken bir an kara tahtanın yanındaki üç tarafı kapalı ahşap kürsüde Fuat öğretmenini göreceği heyecanına kapıldı. Dizlerinin bağı çözülürken hatırlayabildiği sırasına oturdu. O zamanlarda teneffüs zillerinde fırlayarak çıktığı, koşarak dönüp fırt diye oturduğu sıra, meğer ne kadar küçükmüş dedi, zorla oturmuş ayağının birini sıranın dışında bırakmıştı. Nihayet kafasını tahtaya doğru kaldırıp baktığında; Muratgermen İlkokulu’ndan Yıldız Akademi’den mimarlık diplomasını alıncaya kadarki eğitimini gördüğü okul sıralarının, masalarının hepsi gözünün önünden bir film şeridi geçti. 

İşte; nostalji, eskiler, hatıralar, adına ne dersek diyelim insan hafızasını canlı tutan anıların bulunduğu mekanların ayakta olması gerekir. Bu tür mekanların çokluğu: Okul, hastane, kütüphane, ibadethane, camiler, türbeler, sokaklar, çeşmeler, adliye, resmi kurumlar, müdürlükler, yönetim ve idari yapılar, belediyeler, sinemalar, nikah ve düğün salonları, sivil toplum kuruluşlarının yapıları, ki bu saydıklarımın hepsi şehrin nirengi noktalarıdır. Hadi evlerimizi koruyamadık bu yapıların korunması sayesinde kentin hafızasını kimliğini korumuş oluruz. Böylece kent için bir aidiyet, benimseme, mensubiyet duygusu canlı durur. Kenti yaşatmak, korumak, temiz ve bakımlı tutmak, herbir taşına dahi zarar vermemek, kent ile kentli ilişkileri, kentli ile bir araya gelip dostlukları sürdürmek, hatta çocuklarımıza dahi bu ilişkiler ile dostlukların devamlılığını sağlamak, o kentin diğerlerinden farklı olduğunun bilinci ile hareket etmemizi, kentimizi, giderek ülkemizi, vatanımızı daha çok sevmemizi sağlar.

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE MANİSA

           2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. Bu tarih şimdilik dursun. Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında  Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi Şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin çayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken,  binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşce emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı.

Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk,

Sâde hadise var ortada. Vahşetler denk.

Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ,

Hani tâ’una da (veba mikrobuna bile) zûldür bu rezil istîlâ.   MAE

Geçen hafta içerisinde “Çanakkale Geçilmez” destanını yazdığımız günün anma töreni yapıldı. Sıradan bir gün gibiydi. Farkına varmayan farkına varılmadığı için günün anlamını tarihini unutan bir çok insanımız vardı. Oysa top atışlarıyla gökyüzü inletilmeliydi, uçaklar alçak uçuş yaparak aklımızı başımıza getirmeliydi, hatta minarelerden Mehmet Akif’in Çanakkale Destanı davudî bir sesle okunmalıydı, anonslar yapılmalıydı. Manisa Çanakkale Şehitleri ve Atatürk Müzesi’nin sadece içi değil yollar caddeler halk ile çocuklar, gençler, öğrencilerle dolmalıydı. Bayraklar ellerimizde sallanıp dalgalandırılırken Çanakkale’de Manisa’dan ikibinin üzerinde şehit düşmüş ve tüm dedelerimiz, ninelerimiz kapsamlı bir şekilde anılmalı.

             Corona tedbirleri nedeniyle yapılamadı. İnşallah bu illet kısa zamanda biter de 2022 (Manisa kurtuluşunun 100. yılı ) ve Cumhuriyetimizin 2023, 100. yılında heyecanımız, zaferlerimiz, kutlamalarımız, bir yıl boyunca milli heyecanımızla devam eder. 

              Böyle günleri anmak ile sitemim bizim noksanlığımızdan kaynaklanabilir. Manisa’lıya aidiyet duygusunu aşılayacak,  yansıtacak, yaşatacak önemli yatırımları, bilgilendirmeleri, konferansları, yapmadığımızdan, çocuklarımıza torunlarımıza bunları yaşatarak anlatamadığımızdan olabilir. 

               İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün iki önemli adım attı. İlki, Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyle ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Milli Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser. 

               Yazıya başlarken koyduğum tarih, 8.Eylül.2019 işte bu kitaplar dizisinin, belgeselin yazılması için, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, Prof.Dr. Nurettin Gülmez ve Doç.Dr. Nejdet Bilgi hocalarımızla konuşup başlangıç verdiği tarihtir. (Bu kitap ile açıklama ve bilgileri daha sonraki günlerde yazacağım. İkinci önemli adımdan da o günlerde bahsedeceğim.)

Kitap setinin ilk sayfasının sunuş bölümünde:

                Değerli Okur,

                Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak Milli Mücadele döneminde Manisa ve ilçelerinin durumunu gözler önüne seren, o dönemin işgal güçlerinin gazeteleri, Türk gazeteleri, bilgi ve belgelerinin toplandığı böyle önemli bir eserin ortaya çıkmasına katkı sağladığımız için duyduğum mutluluğu ifade ederek, yazıma giriş yapmak istiyorum.

               Birbirinden kıymetli hocalarımızın uzun ve yorucu çalışmasının sonucunda ortaya çıkan bu önemli çalışma, gerek Manisa ile ilgili araştırma konusu olan akademisyenlere gerek de Manisa’nın yakın tarihi ile ilgili bilgi sahibi olmak isteyen her bir bireye önemli bir ışık olacaktır. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihe karşı çok büyük bir ilgi duymuş, Türk tarihinin zenginliklerini ortaya çıkarmak ve Türk milletinin çok eski bir millet olduğunu kanıtlamak için Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur. “Geçmişini bilmeyen milletler, geleceğe yön veremez” diyen bu büyük dâhinin ışığında bizler de tarihimize ve geçmişimize önem veriyor, bunların gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarılması noktasında özen gösteriyoruz.

               Milli mücadele döneminde yurt çapında yaşanan işgaller, işkenceler, zulüm ve gözyaşının içerisinde yeniden ayağa kalkmaya çalışan, direnen ve lideri öncülüğünde aydınlığa koşan büyük Türk milletinin neler yaşadığını, hangi bedelleri ödediğini ve bugünlere nasıl ve ne şekilde geldiğimizi hem bilmek hem de öğretmek başlıca sorumluluğumuzdur. Göreve geldiğimiz ilk günden beri buna önem verdik ve bu doğrultuda yapılan çalışmalara destek olduk.

               Neticede ortaya 4 ciltten oluşan bu güzel şaheser çıktı. Manisa’mızın geçmişine ışık tutacağına yürekten inandığım bu güzel esere hayat veren Prof. Dr. Keziban Acar Kaplan, Prof. Dr. Mevlüt Çelebi, Prof. Dr. Nurettin Gülmez, Prof. Dr. Şaduman Halıcı, Prof. Dr. Hasan Mert, Prof. Dr. Şayan Ulusan, Doç. Dr. Nejdet Bilgi, Doç. Dr. Cengiz Çakaloğlu, Doç. Dr. Celal Metin, Doç. Dr. Ömer Metin, Dr. Öğr. Üyesi Melih Akdeniz, Dr. Öğr. Üyesi Beral Alacı, Dr. Öğr. Üyesi Ali Galip Alçıtepe, Dr. Öğr. Üyesi İlker Mümin Çağlar, Dr. Öğr. Üyesi İsmail Oğuz, Dr. Öğr. Üyesi Abdullah Tok, Dr. Öğr. Üyesi Hasan Türker, Öğr. Gör. Dr. Abdullah Doğtekin, Öğr. Gör. Dr. Mesut Özekmekçi, Öğr. Gör. Şaban Çetin, Öğr. Gör. İbrahim Şahin, Doktora Öğrencisi Samet Arıcıoğlu, Doktora Öğrencisi Adem Budak, Doktora Öğrencisi Hasancan Eralaca, Doktora Öğrencisi Göktuğ İpek, Doktora Öğrencisi Meltem Önder, Doktora Öğrencisi Sevtap Selçuk, Bilim Uzmanı Bünyamin As, Bilim Uzmanı Mehmet Gökyayla, Bilim Uzmanı Furkan Vural, Yüksek Lisans Öğrencisi Kübra Aslan, Yüksek Lisans Öğrencisi Sena Cesur, Yüksek Lisans Öğrencisi Tuğçe Dilik, Yüksek Lisans Öğrencisi Gülsen Ergüven, Yüksek Lisans Öğrencisi Gökay Tunalı, Yüksek Lisans Öğrencisi Hatice Uslu, Öğretmen-Yazar Sezai Eren, Araştırmacı Rabia Akgüvenç ve Başkan Danışmanı Azmi Açıkdil’e Manisalı hemşehrilerim adına teşekkürlerimi sunuyorum. Böyle güzel bir esere destek olmaktan dolayı mutlu olduğumu ifade ediyor, yararlanacak herkese faydalı olmasını diliyorum.

Cengiz ERGÜN

Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı

ARKADAŞIM OSMAN’A

Yahu Osman sen niye oturuyorsun 

kalem kağıdın yoksa benden sana helal olsun

Çocukluk böyle yaşanır doyasıya

Benim çocukluğum da aynısı ya

Ama ne güzel anlatmışsın çaybaşını

Ne güzel anlatmışsın spilden çağlayan suyun akışını

Yok yok durma doyum olmuyor yazdıklarına

Bunlar Manisamız için bulunmaz unutulmaz birer hatıra

Benim kitaba değil kendi kitabına yaz

Bu hatıraların önü yazsa sonu ayaz

Yaprak dökümü yaklaşıyor birgün bizde de tezahür edecek mukadderat 

Elimiz ererken, dilimiz dönerken, aklımız yerindeyken, yazalım heyhat.

DOST

Dairemizin zili çaldı. Beyin ameliyatımın nekahat dönemi geçmiş. Artık ayaklanmış. Yatağımdan kalkmış. Evde hareket edebiliyordum. Kapıya doğru yürüdüm. Açtım. Kapının önünde iri yapılı biri, hemen tanıdım o yine de kendini tanıttı. Buyur ederken “Apartman zili çalmadı buraya kadar nasıl gelebildin? Diye sordum. Gülümseyerek “Kapı açıktı” dedi. Belli ki kapı önünde bizden birine rastlayıp kaçıncı katta oturduğumu öğrenmiş.

      Uzun yıllar demeyeyim. Çünkü insan ömrünün hangi uzun yılı olduğu önemli  20-30-40 herbir rakamın çok kolay söylenip yazıldığı matematiksel değerler bir ömürde yaşanmışlıkları tariflerken zaman belirlerken okunduğu kadar kolay olmadığı anlaşılıyor. Herbir yılın ayın günün hatta anın ne kadar önemli olduğu yaşanacak zamanın gittikçe azaldığını gördüğünüzde anlıyorsunuz. Yani kapı önünde karşılaştığımız arkadaşımla 64 yıl önce: Birkaç tahta masa ve sandalyelerin, açık gri renkli ve koyu gri kuşaklı duvarların sınırladığı yüksekçe tavanının olduğu, bir duvarında masa ve sandalyelerin yönünde kara bir tahta ve baş ucunda bacakları gözükmeyen yanları kapalı tahta bir masanın durduğu ve dört duvarı eşit uzunlukta kare ölçülerinde, bahçeye bakan güney duvarının tamamen cam olup güneş ışınlarının içeriye doldurduğu ancak korunmak için beyaz uzun güneş kırıcı perdelerin olduğu aydınlık bir mekana girmiştik. Kim kiminle yan yana oturuyordu hatırlamıyorum her birimiz bir sandalyeye ilişivermiştik. Her halde daha sonra benim için hala değerli, öğrettiklerini bu zamana kadar taşıdığım Muratgermen İlkokulu’mun öğretmeni Rahmetli Fuat Özyürek’in belirlediği yerlerimizi almıştık. 

Bu büyük iki katlı yapı küçük bedenlerimize göre çok haşmetli duruyordu. Aslında İbrahim Çelebi Mahallesi’nin tek katlı güzel evlerinden oluşan dokusu ile kerpiç, tek katlı evimize alışık olduğum sıcak hatta ilk önceleri mangalla ısınsakta sımsıcak evimizin yanında haşmetliydi. İşlenmiş korkuluğunu belirlediği kıvrımlı demirlerin üzerinde duran kalın ahşap trabzanına tutunarak ikinci kata çıktığım merdiven alıştığım ve gördüğüm birkaç basamaklı merdivenlerden çok uzundu, küçük adımlarım meraklı bakışlarım ile çık çık bitmiyordu sanki. Sahanlığındaki pencereye bakarken gördüğüm bulutlar sanki bu merdiveni göğe dayamışlar gibiydi. Merdiven bittiğinde genişçe bir alana gelmiştim çeşitli eylemlerin yapıldığı; yağmurlu havalarda bayrak töreni, müsamereler gibi. Daha sonraki zamanlarda burada bizlere, duvara yansıtılmış çizgi film gösteriyorlardı, hatta Varyemez amca ile Mickey Mouse’u burada tanımış ve sevmiştim. Süt tozundan yapılmış sulandırılmış sütü bu geniş alanda arkadaşlarımla birlikte içiyorduk. Sanki torunlarımın adını beslenme dedikleri bu zaman, bizim beslenmemizdi. Çizgi roman kahramanları, süt tozunun yıllar sonra Amerikan emperyalizminin bir dayatması olduğunu bizlere bunlar verilirken Marshall Planı ile büyüklere de başka şeylerin verildiğini 1968 üniversite yıllarında Dolmabahçe Rıhtımı’na yanaşan Amerikanın 6. Filosuna “Go home Amerika” dendiğinde anlamıştık. O yıllarda bırakın Manisa’nın köylerini şehirde Spil Dağı’nın yamacındaki mahallelerde dahi en az bir ineğin olduğu devirde, süt tozu? Tabii bunu düşünecek tartışacak siyasi malzeme yapacak yaşta değildik ama aldığımız terbiye ve dünya savaşlarının izlerinin hala silinmediği bu yıllarda itaat etmek, laf dinlemek, herşeyi istememek, hatta bazı yiyecekleri katık etmek, evdeki en önemli terbiyemizdi. Ağabeyimizin sadece kitabı defterini kullanmak değil giydiği elbiseyi ceketi gömleği pantolonu biraz kolunu az da olsa boyunu kısaltıp giymek tekerrür eden adetlerimizdi. Yakıştığına bakılmaz ama temizliğine Rahmetli Anam özen gösterirdi. Okulumuzun gri kumaşlı formasının üzerinde boynumuza dolanan beyaz yakayı öyle kolalardı ki tahta gibi ses çıkarırdı. Mangaldan aldığı odun kömürleriyle doldurduğu ağır döküm ütüyle ütülediği önlüğüm mis gibi sabun kokardı. Annemin bu titizliği, özeni, üç erkek çocuğuna aynı ihtimamı gösterdiğini, çocuk aklımla emeğini düşünür giydiklerimi kirletmemeye özen gösterirdim.

      İşte annemin bu titizliği hiç göremediğim (doğduğumda hakka yürümüştü) Rahmetli Babannem’den almış olduğunu, babaannemin Arnavutluk’tan göçerken Anavatan’a gelişlerindeki göç yolculuğunun meşakkatlerini çekmiş, okumuş, bilgili, kültürlü, olduğunu sonraki zamanlarda babamın annemin anlattıklarından öğrenmiştim. Genç yaşta evlenen annem birçok şeyi başta titizliği temizliği kayınvalidesi babaannemden almış. Babannem verem hastalığına yakalandığında çamaşırlarını bahçede yaktığı odun ocağında hergün saatlerce kaynatırmış, doktorunun bu hastalıkta temizlik çok önemli dediğinden bulaşıcı olan bu hastalığı kalabalık aile fertlerine bulaşmasından temizliği ve titizliği sayesinde uzak tutmuş. Babaanneme bakarken çok yakın temasta olmasından endişelenmesine rağmen bakımını hiç aksatmamış olduğunu Rahmetli Babam söylerdi. 

İşte, titizliği ile mahallede nam salmış rahmetli anacığımı çamaşır yıkarken kullandığı sabun kesmez, bana, Çaybaşı’ndaki mahalle fırınından odun külü taşıtır sabunun yanında çamaşır yıkamada o külleri de kullanırdı. Neymiş? Çamaşırlar parlak ve daha beyaz oluyormuş. Yıllar sonra babamın “Sana değil ama deterjana acıyorum” diyerek şaka mahiyetinde takıldığı sözleri yıllar geçmesine rağmen hala aklımdadır.

     Benim tahta el arabasıyla bez torbalar içinde taşıdığım küller; Çaybaşı’ndaki ekmek, peksimet, simit, ayrıca nimiyet denilen ekmek hamurlarının birbirine yapışmaması için ayrı ayrı bölümleri olan uzunca tahtadan yapılmış V şeklinde bir taşıma aparatı ile komşu evlerden fırına getirilirdi. Kepekli undan yapılmış hamurların pişirildiği, ev ekmeği dediğimiz ekmekler bu fırında pişirilirdi. Fırının soğumasına yakın; lezzetine lezzet katılması için hazin hazin denilir kısık ateşte pişirilmesi istenen  akşam yemeğine yetişecek şekilde İkindi Vaktinde güveçte getirilen  yemekler pişirilirdi. 

  Fırıncı Mehmet Amca’nın hikayesini, Çaybaşı’nı, Akbaldır Deresi’ni, Avcılar Kıraathanesi’ni, Akbaldır Deresi (Çaybaşı)üzerindeki köprülerini, çocukluğunda Çaybaşı’nda oturan, 64 yıl sonra kapımda beliren, ilkokul arkadaşım Osman Kurbanoğlu anlattı. Bunca yıldan sonra ortak bir konumuz olmuştu. Manisa hikayelerinin olduğu, yaşadığım anılarımdan bahsettiğim, derleyip toparladığım aşağı yukarı sekizyüz sayfalık “Karaköy Kıraathaneleri, Kırmızı Köprü” adı altında hazırladığım kitaptan bahsedince konuştuklarımızı yazarak bana gönderdi. İnşallah kitap gerçekleşirse onun ağzından bu anılarını sizlerle paylaşacağım. 

Bu yaşımızdan sonra bizler kentin belleği pozisyonundayız. Altmış yıl öncesini bu belleğe sahip olanlar anlatmalı; tarihimizi, taşınmaz kültür varlıklarımız olan dilden dile dolaşarak aktarılagelen yaşadıklarımızı, bizden sonrakilere aktarmalıyızki mensubiyet, aidiyet duygusunu yaşatıp, aşılayabilelim.

TACİR HAKKI (ALTINBİLEK)

      Bir tanıdığımızı, dostumuzu, arkadaşımızı, komşumuzu, sevdiğimizi hatırlamak için çok birikimlerimiz vardır, hafızamızda belleğimizde saklı duran. O birikimler bir işlem yaparken, birşey söylerken, “o da böyle yapardı, o da böyle derdi” deyip anarız, onunla olan hatıralarımız canlanır.

       Aramızdaki konuşmalarda geçen böyle söylemleri onun ağzından çıkış şekline göre telaffuz eder rahmetle anarız. Annem ile bu konuda çok müştereklerimiz vardır. Rahmetli böyle derdi şöyle derdi diye anarız. En çok da telefona dalmışken bize şöyle “Bakmayın şu merete, gözleriniz bozulacak.” Dediğinin taklidini yaparız.

    Manisa’mızın Çarşısı ile çok meşgul oldum. 1994 yılında kentsel sit olarak ilan edilmesindeki komisyonda çalıştım. İyiki de korumaya almışız o yıldan bu yana fazla tahribat olmadan günümüze kadar geldi. 1919-1922 yılları arası Yunan İşgali sonrasında yunan bozguncuları kaçarlarken yakıp yıktıkları şehrimizde, çarşının ticari potansiyeli sebebiyle hem mal hem para yönünden yağmalanmasının ardından tüm dükkanları ateşe vermişlerdi. 1922’den sonra Çarşı, yeni baştan inşaa edildi. Şimdi kentsel sit ile korumaya çalıştığımız çarşı bu çarşıdır., yani 90-100 yıllıktır.

     Aslında, çarşı ile yaşamım ilkokul çağında Rahmetli Babamın Taşçılar Mescidi’nin yakınındaki kunduracı dükkanındaki çıraklığımla başladı. Okumayı öğrendiğim  o yıllarda her şeyi okumaya çalışırdım. Şimdiki gibi yollarda afiş reklam gibi panolar olmadığı için dükkan tabelalarını  okumaya çalışırdım. Babamın ‘Kunduracı İslam Açıkdil’ yazılı tabelasını çok sık okurdum ve uzun yıllar o tabela hiç değişmemişti. 

     Babamın yanında çalışan kalfalarının beni hoş tutmalarından dolayı dükkanda çıraklık yapmayı çok seviyordum. Bir de babamın müşterilerinin ısmarlama ayakkabıları alıp giderlerken bana bahşiş vermeleri bu sevgiye ayrı bir renk katıyordu. Ayakkabı malzemesi bağcık, küçük camcı çivisi denilen ama ayakkabıcılıkta monte çivisi olarak adlandırılan monte çivisi, çila, keten ipliği, balmumu bu takım şeyleri tacir tabir edilen ayakkabı malzemeleri satan dükkanlardan koşarak gider alırdım. Deri kösele gibi ana malzemeleri babam toptan alırdı.

     Çıraklıkta iki görevim vardı ayakkabı yüzlerini diken Rahmetli Makinacı  Hilmi Usta’ya  ve malzeme almak için tacire gitmekti. Makinacı Hilmi Abi’ye gider “Amca bizim ayakkaplar oldu mu?” demem onların hoşuna gider lise talebesiyken arada bi ona uğrar bizim ayakkaplar oldu mu diye gülerek söyler bana çocukluk çıraklığımı anlatırdı. 

    İkinci işim ise tacirlerden ayakkabı için gerekli malzemeleri almaktı. Babam beni tacire gönderirken “Önce Tacir Hakkı’ya bak yoksa diğerlerine git” diye tembihlerdi. Yaşım biraz daha ilerlediğinde anladım, Hakkı amcada fiyatlar daha uygun hesaplı olduğu için babam beni ilk oraya gönderiyormuş. Ben de Hakkı amcaya gitmeyi severdim. Güler yüzünden olsa gerek. İşte Hakkı amcayı hatırlatan geçenlerde kullandığım bir kağıt parçası oldu. O zamanlarda kağıt kıymetli ama çarşı pazar bakkal dışarıdan alınan herşeye yine kağıt kullanılırdı. Naylon poşet değil naylon diye bir kelime kullanılmazdı, böyle birşey yoktu tabii, olmaz olaydı keşke.

    Naylon deyince: Bi, Almanya’ya işçi olarak gidenlerin tatil için Türkiye’ye gelirlerken akraba ve dostlarına getirdikleri naylon kadın çorabı bir de gömlekler naylondu. Yıllardır pazen, pamuklu ve evlerde dokunan şile bezine benzer daha kalitelisi olan Manisa Bezi’nden dikilen gömleklerimiz vardı. Almanyadan gelen naylonlu gömlekler bir anda benimsenmeye başlamıştı. Şimdi bu bezlerden, pamuklu giyeceklerden bulmak hem zor hem daha pahalı. İkincisi; bir de şarkı vardı. 1950’li yıllarda şarkı oldu deniyor ama uzun zaman dilden düşmedi, şimdi hala güncel “Bu akşam da dışarıda yiyelim hayatım.” 

 “Ayva sarı olacak, evde darı olacak

evlenmeyin bekarlar, naylon kızlar çıkacak.

Ayva turunç narım var, ne derdim ne zarım var

evlenip ne yapayım, aklımdan ne zorum var.

  Evlenmenin masraflı, başlık parasının ödenemez olması kız kaçırmalar bu yüzden arttiği yıllarda bestelenmiş olabilir.

    Naylon poşet ne zaman icat edildi hatırlamıyorum ama kağıt, o gelene kadar en makbul ve kıymetli bir malzemeydi. Eskimiş defter, kitap sayfaları, gazete kağıdı, atılmaz koparılıp koparılıp kullanılırdı. Rahmetli babam, yollarda koşar gibi giderek “Gazte gazte, son havadisler” bizim dükkana yaklaştığında “Tercüman geldi.” diyerek gazete satan Cavit amcadan, her sabah Tercüman Gazetesi alırdı. Ben de bu eski gazete kağıtlarından hamurla yapıştırarak yaptığım kese kağıtlarını mahalle bakkalımız Bakkal Ahmet’e satardım. 

Nihayet sadede gelebildik. Tacir Hakkı Amca, eski defter sayfasının ucundan bir parça kağıt koparır, şöyle bir ucunu içe büker ters piramid haline gelen kağıdın içine terazinin kefesinden tarttığı monte çivilerini buraya boşaltır piramidin tabanını içe doğru bükerek dökülmesini önlerdi. Geçenlerde birkaç ilacımı yanıma almam icabetti. hemen oracıktan kopardığım kağıt parçasını Hakkı amcadan öğrendiğim gibi büktüm cebime koydum. Çok pratik bir çözüm, içine koyduğunuz her ne ise kolay kolay dökülmez tavsiye ederim. Tavsiye ederken de öğretirim. Ama patent hakkını Hakkı amcadan aldıktan sonra.

65 ÜSTÜ DEYİP GEÇMEYİN

      Tutturdular bi 65 üstü, tutundular 65 üstüne. Nice 65 üstüler var dilleri dualı, nice 65 üstüler var elleri kınalı. Emekli de olsalar evin ihtiyaçları var: Küçük şehirler, kasabalarda anlarım da büyükşehirlerde metropollerde bir yerden bir yere gitmek bir iki saat izinli çıksa dönüşte evine yetişemez. Kendi evine baktığı yetmezmiş gibi çocuğunun evine, çocuğuna torununa da bakmak zorunda bu emekli veya 65 üstüler. Aynı zamanda kamu görevi de yapıyorlar. “Yetmiyo, iş yok, dükkanım kapalı, işten çıkarıldım.” Daha birçok madur vatandaşlara maddi manevi desteklediği, çocuğuna emekli maaşından kıyıda köşede kefen parasından ekonomik destek verdiği gibi evde yaptığı tarhana bulgur börek yemek ile de yokluğu gidermeye çalışıyorlar. Bu bir nevi kamu görevidir. Çok sesliliği tek sesliliğe dönüştürme çabasıdır.

      Birçok 65 üstüler kısıtlı zaman yetmediği, evde otur otur zaman geçmediği, tutuk olan her bir yanımızın daha da tutulduğundan şikayetle, yasağı kısıtlamayı aşma çareleri arıyorlar. Çoğu kazı kazan, milli piyangoculuğa başlamayı bile düşünüyor.

       “Öyle bir an geldiki mehtap seni sandım” misali öyle bir an geldiğinde çık desenizde kimsenin çıkmaya mecali kalmayacak. İşte o zaman şehir hastaneleri devreye girecek. Yeşil boyalı veya çizgili, üzerinde filanca belediye yazan araçlar yetmeyecek. Şehirlerimizin çarpık yapılaşma ile tek tipe dönüşüp kentin kimliğini kaybettiği yetmezmiş gibi kentin hafızası da bir bir yok olacak.

      Genç nüfusla öğünüyorduk; bir beş yıl sonra yaşlı nüfus oranı artarak orta yaş, 10 sene sonra yaşlı ülke konumuna geleceğiz diyor istatikçiler. Ama 35’in yolun yarısı olduğu zamanlar geçti, şimdi 65-70 olan yaşlıdan sayılmıyor hatta orta yaş deyip yaşama sevincine gark olanlar var. “Ömür dediğin ne ki? Üç gün” medya söylemi. Aslolan, 75’likler ülke yönetiyor. 65 üstüler çıkamasada çıktıklarında gidecek yolları, söyleyecek sözleri, yönetecek güçleri var. Ayağını sürüyen değil bacaklarını geren var. On dakikalık katarakla ayaklarının üstünde İstanbul’u gören var. By pass ile Avrupadan Asyaya koşarak geçen var. Bisikletle Türkiye turuna iki kişi olup Moğolistan’a giden var. Kitap yazıp, hayatını anlatıp,  nobelin kapısından dönen var.

       80 yaşında baba olan bile var ama onu daha sonra anlatacağım.

MUHTEŞEM BEDESTEN,OLMASI GEREKEN.

            Vilayet Konağına gelen misafirlerimizi valiyi ziyaretten sonra Osmanlı Çarşısını gezdirecek ve oradan da kültür salonuna geçecektik. Turizmimizi tanıtacak olan yabancı konuklarımıza tanıtım konferansını, bu çarşıyı gezdirelim diye geç vakte almıştık.
200 kişilik konuğumuzdan birçoğu aşağıda kalmıştı, temsilci heyeti dediğimiz grup valimizi ziyaret etmiş çıkış da diğer bekleyen grupla birlikte yürümeğe başlamıştık.

            Vilayetten çıkıp da arka tarafına yani emekliler parkı yönüne gelince karşımıza eşsiz Manisa Dağı fonunda Hatuniye Camisi çıkıverdi. Caminin manzarasına bakarak parkı geçtik. Caminin avlusunda camiyi incelerken rehberimiz Hatuniye Camisi’nin tarihçesini kısaca anlattı. Sadrazam Mütercim Mehmet Rüştü Paşa’nın kabrinin yanından, caminin arka kapısından çıktık.
Kurşunlu Han ve önünde ki meydancık bizleri karşıladı. Taş duvarları ve Osmanlı Han yapılarının en sağlamı, bakımlısı ve muhteşem görünüşü ile önünde ki alandan içeri girdik. Hayranlıkla bakan konuklarımıza bunun bir eşinin 150 metre ötede var olduğunu bu hanın yani Yeni han’ın yapısının sanatçılara yönelik yapıldığını anlatan rehberimizden buranın yani Yeni Han’ın gezilmesini istediler, programda orasının var olduğunu söyledik. Bir saatte ancak çıkabildik Kurşunlu Han’dan.


      Yeni Han’a giderken Kuyumcular Çarşısının rengârenk cepheleri cezbetti bizleri. Cepheler ayrı, işlemeli altınları ile vitrinleri ayrı bir güzeldi.
Sokak ve dükkan cephelerine bakarken köşede ki küçük mütevazı, köşesine çekilmiş gibi duran sokak çeşmesinin mermer işçiliği konuklarımızı buradan su içmeye davet etti. Suyu içen konuklarımız arkalarını dönünce yine taş duvarları ve girerken saygıya davet eden kapısı ile Yeni Han. Daha önce Kurşunlu Han’ı gördüklerinden burası onlara yabancı gelmedi hemen o tarafa yöneldiler. Burada Tasavvuf Musikisi eşliğinde Türk Kahvesi içileceği söylendi han esnafı tarafından. Kahve, kokusunu hanın duvarlarına sindirirken, işlemeli pirinç kaplı fincanlar ve uzun saplı pirinç cezveden fincanlara boşalan kahvenin kokusunu burnumuzun ucunda hissettik. Nasıl yapıldığını görmek isteyen bazı konuklarımız kahvehaneden içeri girdiler, ocakta kahve dolabında kavrulan kahvenin taş dibek de dövülüşünü hayretle izlediler. Kahvenin enfes tadının nereden ve nasıl geldiğini anladılar.


   Buradan çıkıp da çarşının içine dalınca; Osmanlı Sanatı tezahür etti birden. Yüzyıllar öncesine gidiverdik, dükkân camekânları, içleri, cepheleri, esnafın kıyafetleri, taş döşemeli sokakları, dükkân önlerine hasır iskemlelere oturmuş sohbet eden fesli adamlar, eski kıyafetleri ile bakır dövme ustası, semerci, kalaycı, keçeci esnafının yaptıklarını ustalıklarını izlerlerken körüklü çizme ustasından çizme aldı bazıları. Kollu makineci, sayacı, ayakkabıcı, terzi, tezgâhta Manisa Bezi dokuyan kadının, boyaması, tahta baskısı ile yazmalara desen veren kızın işledikler ayrı güzel kıyafetleri ayrı güzeldi.


  Gruba hakim olamıyorduk artık, her köşeden, dükkandan, sokaktan insanlar çıkıyor,
birbirlerine oraya da bakın burayı da görün diye tavsiyede bulunuyorlardı. Dalıp giderken tarih öncesine İkindi Ezanı okunmaya başladı çok yakından geliyordu ezan sesi. Çeşnigir Camii ve meydanına gelmişiz farkına varmadan. Bakınca sağımıza solumuza ulu çınar ağaçlarının gölgesinde Cumhuriyet Hamamı.
Cami, meydan, çarşı, esnaf, han, hamam
buradan ayrılmak istemez ki insan.
Dinlenelim dediler oturalım caminin avlusunda.
Baka kaldılar caminin duvar taşlarına.
Yine hasır iskemleler tahta sehpalar, yorulduklarının farkında değildi konuklar.
Yoğurtçuların çıngırak sesleri
Çomaklı Macun, keten helva satanların avazeleri.
Ortalarda dolaşan köpek
“Allah Allah o da mı Osmanlı’dan?” anlayamadım pek.
Şerbetçiler geldi nereden çıktı bunlar derken köşede ki şerbetçi dükkanının palabıyıklı ustası gülümseyerek geldi yanımıza. “Üzüm şırası, ahududu suyu, böğürtlen şerbeti, ne içersiniz?” dedi. Gümüş zincirli, işlemeli, püsküllü tepesi ile hem selam, hem saygı, hem ikramı dile getiren, eğilince dökülen pırıl pırıl parlayan şerbetliklerden dökülen şerbet, kalaylı bakır tası dolduruyordu. Buz gibi. İçince yorgunluğumuz dindi, o kadar kendimizden geçtik ki şimdi davulcu eşliğinde tellal gelip padişah fermanını okuyacak diye bekler olduk.


  Konferans falan unutuldu büyülenmiştik adeta. Daha marangoz ustalarının el yontmalarını, sedef kakmalarını görememiştik. Görememiştik hat ustalarını, ebru sanatının inceliğini. Müzik aletleri kanun tambur satan dükkândan, gramofondan geliyordu, eskilerden bir erkek sesi.

”Esdi nesim-i nev bahar açıldı güller subhu dem.


Açsın bizim de gönlümüz saki medet sun cam-ı cem.


Erdi yine ürdi-i behişt oldu heva anber sirişt


Alem behişt ender behişt, her guşe bir bağ-ı irem.


Gül devri ayş eyyamıdır, zevk ü sefa hengamıdır


Aşıkların bayramıdır bu mevsim-i ferhunde-dem.


Dönsün yine peymaneler olsun tehi humhaneler


Raks eylesin mestaneler mutribler ettikçe negam.”

       1572-1635 tarihlerinde yaşamış Divan şairi Nefi’nin güftesini 1860 yıllarında Hacı Arif bey bestelemiş, Rast Makamında Türk Aksağı usulünde olan bu eseri pek anlamamıştı konuklar ancak nağmelere takılmışlar, mırıldanıyorlardı.
Kalkalım dedik, ancak toparlayabilirdik grubu. Bedesten Meydanında ikram vardı. Osmanlı mutfağı ama Manisa Yemekleri ikram edilecekti.
Çok az daha yürüdük, aman yarabbi o ne meydan; Karşımızda uzun ve yüksekçe bir duvar, arkasında ki zamanımız binalarını gizlemiş, bırakmıyor bizleri zamanımıza dönmemize bir set gibi. Bir ucundan Alaca Hamam gözüküyor diğer ucunda
Cumhuriyet eseri Efendiler Kahvesi, ikram ve yardımcı hizmetler buradan karşılanıyor. Taş kaplamalı zemini, erguvan ağaçları, yer yer Osmanlı Lale tarhları ve gülü gülistan olmuş bahçesi ile şipşirin bir meydan.
Mehter duvarın önünde yerini almış. Yeniçeri Ağaları, Kul kethüdası, Beyaz atlas’tan sancak, taşıması bile bir mesele rengârenk bayraklar, flamalar, sorguçlu bayrak direkleri, uzun kalpaklı Osmanlı yeniçerileri.
17.sinde Sultan Mehmed
İstanbul’u alınca Fatih Sultan Mehmed.
Şimdi Şehzade Mehmed 15 in de olmalı belkide şimdi.
Manisa Şehzadeler Şehri.

          Konuklar toplandılar 200 kişi, mehter, bizler, bu da bir başka alem. Mehter hem çalıyor, hem söylüyor, ortalık inliyor.
“Ceddin deden, neslin baban
Hep kahraman Türk Milleti,
Orduların, pek çok zaman
vermiştiler dünyaya şan.”
Mehter davulcusunun havada daireler çizerek salladığı tokmaklar döverken davulu güm güm sesleri duvara çarpıp geri geliyor, zaman geri geliyor, sanki tarih canlanıyordu.
Meydanın dökme demirden aydınlatma direklerinin lambaları yanmış, akşam çökmüştü. Zil sesi toplantının başlayacağını duyuruyordu bizlere, meydanda ki misafirlere. Rüya âleminden gerçeğe dönmüştük derken, toplantının yapılacağı, gece aydınlatması ile.


MUHTEŞEM BEDESTEN.
Anlatmayayım gelip görmeniz lazım.


BELEDİYE/BÜYÜKŞEHİR

       Bozköy Deresi; Bozköy’ün köy olduğu zamanlarda Spil’in çamlık alanından çıkar önce dik vadiden bazen çağlayarak hızlıca,  Bozköy’ün en batısına geldiğinde sürükleyip getirdiği çakıl taşları arasından çağıldayarak berrak bir şekilde tertemiz akardı. Bozköy sınırlarından çıktığında şimdiki Adliye ve Emniyet Müdürlüğü’nden çok önceleri Topraksu Gediz Planlama binalarının yanından İzmir-Bursa Sür’at Yolu’nun (Mimarsinan Bulvarı) altından, Tevfik Lav Spor Tesisleri ile Migros’un arasından akarken yatağında sürüklediği çakılları buralara bırakırdı. O zamanlar; Manisa Büyükşehir Belediyemizin spor tesislerine adını verdiği Rahmetli Tevfik Lav o yıllarda yeni doğmuş, Migros, kapalı kasa kamyonet arkasında sokak sokak dolaşıp arka kapılarını açarak ilk defa İstanbul’da bakkaliye ürünleri satma işine henüz başlamamıştı.

          Migros’un hemen yakınına DSİ Müdürlüğü Bozköy Deresi’nin taşkınlarını önlemek için yüksekçe bir sed yapmış, seddin üzerindeki yoldan Horozköy’e gidilirdi. Bu seddin sınırlayarak aktığı Bozköy Deresi burada yaygın bir şekilde akarken taşıdığı çakıllar bu bölgeye birikirdi. Çakıllar at arabalarına küreklerle doldurulur Manisa içindeki inşaatlarda elle karılan bir veya iki katlı evlerin betonlarında kullanılırdı. Katlar arttığı zamanlar geldiğinde kamyonlar yazın kuru olan dere yatağının içine girer köstebek gibi dere yatağını oyarak aldıkları çakıllar ile bu defa betoniyer ile karılarak yapılan betonları dört beş katlı inşaatlarda kullanırlardı. Migros’un olduğu yer biraz belediye biraz da vatandaşın kullandığı çöplük alanıydı. Çöplerin bir çoğunu su alıp götürsün diye, derenin içinden alınan çakıl  oyuklarından dolayı içeriye giremedikleri için dere yatağının kenarına atılırdı.

           1970’den itibaren Küçük Sanayi Sitesi için kamulaştırma çalışmaları başladığında bu bölgeler Organize Sanayi Bölgesi’ne kadar bağlık bahçelikti. Bol sulu lezzetli Papaz eriklerin, al renkli iri Napolyon kirazların, sapsarı iri taneli salkımlarından bal akan Sultani’ye üzümlerin, kokusu bağı saran Misket üzümlerin, Morumsu Şam üzümlerin, Çengelcik armutların, Lop ve Bardacık incirlerin, aromalı Diş Bademi ağaçlarının, sonbaharda yedisinden yetmiş rengine kadar bürünen Çitlembik ağaçlarının, şakıyan Saka kuşlarının nesli tükenmiş Sarıasma’ların, empresyonist ressamların dahi boyayamadığı sivri uzun gagalı Arı kuşlarının, yumruktan küçük Kızılgerdan Nar bülbülerinin, insancıl Boz renkli Serçelerin,  sofralık siyah zeytinlerinin yetiştiği, bunları seven kaçarken bed sesleri ama eşine kur yaparken türlü nağmeler döktüğü, çıkardığı sesler ile güzel ötüşlü Karatavuk’ların, adını sayamadığım ama çocukluğumda arkalarından sapanta ile koşarken benimle dalga geçen güzel renkli, bol ötüşlü kuşların yaşadığı bölgeydi. Bozköy Deresi, Safrançayı, Karaçay buraları sularıyla besler, tüm tabiata hayat verirlerdi. 

        Düşünce Adamı derviş edalı Mimar Turgut Cansever “İnsan kenti yaratır” der. Dereleri beton duvarlar ile sınırladık hatta örttük, ağaçları, tabiatı körelttik, toprağı dahi kent malzemeleri ile asfalt, beton ile kapattık. Ne tabiat ne insanlık nefes alamıyor artık. Yolumuzdan saptık, neyse biz yazımızdan sapmayalım.

       Rahmetli Ertuğrul Dayıoğlu’nun ilk belediye başkanlığı döneminde bacasından kapkara dumanlar çıkan asfalt şantiyesini çöplüğü kaldırıp buraya kurmuştu. Buradan 1980’li yıllarda yapımına başlanan Saruhan Oteli’ne doğuya doğru sür’at yolu boyunca yürüdüğümüzde; yakın zamanda hakkın rahmetine kavuşan 1977 dönemi Manisa Belediye Başkanı olan Rahmetli Ersan Atılgan Laleli’nin altyapısını ihale ettiğinde bu bölge, Gecekondu Önleme Bölgesi adı altında yeni yeni yapılaşmaya başlamıştı. Saruhan Otel’in ön tarafında gruplar halinde açık alışveriş merkezi gibi işyerleri vardı. Murat 124, Kartal, Şahin gibi sözde modeli değişmiş arabalar ile 12-9 gibi rakamların model olduğu Reno marka araçlardan başka araç bilmediğimizden, Merhum Başbakan Turgut Özal’ın ekonomi reformu ile yurt dışından araçlar ithal edildiğinde otomatik vitesli, otomatik kapı ve  camlı araçları tanıdık. Bahsi geçen işyerlerin birinde Arif Koşar Japon malı Mazda showroom’u açmıştı. Böylelikle araç piyasasında yeni bir dönem başlamıştı. Bu işyerleri bir zaman sonra yıkıldı, boş alan olarak kaldı. En son Lunapark olarak kullanılan bu alana 2010 yılında Çanakkale Müzesi ve Atatürk Sergi salonu yapıldı. Bu alana bitişik Manisa Prime inşaatı başladı. Komşu parselde 2014-15 yıllarında Manisa’nın ilk AVM’si olan Magnesia açıldı. 

Magnesia’ya komşu olan bu parselde otel, yeme içme mekanlarının ağırlıklı olduğu AVM’den oluşan ‘Manisa Prime’ kompleksinde bulunan Manisa Büyükşehir Belediyesi binasının inşaat çalışmalarında son aşamaya gelindi. Manisa Ticaret Odası’ndan kiralık olarak kullandığı binasından bugünlerde taşınacak. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ün çok yakından takip ettiği modern bina, günümüz teknolojisine uygun olarak donatıldı. Büyükşehir hizmet birimlerinin tümünün il genelinde hizmet vereceği binası ile birlikte ‘Manisa Prime’ kompleksi yaz başlarında tamamlandığında, Manisa’mıza çok büyük katma değer sağlayacağı gibi aynı zamanda Manisa’mızın görünen modern yüzü ile birlikte, Süreyya Piknik Alanı’ndan Gediz Köprüsü Kavşağı’na kadar uzanan Mimarsinan Bulvarı, Yeni İmar Planı ile Manisa’mızın parlayan gerdanlığı olacaktır.

AYRIK OTU

Gediz kıyısında bağımız çok önceleri tarlayken Gediz yatak değiştirdiğinde birkaç yıl Gediz’in yatağının, sularının, altında kalırmış. Tekrar eski yatağına döndüğünde her tarla sahibi komşular adımlayarak ağaçlardan nirengi noktaları seçerek sınırları tespit ederlermiş hatta bu tespit esnasında komşusunun bizim tarlaya girdiğini söyleyen dedeme komşusu yahu sende bir adım öteye gidiver demesi, o yıllarda tarlanın değerinin ürünün ederinin bir hükmünün olmadığını anlıyoruz.

Bu tarlamızı babam bağ yaptı hem de ne zorluklarla Manisa’ya 10 km mesafedeydi çoğu zaman yaya olarak giderdi. Benim çocukluğumun anılarında öneml yer tutan yaz günleri, bağbozumu hatıraları, komşularla yenilen yemekler, edilen sohbetler, tek haneli bağ evimiz, terasında babamla birlikte yıldızları seyrettiğimiz, üzümü kuruttuğumuz sergisine üzüm çuvallarını tıka basa doldurup doldurup ağızlarını babamın çuvaldız ve keten ipliğiyle dikişleri, herbir çuvalı yere yatırırken babamın keyifli yüz ifadesi hala gözlerimin önündedir. Akşamki kastra yemeğinden sonra tulumba suyuyla soğutulmuş üzümleri, yıldızların altında terasta yediğimiz müstesna gecelerde babam keyfe gelir Van ve Menemen’de iki defa yaptığı askerlik hatıralarını anlatır. Efkarlanır “Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım, gönüle uçmak düştü bir kanad bulamadım.” Şarkısını söylerken gözleri dolar, Van’daki hatıraları gözlerinin önüne gelir, ayaklarında asker potinleriyle günlerce kilometrelerce yürüyüp ayakların şiştiği potinlerin kuruyup sıktığı, herbir askerin ayaklarının potinler içinde kanayıp yaralar bağladığını anlatırdı.

Çocukluğunun yokluklarını, yoksullukları, olmayan kömürü, bulunmayan lamba şişesini, katık edilen kuru ekmeği, 1912 doğumlu babam savaş yıllarının acılarını, salgın hastalıklarla geçirilen zamanları, doktorların fedakarlıklarını, yardımlaşma ve dayanışmaları, komşulukları, anlatırdı.

İşte bu anılarımın olduğu bağımızı babam yetiştirirken ben de yanında oturur toprakla oynardım, yardım etmeye çalışırdım. Babam arada bir işi bırakır toprakta gördüğü bir otu yolardı. Onları yolar bir yere toplardı. Meraklı bakışlarımdan “Oğlum bu ayrık otudur, bu toprağı sararsa mahsül yetişmez başka bitki bile çıkmaz bu toprağı sarar gider toplayıp yakmazsan kışın kurur baharda yeşerir yine her yeri sarar derdi. Ayrık otu yerde sürünür gibi gelişir her eklem yerinden toprağa kökler salar bu onu daha güçlü kılar diğer yer bitkileriyle mücadelede onları yok ederdi.

Artık onların toprakta yetişmeleri söz konusu değildir çünkü ayrık otlarına ilaçlar atılıp kurutulması sağlanmıştır. Ayrık otları hayatımızın her döneminde hep vardır; hemen yanıbaşımızda, köşe başında, kuyrukta, trafikte, işimizde gücümüzde, toplulukta, toplumda çok var. Hem de öyle yolmakla, toplayıp yakmakla, ilaçlamakla yok edilemeyecek kadar.

BİRLİKTE YAŞAMAK

Kısa boylu ama keskin bakışlı, burma bıyıkları ile kalın siyah kaşları yakışıklılığını pekiştirirken sekiz köşeli kasketi, bir cebinden diğerine sarkan köstekli saatin gümüş zincirli cepken yeleği, külot pantolonun dizden aşağısının içine sokulmuş körüklü çizmeleri ona ayrıca bir bıçkınlık veriyordu. 

At arabasının kasasından tekerine kadar, çiçek motifleri ile boyanarak süslenmiş ahşaplarını bibirine bağlayan burulmuş, bükülmüş onlara da katlı çiçek motif benzerliği verilmiş demir parçacıkları, tekerleklerle dingilin bağlandığı yerde tekerin, her dönüşünde arnavut kaldırımı taşlarda eğrilip bükülürken çıkardığı dingil sesi. Bu ses adeta ustasını çağrıştıran özel sestir.

Beyaz ama sarımtrak yeleli besili kula kırmızısı at, bu güzel arabayı bir eda bir ahenk ile çeker. Arabanın rengarenk boyalı ata doğru uzanan okları atın boyunluğuna bağlandığı yerde, ayrıca gövdesine endam veren koşumlarından kalın derinin ucuna bağlanmış aşağıya sarkan kırmızı ağırlıklı renkli yün püsküller atın her adım atışında salınırlarken arabacının kırbacı havada şaklar. At kendisine değmeyen bu kırbaç sesinin bir keyif narası olduğunu bilir, sahibinin keyifli olduğunu anlar daha bir alımlı adımlar atarak boynunu gergin duran dizginlere bağlı olarak öyle bir kavislendirirki ortaya çıkan terli boynunu güneşle parlatır. Başı, ileri atılan adımlarının havada doksan derece duruşu ile alnına değecek gibi bir uyumla dizlerine doğru iner kalkar.

Metaksazın kahvesinden alınan tahta sandalyeler ile yüklü olan at arabası Karaköy Kahvehaneleri’nin önünden karaköylülerinin dediği İki Lüleli Camisi’nin (Hacı Yahya Camisi) yanındaki sokaktan yukarı doğru Arapalan yokuşunu tırmanmaya başlamıştır. Dar sokaktan çıktıktan sonra çınarların gölgelediği, tek katlı, kerpiç duvarlı, basık kapılı, cam ölçülerine göre şekillenmiş küçük pencereli, çingene kiremidi kaplı çatılarının ağırlığı ile çökmüş gibi duran alçak evlerin çevrelediği meydana gelmiştir. Meydanın güneybatısındaki Defterdar Mahmut Efendi Camisi’nden gelen mevlüt sesi, köşesindeki Pürnefes Çelebi Çeşmesi’nin çağlar gibi akan su sesi ile ulvi bir anlam kazanırken meydanda oynayan çocukların şamataları, komşuların telaşla sağa sola koşuşturmaları, birbirlerine iş buyurmaları ile düğün evinin meydana bakan yüzündeki albayrak nazlı nazlı dalgalanırken tatlı bir heyecanın başlayacağını gösteriyordu.

Uzun yaz günlerinin sıcağı Spil’in eteklerine çekilirken Akşam ezanından sonra her komşu evden getirilmiş meydanda yenilen düğün yemeklerinden sonra davulun tokmağından önce bızbız sesi tıngırdamaya başlar. Zurnacı ses ayarı yaparken arada bir zırt gibi ses çıkarırken heyecanı işaret eder. Zurnacı sabahtan kulağına taktığı kırmızı gülü solmuş kulağından yanağına doğru sarkmasına rağmen havasından birşey kaybetmemiştir. Artık, davul tokmakla buluştuğundaki dom dom sesiyle araya giren bızbız sesini zurnacının şişmiş yanaklarının havası inerken zurnasını havaya kaldırırkenki tiz sesi bastırır. 

Masalar toplanmış tahta sandalyeler dizilmeye başlamıştır. Mahallenin çocukları ön sandalyelere oturup oturup kalkarken aralarındaki oyunları ile damat ve gelinin taklitlerini yaparak kendi kendilerine eğlence yaratıp gülmekten kırılmaktadırlar. Artık sandalyelere oturmaya başlayan davetliler ile akşam serinliği meydana çökerken düğün havası ısınmaya başlamıştır…

O yıllarda düğünlerin çoğu böyle yapılırken ayrıca iki salon vardı. Biri Orduevi diğeri Sümerbank Mensucat Fabrikası’nın düğün ve nişanlarda salona dönüşen yemekhanesiydi. Orduevinde düğünlerden farklı olarak yılbaşı baloları yapılır kadınlar giyim ve saç şekilleriyle çok güzel zarif görünürlerken erkekler de takım elbise, kravatları bazen papyonları ile tam bir centilmendiler. Orduevinin askerlerden oluşan orkestrası dans müzikleri çalarken, asker solistin gurbette özlediği sevgilisi aklına gelir Frank Sinatra’nın My Way’i, Strangers in the night’ı, Nat King Cole’un Unforgettable’ı, Charles Aznavour’n Hier encore’u, (Daha dün yirmi yaşındaydım, zamanla oynaşır hayattan tat alırdım….. ) diyerek başlayan romantik şarkıları söylerdi.

İşte o devirlerde yapılan düğünlerimizde, coşkudan eğlenceden ziyade birlikte olmak ve birlikte eğlenmek heyecanı yaşanırdı. Düğün ve bayramlık kıyafetler sandıklardan, dolaplardan çıkarılır bir özenle düğüne hazırlanılırdı. Bu kıyafetler her zaman giyilmez özel günlere saklanırdı. Yokluğun, yoksulluğun yarattığı savaş yıllarını yaşamış olan halk, gösterişten uzak, herşeyin kıymetini bilir, elindekileri itina ile kullanırlardı. Eğlenceleri dahi bu gibi günlerin haricinde sınırlıydı.