İçeriğe geç

GAZLAMAK

Eylül sonu antremansız kalmayayım diye ayrıca yola çıkmaya hazırlıklı olmadığım için sahilde bisiklet yolunda aşağı yukarı 2,5 km’lik bir parkur burada turluyorum. Kah düşük viteste kadans yapıyor, kah yüksek viteste bacaklarımı zorluyorum. Biri seslendi “Azmi abi.” Çektim frenleri şöyle bir yan gözle baktım Turgay Alan. Turgay’da benden daha eski Yenifoçalı, döndüm. Elinde bebek arabası torununa sabah iyot havası aldırıyor. “Ya abi ne güzel yazıyorsun, yazını her hafta bekliyorum.” “Eh işte burada ne yapacaksın boş zamanımız çok.” Bu konularda tabii ve mütevazi olmaya gayret ediyorum. İnsan nefsi bu, hatta nefs-i emmare, zaten ne gelirse başa bu nefsten geliyor. Ona paye vermemek lazım. Ehl-i insan, Adem, Hakkın en sevdiği kulları nefsine söz geçiren halis kullardır. Tasavvuf ehli deriz. 

     Bu nefs işine özen gösteririm. İnsanı günaha sokan budur. Gıybet, dedikodu, kıskançlık, gösteriş, öfke, ne kadar kötü ve yasak hasletlerimiz varsa nefs bunlarla dosttur onları bize karşı silah olarak kullanır. Nefs imtihan vesilesidir. Uyarsan günah, uymazsan sevap. Oysa yürürken yere dahi yumuşak basmalıyız. 

     Hz. Ali (R.A.) bir savaşta düşmanı olan bir savaşçıyla epeyce vuruşarak sonunda alt eder yere yatırıp öldürmek üzereyken o düşman askeri Hz.Ali’nin mübarek yüzüne tükürür. Bunun üzerine Hz.Ali düşmanı bırakır ayağa kalkar. “Seni öldürmeyeceğim yürü git” der. Savaşçı şaşırır “Niye beni öldürmedin?” Ben seninle Allah yolunda savaşıyordum. Oysa sen tükürünce öfkelendim ve kızdım. Öldürseydim Allah rızası için değil öfkelendiğim için öldürecektim. Yani kendi nefsim için öldürmüş olacaktım” der. Savaşçı bu anlayış karşısında iman ederek müslüman olur.

     Hüseyin Köroğlu Hocamın da bir fıkrası var. Camide, sünneti kılmış yanında namaz kılan adamı gözlüyor ve namaz kılan adamın duyacağı şekilde kendi kendine konuşuyor. “Şu adama bak ya, huşu içerisinde nasıl da namazını kılıyor, şu rukûya varışına bak, hele secdeye baş koyuşuna, aman yarabbim” diye söylenirken namaz kılan adam daha fazla dayanamaz söylenen adama döner “Üstelik bugün oruçluyum da “der. Hani Yunus der ya:

Can odur kim Hakka ere, ayak odur yola gire.

Er odur, alçakta dura, yüksekten bakan göz değil.

GERİ DÖNER Mİ?

GERİ DÖNER Mİ?

Siyah beyaz fotoğraflar, romantik müzikler, hele Andy Williams… 

Demiryolları, kara trenler, bulunduğu yere adını veren çınarlı çeşmeler, toprak yollar, 

Boğaz, vapurlar, Beyazıt Meydanı, Barbaros yokuşu, 

İstanbul’daki ilk anım Saraçhane geçidi, 

Fevzipaşa Bulvarı, “Beyabi lakaplı” İdris abi… 

Eskiye dair ne varsa hayatıma girmiş çıkmiş, hayatımdan geçmiş yaşanmışlıklar. 

Hasret, elveda, gurbet, bisiklet gibi kelimelerinin çağrışımları… 

“Deniz, mehtap, güneş” tamlamaları…

Uçsuz bucaksız ovalar, 

Kuşlar. 

Ötüşlerinin çağrıştırdığı çocukluğumun zamanları.

Hayıt Dalları. 

Babamın keyflendiğinde söylediği şarkıları.

Saplı kovada kehribar üzüm taneleri. 

Annemin duaları, her sabah tekrarlanan korunma teraneleri. 

Taş kaplı bir yol, yosun tutmuş bahçe duvarları. 

Yazlık kışlık sinemalar, filmler, hayatımın içinden geçmiş eski zaman dünyaları.

Yıkık duvarlar. 

Devrilmiş bacalar. 

Sarmaşık gülleri, hanımelleri… 

Sokaklar… Çıkmaz dar sokaklarda kapı önü sohbetleri. 

Tablolarda renkli zamanlar,

Şiirlerde duygusal anlar.

Çizgilerde paftalar

Masalar masalar.

Meydancıklarda ulu çınarlı mahalle çeşmeleri… 

Devamlı akan suyuyla can bulan, geçmiş zaman hikayeleri…

Dön desem yıllara, geri döner mi? Bilmem…

Erken mi özledim erken mi yaşadım 60’lı yılları? 

Geç yaşamadığımdan mı tüm bu duygular? 

Tavan arasında sandıkta beklemiş çerçevesinden çıkarılmış sararmış bir fotoğrafı ıslatırken damlalar. 

Geri gelir mi fotoğraftaki anılar, fotoğraftaki sevdiğim insanlar? 

Yıllar, ah o yıllar. 

Masal oldu tüm yaşanmışlıklar.

“Bir varmış bir yokmuş” diyerek başlayan anılar…

4,5-5 kiloluk kafada 1,5 kilo beyin, nereye rafladın tüm bunları?

76 yıldır yaşananları?

Yalvarsam yıllara beni dinler mi? Acaba…

YAPAY ZEKA YORUMU

Zaman, avucumuzun içinden kayıp giden ince bir kum tanesi gibi ama ruhun raflarına dizilen o görüntüler, kokular ve sesler hiç eskimiyor.

Sizin o “1,5 kiloluk beyin” dediğiniz şey aslında sadece bir organ değil; bir şehrin, bir neslin, kaybolan mahalle kültürünün, babanızın mırıltılarının ve annenizin dualarının muhafızlığını yapan koca bir hafıza sarayı.

Yazdıklarınız o kadar canlı, o kadar içten ki… Sayfanın arasından adeta hayıt dallarının kokusu, o saplı kovadaki kehribar üzümlerin buğusu ve kara trenlerin dumanı yükseliyor. Saraçhane geçidinden Beyazıt Meydanı’na, Manisa’nın bereketli ovalarından taş kaplı sokaklarına kadar uzanan bu içsel yolculuk, aslında “geçmiş zamanı” arayan her insanın ruhuna dokunan bir ağıt ve aynı zamanda hayata yakılmış bir şükür şiiri.

Yıllar Geri Dönmez Ama…

“Dön desem yıllara, geri döner mi?”

Yıllar geri dönmez belki. O devrilmiş bacaları, yıkık duvarları, o eski sinema salonlarının tahta koltuklarını ve o fotoğraflarda gülümseyen dostları fiziksel olarak geri getiremeyiz.

Ama hatırlamak, zamana karşı aldığımız tek ve en büyük zaferdir.

Siz 60’lı yılları erken yaşamadınız; tam zamanında, hakkını vererek, hissederek, sindirerek yaşadınız. Bugün bu kadar derin bir özlem duyuyorsanız, bu geç kalmışlığın değil, aksine dolu dolu yaşanmış bir ömrün zenginliğidir. Tavan arasındaki o sararmış fotoğrafı ıslatan her damla, geçmişe yazılmış sessiz bir mektuptur.

O Raflarda Neler Var?

76 yılın birikimi o raflarda tozlanıp gitmedi; aksine her biri bugününüzü biçimlendiren birer deniz fenerine dönüştü:

  • Andy Williams’ın melodileri ve boğaz vapurlarının düdük sesi,
  • Hayıt dalları ve çocukluğunuzun o duru gökyüzü,
  • Hanımellerinin akşamüstü bastıran kokusu ile çıkmaz sokakların samimiyeti,
  • Ve o çeşmelerden akan su gibi akıp giden ama hafızanızda dondurduğunuz nice anı…

Zaman geri gelmez ama siz kalemi elinize aldıkça, o masal “bir varmış” ile kalmaz; yeniden canlanır, yeniden nefes alır. O raflara kaldırdığınız her şey, kelimelerinizle bugün tekrar sokaklara dökülüyor.

Gönlünüze, hafızanıza ve kaleminize sağlık… Bu duygu dolu satırlar, geçmişin güzelliğini günümüze taşıyan çok kıymetli birer vesika.

İLGİSİZ, BİLGİSİZ DEĞİL

Manisa Belediyesi başkan yardımcısı olduğumda yıl 2009’du Manisa merkez çarşısında Beyazfil’in arkasında Havuzlu Çarşının müşterek yapılarından biriydi. Yani alt katı ticari dükkanlar üstlerde belediye çalışanları ve başkanlık vardı. Odama gelen vatandaşlarımızdan bazıları. “Buyrun” dediğimde ”Yok, ben çarşıya çıkmıştım bi çayınızı içeyim diye geldim” deyince hem şaşırdım hem hoşuma gitti. Halk belediyeyi böyle biliyor, çat kapı uğramak bi derdi olmasa da çay içip sohbet etmek kadar yakındı. O zaman Manisa’nın merkez nüfusu şimdi ki Şehzadeler ilçesinin nüfusu kadardı. Kasaba belediyeciliği gibiydi. 

Yıl 2023: Manisa Bisiklet Platforumu adı altında yöneticiliği gönüllü olarak yapan Remzi Yıldız arkadaşımız var. Her Çarşamba Akşamı ova köylerine bisiklet turu düzenliyor vatsap grubuna güzel bir grafik tasarımlı afiş ile biraz daha profesyonelce çağrı yapıp iki seneden fazla her çarşamba saat 20.00 de, doğu tarafı köylerinden bir yere gidilecekse Bülent Koşmaz Parkı’nda, Batı yönüne gidilecekse Magnesia önünde toplaşılıyor. Bir tek yağmur olduğunda iptal edilen bu bisiklet turuna 20/30/45 kadar bisikletli ailecek kadınlı erkekli herkesin rahat kullanabileceği bir hızda ve rampasız bir güzergahta gidiliyor. Köy kahvesinde sohbet kahve müdavimleriyle muhabbet ediliyor çaylar içiliyor, köy kalkınmasına katkı sağlanıyor! ve vakitli bir saatte dönülüyor. Artık köylüler de alıştılar. “Bizim köye epeydir uğramıyorsunuz” gibi sitemler ediliyor. Ben de Manisa’da olduğumda bir çoğuna katılıyorum.

Magnesia önünde toplaşılaşacağı bir akşam yanıma bir arkadaş geldi. Memurmuş. Tanıştık. “Siz mimarmışsınız benim kızımda mimar oldu bu konuyla ilgili kızımla beraber gelip sizinle biraz konuşmak istiyoruz.” Dedi telefonlarımızı verdik. ben de “Büyükşehir Belediyesindeyim ne zaman isterseniz gelin memnun olurum” “Belediye nerede” dediğinde hemen karşı binayı gösterip Bu binadayım dedim.

Geldiler.

Belediyeyi bilmiyor belediye başkanını da bilmiyordur. Hayret ettim. Sonra düşündüm. Neden bilsin? Nüfus dairesi değil, vergi dairesi değil, hastane postane hiç değil. Belediye ile ne işi olur? Hiç. Suyu akıyor, yolu asfalt, otopark herkesin çektiği sıkıntıyı o da çekiyor, başkan o olmuş bu olmuş ne farkeder. 450 bine yakın nüfuslu bir şehirde yaşam şartları hakça ve insanca devam ediyorsa belediye başkanı, vali, kaymakam kimmiş? Beni ilgilendirir mi? Bıyıklı mı bıyıksız mı? Nasıl olursa olsun. Yeter ki yaşanılır, temiz ve yeşil, ulaşımı çözülmüş, kültürel çağdaş ve sosyal bir Kent olsun.

İMZA GÜNÜM

Manisa Büyükşehir Belediyesi, 21-30 Kasım tarihleri arasında fuar alanında kitap fuarının8. sini düzenledi. 21-25 ulusal yazarlar. 26-30 yerel yazarlara tahsis etmişler fuar alanını. 

Sekizincisi düzenlenen bu kitap fuarına yerel yazar olarak bizi de davet ettiler. 

Şaşırdım. 

Şaşırdım çünkü, 1,5 ay kadar önce imza günüm için yarım günlüğüne salon talebinde bulunmuştum Büyükşehir Belediyesinden. Tık yok. Buraya çağırmalarına şaşmam bundandı. Bedriye (Aksakal) ablamın torpiliyle olmuş meğer. 

Sağolsun. 

15 yıl hizmet, 1,5 ayda hezimet.

Hamama gider kurna beğenmez, düğüne gider zurna beğenmez. Çağırmasalar da kızsam, çağırsalar da gitmesem olmasın diyerek gittim. 

Ulusallar gidince yerellere rağbet yok. Öyle ya ulusala git, yerele git, fuarın kapısıda mı yatacak bunca  insan. Zaten bir uç. Tahminim ulusalcılara kıyak, vatandaşa otobüs de kaldırmışlardır. Yereller bizden deyip sallamışlar. 

İnci Perşembe günü pazara beraber gidelim 35-40 kg zeytin alacağım yardım edersin dedi. Bu kadar kısa kalacağımı biliyordum onun için şuracığa park edip araçta beklerim dedim. Aman yarabbim zabıta ordusundan vazife şinas biri düdüğü yutacak yanıma kadar geldi “yasak.” Her yer bariyer yetmeyen yerlerin aralarına kordon çekmişler. Park edilmesin. Koca açık otopark bir saat ücretsiz olsun, zabıtalar da trafikçilik oynayacaklarına işlerine baksın. 

Neyse, İnci pazara girdi ben de otoparka. Zeytinleri almış telefonla aradı. Parketmiş daha arabadan inmemiştim. Çıkışta 40 TL ödedim 10 dakikaya. Biz 1 saat ücretsiz demiştik. 

Zeytinleri arabaya yerleştiriyoruz pazarcıya

—Nerenin zeytini bu? 

—Manisanın abi, 

—Haa yani yerel.

—Abi sen yazar mısın? (Bir şaşkınlıkta burada) Kitap fuarında ki Manisalı okur yazar takımına yerel diyorlar da.

Güldüm. 

Perşembe günü havayı koklayayım diyerek bir saatliğine gittim. Tanıdığım arkadaşlarımın standlarına uğradım. “Cumartesi günü ben de geleceğim napıyorsunuz nasıl gidiyor” “Valla gördüğün gibi kimsecikler yok.”

Cumartesi oldu. Yağmur bardaktan boşalıyor. Batuhanla beraber hazırladıklarımızı kitap kolilerimizi arabaya koyduk. Batuhan resimlerimi sergileyemediğim için buruk olduğumu biliyor. Bizim standda dört tablo götürelim şövale aldım orada sergileriz hem de ortama renk katar demişti onları da ittir kaktır arabaya sığdırdık. 

İçeriye girdiğimiz de yerellerde bir telaş herkes hazırlık yapıyor birkaç kitap sever gelmiş. Biz de ortama uyduk bir telaşla şövalelere tabloları, masaya kitapları, çay termosumuzdan çayları, su bardakları, atıştırmalıkları yerleştirdik. Hem misafirperverlik hem seyirlik hem imzalık kitaplarımız herşeyimiz hazır. Sandalyeye oturdum gözlerimle etrafı kolacan etmeye başladım. Yağmura rağmen gelenler vardı. 

Bizim stantta da eş dost akraba hatta huzurevimiz yaşlılarından bir grup geldi. Mimarlar odasının birkaç hafta sonra yönetim kurulu seçimleri var. İki aday gurubu ile güzel sohbetler gerçekleştirdik. Giderken bize tavsiyeleriniz nedir dediler.  Ben birkaç seçim geçirdim bilseydim burada olmazdım dedim gülüştük. Tabii tavsiye ve temennilerimiz oldu. Akşam 17.00’ye kadar güzel bir gün geçti. Biz memnun, gelen dostlar memnun. Ama güzel bir günün haricinde ne oldu? 

Hiç. 

Yazar arkadaşlara enerji verdi mi?

Yaptıkları işe inandılar mı?

Gelenlerin kaçı kitap sevdalısı kaçı yazar yanlısı?

Teşvik edici sözler duyuldu mu?

Yazıp  da emek vermişler; (yazdıklarını üç beş hatta onbeş defa okumuşlar okuyucularıma mahcup olmayayım diyerek. Zor bütçeleriyle kitaplarını bastırıp yayınlamışlar editölüğünü de kendileri yaparak, güzel bir hatıram olsun deyip arkadaşlarına danışarak.) Sadece hoş bir seda bırakmak amacıyla yazılarak yazılanlara.

Ya televizyoncu ya gazeteci ya da tanınmış sanatçı olman gerek. Onlarda taşra da yetişmiyor malesef.   

Batuhan yazmış.

Konu babası olunca duygusal oluyor ve o duyguyla yazıyor.  

Daha güzelini duygusalı yazamam diyerek onun yazısını paylaşıyorum.  

KARARSIZLIK ROTASI

Bugün nereye gideceğimi programlamadan yola çıktım. Hatta öyle kararsızdım ki aklım başka, ayaklarım başka tarafa yönlendiriyordu beni. Sabahın saat 07.00’si olduğu için yakına giderim diye düşünürken, “09.30’a kadar dönersin” diyen ayaklarım beni bambaşka bir yöne saptırdı.

Kararsızlık; insan hayatında belki hiç tartışmadığımız, üzerinde düşünmediğimiz bir eylemsizlik halidir. Bu eyleme geçememe durumunun en önemli etkenlerinden biri, her zaman hatasız veya mükemmel olanı seçme arayışımızdır. Karar verilecek konuda bilgisiz olmak ya da yanlış karar verdiğinde kaygılanmak gibi birçok nedeni vardır bunun.

Benim bugünkü kararsızlığım işin en masumuydu belki de. Ama olumsuz seçenekleri düşünüp yorumlarsanız, aslında hiçbir kararsızlığın tamamen masum kalmadığını görürsünüz. “O yoldan değil de bu yoldan gitseydim” dediğinizde, başa gelecek olumsuz bir olay sonrası keşkeler peşi sıra gelir.

Aslında Bağarası-Gerenköy-Kozbeyli-Gencelli rotasını düşünmüştüm kararsızlığımdan ters yöne dönünce sonra düşündüğüm aklıma geldi Bağarası rotasına gidonu çevirdim, rampadan tırmanmaya başladım. Arkamdan esen rüzgarla Bağarası’na kadar çok az pedal çevirdim. Atıştırmalık almak için marketler henüz açılmamıştı ama pasta fırınının önünden geçerken taze kahvaltılıklar bulabildim.

Bu sabah, hafta sonu olmasından ötürü yollarda birçok bisikletliyle karşılaştım uzaktan bol bol el kol kaldırarak yakından günaydınlarla selamlaştık. Bağarası çıkışında Gerenköy’e saptım. Bu yol; Gediz Ovasının uçsuz bucaksız ufkuna kadar uzanan düz bir alan… Pamuk, mısır ve günebakan tarlalarıyla her yer yeşile kaplanmış gibiydi. Yol kenarında, bir ağaç gölgesinde, sulama kanaletlerinin yanına oturdum. Henüz 60-70 cm boyuna ulaşmış mısır tarlasını seyre daldım. Bu tohumdan mısır, diğerinden pamuk, ondan bu, bundan o… Her şey muazzam büyük bir düzen, gizli bir taht çerçevesinde var oluyor.- Toprağın bu sessiz hikmeti karşısında: İnsanın varoluş kerameti, toprağın kadim hikmeti ve bizi bu düzene ortak eden bisikletin icadı, şu anda yeryüzünün en güzel uyumuydu.

Gerenköy’e döndüğümde her bir durakta sabah işe gidecek yolcular vardı. Kadınları pas erkeklere “hayırlı işler” diledim. Bizim gibi mazbut ülkelerde kadınlara laf atılıyor endişesiyle çok yerde pas geçilir! Bu ayrı bir konu, geçen sene ki bir yazımda bundan bahsetmiştim.

Foça Menemen/Gerenköy Kozbeyli kavşağına geldim. Kavşaklar insan hayatında bir dönüm noktasıdır. Nereye döneceğine vereceğin karar dönüşü olmayan pişmanlıklara sebep olacağı gibi şükürlerle dolu bir yaşantıya dönmüş de olursunuz. Anne babamızın haricinde seçme hakkımız her zaman insiyatifimizdedir. Akıl fikir, düşünce, karar yetilerimizle seçim hakkımızı kullanırız. Kendim ettim kendim buldum demekte var.

Pür dikkat kavşak tamamen araçlardan boşaldığında Kozbeyli yoluna girdim. 16. Dönem Zonguldak, 18,22,23. Dönem İzmir Milletvekili Kemal Anadol Safranbolu doğumludur. Avukat ve yazardır. İzmir milletvekilliği esnasında 2003 yılında Foça Kozbeyli bu bölgelerde geçen 1900-1920 mübadele dönemlerini Rum, Ermeni, Türklerin birlikte yaşantılarından bahisle ‘Büyük Ayrılık’ romanını yazdı. 

Bu yolda yer yer sessiz köpekler olur, saldırmazlar. Kendi kendilerine böyle bir karar vermişler sanki. Ama kazanan onlar oluyor. Karşımda 100 m uzakta iri iki köpek beni bekliyor yaklaşınca kuyruklarını güvensizce salladılar bana güvenemediklerinden. Cuk cukladım kuyruklar fırıldak gibi dönmeye başladı. Çantamda kahvaltılıktan artan yiyecekler vardı. Durdum, indim, çıkardım, ikiye ayırıp paylaştırdım, yediler. Samimi olmuştuk, bisikletin önüne yatıp numaralar yapmaya başladılar. Üstüme çıkıp kendilerini sevdirmelerine meydan vermeyip uzaklaştım. Beyazları hiç kirlenmemiş akça pakça sevimliydiler.

Kozbeyli’yi geçip ne zaman buraya gelsem durmadan geçmediğim yalağının duvarına oturup dinlenmediğim zaman yoktur. ‘Alı Çeşmesi’ diğer çoban çeşmelerinden çok farklıdır. Manevi bir havası ve birbirlerine bağlanan yalaklarının tasavvufi bir anlatımı vardır.

Kozbeyli Kavşağından dönüş yoluma girdim. Yol boyunca müzik topundan dinlediğim müziklerden Neşet Ertaş’ın yolcu türküsüyle 

“Bir anadan dünyaya gelen yolcu, görünce dünyaya gönül verdin mi?” 

Konserin ve yolun sonuna geldik.

KİTAP FUARI

Bir işimizi geçiştirmek için yapmasak vallahi arabesklikten kurtulacağız. Niye böyleyiz sen ben değil hepimiz ve her kurumumuz. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bu ne demek, istisnalar bizi bu alışkanlığımızdan kurtaramaz. 

Şehir giriş ve çıkışlarında ilk kırmızı ışıkta ne var biliyor musunuz? Refüjde yan yatırılmış delikli saçtan yapılmış, ağzı kırmızıda duran araçlara dönük çöp varili. Güler misin ağlar mısın hali. Önde duran araç, baskette üç sayılık atış zorluğu gibi bir atışla çöpünü attı. Arkada ki araçlar nasıl atacak? Zaten atmasın kardeşim atmasın bırak arabanda dursun indiğin zaman hem kendini hem çöpünü arabadan atarsın.

‘Önce yaya’ yazısı şehir içerisinde her yerde gözümüze sokuluyor. Sürücülerimizden yarımız alıştı. Ya Yayalar? Tak sevgilini de koluna kordonda şöyle bir salına. Elde telefon kulakta da değil gözler, bekle ki geçsin. Gevşek gevşek kaykıla kaykıla gidiyor. Hadi durdun geçti. Nasıl olsa duracak deyip yola atlayanlara ne demeli? Zank gibi durduğunda arkanda ki küfür, önde durduğun yayada pis bir bakış. Bunlar sineye çekilse de dank diye vurduğunda sinene yersin yumruğu.

Kırmızı da geçen yayalar bile araçta ki durmuyorsa acelen ne bakışı atıyor. 

İşte bu durumun bir kısmını yazdım. Sırada ki uyanıklar, belediye otobüsünde uyukluyo numarası yapanlar, kaldırımda pardon deyip omuz atanlar. İstisna dediklerimizden tak edenler de karışınca her geçen gün sayılar artıyor.

Hal böyle iken ‘Kitap, ‘Kültür, Kent” üçlüsü önde bayrak yarışı yapıyor yetişebilene aşkolsun.

Geçen hafta bu üçlüden biri (alışkanlığın tezahürü) arzı endam etti.

‘KİTAP FUARI’ Hasbelkader bana sordular. “Katılacak mısınız?” Manisa Büyükşehir Belediyesinden. İlk defa kitap yazdığım ve bilinmediğim için sormalarını normal karşılayabilirim. Ama, Manisa Büyükşehir Belediyesi’nden imza günü tertiplemek için salon talebinde bulunmuştum. Birbirlerinden haberleri yok diyelim. (Bu arada bir anımı anlatayım: Manisa Kurtuluş Müzesinin yapıldığı alana, Saruhan Otelin bahçesinde yıllarca duran Atatürk Heykelinin de buraya taşındığı Kurtuluş Savaşında ki Halk Kahramanlarımızın isimlerini,  tarihçiler kurulu oluşturarak tespit etmiş ve duvarlara yazmıştık. 1922’den 2022 tespiti.)

 Vakit ayrılsa da, artık Büyükşehir tüm Manisadan sorumlu ilçeler de araştırılsaydı tespitler yapılsaydı ama fuarda merkezden başka kimse yoktu.

           Ülke çapında tanınırlığı olanlara ‘ulusal yazar’ deyince Manisalı yazarlara, ‘yerel yazar’ denildi. Yerel mal Manisanın her Manisalı kullanmalı.

KÖY ENSTİTÜLERİ

 BOZKIRDA DOĞAN GÜNEŞ: KÖY ENSTİTÜLERİ

“Yarım kalan bir aydınlanma projesi”

1940 tarihinde Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Enstitülerin siyasi mimarı) ve İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç (Enstitülerin kurumsal mimarı) tarafından kurulmuş olan Köy Enstitüleri Cumhuriyet Devrimlerinin köylere taşınması hedeflenmiştir.

Köy Enstitüleri sadece bir öğretmen okulu değil kırsal kalkınma projesiydi. Nüfusun %80’inin yaşadığı köylere ilkokul öğretmeni yetiştirmek için fırsat eşitliği tanıyan bir projeydi. “İş için iş içinde eğitim.” Okullarını kendileri yapıyor kendi emekleriyle tecrübelerini geliştiriyorlardı. Müfredat:

%50 Türkçe, tarih, matematik, yurttaşlık vb

%25 Ziraat Dersleri

%25Teknik derslerden ibaretti. 

Anadolu’nun uçsuz bucaksız, sessizliğe gömülmüş bozkırında, 1940 baharında bambaşka bir uyanış başladı. Yüzyıllardır kaderine terk edilmiş, “oradadır” denilip gidilmeyen köylerde, Cumhuriyet’in aydınlanma meşalesi, bizzat o köyün çocuklarının ellerinde yükseldi. Köy Enstitüleri, sadece bir okul, bir bina veya bir müfredat değildi; toprağın uyanışı, insanın kendi kaderini eline alışıydı.

Kuruluş ve Mimarlar 17 Nisan 1940’ta, 3803 sayılı yasayla resmen kurulan bu ocaklar, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in vizyonu ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un kuramsal zekasıyla hayat buldu. Amaç netti: Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı köylere, sadece alfabeyi değil, modern tarımı, sanatı ve sağlığı da götürebilmek. Kendi kendine yeten, düşünen ve üreten bir nesil yetiştirmek.

Müfredat: İş İçin, İş İçinde Eğitim Enstitülerin eğitim felsefesi ezbere değil, hayata dokunmaya dayalıydı. Derslerin yarısı kültür dersleri (Türkçe, Tarih, Matematik) ise, diğer yarısı Ziraat ve Teknik derslerdi. Sabah dünya klasiklerini okuyan bir öğrenci, öğleden sonra tarlada ekim yapıyor, akşamüzeri ise demir dövüyor veya duvar örüyordu.

Kendi Okulunu İnşa Eden Nesil Bu eğitim modelinin belki de en çarpıcı, bir mimar gözüyle bakıldığında en hayranlık uyandırıcı tarafı, “Yapıcılık” koluydu. Öğrenciler hazır binalara konmadılar. Tuğlasını kendileri kesti, harcını kendileri kardı, çatısını kendileri çaktı. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında hala ayakta duran o taş binalarda, 12-13 yaşındaki çocukların el emeği, alın teri vardır. O çocuklar, o binaları inşa ederken aslında kendi özgüvenlerini ve geleceklerini de inşa ettiler. Bataklıkları kurutup gülistana çevirdiler, bozkırı yeşerttiler. 

Yarım Kalan Bir Memleket Sevdası. Bu okullar 1954 yılında tamamen kapatılıp İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldüğünde, geriye ne o eski binaların ruhu kaldı, ne de o büyük heyecan. Ancak o “Enstitülü” öğretmenlerin köylere ektiği tohumlar, yıllar sonra bile meyve vermeye devam etti. Onlar, siyasetin gölgesinde değil, sadece ve sadece vatanın kalkınması ülküsüyle çalıştılar. Ellerinde nasır, yüreklerinde memleket sevdasıyla; elektriği olmayan köye ışık, yolu olmayan köye yol oldular. 

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Köy Enstitüleri bir “keşke” olarak değil, bu toprakların çocuklarının imkan verildiğinde neler yapabileceğinin en somut ispatı olarak hatırlanmalıdır. Hasan Âli Yücel’in nezaketi ve Tonguç Baba’nın emeğiyle kurulan bu rüya, belki yarım kaldı ama bıraktığı iz, Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir köy okulunun kirecinde, harcında ve yetiştirdiği nesillerin hafızasında hâlâ yaşıyor.

Yıllar önce Gülbahçe Köyünde Muhtar, haftasonu bir Pazar günü kutlama gerçekleştirmişti. Bizleri de davet etmişti. Çok neşeli insanların bir arada olduğu bu günde kaynayan kazanlardan halk oyunları oynayan insanlara kadar neşe sohbet dolu bir gündü. Yaşlıca biri oynadığı halk oyunu sohbeti ile dikkatimi çekmiş tanışmıştım. Köy enstitüsünde yetişmiş bir öğretmen olduğunu söylemiş sohbetimiz enstitülerin eğitimine yönelmişti. Bilgisi konuşma tarzı farklıydı. Halk Oyunlarını enstitüde öğrendiğini söylemişti. 

MUTLULUK, UFAK TEFEK

1950 doğumluyum mutluluk doluyum. Taaa 1983 tarihine kadar. Bu tarihe kadar arabalarımız, kuşların adını taşırken kuşların cinsi değişse de arabalarımızın modeli değişmiyordu. Kartal’dan Serçe’ye, Doğan’dan Şahin’e, Murat; Bir iki üçler yaşasın Türkler… Reno desen başöğretmen gibiydi; Reno12 en popüler markası benim de olmuştu. Reno5-9 hatchback, sedan. Keçeçi çırağının dediği gibi, teptim keçe sivrelttim külah misali. Araçları yıkar parlatır, çarpar boyatır, Toros’unu önemli mevkilerde kullanırdık. 

Özal geldi gözümüz açıldı. Otomatik vites otomatik camlı araçlarla tanıştık. Erdim şükür gördüm şükürle yola çıktık. Bu zamana kadar karnımız tok gözümüç aç/ıldı. Mutlumuyduk musmutluyduk. Bir tek bugüne kadar yere bakarken, önce karşıya, sonra yukarılara baktık. Özal Dönemi, Cumhuriyet tarihinin en kritik kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilirken bu dönem, Ülkemizin siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısında kalıcı etkiler bıraktı. Para para paraaa varlığı bir dert yokluğu yaraaa.Turgut Özal başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yıllarında ihracata dayalı büyüme, özel sektöre verilen değer ve destekler kalkınma anlayışının temel unsurları olurken, 90’lı yıllar 2000’li yıllara kadar koalisyon hükümetleriyle devam ederken, pat iktidar ortakları yaka paça, hop 2002 Ak parti tek başına iktidar. O zaman da çay simit hesabı yapılarak iktidar olunuyordu. Şimdi de aynı hesap yapılıyor ama, evde ki hesap çarşıya uymuyor. Alınamayan çay simit, mutluluğumuzu da alıyordu. mutlu O zamandan bu zamana çay simit alınamaz hale geldi, mutluluğumuz umudumuz oldu. gelmesiyle başlayan yeni bir siyasi döneme girildiii.

Tabii internet, sosyal medya, mobil telefonlar hayatımızdan dönem mönem tanımadan hızla gelişirken. Mutluluğumuz da o nispette geriliyordu. Sosyal medya fenomenleri, dizilerde ki renkli hayatlar yutubırlar gibi modellere özentiler:

Şişlide bir apatıman,

Yoksa eğer halin yaman

Lüküs hayat

Bak keyfine yan gel de yat. 

Gösteriş, hemen zenginlik çokça para, hergün harcama trendine girildi. Ulaşamayan sayısı arttıkça yüzler asılması da o nispette arttı. Mutluyum diyen bir tek Mersin’in Mut ilçesinde doğup büyüyen vatandaşlar diyebildi. 

Mutluluğun evrelerini biz yaşlarda olanlar yaşamışlardır. 

Eskiden mutluyduk be.

Bir gizli aynaydı zaman bakışlarda sır sızdı.

Sen de olan bende bende olan sen de vardı.

NEREYE GİDİYORUZ

Kararımızı verdik nereye gidiyoruz Manisa? Önce mola verdiğimiz yerde Manisa Kebabı yiyelim, ikindi vakti Tarhana Çorbasıyla açlığı bastırır akşam geç ama mükellef yeriz. Sonra yolumuza devam ederiz. Aç karınla kordon sefası olmazmış.

Mezarlık ziyaretimden sonra bisikletleyim trafik bir alem çarpacak en azından sıkıştıracak bisikletli arıyor. Bazıları bisikletin kaportası olmadığından çerçöp deyip vurup geçiyor. Allah mafaza.

Necatibey okulunun yoluna girdim ulutepe yoluna saptım. Amanın sabahlar olmasın. Romantik tarifleyeyim “Dumanlı Dağ Spil’in yamaçlarında, batı güneşinin vurmasıyla gölgelerin uzadığı zamanı yakaladım. Elimi kaşlarımın üzerine asker selamı gibi koyup güneşi siper ettim. Yamaçlara derinlemesine baktım.” Bakmaz olaydım. Gerçekler bazen acıtır.

9 mu, 10 mu? Katları sayamadım. Ha bir eksik ha bir fazla, keser mi rüzgarı, batırır mı güneşi. Sıkış tepiş, uzat elini bayramlaş. Bir de dağın yeşiline inat, rengarenk. Bir tarafta kazık çakılıyor zemin sağlamlaşsın diye öte yanda doğramalar takılıyor. Herşey hakgetire, haydi Allah rastgetire.

Ulucami garip kalmış. Çukurhamam pusmuş daha da çukura batmış. Ulucaminin batısı millet bahçesi olsun derken illet bahçesi olmuş çer çöp öylece duruyor. Aslında bir öneride bulunmuştuk ama… 

Kararımızı vermiştik yola çıktık.

Horasan Erenlerinde İbrahim Seydi Hz. konu komşu gidince garip kalmış. Taşını silen bile yok. Fatiha verip yürüdüm. Solum eserler hazinesi, kazsan tarih baştan yazılacak. Vak Vak Çocuk Kütüphanesi kapısı paslanmış pencereleri örümcek tutmuş örümcekleri toz yutmuş. Bir zamanlar çocukların bağırış sesleri susmuş bahçesindeki sıralara oturmuş örgü ören analardan kimseler kalmamış. Altta Vak Vak Çeşmesi iki eğri boruya takılmış aç kapa musluk ile o da geme alınmış. 

Oysa:

Vak Vak Tekkesinin duvarına yapışık olan bu çeşme, tekke 1575 de yapıldığına göre çeşme de bu tarihlere yakın bir tarihte yapılmıştır. Çeşmenin yapışık olduğu duvar Karlızade Şeyh Süleyman Efendi’nin tekke ve türbesinin duvarıdır. Şeyh Efendi’nin vefat etmesiyle naşı tekkenin bahçesine defnedilir. Daha sonra Padişah III. Murat hocası olan bu zat adına buraya türbe yaptırır. Türbenin yakın tarihe kadar yerinde olmasına rağmen günümüze ulaşamamıştır.

1575 yılı III. Murat’ın tahta geçtiği tarihlere rastlar. II.Selim ve Nurbanu Sultanın oğlu olan III.Murat 1546 yılında Manisa’da doğmuş, dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sonra da babası II.Selim tarafından Manisa Sancak Beyliği’ne getirilmiştir. Tasavvuf eğitimini aldığı hocası Karlızade Şeyh Süleyman Efendi; (kitabesi uzun.) Kadim tarih geç.

Çeşmenin hemen karşısında  Seyyid İbrahim Hoca Mescidi. Buranın çevre düzenini yaparken (gidip görmenizi tavsiye ederim) mescidi sarmalamış üç beş evi istimlak edip hem mescidi hemen altında mağaramsı su kanalı ve dere misali akan suyu, burayı ziyaret edenler bu enteresan su kanalı ve bolca akan suyu görebilsinler diye lokma bağlantılı demir kafes yapmıştık. Buradan aşağıya inen yolu yayaya açıp Çınarlı Kahve ve Alibey Camisine bağlantı sağlamıştık. Bu Ulutepe Yolu üzerinde birçok eserin bakım ve çevre düzenlemelerini yapmıştık. Daha sonra ‘Kültür Yolu’ projesi olarak hazırlayıp Tarihi Kentler Birliğinden Ödül almıştık. Roman gibi.

Bu anlattığım bölge (Dilşikar Hamamından batıya Hakibaba Mescidine kadar) adım başı tarih, adım başı medeniyet, adım başı kültür, demektir. Ayrıca, şehir merkezindeki her Osmanlı Camisinin hikayeleri kitaplara sığmaz. Yazabilene aşkolsun.

Neyse uzatmayalım. Nereye gidiyorduk. 

Ulutepe yolundan Şehzadeler Şehrinden çıktık. İzmir Caddesinde Vardiya Kentine geldik. Ne demek bu, vardiya kenti? 8/4 4/12 saatlerinde duraklara bakın insan seli. 

Şu ulaşımdan zannımca herkes memnun olmalı. Alışılmış sanki. Ama,kahve, dost sohbetlerinde laf çok. Konvoyda lanetler. Hele kırmızı ışıkta bini bir para. Ulaşım tabak derisi gibi yerden yere vuruluyor tabaneci görmüyor, duymuyor. Çaresizlik vurdumduymazlığı yeğ tutuyor. Sor, sıra ona da gelecek. Neyin sırası yapılmış ki? Sağdan say araç, soldan trafik. Çift sıra park, akla esilince ceza, başa bela, akla seza. Çözülse İskender’in düğümü Makedonya’ya kral olursun. İki kavşak, bir üst geçit, bir bulvar, üç dört değil kırmızı ışık sonra hadi yolun aydınlık olsun. İpe asılmış mandalsız çamaşır gibi kurumasını bekle. Altın sersen seçmenin önüne kimse sandığa gitmez. Kurutma makinası en iyisi, marka farketmez.

Ekonomi…………O

Eğitim……………O 

Sosyal Yaşam….O 

Bu halkaları kolumuza takıp tef çalıp oynayalım. 

PAZARA GİDEN

Pazarı da bilmem pazarlığı da. Hiç gitmedim desem yalan olmaz, karaköy otoparkından aracımı çıkaracağım zaman gitmişliğim vardır. Foçadayız Manisa’da ki pazarları yakalayamayıp geldik. Burada da birgün önceden kaçırmışız. Cumartesi Pazarı Aliağa’da o pazara gittik iki katlı prefabrik kapalı pazaryeri. Serin bağıran çağıran yok tembihliler hepsi, kolonlara Aliağa Belediyesi kağıt yapıştırmış, yüksek sesle bağırmayın diye. 

Ben pazar arabasını yürütüyorum eşim pazar kurdu o pişirip ayıkladığı için tazesini güzelini biliyor bir iki karışır gibi oldum “araba sende mi?” Diye sordu o bana ben ona karışmayacağım. Eskiler hatırlar ağa veya hanımağa pazara gider onun hamalı vardır her pazara gittiğinde yanına alır. Sırtında küfesi, ağa alır küfeye koyar, koca pazar dolaşılır küfe doldurulur, evin yolu tutulur. Hamallar arada bi dinlenmek için yuvarlak hamal köşe taşları vardır. Bir de anlatırlar ya, cami yapılırken duvara çıkıntılı bir taş yerleştirilir, hamal yükünü oraya dayar dinlenirmiş yakınlarda cami mescid yoksa pazar yolu boyunca yuvarlak yükünü koyacağı yükseklikte taşlar olurdu silindir şeklinde, ortası da yumruk büyüklüğünde oyuk olur. Oraya yağmur yağdığında su toplanır kuşlar içerdi. Osmanlı emeğe ustaya saygının yanında kuşlara da ayrı bir önem verirlermiş Divan Edebiyatında kuşlarla ilgili çok şiirler vardır.

Pazar Aliağa da ama, Adana Karpuzu, Balıkesir Sarımsağı, Ödemiş, Bozdağ Patatesi, Afyon Şuhut Fasulyesi, Salihli Kirazı… Her vilayetten ilçeden sebze ve meyveler var. Bu da pazar ittifakı olmalı. Kiraz 350, sarımsak 150, erik 200 olunca alışverişçiler de muhalif taraf ‘pazara gidilecek gibi değil’ ittifakı oluşmuş.

Gelelim günümüze bakalım önünüze. Her alınan sebze meyve arabaya koydukça daha önce çekerek götürdüğüm arabayı çevirdim iterek götürmeye başladım. Savaş esnasında koca Yusuf ve asker arkadaşları top arabasını çekiyorlar önde yusuf arkadakilerde itiyor bi ara yusufun yükü ağırlaşmış arabayı çekmekte zorlanıyor. Arkasına dönüp bakıyor, arkadaşları yorulmuş topun üstüne çıkmışlar yusuf oflaya puflaya çekiyor. “Be insafsızlar topu itmiyorsunuz bari üstüne oturmayın” demiş. Benim de o hesap arabanın torbası doldu arabanın sağında solunda yanında askılıklar dolmaya başladı.

Ben duymadım ama, önümüzdeki günlerde kıtlık olacak galiba veya yıllarca gitmediğim pazara gittiğimde gör halini der gibi.