1970 yılında, Beşiktaş Akaretler Yokuşu başlangıcından Dolmabahçe Camii’ne gidilen yol üzerinde; Dolmabahçe Caddesi’nin iki yanı, neredeyse üç beş metre arayla ulu çınar ağaçlarıyla kaplıydı. Dolmabahçe Sarayı ile Mimar Sinan Üniversitesi’nin duvarları arasındaki kaldırımda diziliydiler. Benim talebeliğim zamanında çok daha büyüktüler.
Yıllar sonra bahsi geçen bu çınar ağaçları bir bir kesilmeye başlanmış, bu durum gazetelere çıkmış, televizyonlarda haber konusu olmuştu. Ben de izlemiş ama bir anlam verememiştim. Bütün İstanbul ayağa kalkmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise tepkilere, “Hastalıklı olanları kesiyoruz” diyerek cevap vermişti.
2022 yılında, Çaybaşı Çınarlarının kurumaya yüz tuttuğunu bana duyurdular. Birkaç ay kurak geçmiş, derede su da olmayınca kökleri zemine yakın olan çınarları sulamak için Park Bahçe Başkanlığının tankerlerini görevlendirmiştim. Dereye su gelene kadar o yıl çınarları kurtarmıştık. Ancak 2023 yılının yazına doğru yine mahalle sakinlerinden “Çınarlar kuruyor” diye bilgi geldi.
İncelediğimizde hakikaten bu bir susuzluk değil, resmen ağaçların bazılarının kurumaya başladığı bir durumdu. Ziraat mühendislerine incelettik, bir anlam veremediler. Bu esnada sağ olsun Hüseyin Tuncay Hoca ve Erkan Akbalık da ilgilenmiş, birlikte çareler aramaya başlamıştık.
İstanbul Park Bahçeler Daire Başkanı ile telefonda görüştüm. “Siz yıllar önce Dolmabahçe’deki çınarları hastalık var deyip bir bir kesmeye başlamıştınız. Manisa’da da Çaybaşı Çınarlarımız bir bir kuruyor, ne yapmalıyız?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bu ağaçlarda oluşan bir kanser hastalığıdır. Kökleri birbirine değiyorsa bulaşıyor ve bulaştığı ağaç kuruyor. Kuruyan ağaçların yanındaki çınarlara kökleri değmiştir, kesmeniz lazım.”
Yanındaki ağaç canlı, yemyeşil; “Hasta olmuştur, diğer ağaçlara bulaştırmasın” deyip kestirmeye açık söyleyeyim kıyamadım. Başlasak Çaybaşı’nda çınar kalmayacak. Belediye olarak cesaret edemeyip öylece bıraktık.
Çınar:
Sen sadece bir ağaç değil, asırlardır var olan Manisa’nın yaşayan bir hafızasısın. Dumanlı Dağ’dan süzülüp gelen sularla birlikte; her bir sokağında çeşmelerin olan,
Tabak Deresi’nde; Dumanlı Dağ’dan inip gelen Mevlana’yı betimleyen Sarabad Camisi’nden Ulucami’ye kadar uzanıp, o ulu gövdenle Ulucami’yi sarmalayıp Anadolu Alpereni Seyyid İbrahim Hoca’ya, Karaca Ahmed Dede’ye yoldaşsın.
Akbaldır Deresi’nde; Yunan Mitolojisini tarihleyen tanrıların, doğurganlık ve bolluk timsali Kraliçe Hera’nın, Saruhan Beylerinin, Osmanlı Hanedanlığı şehzadelerinin sırdaşısın.
Haydar Deresi’nde; Dumanlı Dağ’ın yayla yolu bekçisisin.
Akmescit Deresi’nde; erenlerle, evliyalarla zikir çeken, gölgende yatan alperenlerle ve ulu servilerle beraber nöbettesin.
Her bir derenin akan suyuyla beraber, kadim Manisa’nın tozlu yollarında, taş döşeli sokaklarında Manisa’nın tarihini yazanlara tanıksın.
Manisa’nın kavimlerinden medeniyetlerine, Osmanlı şehzadelerinden padişah fermanlarına, alimlerin sohbetlerinden dervişlerin kelamına… Her bir padişahın, valide sultanların, paşaların, lalaların cami avlularındaki şadırvanlarına, kadim tarihe tanıklık etmek ve o tarihi anlatmak için; kül olan Manisa Yangınına direnip su seslerine karışan yapraklarınla seslenerek köklerin mazide, dalların atide, toprağın kadim dostu, zamanın sessiz tanığısın ey Koca Çınar!
Artık anlat başına gelenleri, bu kadar mütevazı, bu kadar sabırlı olma.
Ne dalın kaldı ne kolun kanadın, Koca bir gövdenle yapayalnız kaldın. Hani dallarınla atiye uzanacaktın? Hani yapraklarınla tanık olduklarını anlatacaktın? Hani çocuklar oynayacaktı gölgende? Hani ezanları, salaları taşıyıp aktaracaktın her yere
Şadırvanlar sensiz, Cami avluları öksüz, Sokaklar sensiz ıpıssız, Caddelerde yapayalnızsın artık.
Anlatacaklarını hafızandan sildiler, Senin kadrini bilmediler. Zaten kadim Manisa’dan ne kaldı? Ne bağ ne bağbancı kaldı, ne han ne hancı kaldı. Seni dinleyecekler, yaprakların gibi uçup bir bir gittiler. Seni bilmeyenler, seni odunluk ettiler.
Altından gelip geçen şehzadeleri de sultanları da gördün; seyyahları da, aşıkları da… İnsanlar değişti, mevsimler değişti, binalar yıkılıp yakılıp yeniden yapıldı ama sen hep oradaydın.
Sen sadece bir ağaç değil, birçok medeniyetin; Niobe’nin gözlerini silen, Osman Gazi’nin göğsünde filizlenip cihanı gölgeleyen o mübarek rüyasının yeryüzündeki suretisin
Manisa’nın tarih kokan sokaklarında, sultanların şadırvanlarında, sokak başlarındaki tarihi çeşmelerin, köylerde dağ başlarındaki çeşmelerinle meleyen kuzuların en sadık yoldaşı sensin.
Kubbelerle yarışan boyunla, toprağı gökyüzüne bağlayan bir dua gibisin. Bugün senin altına oturduğumuzda, sadece serin bir gölgeye değil, koca bir imparatorluğun hatırasına sığınırız.
Sen geçmişi geleceğe taşıyan, kökü mazide olan atinin ta kendisisin.
İSTANBUL DOLMABAHÇE CADDESİ ÇINARLARI
Manisa Belediyesi olarak Adakale Çınarlı Kahve’yi restore etmiş, çevre düzenlemesine başlamıştık. Burası öyle bir konumdaydı ki çevresinde; İlyas Bey Mescidi, Ali Bey Camii ve güney cephesinde Seyyid İbrahim Hoca Mescidi bulunuyordu. Burası aynı zamanda Osmanlı kadim tarihinin eserlerini yol boyunca taşıyan Ulu Tepe Yolu üzerindeydi.
Çınarlı Kahve; bir yandan Muradiye Camisi’ne, öte yandan Sultan Camisi’ne, yukarıda Marmaravi Hazretleri Yiğitbaş Türbesi’ne, oradan da Ulucami’ye ulaşan bir kilit noktadadır. Tüm bu ulaşım yollarını ve kaldırımları, yerel malzeme olan Karakılıç Köyü andezit taşı ile kapladık. Bordürlerini yine andezit taştan yaptık. Ulu Tepe Yolu’nun kesme granit taşlarını söküp tekrar nizamına uygun şekilde döşedik. Seyyid İbrahim Hoca Mescidi’nin ve Ulucami’nin çevre düzenlemesini gerçekleştirdik. İlyas Bey Mescidi’nin restorasyonunu ise Vakıflar Bölge Müdürlüğü yaptı.
Tüm bunları yaparken, saydığımız bu kıymetli eserlerin görünürlüğünü artırmak açısından birçok evi rızaen (karşılıklı anlaşarak) ve mahkemesiz kamulaştırdık. Kahve’nin sandalye ve masalarını dokuya uygun klasik model ahşap yaptık, beyaz plastik sandalyeleri kaldırdık. Ancak dokunmadığımız tek bir şey vardı; tek haneli kahve’nin üstüne kanatlarını germiş bir kartal gibi duran o Ulu Çınar’ın bir tek dalına dahi dokunmadık.
ÇINARLI KAHVE
Arkamız dere
Önümüz tarih, bilmem nire.
Yürü bilip bilmediklerim.
Şaşkın aklım havaya kalkmış ellerim
Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hikayeleri.
İyi ki var duvarlarında hala kitabeleri
Onlara bile inanası gelmiyor insanın
Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın hatta Dünya’nın.
“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle,
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilerle.”
Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık
Bir çağdan binbir çağa masal değil gerçek yazdık.
Arkalarında İlyasbey Mescidi
Önlerinde Alibey Camisi,
Üstlerinde Çınarın koyu gölgesi,
Mescid duvarına yaslanmış çeşmenin sesi.
Teravi’den sonra imam da gelir oturulurdu kahvede,
Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete.
Gün boyu dumana hasret kafalar,
Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar.
loş, hatta karanlık olan Çınar altında kuytu köşelerde,
Ateş Böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.
Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki,
Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.
Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları,
Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları.
Bu işleri yaparken ‘Adakale Çınarlı Kahve’ adı altında, Manisa Belediye Gazetesi’ne haftalık ek olarak hazırladığım dergiciği Basın Yayın Müdürü Ertan Korkmaz ile birlikte yayınladık. Orada Çınar’ı şöyle anlattım:
Çınar’ın Türk Tarihindeki Yeri
Milletlerin tarihlerinde bazı canlı varlıklar önemli yer tutar. Türklerde de bu canlı, Çınar Ağacıdır. “Ulu Ağaç” olarak nitelendirilen Çınar, evin direğidir. Doğumun temsilcisi olan Çınar, yapraklarını geç dökerse kışın geç geleceğine, erken dökerse sert geçeceğine inanılır. Çocukları doğduğunda ömürleri uzun ve köklü olsun diye Çınar Ağacı diken aileler vardır.
Osmanlı döneminde ise çınarın geçmiş ile geleceği birbirine bağladığına inanılırdı. Çünkü çınarın ömrü çok uzundu ve nesiller boyunca bir mesaj aktarabilirdi.
Hatırlayınız; Yalova’daki Atatürk Köşkü’nün hemen yanındaki ulu Çınar Ağacının dalları köşke zarar verdiği için kesilmek istendiğinde, Ulu Önder Atatürk nasıl bir çare bulmuştu? “Dal kesilmeyecek, köşk kaydırılacak” emrini vermişti.
Yine İstanbul Kabataş İskelesi hizasında, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinde bulunan Çınar Ağacı kesilmesin diye o güzergâhta bir şerit yol iptal edilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü o meşhur rüya da geçmişten beri anlatılagelen bir vakadır; rüyasında gördüğü, göğsünden çıkıp cihanı kaplayan o Ulu Çınar Ağacıdır.
Sarmaşık ile Çınar Ağacının hikâyesi de insan yaşamındaki bazı ibretlik hadiselere örnek olarak anlatılır:
Bir Çınar Ağacının yanı başında bir sarmaşık filizi boy vermeye başlamış. Bahar günleri ilerledikçe, Sarmaşık Çınar Ağacına sarılarak yükselmeye koyulmuş. Yağmurun ve güneşin etkisiyle büyümüş ve çınarın boyuna ulaşmış. Sarmaşık, hızlı büyüyüp boy atmanın gururu ve küçümseyen bir eda ile Çınara sormuş: “Sen kaç ayda büyüyüp bu hale geldin?”
Çınar cevap vermiş: “20 yılda.” “Yirmi yılda mı?” diyerek sarmaşık alaycı bir tavırla gülmüş ve yapraklarını böbürlene böbürlene sallamış. “Ben iki ayda senin boyuna geldim, bak!” diyerek alaycı tavrını sürdürmüş.
Günler günleri kovalamış. İlkbahar ve yaz bitmiş. Sonbahar, yani “hazan mevsimi” gelmiş. Sonbaharın ilk rüzgârlarıyla sarmaşık önce üşümeye, sonra yapraklarını dökmeye, soğuk arttıkça da dalları aşağı doğru düşmeye başlamış. Sarmaşık endişe içinde çınara sormuş: “Neler oluyor bana?”
Çınar, o vakur duruşuyla cevap vermiş: “Ölüyorsun ve yok oluyorsun. Çünkü benim yirmi yılda geldiğim yere, sen iki ayda gelmeye çalıştın.”
Bize ilkokulda öğretilen:
Baltalar elimizde, uzun ip belimizde
Biz gideriz ormana, hey ormana
İyi de, “Yaşlı kütük keser/Ateş yakar/Şarkı söyleriz” ile bitiyor. Ağacı kes demiyor.
Neyse:
Teknoloji geliştikçe el aletlerinde de haliyle gelişmeler oluyor. Zarrr diye bağıran tanıdık bir sesle irkildiğinizde “Bir yerlerde ağaç kesiyorlar” ilk akla gelendir.
Çocukluğumuzda baltacılar vardı sokak sokak gezer “Baltacıa” diye bağırır. Evlerin önünde ki yaşlı kütükleri, odun olacak ağaç gövdelerini keserlerdi. Yanlarında yamak taşırlar o da kesilen odun parçalarını sepetlere doldurur içeriye taşırdı. Odunlar kesilirken baltacı “hıh” der güç alırdı. Bazen bu hıh sesini yamak çıkarır, odunların doğru düzgün, tam sobalık kesiliyor diye tasdiklerdi. Odunlar sobalık olmasa da yamak işimden olurum deyip hıh demeyi eksik etmezdi. Halk arasında ‘Oduncunun hıh diyecisi’ yaranmak isteyenler için söylenir.
Gel zaman git zaman zarr veya garrr sesi çıkaran motorlu testereler herkesin eline yapıştı. Bunu kullananların hıh diyenleri yoktur. Bir de bu alet budamayı kesmeyi bilen er kişinin elinde değilse, zart zurt keser. Akıl istemez, sormaz, ar eder. Kesilen budanan ağaçları dalları, yamaklar yerden toplar. Eğer hıh diyeceklerine zart zurt deyip işine karıştılarsa, o da bu yamaklara kızdıysa, ağaç, dal, sap bilmez Allah ne verdiyse keser, önlerine yığar taşıyın bakalım diyerek alaylı alaylı yamaklara bakar.



Er kişi yani usta böyle yapmaz önce budayacağı dalları seçer. Kurumuştur cılızdır falan bu seçtiklerini keser arada bir ağacın karşısına geçip bakar aynı zamanda ağaca şekil de verir.
Biz de “Her kuşun eti yenmez “ derler ya. Her ağaç da budanmaz. Bunlardan biri Çınar Ağacı’dır. Çınar ağaçlarının ömrü uzun olur. Ulu olurlar. Osmanlı’da çınar, âdeta devlet gücünün ve sonsuzluğun simgesi olarak algılanırdı. Çınar Ağacı ve yaprakları; mitolojide aşk ve sevgiyi, sonsuz ve uzun ömrü, güç ve dayanıklılığı, koruma ve güveni, aile ve bağlılığı ve doğurganlığı anlatır. Amma zarrr ve garrrcılar hıh diye ses çıkarıp efor sarfetmedikleri için ses vermek, iş yapıyor gözükmek istediklerinden başlarını edalı edalı yana yatırıp. Bunu Allah yarattı demeden,
Hiç acımadan,
Uluymuş budanmazmış bilmeden,
Ulu Çınarları gövdelerinden
Boy atacak dallarını en diplerinden
Alaşağı ediyorlar, kadim bir tarihi köklerinin dibine gömüyorlardı.
E tamam yaştan diyoruz ama uzmanlarda 7 saat uyku diyor. Hadi 6 olsun 5 te olmaz ki gözünü aç kapa. Kalkmadım uyumakta istemedim. 06.15, strava’yı kurdum adımımı attım. Antreman hak getire. Sıcak, daha çok rüzgarın 15/48 km olduğu günler keyif vermez diye hiç çıkmadım 10 gün oldu tabii.
Kozbeyli’den Bağarası‘na gideceğim. Kozbeyli’ye geldiğimde antreman olmasa da vakit bolluğu ve sürüş keyfi rotayı uzatayım diyerek Gerenköy’e girdim. Yolun ortasında alaca bir güvercin çarpılmış olmalı, ölmüştü. Gerenköy Ovasında Günebakan tarlalarının yanından geçerken her iki tarlada da Günebakanlarla fotoğraf çekildim. Şöyle bir yandan baktığında o çiçekli koca başlarını herbiri sabah güneşine çevirmişler ip gibiler sağa sola bakan yok. Bunlara, kainata hükmedenin emrine uymuşlar. Hep karşılarından bakmış, ince sapın üstündeki davet tepsisi gibi başları, neredeyse gülümseyecek gibi bakıyorlardı.
Az daha gittiğimde bir Kumru o da çarpılmış yolun ortasında yatıyordu. İki kuş asfaltın ortasında karşıdan karşıya mı geçiyordunuz be mübarekler. Böyle ecel de kaderleri demek ki. Ağaçtan düşmüştür diye aklınıza gelebilir. Bomboş ova, ufku kapatacak bir ev, ağaç, bir nesne yok.
Bağarasına girdiğimde durakta bekleyen çok az kişiyle trafik de serbestti mesai saati başlamış dedim, kendi kendime. Benim kahveye geldim kahveci de yanıma geldi çayımı da almış gelmiş hal hatırdan sonra ikinci çayı da aldı geldi. Muhabbeti koyulaştıramadık sabah müşterileri gelmeye başlamıştı.
Bardağın altına kıstırdım her zaman ki gibi. Rüzgarlı ve farkedilmeden çıkılan yokuş, az meyilli ama uzun 10 kilometrelik yola girdim. Karşımdan rüzgar, motoru açmayacağım dedim kendi kendime. Bu kendi kendime konuşmalar; düşünceler, gelip giden hikayeler, kafamın içinde kopan kıyametler, hatırımdan silinmeyen günboyu anımsadığım ama, unutulmaya yüz tutmuş arkadaşlıklar, unutmamaya çalıştıklarım, öyle ya beraber bir ömür geçmiş, yapacaklarım, yaptıklarım, yapamadıklarım, hangisi daha çok diyerek düşündüklerim, geçip giden günlerin hesabı hep bu yolculukların yoldaşlarıydı.
İnsanın yapamadıkları için; artık çok geç zaman dar dediğinde, yine bir umut var olanlardır. Bir de yapamadığın ve geri gelmeyecek olanların ama hep hatırında olanların yapılamayacak olması. Bunlar bir pişmanlık değil, keşkeler hiç değil. Sadece o zamanlardaki hayatın, yaşamın verdiği, ortamın sürüklediği anlar kararlar, zamanlar ve geçip giden günlerdir. Pişmanlık duydum mu? diye aklımı zorladığımda, hayatımın bugüne kadar ki zamanına kadar hiç pişman olmamışım aksine Allahıma hamdüsenalarda bulunmuşum. Her bir anın ihtiyarım altında olmadığını, olanlar ile kaderimi yöneltmeye çalıştığımı gayet iyi bilenlerdenim.
Müzik topuna paralel bağlı yutuptan Ayşen Birgör’ü dinliyorum rampacığı tırmalarken. Sesinin güzelliğinin verdiği özgüvenle her telden ve çok rahat söylüyor.
Aşkın için çeksen binbir zilleti
Sevgidir kul için hakkın serveti
Ödül diye sunsa mevlam cenneti
Gönül sensiz girmez belki kimbilir.
Hayalle gerçeğin nicedir farkı
İlahi misali yazdığım şarkı
Ölüme de götüren böyle aşkı
Ölüm de bitirmez belki kimbilir.
Bunun adı şarkı kendisi ilahi.
Ölüm, herşeyi bitirmez. Mevlana, ölüm için yeniden doğuştur der. Güneş batıyor gibidir ama o doğmaya hazırlanıyordur.
Yeni şarkılardan olmalı. İlk defa dinliyordum. Şarkı dinleyecek ne ortam, var ne keyf, ne de zamanı. Ömrümün üç çeyreğinden biri gitti. Her yıl, gelecek yıl demeylen. İlk bir çeyrek, oluyordu bitiyordu ile geçti. Bir çeyrek yaşamışım. Mutluluklar paylaşıldıkça büyürmüş, neden kendiliğinden büyümez de ondan. Üzüntüler içe atıldıkça binbir parça olur, içi kemirir de kemirir.
Eskiden, ülkenin felaket günlerinde, sevgilisini kaybettiğinde, derdtlerin dermanı olmadığı zamanlarda ağıtlar yakılır, destanlar düzülür yanık türküler söylenirdi.
Nesini söyleyim canım efendim?
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim.
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor.
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak.
……….
Yol boyu askeri eğitim okulundan başka yerleşim yok. Aç sesini tut nefesini. Kulağıma giren nağmeleri rüzgar kulak arkasına atıyordu. Bas bas bağırıyordu JBL bu gazla rampanın sonuna kadar geldim. Bir ara rampa dikleşti, rüzgar keskinleşti, ama söz vermiştim kendime açmayacağım motoru. Yolun sonuna geldim, bundan sonrası eve kadar pedalsız.
Dünyada pedalsız olaydı???
Havaların azizliğine uğradık. Bahar havası, güven olmaz derler. Sabah kış, öğleyin yaz. Sabaha göre giyin öğleye doğru soyun. Akşama hastalık, eve girmeden önce kapıda seni bekliyor. “Hayrola?” ”Bu akşam misafirinizim.” Sabah, “Aman kardeş bu Grip varyantı çok kötüymüş, soğuk algınlığı bu geçer deme, göğsüne inmeden git hastaneye. Gittik Şehir Hastanesine. Doktor dedi alacağız müşahedeye.
Yatışı yaptık ben refakatçı olarak pozisyon alırken pencereden etrafı gözledim. Yapılırken de demişlerdi, “Mezarlığa karşı hastanemi olur? Vallaha oluyormuş. Mezarlığı gören hastalar, aman şimdi zamanı değil deyip bir an önce iyileşmek için her halde atmadık takla bırakmıyorlardır.
İlk belediyecilik dönemimiz bizden önceki belediye Belediye Şantiyesini, sağlık bakanlığına hastane için vermiş 100 bin metrekare alanı. Biz geldiğimizde henüz sözleşmeler yapılmamış, giderayak olmuş. Önce belediyeye şantiye yeri bulacağız, şantiye binalarını yapacağız, taşıyacağız, sonra hastaneye devredeceğiz 100 bin metrekareyi. Bulduk yaptık devrettik. Hastane yapımı sallanıyor. Neyse uzun hikaye sonra yapıldı biz de sağlığımıza kavuşmak için geldik işte.
Bizim oda, biraz mezarlığa daha çok gecekondulara (Nurlupınar, Akpınar…) bakıyor. Gecekondu, alelacele plansız yolsuz, eğri büğrü, eciş bücüş, sıvasız yapılar topluluğu. Bir gecede kondulurduğundan adına gecekondu denir. Amanın sabahlar olmasın. Önünde mezarlığın ulu selvileri, arkasında dümdüz baharın boyadığı yemyeşil Manisa Ovası, evler az katlı, yatay mimari evlerin arasında camilerin kendisi, minarelerini gövdeden aleme, caminin ise tamamı gözüküyor.
Evlerin bahçelerindeki ağaçlar, aralarındaki yeşil boşluklar. Çocuklar en tabii yeşil alanda top koşturuyorlar. Trafikten azade, otopark beyzade, komşuluk her şeye amade, kahvehanelerde sandalyeler masalar yelpaze, çınaraltı gölgesi sulanmış toprak kokuyor taptaze. Ver rezidansı al gecekonduyu. Her şey tabii yok birbirinden farkı. Eşit yaşam, eşit kullanım, eşit hak. Şatafat ne ki gösteriş hiç yok. Alınıp salınıp lüks araca binmeler, şöyle bir gaz vermeler ne gezer. Manisa merkezde Ulucami’den Muradiye Külliyesi gözükmüyor. Burada kent suçluları yok. Bunlar, yıllar önce kente yaptıkları suçun cezasını çekmiş gibi çok masumlar.
Yeşilin güzelliği, tonlarıyla tabiiliğiyle burada seçiliyor. Yeşil, gecekonduları sarmalamış da gizlemiş sanki. Her şehirde mahalle dokusunda gecekonduları gördüğümde, birbirinin üstüne abanmış binalar göğü delmeye ramak kalmış gökdelenler, keşmekeşliklere öfkelerim kabarır. Böyle yeşille sarmalanmış koca bir tarihi şehrin manzarasını, Strazburg’ta uçaktan görmüştüm. Niye bizim kentlerimiz beton yığını diye Strazburg’da dediğim gibi hep söylenir dururum.
Gel de gör gecekonduları, kim inanır bir gecede konduklarını, bir de yel esip su götürmese, ömre ömür katacaklar neredeyse.
Şimdi onlarda istiyor imar planını,
Görecekler onlarda, Hanyayı Konyayı.
1 Mayıs’ı kararlaştırmıştık. Hava yağmuru gösteriyordu, vazgeçtik. 16-19 Mayıs’ta gideriz. 19 Mayıs bayram tatilini de eklersek tatili dörtleriz deyince kararımızı erteledik. Yaşlılıkta günler çabuk geçiyor, 16 mayıs geldi. Batuhan birgün önceden “Tamam mıyız baba?” deyince ayaklarım titremeye başladı. “Ne tamamı?” “Ee 1 Mayıs’ta karar verdik ya 19 Mayıs tatilinde gideriz” diye. “Evet ya.” Sabah motosiklet kapıda biz hazırlıkta. Tepeden tırnağa denir daha çok yağmurdan ıslanıldığındda, bizim hazırlık tırnaktan tepeye başladı. Ayağımda komando botları dize kadar, kot pantolon bize kadar (şu kotlar 1969 yılında Amerikan Pazarından aldığım yıllardan beri ilk defa giyeceğim ilk kotlardan sonra neleri çıkmadı kimler kimler giymedi profesöründen hocalarına hiç çıkarmadıkları, başarı ödülü alan sanatçılarından sahnede arz-ı endam ettiklerinde, Altın Portakal Ödüllerine kadar kimler kimler giymedi. Yırtığın pırtığına, partalından taşlanmışına, tiftilmişinden yırtılmışına, üniversite öğrencisinden ilkokul öğretmenlerine kadar.) Sırtıma giydiğim ceket tam bir zırh. Sen de, Kutsal Kaseyi arayan Kral Arthur’un tapınak şövalyeleri ben diyeyim bomba imha uzmanı. Ceketin her yanı korumalı maddelerle kalınlaştırılmış. Başıma giydiğim kask çelik zırh misali koruyucu. Yan tarafına takılmış interkom denen bir nane var yolda giderken sürücüyle konuş, müzik dinle, telefonlara cevap ver. Kısacası, kirazsapı boynumda kocaman bir miğfer zırh. Yolun ilk çeyreğine kadar kiraz sapı boynumu kastıkça yolculuğun daha sonraki zamanlarında boynum kabak sapı gibi kalın ve güçlü olmuştu. Son olarak yine özel eldivenler ile giyim kuşam tamamlanmıştı.
Bu kıyafetle motora bineceğim ama üzerimde neredeyse 20 kilo ağırlık var zaten kendimi zor taşıyorum, gel de bu halde motora bin. Bir de Motor yüksekliğini iki kişiye göre otomatik ayarlanmaz mı? Motosiklet 10 cm daha yükseldi, bu işde de inerken binerken sürücüye haber vermen lazım ayağını yere sağlam bassın. Sağ ayağımı Bismillah üzengiye basar gibi ayak pedalına bastım diğer ayağımı ata veya bisiklete biner gibi atamıyorum motorun orta çantası var koltuğun üzerinden geçirdiğim ayağımı diğer pedala basınca motora binebildim. İki yan çanta, bir orta çanta, Motor zaten 300 kg zırhlanmış sürücü ve ben üzerimizdeki ilavelerle 170 kilo olduk mu? Motor 500 kiloya yakın, Barış Manço rahmetli bindik bir alamete gidiyoruz selamete modeli oldu.

Motosikletin, güç ve egzoz sesi motorcular için çok önemli. Bu motora da fabrikası öyle bir egzoz (adı akropoviç) üretmiş ki onu aksesuar olarak ayrı satıyor. Marşa bastın mı bir horluyor borrrluyor. Batuhan marşa basıp çalıştırdığında İzmir Caddesi bir inledi karşı esnaf kapıya çıktı beni kasklı falan gördüler ama torunum Alperen’e benzetip hayırlı yolculuk nereye böyle demeye kalmadı beni yakından görünce ellerini ağızlarına götürüp aaaa dediler ben de maşallah maşallah deyim verdik gazı motora.

Bu alayü vala ile yapılan hazırlıktan sonra yola koyulduk. Hava güneşli 26 derece, rüzgarlı ama motorun rüzgarı ayrıca zaten var. Ben donatılmış vaziyetteyim. Batuhan “Baba nasıl vaziyet?” diye soruyor interkomdan “Ben bir de kahve ver diyorum sade olsun modeliyim.” Orta çantaya sırtımı verdim rüzgara Batuhan’ı siper ettim, kendim ettim kendim buldum ama hayatımdan memnunum. Göstergeye bakmıyorum, rüzgara aldırmıyorum. Yıllarca böyle rüzgarlara kendimi vermemişim, meğer ne mutlulukmuş havayı içine çekmek, dik durarak meydan okumak, herşeye rağmen rüzgarı yararak gitmek. Yutuptan sailling yelkenli videoları izliyorum rüzgarın kıymetini bilen yelkencilerin maceraları teknenin kabaran dalgalar üzerinden herşeye rağmen gitmesi en yakışanı da “One Way Wind” şarkısının fonda olması. Motorda ise borr sesiyle uçuyorduk. Hürriyet, gençliğe özen, güven, heyecan, 24 kısım tekmili birden bir maceranın kahramanlarıydık. Kollarımı yana açıp adeta uçmak istiyordum. Ama ne mümkün elimi bile kaldıramıyordum. Kilometre levhalarına bakıyorum 10 kilometrede bir yazan levhalar sanki yan yana dizilmiş gibi ne kadar çabuk geçtiğine ne kadar sık olduğuna hayret ediyorum. Denizli de verdik molayı. Yarı yol sayılır. Restoranda getir götür yapan garson da motorcuymuş. Bizle çok ilgilendi yemek sonunda çayı duble getirendi. Bu da motorcu torpiliymiş.

Yol boyunca egzozun borlamasına öyle bir alıştım ki neredeyse düğündeki zurnaya kulağını dayayan sarhoş misali motorun sarhoşu oldum, kulağımı akropoviçe (egzoza) dayayacağım. Yokuşları tırmanırken dağları inletti düzde giderken ovaları. Yeşile boyanmış heryer, koyusundan açığına her tonuna kadar yemyeşil Memleketim. Aracın camında<n bunları görmeniz imkansız şöyle bir bakarsınız ama ben motorda artçı olarak tüm güzellikleri gözledim. Uzaklarda görünen basık yapılı köy evleri yeşilin içerisinde kaybolmuş, kırmızı kiremit çatıları ile camisinin minaresi gözüküyor. Sakinliğin sessizliğini, dinginliğin nefesini duyar gibi o köyde çocuk halimle yaşamayı canlandırıyorum hayalimde. Evimizin bahçesinde kuzular, köpeğim, sarmaşık güllerim, çardak asmam, hanımeli kokulu bahçe duvarlarımız, tulumbanın sesi buz gibi berrak suyu, beyaz kireç badanalı küçük küçük pencereleri ile eğilerek girilen kapısını hayal ettim. Motosiklet bu köyden geçeli epeyi zaman oldu ama hayallerim uzadı gitti.

Yoldan uzakta ekin tarlaları, borlayan egzoz sesi ekinleri yalıyor, motorun rüzgarı henüz yeşil olan ekinleri dalgalandırıyordu sanki. O kadar rahattım ki bu da beni yormuyordu. Bu keyfimle iki de bir “Baba rahat mısın?” diyen Batuhan’a cevabım oluyordu. Beni bu hayallere sürükleyen son günlerde izlediğim Rus ressamların yağlıboya eserleriydi. Onların tablolarında köyler her ne kadar bizim köylere benzemese de çocuklar, kuzular, çiçekler, yeşilin binbir tonu tıpkısıydı.

Havasına, suyuna, taşına, toprağına,
Bin can feda bir tek dostuma.
Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim,
Bir başkadır benim memleketim.
Korkuteli rampalarını indikten sonra Akdenizin çam ormanları yeşili göklere çıkarıyordu. Gri asfaltta bir sağa bir sola yatan motosiklette aşka gelmiş olmalı ki bu ormanlar karşısında yan çantalar neredeyse asfalta değecek kadar saygıyla eğiliyordu.
Antalya’nın girişine geldik, çok büyük bir kavşak çalışması var. Yarım saatte burayı geçtik bir saatte Antalya trafiğini zikzaklar çizerek koca motorla geçtik Esra’ya vasıl olduk. Antalya’ya geldiğimizde motor artçılığını Esra aldı. Antalya’yı abisiyle beraber turladılar. O da maceracıdır, anne olduktan sonra macerayı bıraktı. Çocuklarının okul maceraları zaten zamanını alıyor.
Dönüşümüz muhteşem olacaktı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Hem bayram hem dönüş günümüz. Batuhan bayrak istedi kardeşi Esra’dan. Motosikletin arkasında ki kamera çubuğuna bağladı Bayrağı. Motorun arkasında dalgalanmıyor Samsunun Karadenizi gibi coşmuş kabarıp kabarıp çubuğa dolanıyor tekrar açılıyor ayyıldızını gösteriyor daha sonra, Samsun’a çıkmış Atatürk ve arkadaşlarının yüreği gibi pır pır oluyordu.
Yol boyunca, kimlik tetkiki için üç defa polis tarafından durdurulduk. Her durduğumuz noktada polis memurları, bugün bayram deyip rüzgardan çubuğa sarılmış bayrağı açıp bir fotoğraf çektirelim diyerek motorla birlikte poz veriyorlardı. Çok mutluyduk.
Denizli girişinde benzin ve çay molası verdik. Evin yolu kısa olur derler. Sarayköy, Buldan Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, (Salihli Adala Kasabası’nda Atatürk’ün dinlendiği ev diye tanımladıkları tarihi evi 2022 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Salihli Belediyesi ile birlikte restore etmiştik sonra da Atatürk Müzesi yaparak Kula-Salihli UNESCO Global Jeoparkı’nın ziyaret merkezlerinden biri haline getirmiştik. Yoldayken, Adala Atatürk Müzemiz, “Diomonds Of Azerbaijan 2025” Müze Tasarım ve Uygulamaları alanında başarı ödülüne layık görülmüş. Bu da Kurtuluş Savaşımızın başladığı tarihte Kurtuluş Savaşı ile ilgili Müzemizin ödül alması beni ziyadesiyle mutlu etmişti.)
Batuhan’a gençliğimi tekrar geri getirdiği için çok teşekkür ettim. O da baba seninle anı biriktirmeye devam edeceğim, her zaman hazır ol, bu macera burada bitmedi diyerek sağ salim geldiğimize dua ederek, birbirimize sarıldık.
Yani kısaca; gidişimiz, dönüşümüz, sürüşümüz, bayramımız, muhteşem oldu.
30 dereceye göre 25 iyidir diyerek sabah, tur hazırlığı yaparken içeriden bir ses “Uzun gideceksin galiba” bisiklete binmiyor ama ne olacağını biliyor. Anam gibi tembihini illa yapacak “Çok uzama.”
Cevabı döndüğümde vereceğim.
Akşam vakti adamın biri sokakta gidiyor. Hırsız pencerenin korkuluğunu kesiyor.
Adam,
-Napıyorsun?
-Keman çalıyorum.
-Sesi duyulmuyor ya.
-Sabah duyulacak. Misali.
Bilmediğin yerde novigasyonu açar gidersin alternatifin yoktur. Bildiğin yerde de güzergah seçersin. Ortaköy’e gideceğim. Boğaz’a uzanmış bir buruncuğun üzerinde ne ihtişamlı duruyor incecik minareleri kalem gibi , her an Boğaz’a akseden resmini çizecek gibi duruyor. Mimarlığımın ikinci sınıfında proje ödevi olarak buraya vapur iskelesi planlamıştım. Balıkçı teknelerini çini mürekkebiyle resimleyip projeye ilave etmiştim.
Tabii bu Ortaköy o Ortaköy değil. Pazar günü motorla abimin oğlu Orhan’ın Karahüseyinli’de ki evine gitmiştik iki motorduk. Dönüşte Ortaköy’den geçtik ama durmadık. Bugün dursaydık merağıyla gideceğim.
OSB’nin Mostem Okulu’nun oradan Muradiye sanayisine döndüm. İleride sağa döneceğime sola dönmüşüm novigasyonsuz gidiyoruz ya. İstasyon Kavşağı’nın çok gerisine düşmüşüm. Kaldırımdan ters giderek kavşağa geldim. Muradiye Paris olmuş. Apartmanlar hem de upuzun herbiri, insanlar oradan buradan yola atlıyor arabalar desen başka terane. Şuradan sapayım oradan Bağyolu’na çıkarım dedim. “Genç buradan anayola çıkılır mı?” yı da dedim. Allahtan bisiklet, otların arasında çizgiden yol görsem giderim, gittim anayola çıktım. Bağyolu’na kadar yol ip gibi dümdüz. Sağımda solumda agaların çiftlikleri, bildiğim harbi çiftlikçiler isimsiz.
Bağyolu kavşağından sola döndüğümde yol boyunca sıralanmış evlerin önünden yemyeşilin içindeki yolda gidiyorum. Palabıyık’ın Evi’nin duvarının dibinden devam ediyorum. Avdal’a yaklaştığımda rampalar başlamıştı. Havanın ısındığını burada anladım. Rampayı düz pedella çıkamam motoru açtım o da yumruk kadar çıkar mı bu rampaları pedal desteğiyle çıkar. Bir yandan vınlama öte yandan ıhlama ile rampaları birer birer arkamda bırakarak düzlüğe çıktım. Hayatta böyle değil mi? Edebiyatı yapılır bu gibi durumlarda.
Düzlükten sonra da bir hayli gittim. Ortaköy buralarda bi yerdeydi demeye başladım, yorulmuş, köye çatıyordum nerdesin diye. Birkaç otobüsün sırtını gördüm, biraz daha pedallayınca kafeteryayı. Yakın yerde bir fidan Çınarın gölgesine bisikletimi bağladım. Kafeterya kalabalıktı. Yunusemre Belediyesi vatandaşı buraya taşımış.
Yolda ekmek arası köfte hayali kuruyordum ama gözlemeyle ayrana fit oldum. Köfte ağır gelebilirdi bu yolun bir de dönüşü var. Dinlendim diyemem karnımız doyunca gözümüz yolda olur. “Kızım bir ayran bir gözleme ne kadar?” “170 amca” “Ama ben belediyenin arabasıyla gelmedim yine aynı parayı mı ödeyeceğim.” Güldü. Bayıldık 170’i. Semih Hoca buradan kazandığıyla borçları ödeyecek diye aklımdam geçirmedim değil, bir de belediyenin kafe. Yani kira da yok. Ben de kime kızacağımı bilemedim.
Dönüşü yine aynı yoldan yapacağım çıktığım rampaların inişi var geri kalanı düz. Bıraktım bisikleti kendi gidiyor. Ama düzde gözleme kendini tıslamayla belli ettirdi. Birkaç gölgede durdum. Palabıyık’ın evinin az ötesinde güzel bir çam ormanı var orada mola vereceğimi hesaba kattım. Hah işte burası dememe kalmadı bisikleti bayıra yasladım kedimi de ormana yatırdım. Sivri çam yaprakları yatak, kaskım yastık, sırtım minder, ayakkabılarımı çıkardım birer birer, iki arşın boylu boyunca uzadım bacaklarım dinlendiler. Gözlerim çam dallarının arasından göğe bakıyor. Koyu mu koyu gölge serin, neredeyse uyuyacağım. Bari ağzımı kapatayım bir yılan girmesin dememe kalmadı açtım gözlerimi. Sanki her ağacı bir kuş tutmuş cıvıl cıvıl kuş sesleri kulağımdan hafif esintiyle ormanın derinliklerine gidiyordu.
Tabiatın içinde yaşayan biri şehre arkadaşına ziyarete gitmiş. Yolda yürürlerken kuş seslerini duyunca ne güzel ötüyorlar demiş şehirli arkadaşına arkadaşı ben duymuyorum demiş. Biraz daha yürüyünce kuş sesi dinleyen arkadaşı yere bir lira atmış. Arkadaşı paranı düşürdün demiş. Demek ki herkes istediği sesi duyar diye cevaplamış. Garip kuş sesiyle avunur, zengin paranın sesine kapılır.
Bağyolu Muradiye derken Eski yoldan dönüyorum. Yol dar bi genişletemediler bu yolu. Vızır vızır gelen geçen araçlardan korkarak pedallıyorum. İki otobüs durağında bir duruyorum. Bir nefes iki yudum su. Prefabrik imalat yaptığım yıllarda, sağımdaki prefabrik üretim tesisi hala duruyor. Buranın sahibi İstanbulluydu imalat yapmıyor satın almak istedim değerlensin diye bekletiyorum demişti. Benden yaşlıydı, fazla bekletince öbür tarafta seni değerlendiriyorlar. Bak hala duruyor. Az daha gidince bizim Kara Apo’nun (sinirlendiğinde zaten esmer olan yüzü karardığından bu lakabı takmıştık) kirazlığı var. Bu yıl meyve ağaçları dahil tüm bağları soğuk vurdu. Abdullah dahi yiyecek kiraz bulamayacak. Karaçay Köprüsü’nü geçince projesini çizdiğim Doruk Koleji, Mustafa Çapra. Dündar Çiloğlu, Bülent Koşmaz, Yaşar Coşkun, …….. öğretmen ortak yapmışlardı. Bizim Esra’da ilk öğrencilerindendi. Horozköy’e yaklaşırken Efsanesi olan Kanlı Çınar. Nihayet Tezcan Irmak’ın Çiftliğine geldim. Tezcan da değerlendirenlerden.
Buraya kadar durduğum yerlerin haricinde devamlı pedal bastım. İniş aşağı olmadığı gibi düz ve az rampalıydı yol. Saniyede bir tur pedal çeviriyordum. Kaç pedal çevirmeyle belki yüzbinlerce çevirmeyle eve doğru geliyordum.
Kırmızı Köprü’den Spil’e baktığımızda Kumludere’nin solu Şehzadeler, sağı Yunusemre İlçesi. Metropolitan şehrimiz bu şekilde ikiye bölünmüş. Çaybaşı (Akbaldır) Deresi nasıl kıvrılıyorsa sınırlarda bu kıvrımlara uyarak Gediz’e (Hermos’a) kadar gidiyor.
Kumludere’nin sağ tarafının hemen yakınında. Attar Ece Camii, Karaköy (İvazpaşa) Hamamı, AynıAli, İvazpaşa, Hacı Yahya, Lalapaşa, Arapalan (Defterdar Mahmut Efendi) camileri, Haki Baba Mescidi, türbeler çeşmeler, bunlar Yunusemre İlçesi sınırlarında kalır.
Saymadığımız(!) birçok(!) tarihi yapı da Şehzadeler İlçesindedir.
Bunlar, zamanımıza ulaşabilmiş yapılardır. Nurullah Ertuğrul (Manisa Vakıflar Eski Müdürü) Hocamın ciltlere sığmayacak kadar adıyla sanıyla konumuyla tespit ettiği yüzlerce Saruhan Beyliği ve Osmanlı dönemi yapıları (çeşme, mescit, türbe, cami hamam, yatır, kilise, havra hastane… ) kaybolmuştur.
Yazımın başından beri yapı diyorum, önce bunlara yapı demek doğru değil. Bunlar eser mi? Tarih mi? Tarihi belirlenmiş, yaptıranların ismi cismi yazılmış, Saruhan Beyliği ve Osmanlı dönemlerinde önemli mevkilerde bulunmuş, yönetimlerinde söz sahibi olmuş, tarih yazmış, önemli şahsiyetlerdir. (Zamanımızda bir cam çivisi çakmış kimselerin isimlerini parka bahçeye sokağa caddeye adını veriyoruz. Bunu hafife almak açısından söylemiyorum. Tarihte, zamanımızdan daha değerli yapılmış hizmetleri kıyaslamak açısından söylüyorum.
Demek ki bunlar yapı değil hem eser hem de tarihi birer nişane. Ülkemizin tapu senetleri olan TARİHİ ESER. Bu eserleri ne ile çerceveleyip taçlandırmışız, ‘ŞEHZADELER ŞEHRİ MANİSA’ diye övünerek(!)
Birçok tarihi eserimizi:
1-1919-1922 tarihlerinde Yunanlıların işgali ve Manisamızı tamamen yaktıklarında,
2-Yanık şehrimizden arta kalan, taş taş üstünde kalmamış harap Manisamıza yaptığımız 1925 imar planıyla,
3-1980’li yıllarda yapsat yasası ve 1989 yılı imar planıyla,
kaybetmişiz.
Tabiat ve Kültür Varlıklarımız, 2863 sayılı yasa ile 1983 yılında koruma altına alınmaya başlandı. Bu yasaya rağmen korunamamış birçok tarihi eserimiz, araştırma ve tarih kitaplarında dahi kayıt altına alınamamıştır.
Şimdi, şunun şurasında; Saruhan Beyliği, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemleri olarak, eskiye kıyasla çok az sayıda tarihi esere sahip bir Manisa’yız. Eser, giderek tarih, en sonunda kimliğimiz ve bunlara dayalı olarak kültürümüz kayboldu. Bakın bir arkeoloji, etnoğrafya müzemiz dahi yok. 1985 yılında yapılmış Lale Salonundan gayrı kültür ve sanat merkezimiz(!) yok. Resim, heykel kitap sergileyecek bir sanat galerimiz bile yok. Zaten ihtiyaç da yok herhalde 1985’ten beri Lale Salonunu dahi dolduramıyoruz. Ne resim, ne heykel, ne edebiyat ne müzik, ne tiyatro ne sinema sanatlarında bir sanatçımız dahi yok. Yok olduğu gibi yetiştiremiyoruz da. Var olanlarını da tanımıyoruz. Zaten onlarda bizi tanımıyor.
Evet, sanatçımız yok yetişmiyor, tarihi eserimiz yok var olanları korumuyoruz. Bu konuda son günlerde gündemde olan iki uygulamadan bahisle esas konumuza geleceğim.
1-Ulutepe caddesi, Kültür Yolu, geçen belediye döneminde hazırladığımız proje ile Tarihi Kentler Birliği’nden bu yol ile ilgili ödül almıştık. Hem birçok tarihi eserlerin bulunduğu yol, hem de yolun granit taş kaplamasıyla Manisa Cumhuriyet Tarihine ışık tutan tarihi öneme sahip bir yol. Yarısının granit taş kaplaması duruyor o da zamanla sökülüp atılır. Yarısı köy yollarına döşediğimiz kilit parke beton kaplama. Cumhuriyet Dönemi ve 2024 yılı Şehzadeler Belediyesi dönemi, yan yana. Boylu boyunca.
2-Yavuz Sultan Selim’in Eşi, Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın eseri; Sultan Camii şimdi Mesir Camisi deyip hafife alıyoruz. Bu külliyenin avlusuna muhtarlık evi yapmak: Tarihten eserden saygıdan vazgeçtim, ne akıl ne fikir kalmamış. Park deyip geçtiğimiz o alan Manisa’nın birçok konuda kimliğini yansıtan bir alan. Zıpzıp ile, her köşesine yayılmış plastik sandalyeler ile, muhtarlık evi ile talan edilecek bir alan değildir. Burası; Bimarhane, hamam, hankah, sıbyan mektebi, mederese ve camisiyle tarihi yapılar topluluğundan oluşan bir külliye ve bu külliyenin bahçesi. Park değil. Dünyada ki en eski bir geleneğin yaşatıldığı UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Miras Listesinde 500 yıla yakın kutlanan Mesir Macunu’nun karıldığı, saçıldığı bir alan.
Çanakkale Boğazına yazdığımız gibi “Dur Yolcu, bilmeden gelip basıp geçtiğin bu toprak… gibi bu alana, bir yazı mı yazmak lazım Allahaşkına.
Yasa çıkalı bir yıl oldu altı ay sonra bende bi ucundan yakaladım yasayı.
Bu yeni bir heyecan kattı hayatıma.
Artık benim de bu ülkede sayıldığım anlamına geliyordu aklıma.
Bu heyecanla attım kendimi sokağa.
Bu birincisi dedim daha sayılacak çok şeyler çıkacaktır karşıma.
Sabır. Bunca yaşanmışlıklar bunca kahır.
Ayrılmaz ikili Kahır sabır,Kahra sabır gösterildiğinden,
Mükafat gelecek kendiliğinden.
Züğürt tesellisi gibi geliyor kulağa.
Tebessümler dudaklarımda.
Hem yürüyorum hem düşünüyorum banka emekli maaş kuyruğuna giderken bir araca binmeliyim.Trafik, emekli işi diyorum kendi kendime. Durakta beklemesi ayrı, otobüse binip yol alması ayrı, otobüste ki maceralı yolculuklar ayrı. Hele bi de oturacak yer veren oldu mu? Değmeyin keyfime. Acelem mi var gideceğim yere? Bu gibi durumlarda zaman geçmez. Allahım ne büyük saadet. Bugün otobüs, yarın metrobüs, hafta sonu metro, hafta başı tiyatro. Metroray, marmaray, tramvay, vay anam vay, yemede yat. Gel yat, git yat, Konya altı saat.
Boğaz desen ayrı bir fırsat. Vapurlar, eskileri var yenileri pek rahat. Çingene vapuru her iskeleye uğradığında, arabalıları var aralarında. Gazete koltuğunun altında okuyor gibi yapsan da. Seyyarcılar gelir birazdan. “Kalem beşi bi yerde, çakmak hediye, el feneri yanında pilde.” Katla gasteyi seyreyle temaşayı.
Bir hayli zaman geçti bugünü de akşama kattık derken vapur Rumeli Hisarı’ndan dönerken gün de dönmüştür.

Dünya döndükçe her gecenin bir sabahı vardır mutlak
Elbet gün dönecek aylar yıllar geçecek sabahlar hep olacak
Sabahlar olmasın dediğim günler çok gerilerde kaldı.
Eyüp Sultan’da sabah ezanı, dört yanı sardı.
Namazdan sonra, Piyer Loti sessiz, sakin zaman.
Kahve yudumlanırken haliç durgundur her zaman.
Epeyi oturmuşum dedim, artık kalkayım,
Ancak varırım öğleyi Yeni Cami’de kılayım.

Mısır çarşısından geçtim, baharatlar rengarenk
Alıcılarda ayak oynamaya başlamış, satıcılarda ayrı bir ahenk.
Kah selam bazen kelam, Kapalı Çarşı’ya geldiğimde,
Vakit, güneşle gizlenmiş, ikindi oldu mu ne?

Çıktım çarşıdan, Nuruosmaniye’de kıldım ikindiyi,
Allah Allahh, kubbeden indirdim kamet getiren müezzini.
Akşam’a vakit var derken saate baktım,
Aklım sıra bugün zamanı bir hayli uzatacaktım.
Oysa bu ezanlar bu manevi, bu ulvi hava
Benim ki hevesmiş, dünyalık için heva
Süleymaniye’den göründü boylu boyunca boğaz, alaca sularıyla.
Yahya Kemal’i andım. akşama girerken camiye ezanla,

“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi.”
Yatsıya ömür yetmedi, selalar verildi sabah Sultan Ahmet’ten
Ecel, hayret bu kadarda mı acil geldi? Beş vakte bile yetmeden.
Günlerden Cumartesi. Ne yapılır? İstirahat, geçen haftanın muhasebesi, ve gelecek haftanın programı ve bu haftadan sarkanların bitirilme planları yapılır. Hava yağmur gösteriyor koca gece bardaktan boşanırcasına yağdı zaten. Pijama terlik bu deyime bir de Netflix eklendi. Aç bir film gelsin çaylar gitsin kahveler öğleden sonra meyva, çerez, keyif.
Böyle yapacaktım. Torun, neymiş ağacın meyvesiymiş asmanın bağın nefergesiymiş, yaşlılığın olmazsa olmazıymış. Bulutların arasından güneş biraz yüzünü gösterdi, hava tahminini yapan çoban edasıyla pencereden, gökyüzüne baktım deniz mavisi, dalga köpüğünü andıran beyaz bulutlar var. Benim kehanetim, yağmaz, akşam yağdı ya, hızını almıştır. “Gel bisiklet binelim, Emiralem’e gideriz” dedim. Ağacın meyvesine. Dünden hazır “Nereye gideceğiz?” “Burdan terminale, Gediz Köprüsünden geçip Güzelköy yoluna döneceğiz, ordan Üçpınar’da Mustafa’da köfte yer tura devam ederiz. Yağmur yağacak olursa yolda köyler var, sığınacak yer çok. Emiralem’den vazgeçelim. Bu tarafa gidelim. Bağyolu, Muradiye, Karaali yaparız.” “Ben giyinmeye gidiyorum dede.” “Ben de.”
Yağmur yağar mağar yağmurluk al Alperen’e verirsin bir de rüzgarlık gerekirse Alperen giyer. Benim üstüm iyi.
Trafikten bir an önce kurtulmak için şehrin merkezinde hızlı hızlı pedalladık. Bugün de trtafiğe acemiler çıkmış, çıkmışta bize mi denk geldi. Önümüzde gitmek bilmiyorlar, park etmiş araçlar ile bu gidemeyenlerin arasından Kız Enstitüsü, Doğumevi, Eski Devlet Hastanesi, Eski Askeri Hastane (şimdi İl Kültür Müdürlüğü) 19 Mayıs Stadyumu. Sümerbankın önüne geldik. Yavaşladık. Bu tarif ettiğim noktalardaki yapıların Sümerbank hariç hepsi koruma altında. Yıkılıp yok olaydı güzergahı nasıl anlatırdım size. Bunlar bir kentin Manisa’nın hafızası, belleği. Alperen’in babası bu Doğumevinde doğdu. Ben annem babamın tedavileri, benim beyin ameliyatımla hayata tekrar döndüğüm Devlet Hastanesi. Tüm manisa’lılar buralardan bir vesile ile gelip geçmiştir. İyi kötü ama, hayatlarında yer eden anıları vardır.
Stadyumda 19 Mayıs Gençlik Spor Bayramında Bayrak sallamış, jimnastik yapmış, spor hareketlerine katılmıştır. Sümerbank. Mesaiyi bildiren siren sesi birçok Manisa’lının kulaklarında hala çınlamaktadır. Önünden geçerken harabeye dönmüş metruk giriş kapısının arkasındaki idare binası ve önünde dalgalanan Bayrak gözlerimin önüne geldi. Neymiş makineler eskimiş artık askeri kıyafetler postalları yapan firmalar varmış. Eeee? Yıkalım. Satalım. (Bkz.Sümerbank Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası)
MANİSA SÜMERBANK PAMUKLU MENSUCAT FABRİKASI
Yaa Sümerbank deyince Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlamamak mümkün mü?
Anıları ardımızda bıraktık. Gediz Köprüsü’nün üzerindeydik altımızda Gediz. Akmaya çalışıyor, adacıkların arasında bataklık görünümünde. DSİ’nin bu adacıkları temizlemesi lazım suyunu kirlettik bari yatağını temiz tutalım da Gedizim rahat uyusun.
Güzelköy’ün yoluna girmeden kanal boyundaki yola sağa saptık. Bok kokusundan geçilmiyor. Baflarımızla burnumuzu örttük. Aaa bir de bu pisliğe, kokudan geçilmeyen bu bok kanalına bakan ev mi motel mi, ne haltsa yeni iki katlı tesis yapılmış. Hayret ne pencere açılır ne kapısı, bacanın bile tıkanması gerekir. Ama ne manzara ne manzara???
Tilki Süleymaniye yoluna girdik, havayı gözlüyorum çaktırmadan, hava hala açık yağmur gözükmüyor Üçpınar yoluna saptık. Şenaylar Çırçır Fabrikası gözüküyor uzaktan. Oradaki köpekler saldırabilir temkinli ol bu tarafa geç dedim. Yaklaştığımızda birisi yeni yemek vermiş onu yiyorlardı, şöyle bir başlarını kaldırdılar yemeye devam. Atlatmıştık.
Uzakların gökyüzü, griden karaya dönmeye başlamıştı. Yağmur önümüzde gidiyor yollar ıslaktı, su birikintilerinden yeni yağdığı belli oluyordu. “Şuralarda bir evimiz olsa” dedi Alperen. “Yaa olur inşallah.”
Üçpınar’a girdik. Üçpınar’ın adı eskilerde Eğri Köy’dü. Çocukluğumun akraba ziyaretini yaptığımız bir köydü. Kemal Çamlıoğlu’nun babası Hakkı Dayımız, Tarım Kredi Kooperatif Müdürüydü. Arnavutluktan akrabamız. Dedemler Arnavutluktan ata toprağından Anavatana göçtüklerinde ilk buraya yerleştirmişler. Bir zaman sonra babamla amcam büyüyüp okul yaşına geldiğinde dedeme. “İzzet, köyde okul var ama öğretmen yeterli değil biz Manisa’ya gidelim çocuklar iyi bir eğitim alsın” demiş. Babaannem, gün görmüş akıllı ve tahsilli bir kadınmış, doğumum onu görmeme yetişmemiş, annem anlatırdı.
Köfteci Mustafa’nın kapısınınj önünde “Karnın aç mı? Değil. Benim de değil. Bağyolu’unda çay molası verir dinleniriz terimiz soğumadan gidelim, yağmur da önümüzden gidiyordu ama sanki ileride mola vermiş gibi gözüküyor şimşekler çakıyor. Köyden çıktık. Pedallara asılıyorduk. Gülbahçe’ye geldiğimizde geçen bahar burada fotoğraf çekilmiştik tekrar çekilelim dedi Alperen, selfiler poz vermeler falan, hadi yürü.
Aklımdan, bu kadar basma nefesin yetmeyecek yorulacaksın diye geçiyor, aklımın diğer yanı bas Azmi bas yağmura yakalanırsan basmayacak mısın, şimdi bas yakalanma yağmura diyordu. Bağyolu rampasını zar zor çıktık, kahvenin bahçesine girdik, kaskımdan sesler geliyor tak tak yağmur. Bisikletleri kapının üstündeki sayanın altına çekelim dedim Alperen’e. Biz de yanındaki masaya oturduk. Çaylarımız gelmeden yağmur geldi, hem de nasıl. Suyundan mı ustalığından mı köylerde tavşan kanı çaylar. Köylerde kahve çok olduğu için güzel çay yapan kahve tercih edildiğinden her biri çay ustasıydı kahvecilerin. Belki de bundandır.
Vücut sıcaklığımız geçmeye yakın kahvenin içine girdik, oh sıcakmış. soba yanıyor. Kahveci tanıdık çıktı muhtar adayı imiş. Köfte ekmek söyledik. Yağmurun dineceği yok aksine şiddetini arttırdı. Manisa’dan bizi alması için bir araç çağırdım. Arkadaşımın yardımıyla Doblo’nun arka koltuklarını yatırarak bisikletlerimizi yerleştirdik. Alperen’le ön koltuğa sığıştık.
Silgeç yetiştiremezken camı silmeye,
Açtık aracın kaloriferini değmeyin keyfimize.
Dışardan cama vurdukça hoş geliyor yağmurun sesi.
Biz bu yağmurda nasıl gidecektik bisikletle dedesi.
Ah akılsız başım hiç mi düşünmedin yağacağını
Düşündüm elbet bir köye sığınacağımı.
Nitekim öyle de oldu.
Bu Cumartesi de böyle doldu.