İçeriğe geç

YENİKÖY/FOÇA

Yıllardır girişinin önünden geçerim sonra diye diye köye girmek bugüne nasip oldu. Aslında 15 gün önce şöyle bir girip meydanından U dönüşü ile çıkmıştım. 

Bugün meydana bakan köyün girişinde bisikleti parkedip oturup öğrenme amacıyla çay içmeye kahveye girdim. Çok kimse yoktu, yan masada oturan iki kişiyle devamlı konuşan askılı elbisesiyle bir kadın kahveciyle yüksek tondan konuşuyordu. Çayı içerken laf attım, iki oturan kişiye;

 -Yan tarafa güzel bir yörük evi yapmışsınız açık mı?

-Haa resim sergisi var. Çayı başıma diktim kalktım hızla yörük evine girdim. 

Önüme bakarak Kapının ağzında ayakkabı galoş görünce daha başımı kaldırıp içeriye bakamadan 

-Hoşgeldinizzz dediler. 

-Hoşbuldummm, resim sergisi varmış üst katta olmalı burada bir şey göremiyorum. 

-Evet orada galoşlar var.

– Yok ayakkabılarımı çıkarırım. 

Basamaklardan çıkmak üzereyken imamın minbere çıkışı gibi olmasın diye küpeşteye tutunup ilk basamağın önünde kendimi tanıtmak istedim.

 -Ben, Manisa Huzurevi Vakfı Başkanıyım, ismim…. 

En masum, en naif bir takdimdi. Güven sağlamıştım. Merdivenden çıkarken iki kadın peşimden benimle birlikte üst kata çıktılar. Kadınlardan biri resimlerin sahibi olmalı tablolarının alt köşesinde ismi yazılı, Ressam Ayşe Poyraz Hanımmış.  İzin alarak bir çoğunu fotoğrafladım. 

-Ben de resim yapıyorum, sergi açmayı düşünüyorum ama cesaret edemiyorum. 

-Buyrun burada açın. 

-Neden olmasın köyü ilk girişte beğendim içim ısındı. Hem cesaretimi toplarım hem heyecanımı yenerim. 

-Biz de  memnun oluruz. 

Diğer hanım da kitap yazıyormuş. 

-Ben de kitaplarımı getirim. 

Ulan bu adam da ne dediysek bende bende diyor. 

-Aslında benim mesleğim mimarlık. 

-Aaaa benim eşimde mimar İTÜ 73 yılı mezunu. Ben de 73 yılı Yıldız mezunuyum. Yuh bunda da mı bende diyor. 

Güzel resimler yapmıştı kurs aldım dediğinde belli oluyor çalışmalarınız çok güzel ellerinize sağlık. Hem sergiyi geziyor hem de sohbet ediyorduk.

-Anı defterimizi imzalamak ister misiniz? 

-Memnuniyetle. 

-Resim sergisini düşüneceğim kendimi ikna edersem yine görüşürüz.

Diyerek Yörük Evinden ayrıldım. Bisikletim kahvenin önünde şöyle bir köyü gezmeye, sokaklarında kaybolmak için köyün iç taraflarına girdim. Eski ev yok gibiydi ama eski evlerin oluşturduğu sokak dokusu duruyordu. Hatta birkaç yıkıntı ev kalmış. Cami duvarında mermer üzerinde 1888 yazıyor. Bu caminin yapılışı ancak köy Rumlardan kalma olmalıydı. Yeniköy’ün tarihini araştıracağım. Köyün adının sonradan koyulmuş olacağını tahmin ediyorum. Ama kültürel havasının yanında sanki Köy Enstitülerinin esintisini hissettim. Birçok evi muhtarlık binası dahil Foça taşından yapılmış. Böyle yerlerde Atatürk Büstü olur ama burada Atatürk Heykeli vardı hem de gayette güzel ve anlamlı bir heykel. 

Zaten köyü ilk girişimde sıcak bulmam bu yüzdendi.

TARİHÇESİNE GELİNCE, YAPAY ZEKA İMDADA YETİŞİYOR.

İzmir’in Foça ilçesine bağlı Yeniköy, Antik Çağ’dan Osmanlı dönemine ve günümüze uzanan zengin bir tarihsel geçmişe ve kültüre sahiptir. Kuzey Ege’nin özgün kırsal dokusunu ve mübadele mirasını günümüze taşıyan önemli yerleşimlerden biridir.

Antik Dönem ve İlk Yerleşimler

  • Phokaia Etkisi: Yeniköy ve çevresi, Antik Çağ’da Doğu İyonya’nın önemli merkezlerinden Phokaia (Foça) kent devletinin hinterlandında yer almaktaydı.
  • Kaya Mezarları ve Kalıntılar: Köy sınırları içinde ve etrafındaki tepelerde (örneğin Sarıkayalar mevkiinde) Antik Yunan ve Roma dönemlerine ait kaya mezarları, su yolları ve seramik parçaları mevcuttur. Bölgenin geçmişte tarımsal üretim ve bağcılık alanı olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Osmanlı Dönemi ve Rum Yerleşimi

  • Rum ve Türk Ortak Yaşamı: 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında Yeniköy, ağırlıklı olarak Rum nüfusun yaşadığı, zeytincilik, bağcılık ve hayvancılıkla geçinen bir köydü.
  • Mimari Doku: O döneme ait kesme taş konutlar, eski zeytinyağı imalathaneleri ve değirmen kalıntıları köyün geleneksel mimari karakterini oluşturmuştur.

Cumhuriyet Dönemi ve Mübadele

Mübadele (1923): 1923 yılındaki Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile köydeki Rum nüfus Yunanistan’a göç etmiş; yerlerine Selanik, Kavala ve Makedonya bölgesinden gelen Müslüman Türk mübadiller yerleştirilmiştir.

Modern Yapı: Mübadele sonrası gelen nüfus, köyün zeytincilik ve tarım kültürünü devam ettirmiştir. Günümüzde Yeniköy, korunan tarihi taş dokusu, zeytinlikleri ve doğasıyla Foça’nın özgün kırsal yerleşimlerinden biridir.  

Gelen mübadiller, beraberlerinde getirdikleri tarım kültürünü (özellikle zeytincilik ve bağcılık) köyün mevcut üretim gelenekleriyle birleştirerek sürdürmüştür.

Köyün özgün mimarisinde Foça ve çevresine özgü olan, kolay işlenebilen ancak havayla temas ettikçe sertleşen sarımsı ve pembe tonlardaki Foça taşı (tüf taşı) kullanılmıştır.

Genellikle iki katlı tasarlanan geleneksel taş evlerin alt katları depo, ahır veya zeytinyağı/şarap mahzeni olarak kullanılırken; üst katlar yaşam alanı olarak düzenlenmiştir.

Pencereler ve kapı söveleri taş işçiliğiyle vurgulanmış; ahşap panjurlar ve kiremit çatılar geleneksel Ege sivil mimarisinin karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır.

Taş döşeli dar sokaklar, evlerin birbirini kapatmayacak şekilde araziye yerleşimiyle organik bir köy dokusu oluşturur.

Eski Rumca Adı: Genikioy / (Yunanca “Yeni Köy”) Eski adı değiştirilmemiş ‘Yeniköy’ olarak kullanılmaktadır.

DİYOR YZ

Ben ne diyorum. Biraz para kazanınca önce ev sonra eş değiştirmek yöresel değil milli geleneğimiz olmuş. Mübadeleyle onlar gitmiş biz gelmiş burası eviniz şurası tarlanız denmiş. Biz de bir deyim var tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurmak. Oturduğun güzelim taş evi yık tarladan kazandığın ile yeni ev yap. Köy evleri daha çok müstakil yani komşu evlerden ayrıdır ortak duvarları pek yoktur, böyle olunca bu evler her yıl bakım ve tamir ister kazandığını yatır, köyde yarışa katıl; eve kat çık, bahçeye ilaveler, yap ha yap. Yarışta öne geçeceksin köyün en güzel evi benim ki olacak yarışı bitmez babadan oğula kızdan damada, geçer ha geçer. 

Şimdi köye ziyaretçi gelsin telaşı var hem de her yerde. Taşı toprağı sıvasız tuğla duvarı göster durma turizme açıl. Yemezler gitte elalemin köylerini gör. Bitmediii şehirlerini gör müze müze, yaşayan müze. Yakınmalar, “Bize turist gelmez.” Köyün yapısını boz karakteriyle oyna geç karşısına ‘çal çal oyna.’ O öyle değil ‘bağla başını yat ağla kalk ağla.’ 

GURBETÇİLER

“Yaz gazeteci yaz.” O yaz bu yaz değil. Sabahın erken saatlerinde Eylül’ün ayazı başlayıpta yazın sıcaklığı aranır olduğunda, “seneye” diyerek özlem başlamıştır bile. İnsanoğlunun kaybettiği, hep aklında, hatırında, hatıralarındadır. “Bu yaz da böyle geçti” deyip avunmak istesekte gözlerimiz buğulanıyorsa, yaz öyle böyle geçmemiş, içimizden geçmiştir.

Sizden sonraki gün Kafedeyiz. Altılı masada sizsiz biz bizeyiz. İskele tarafından gelecekmişsiniz gibi gözlerim hala o taraflara takılı. Cavit baba’nın dediği İmbat esiyor tam batıdan. Kafede üç beş masa yazdan kalma biri de biziz. İmbatta anam, adam arıyor gibi masanın etrafında yumak da olsak, neçare. Şal istedim kokusuzundan altımda pantolon var Cavit baba’da da ama üstüme sardım eğreti vaziyette. “Oğlum ikinci çayları da getir” belki ısınırız diyerek. “Esme bre deli rüzigar yolda yolcum var benim.” Nurdan Hocam “Alaplı’ya varmışlar.” Dedi. Ganyanı ben açtım “Var mı atlarda bişey?” Sen yoksun ganyanı tartışan da yok. 

“Yoksun, yine varlığın sürüyor” istedim mevzuyu açarken, keyifsizdi baba zaten, heyecanı yoktu. Ben de öyleydim rüzgardan iç içe geçmiştik şöyle bi rahat değil huzursuzduk oturduğumuzdan beri. Belki de rüzgar keyfimizi kaçırmıştı. Bizimkiler Zonguldak’tayken İstanbul’a gitmek için milli eğitime atılan golleri anlatıyorlar, ben de tribünlerden izliyorum. İkinci çayda kesmedi. Kalkıyor muyuz? diyen olmadı ama herhalde rüzgar demiş kalkıverdik. Dar balkonlu diz dize oturanların bizi güldürdüğü evin sokağı, kavuruyor. Dönelim köşeyi evler siper olur diyerek hızlandık. 

Sokağı, kendi başına aydınlatmaya çalıştığı direk üstüne takılı sokak lambasının, kimsesiz evin taş duvarlarına vuran ışığıyla harabe görüntüsü yüreğimi sızlattı. Onun akranı evler onarılmış oturuluyor bu kimsesiz, zaten kimsesi yok ki bu halde. Demek cansızların da bir hayatları var. Loş ışık, ölü gözü gibi pencerelerine derme çatma tahtalar çakılmış, eskiden ev olan terkedilmiş hali ve rüzgarın uğultusu, korku filmini önce duygusala bağladıktan sonra romantizme geçmek için “Durun enstane çok güzel bu anı fotoğraflayalım” dedim. “Işığın altına, evin sağına, hah tamam” derken bir kadın attı kendini karenin içine, hoppala. Bizimkilerin tanıdığıymış pozu yakalamışken bastım deklanşöre sonra sordum “Bu kadın kim?” diye. Meğer köşe otelcinin annesiymiş. Sonradan ben de tanıdım samimiyetinden. Artık takılacak kimse kalmayınca Eylülün onbeşinde, selam veren verene. 

Sizin anlayacağınız Batı cephesinde yeni bir şey yok. (Birinci Dünya Savaşı’na büyük bir idealizmle katılan genç Alman askerlerinin siperlerde yaşadığı büyük hayal kırıklığını ve çaresizliği anlatır. 1931 yılı bu çığır açan filmin bazı ülkelerde gösterime girdiği veya uluslararası alanda yaygınlaşarak En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar kazandığı bir baş yapıttı.) 

Bazen çaresiz kalındığında bu sözü çok kimse söyler.

Foçada değişen birşey var masaların çoğu boş. Güneşten sakınırken gölge arardık. Şimdi her yer gölge güneş yüzünü göstermiyor koca yaz yorgun düşmüş olmalı. Rüzgar karadan denize esiyor denize git der gibi. Eh böyle devam ederse biz de üzerimize alınır çeker gideriz, neticede biz de gurbetçiyiz.

Duygusal halimle daha önce yazdığım bir yazımı paylaşayım.

YAKAMOZ MEYHANESİ

Küçük bir kasaba dalgaların çırpıntısının kapı önünü ıslattığı mütevazi bir ev, tahtaları çürümeğe yüz tutmuş kepenklerin paslı menteşeleri öterken kapanan kepenkler akşam ayazının habercisiydi. Oda bir anda karardı karanlıkta ışığa uzanan kürek çekmekten nasırlaşmış el elektrik anahtarına dokundu çıkan ses aydınlatmadı odayı, bir daha denedi “ceryanlar kesik olmalı” diye aklından geçirdi. Kepenkleri, gıcırdayan sesiyle ardına kadar açtı. Deniz biraz daha kabarmış dalgalar yükselmiş köpükler alaca havada gri renge boyanırken deniz damat takımı gibi laciverte dönmüştü.

Kolay değil yıllardır balıkçılıkla geçinen Ramazan, artık yorgun teknesinin küreklerini asılamıyor birkaç gün dinlenip üçüncü günü gücünü topladığı kadarıyla balığa çıkıyordu. Bazen dertlendiğinde “Bi pancar dahi taktıramadım tekneye” diye hayıflanıyordu.

Balığın yerini, derinliğini ondan iyi bilen yoktu kasabada. Onun için sabırla çivileme indirdiği oltası durduğunda kasasını dolduran balıkları Yakamoz Meyhanesi alırdı. Bu meyhane sahibi İstanbul’dan yıllar önce gençlik sevdası yüzünden gelip buraya yerleşmiş her akşam içeceği bir mekanı olsun diye bu meyhaneyi açmıştı. Ramazan ile iyi anlaşıyordu. Onunla akşam zaten boş olan meyhaneyi kapatmazdan önce uzun uzun konuşur, dertleşir birkaç kadeh de parlatırlardı.

Birkaç akşamdır meyhaneye uğramaz olmuştu Ramazan. Oysa balığa çıkmasa da meyhaneye uğrayacak kadar takati ve hevesi olurdu. Ama yoktu. Balığa çıkarken başa oturan Baço’su da gelirdi akşamları onunla beraber o tahta bacaklı masanın altına kıvrılır uyuklar Ramazan ile beraber eve dönerdi. O gözüktü kapıdan içeriye bakıyordu birini arar gibi. İçeriyi süzdü kokladı havlar gibiye yakın sesler çıkardı bekledi, sonunda meyhaneciyi gördü meyhaneci de onu görmüştü. Hemen kapıya seğirtti, Baço’nun başını okşarken “Yav Baço nerde bizim Ramazan?” Baço hemen döndü, meyhanecinin  arkasından gelmesini istiyor gibi gidip gidip arkasına bakıyordu.

8-10 EYLÜL.2026 MİLLİ MÜCADELE’DE MANİSA SEMPOZYUMU

Manisa’mızın Kurtuluş Mücadelesi verdiği ve Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar ki tarihi (1908-1938) halk arasında kulaktan kulağa ve sadece bireysel yaşananlar anlatılırdı. Bu mezalimi anlatan büyüklerimiz rahmete kavuştukça, anlatan kimse kalmamış ama unutanlar çoğalmıştı.

2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. Bu tarih şimdilik dursun. Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin cayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken, binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşçe emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı. (2010 yılında yapılan Çanakkale ve Atatürk Müzesinde dioramayla resmedilmişti.)

 İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyla ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, Prof. Dr. Nejdet Bilgi ve Prof. Dr. Nurettin Gülmez hocalarımızın yazı ve organizasyonları sayesinde 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Millî Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser. 

Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, en önemlisi bir müze bırakmalıydık. Her yıl kutladığımız 8 Eylül Millî Mücadelemizin son gününü, bu müzeyi ziyaret ederek Atatürk heykeline çelenkler koyarak hatırlamalıydık.

  1. Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak: 2020 yılında ‘Millî Mücadele Döneminde Manisa’ adı altında, 1919-1922 yılları arasında geçen tarihi olayları, kurtuluş mücadelesini, halk kahramanlarını anlatan dört ciltlik belgesel niteliğinde kitap seti bastırılmıştı. Mart 2021.
  2. 2022 yılında başlayıp 2023 yılında 100. yıl anısına, kentsel sit alanı içerisindeki Osmanlı Tarihinden Cumhuriyete ve 100 yıllık esnaf yapısını, çarşı yaşantısını anlatan 852 sayfalık ‘Çarşının Öyküsü’ adı altında bir kitap daha bastırdık. Şimdi, inşallah 2023 yılı sonuna kadar tamamlayacağımız, bu defa da yine Manisa eşrafını anlatan ‘Esnafın Öyküsü’ adlı kitap hazırlığı içerisindeydik.

Kasım 2022 tarihinde projesine, 2023 yılı başlarında inşaatına başladığımız; 1919 işgal yıllarını, 1922 Manisa Yangınını, 1923 Erken Cumhuriyet dönemini ve kent belleğinin yaşatılacağı, aidiyet duygusunun canlı tutulacağı, Manisa Kurtuluş Müzesi Cumhuriyetimizin 100. yılında Manisa’mıza kazandırılmak için inşaatına başlanıldı, açılışını 2024 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi yönetimine gelen idare yapmıştı. Yeri gelmişken 900 sayfalık ‘Esnafın Öyküsü’ kitabı matbaada beklerken bu yönetim döneminde yayımlandı.

Manisa Kurtuluş Müzesi 2025 yılında açıldığında 8. Eylül kurtuluş gününe yetiştirilememişti.

2026 yılında aylar öncesinden programı yapılmış (Nejdet Bilgi Hocamdan bu konuyu öğrendiğimde bu konuda çok heyecanlıydı.) yine öncülüğünü Nurettin Gülmez ve Nejdet Bilgi hocaların yaptığı ‘Milli Mücadele Döneminde (1908-1938) Manisa Sempozyumu’ 8-10 Eylül tarihlerinde yapıldı. Değerli 63 bildiri ve 66 akademisyen ve araştırmacının katıldığı ve bildirilerini sunduğu Sempozyumu, Manisalılar 3 gün boyunca dikkatle merakla ve yepyeni bilgiler öğrenerek izlediler. (Bu kapsamda başka bir sempozyum yapılamaz malumun ilamı olur.)

Ayrıca; Manisa Tarihi açısından, acılarla dolu, zor yılların, mezalimin bugünlere gelerek ve gelecek kuşaklara aktarılması için gidilen yolda tuğlalar bir bir hem de seçilerek döşeniyordu. Manisa Kurtuluş Müzemiz bu konuda; kullanılan tuğla malzemeden tutunda, yaşananları anlatan içinde barındırdığı evvel zaman odalarına kadar, mezalimden kurtuluşa ve Büyük Atatürk Cumhuriyeti yıllarımıza kadarki geçen günleri, kendi anlatan Manisa Kurtuluş Müzesi’ni ziyaret ettiler.

Bu denli önem arzeden bir Sempozyum, katılımcı olarak daha geniş kapsamlı yapılmalıydı. STK’lar, Üniversite, Resmî Kurumlar, Milli Eğitim, 2 büyük askeri garnizon komutanları, bu yılları yaşayan İlçelerin Belediye Başkanları da davetliler arasında bulunmalıydı.  

(Yerel Gazete Haberlerinden) (Manisa’nın düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümü nedeniyle “Öncesi ve Sonrasıyla Millî Mücadele’de Manisa (1908-1938) sempozyumu düzenlendi. Sempozyuma, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, Yunusemre Belediye Başkan Yardımcıları Mehmet Mesut Doğan, Emine Özge Arslan, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Burak Deste, Büyükşehir Belediyesi Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanı Gencay Genç, daire başkanları, akademisyenler ve araştırmacılar katıldı.)

2019 yılından 2026 Sempozyumuna kadar bu yolda yürüyen emeği geçen, vatanperver tüm çalışan ve uğraş verenlere minnet duygularımla en kalbi hislerimle teşekkür ederim. Varolsunlar sağolsunlar.

İZBAN

İZBAN (İzmir Banliyo Sistemi) 

10.Ocak.2007’de kurulan ortaklıkla yapılan yatırımlar neticesinde 30.Ağustos.2010 tarihinde işletmeye açıldı. Aliağa-Cumaovası (Selçuk) arasında 41 istasyon ve 136 kilometreyle Ülkemizin en uzun raylı sistemi. Şehir içinde rayların arasına çim yol yapılmasıyla peyzaj ve şehirçilik uzmanlarını görüşleri çok önceleri basına yansımıştı. Hatta Eskişehir’de de uygulanması tavsiyelerinde bulunanlar olmuştu ancak Eskişehir’de yaya trafiğinin arasından geçen raylı sisteme çim yapılması uygun değildi. Yılda ortalama 250 bin yolcu taşıyan bu sistemin Kuzeyde Bergama’ya Güneyde Ödemiş Tire’ye kadar ilaveler yapılarak daha uzun bir sisteme dönüştürülme planlamaları devam etmekteeee.

Gelelim günümüze:

Bugün ilk defa İzban ile seyahat ettim veya bugün İzbanla ilk defa tanıştım. Rahmetlinin hayaliydi Manisalıları izbanla tanıştırmak.

Biçerova İstanyonundan Kent Kartımı okutup bariyerden geçtikten sonra asansör ile alt kata, yürüyen merdiven ile üst kata çıkarak gideceğimiz perona ulaştım. Merdivenler; silis kumu (en ucuz kum) kullanan dökümcü imalathanesi veya ekskavatör, greyder gibi iş makinalarının yağını değiştiren işyerindeymişim gibiydi. Yürüyen merdivenin basamakları küpeşteleri yani yan duvarları yağ ve kir pas içerisindeydi. Hatta İzbanı iyi bilen arkadaşım “aman elini bir yere değdirme, bir yere dokunma” dediğinde ne demek istediğini anlamıştım. Hani derler ya; iki eli yağlı kara bulaşacak yer arıyor. “Çıktım söğüt dalına anda gördüm özümü.” Açık yolcu peronunda aralıklı konmuş iki kişilik delikli saçtan yapılmış oturaklar; pas içerisinde ne boyası kalmış ne demiri, hurdacı dükkanından alınmış gibi. Şöyle bir etrafıma bakayım yeni tanışıyoruz ya; perondan raylara doğru gidip bir metre derindeki demiryoluna baktım. Boş pet şişeler, kola ve gazlı içecek kutuları kim atmış bunları? Gazlamış onları. Çöp kutusu yok. O zaman atın, demiyorum ama bahane arayan anti çevrecilere en kolay sebep. “Yok mu kurtaracak bahtı kara kaderini?” Çer çöp deyip bindik vagona.

İzban: %50 İzmir Büyükşehir Belediyesi, %50 TCDD. İki ortak anlaşamıyor demekki. Sen bak ben bak çatışması olunca dokuz çocukla bakımdan bıkan anne baba gibi kim bakarsa baksına dönmüş. İzbanla yeni tanışmış olmama rağmen keçeçi çırağı gibi işi kapmıştım. Biriniz istasyonlara baksın diğeriniz vagonlara. Raylar üzerinde giden vagonlar bakımlı anonslar anlaşılır demek ki bir ortak işini yapıyor. Ben de ortaklık yaptım bir büyüğüm “Ortağından önce işyerine gitmeye çalışırsan, işe sarılırsan o ortaklık yürür” demişti. Gördüm; toz toprağı da, paslanmış demirleri de, emniyet açısından vagonun yanaştığı peronun uç noktasına döşenmiş ama yer yer sökülmüş kabartmalı zemin kaplamalarını da, altında kirli yapışkan izleri de. Mutlaka ortaklar bir yönetici tayin etmiş Genel Müdür atamışlardır! O zaman yönetime iş düşüyor. 

Ortam öyle eksantrik ki; peronda bizden başka kimse yoktu, felakete uğramış dünyaya, sığınaktan çıkmışız gibiydik.

Neyse. “Neyse,” deme dedim kendi kendime adam sendecilik olmamalı, kurumlar vatandaşa örnek olmalı, onları korumalı temiz tutmalı ki, sen ben kırık cam teorisindeki gibi vurun abalıya demeyelim.

Bu iş hizmet sektörü, para kazanma faktörü değil. 

Geldik karşıyaka’ya. Kemal Paşa Caddesine. Yürüyenler siyasetle ilgili değiller, şık şıkıdım yazlıklar, işyerlerinde pazarlıklar. “Herşey ateş pahası” yürüyenlerin geçilmez havası, bizde Karşıyaka merakı. Otur oturduğun yerde uzat ayaklarını divana iyi de kim binecek İzbana.

Ulucami saatinin sarkacı gibi sallana sallana bir sağa bir sola daha çok gölge yana girerek iskeleye kadar aşağı indik aynı sallanmayla yukarı çıktık. Allah’tan körfez içeriye doğru üflüyor. “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.” halimizle geldik indiğimiz istasyona, baktık saate 8 dakika var kalkışa, sarkaç halimiz döndü yayından ok fırlamışa.  

İzban saatinde geldi bin binebilirsen her yanımız bayram yeri. Neyse ayakta fazla kalmadık. Oturduk sonra ama, biraz açık gözlülük biraz kırarmış bıyıklarımız, kel başımız ile, uyur gibi yapan uyanıkları utandırıp oturabildik. Hakikaten İzban, hizmetin büyüklerinden hatta daha sık seferler koymalılar hem kalabalık hem bekleme süresi kısalsın. Başta dedim ya yeni tanıştım ama işi kaptım! 

Hadi anlatayım. Baba, oğlunu keçeciye çıraklığa vermiş. Bir hafta sonra çırak dükkana gelmemiş. Usta merak etmiş, çırağın evine gitmiş, kapıyı babası açmış. 

-Senin oğlan gelmiyor birşey mi oldu?

– Benim oğlan işi öğrenmiş.

-Nasıl öğrenmiş?

-Yahu nolacak, bastın mı keçe, sivrelttin mi külah oluyor. 

Usta şaşırmış.

-Vay anasını, çırak öğrenmiş de, babasına bile öğretmiş.

BULUŞMALI MANİSA KEBABI

Yaz başında sözleşmiştik. Koca bir yaz var nasip dedik. Koca bir yaz demişiz ama pek kocaman da değilmiş geldiiii geçti. Kasım sonunu bulduk neredeyse sonbahar da geçecek. 

Buluşma mekanım Hatuniye’de öğle vakti sözleştik. Ayakkabılarımızı ayakkabılığa koyarken karşılaştık. Daha önceleri ayakkabılıklar raf şeklindeydi sağa sola taprak dökülmesin diye, şöyle kenarda kapının girişinde ayakkabıları rafa koyardık. Sonra bir ayakkabı sığacak kadar dolaplar yapıldı. Üzerlerinde kilit ve anahtar ayakkabıyı koyduktan sonra kilitleyip anahtarı cebimize koyduğumuz kuş gözü gibi. Bankalarda ki bir kasa sahibinde biri bankacıda bulunan iki anahtarlı olmayan kiralık kasaları andıran şekilde. Bir fark iki anahtarlı olup anahtarın biri hocada değil. Ayrıca kamera tepede kıble yönünde kayda alıyorlar. Arafta beklerken gerekir. Hani Münker ve Nekir melekleri ,tövbe yarabbim. Köy camilerinde bile var bu kameralardan. 

Çocukluğumda bilirdim, hep anlatırlar, esnaf ardına kadar açık kapının önüne sandalye koyar camiye giderdi. Bi daha ki seçimlerde propaganda olarak kullanılabilir “Biz iktidara geldiğimizde önce bu dolapları kaldıracağız.”

Halil abiyle (Halil Çınar) ayakkabıları itinayla dolaba yerleştirirken karşılaşmıştık. Benim anahtarda numara yoktu Hacı Abi hatırlattı. 23 numara.

Üçümüz çıkışta “Allah kabul etsin” muhasafadan sonra çarşı içine doğru yürümeye başladık. Yenihan’da İbrahim Onaylı’da Manisa Kebabı yiyeceğiz sözüm vardı benden olacak diye. 

SON DURAK

        Çağımızın hastalığı ama farketmiyoruz, çünkü ağrısı, görünür bir yerimizin acısı yok. Canımız yanmadığı için farkında değiliz. 

        Evimiz, arabamız, çocuklarımız, işimiz, gücümüz, cebimizde telefonumuz. 

Bir tık uzağımızda dünya, herşey ayağımızda, kulağımızda, gözümüzde, elimizde, mutluluktan uçuyor, sevinçten dünyalara sığamıyoruz, yetmesine rağmen tatmin olmadığımız, fazlasına rağmen doymadığımız, maddi imkanlarımızın peşinde koştukça koşuyoruz.

        Bazen birinin ayağına basıyor, bazen üstüne çıkıyor, çoğu zamanda birinin omuzuna tutunarak yükselmeye çalışıyoruz. 

        Yorgun düştüğümüzün, yorulduğumuzun farkına vardığımızda;  zaman geçmiş, sosyal ve ekonomik şartlardan çocuklar ya başka şehirlere hatta ülkelere gitmiş, en azından evlenip başka semtlere yerleşmişler. 

        Kalabalık geleneksel aile yaşantısı zamanımızın iktisadi şartlarıyla değişmiş her aile kendi başına, kendi imkanlarıyla hayatlarını sürdürmekteler.  Giderek yalnızlaşmaya başlıyoruz. 2019 yılı TÜİK verilerine  göre ülke nüfusunun % 16,9’u tek başına yalnız yaşıyor. Sadece eşlerden (çocuklar hariç) oluşan aile %13,9, baba ve çocuklardan oluşan %2, anne ve çocuklardan %7,2’dir. Tek çekirdek aile yani anne baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan bu aile tipi, birçok kentte endüstrileşme ile gelen sosyal ve ekonomik bir hayat tarzı olup nüfusun %65’i böyle yaşamakta.  2021 yılında bu sayı %70’lere gelmiştir. Endüstrileşme ile gereksinim duyulan işgücü, genç nüfus ve kırsal kesimden göç ile kalabalık aile yapısı dağılarak tek aile tipi yaygınlaşmış ve bu şekilde yaşamak daha da artarak büyüyecektir.  

       Bu yaşam şekli ile çocuklar yuvadan uçup gitmiş, dostlarımızın bir kısmı bizden çoktan kopmuş, biz kısmı göçüp gitmiş, çoğu kendi derdine düşmüş, yalnız kalmışızdır. Hani her şeyimizin olup da içimizi acıtmayan, hani ağrısı sızısı olmayan hastalığımızın farkına şimdi varıyoruz. Yalnızlık. Son bir umudumuz vardı eşimiz, o da kendi canının derdinde hastalıkla uğraşıyor, bizim kendimize bakamadığımız yetmezmiş gibi bir de o. Bir zaman sonra o da gidince yalnızlığın en acısını yaşamaya başlıyoruz.

           İşte: 

       Telefonumuz elimizde herşey hala bir tık yakınımızda ancak açan olmayınca, ses gelmeyince, aradıklarımız hep çekmeyen! yerlerde olduğunda, veya bizlerden çok uzaklarda yaşadığında bir saat, üç saat, beş saat, bir gün, bazen birkaç gün sonra “Çok yoğundum bir şey mi vardı?” Diyenlere karşı iş işten geçtiğinde ki yerdir burası.

     Çocukları yuvadan uçurupda onları bir başka yuvaya yerleştirmek bir olgudur. Hatta övünme vesilesidir. Kimi gurbet ellerde, kimi geçim derdinde, kimi kendi hülyalarında, kimi dünya heveslerinde, kimi kariyer yapacağım der, kimi benim de çocuklarım var der. Yalnız kalırız. 

      Kimi hep beraber olalım geçinip gideriz dese de alınganlık bırakmaz bizi. Hassaslaşmış her uzvumuz: Kalbimiz camdan daha kırılgandır, gözümüz musluğu aratmaz derecededir. Yalnızlığın acısı duyulmağa başladığında “Ben gideyim artık sizin derdiniz size yeter” dendiğindeki yerdir burası.

     Yalnızlık yakarcasına azmıştır, her yanımızı sarmış beynimiz zonklamaktadır. Düşüncelerimiz karmaşık, sağlığa kavuşmamızın artık zamanı geçmiş yaşlanmış, direncimiz düşmüştür, ne ilaç ne doktor ne kapısından eksik olmadığımız hastanelerin geniş koridorlarında bekleyişler kâr etmez artık. 

     Hastane koridorunda doktor kapısı önünde sandalyeye oturmuş sıramızı beklerken, kapı üstündeki çağrı kutusundan adımızı gözlerimizi kıssakda gözlüklerimizi silsekde okuyamadığımız, çağrıları duyamadığımız o anlarda “Amca seni çağırıyorlar gel koluma gir içeriye götüreyim” diyen bir sese, bir kimseye elimizi uzatır, minnet duyar teşekkür ederken gözlerimiz dolduğunda işte yalnızlığın acısını o zaman hissederiz hem de ta derinden. Kalbimizin en ücra köşesinden duyarız feryatları, göğsümüz sıkışır. Yalnızlık yüreğimizi kavurmaya başlamıştır. Her yanımızın yandığında ki yerdir burası.

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

       Yahya Kemal Beyatlı’nın bu eseri her ne kadar ölümü anlatsa da insanın son limanından önceki limandır burası.

        Köprüden önce son çıkıştır burası. 

        Hiç tanımadığımız birileri yanımızda, arkamızda, etrafımızda dönüyor, yediriyor, giydiriyor, hatta altımızı alıyor, alt bezi bağlıyor, karşılığında bin kere “Allah razı olsun” diyoruz. Uzun zamandır bu cümleyi ağzımızdan hiç eksik etmediğimizi farkettiğimiz yerdir burası. 

       Yeni tanıştığımız ama konuşurken ne onun duyduğu ne bizim anlamadığımız ama bir arkadaşım var dediğimiz yerdir burası. 

       İlacı bir elimize su bardağını diğer elimize verip, tansiyon aletini sıkça kolumuza taktıkları yerdir burası. 

    Artık hastanede yalnız bekleyişlerin olmadığı hatta hasta odamızda yatağımızın başucunda refakatçi olarak  birilerinin beklediği yerdir burası.  

    Birilerinin elimizden tutup bahçede güneşlendirdiği, ağaçların arasında, çiçeklerin içinde, gezdirdiği yerdir burası. 

      Şöyle zar zor da olsa iki büklüm bedenimizden başımızı yerden, masmavi gökyüzüne kaldırdığımızda, yaşadığımızı hissettiğimiz, küskünlüğümüz ile hayattan vazgeçtiğimizde, yeniden doğduğumuz yerdir  burası. 

        Burası neresi mi? 

        Biz buraya HUZUREVİ diyoruz.

EYLÜL SERİNLİĞİ, ESTİRDİ İŞTE

Eylül, hafif esintilerle kulağa fısıldar gibi kendini hissettirmeye başladı. Akşamları bir hırka bir üstlük park bahçe, balkon şezlong otururken hissedilen ürpertiyle hemen koşup almak veya yanımızda taşımak gerekiyor. Rüzgar sıcak diyerek süremediğim bisikletimle, bu esintiye kapılarak  elzem bir hal hasıl oluşunca saat 15.00’te düştüm yollara. Eskifoça’ya peynirli pide yemeye gittim.

Pideci meydanın hakim yerinde bisikletimi gözlemek için dışarıdaki masalardan birine oturdum. Yemeğim bitince masadan kalkıp, masadan birkaç basamak üstte ağaç gölgesinde banka oturdum ki masayı işgal etmeyeyim. Ben yaştakiler banklara dizilmişler; “Dizi diziyiz, hepimiz emekliyiz, sormayın ne haldeyiz.” Ben de yanlarına oturdum onlar nereye bakıyorsa ben de temaşaya başladım, ses seda yok sormayın dedim ya. Meydanda insancıklar, az ötede sözde balıkçı heykeli, şu heykel yapmayı bir türlü beceremiyoruz. İlkokuldan ortaokula geçmiş çocukların resimleri nasılsa öyle. Abartmıyorum varsa Rodin gibi, Rus heykeltraşları gibi şurada var deyin.  

( “Kalk Musa! Gidelim!” dedi Michelangelo… Çekici fırlattı taştan adamın başına… Kendisi bile yaptığı heykelin gerçekçiliğine kapılmadan edemedi… “Musa’nın Hükmü”nün hikayesi hep böyle anlatılır. Mermer sadece bir madde olmaktan çıkar ve usta ellerde bir sanat eserine dönüşür.) Michelangelo olsunlar demiyorum. Ama yaptıklarına dönüp bir daha baksınlar, kendilerini yıllar sonra geliştirmişlerse şimdi onun yerine yenisini yapsınlar.

Turistik ve kadim tarihi, kadim tarihi derken internete bakayım ne kadar kadim bir kentmiş. Foça Belediyesinin web sayfasından daha güvenilir bir tarihçe okunur mu? Kadim tarihi bilen olmasa da bilenlerden bir tarihçe yazdırılır amma, gel gör aşk beni neyledi. Anlatmayayım ‘Foça Belediyesi Tarihçe’ye’ girip bakabilirsiniz. Avrupa hayranlığı paçalarımızdan akıyor. Cenevizlileri haraca  bağlayan Saruhan Beyliğinden bahis yok, Saruca Paşa buralara gelmemiş sanki Osmanlı dahi Saruca Paşa’yı kısa da olsa kaptanı deryalığa getirmiş.

Neyse tarih kültür olmayınca heykel yap kardeşim, işte çekiç işte keski. Çamurdan model çıkar kapla fiberi rötuştan sonra, patinaj.

İşte bu Balıkçı Heykeli’nin arkasında Küçük Deniz gözüküyor. Denize uzaktan bakmak en güzeli yakından görülür her türlü pislikleri. (İbrahim Kahveci televizyonda kendini yırtıyor “Müslüman ülkesiyiz kardeşim ne bu pislik ne bu oraya buraya çöp atmak, hani temizlik imandandı?”) Bir oraya bir buraya giden gelen telaşlı insanlar, aylak gezenler, bisikletliler, üç tekerlekli motor süren kadınlar. Bunlara da hız tahdidi getirmek lazım veya kalabalığa girmesinler. BYD gelmedi diye sevinenlere müjde işte bu Çin motorları geldi hem de çoluğu çocuğu, dişten tırnaktan arttıran emekliler (yürü kardeşim yürü zaten spordan bihaber ülkeyiz) dedeler nineler kimler kimler. Ver coşkuyu gör tepkuyu.

Bankta k*çım nasır tutmak üzereydi. Ne zormuş boş oturmak, bakıyorum benden önce gelenler hala keyifle oturuyorlar. Kalktım dayanamadım. Batmaya yakın güneşle, esinti rüzgara dönüşürken, pedallara asıldım. 

Son zamanlarda Orhan Gencebay’a takılır oldum, telefon jebele ikilisi; teker sesinden başka ses olmayan yolda, bas bas; “Dön desem yıllara geri döner mi? Yalvarsam yıllara beni dinler mi?”

Sonbahar yaprakları dökülüyor yalnızlığımın hüznüne,

Ümitsizliklerimin Eylül serinliğinde ki vesveselerine.

Ürpertimin yerini omuzlarımda ki yün hırka alırken,

Sarılmak istiyor düşüncelerim Eylül’ün dinginliğine.

Bir bir gözlerimin önünden geçerken Eylül’ler.

Çınar yaprakları sarı, kahve, kırmızı, rengarenkler.

Raks eder gibiler her biri kıvrılıp bükülerek,

“Bu dansı bana lütfeder misiniz?” der gibi esintiler.

Ömürler yapraklar gibi inerken bir bir toprağa, yere.

Yakalara iliştiriliyor hayatlar, rozet olmuş resimlere.

Dünya bu geçip gidenler bir bir hayatın izlerinden,

Kokusu kalmış herbir can, solmuş renkli güz güllerine    

Sessizliğin içinden son kürek sesi de kesildiğinde,

Eller açılır havaya dualar dudaklarda alabildiğince.

Son bir el daha düzeltir taşı, boşaltır suyu testiden.

Gidenler dönüp bakarlar son bir kere daha sessizce.   AA/2014

Eylül: Hüzün, Sonbahar, yaprak dökümü, ayrılanların, ayrılıp göçenlerin mevsimi… 

Esinti romantizm ama, göçüp gidenler realizm. 

IŞIKLAR SÖNMESİN

IŞIKLAR SÖNMESİN, VİTRİNLER SOLMASIN, HAYALLER BİTMESİN.

Bugün, sıcağın bunalmışlığında kendimizi attığımız bir AVM’deyim. 

Çoğu mağazanın yorgunluk savan koltuklarında, bazen geniş koridorlardaki selamlaşıp oturduğumuz dinlenen insan manzaralarında sırtınızı dayayamadığınız eğreti oturuşlarda; iki elim bir başıma dizlerime dirseklerimle dayanıp tutunurken gözlerim daldı, aklım, karmaşıkların düğümlerini çözemediğim düşüncelerimle başbaşa kaldı. 

Öylesine daldım ki:  Dışarıda hayatın grisi isi pisi, sokağın stresi ve bitmek bilmeyen o meşhur köşe dönmece hesapları, menfaat girdapları, hesap kitap dolapları, kötülerin oyunlarına takılıydım. 

Ancak: Döner kapıdan içeri adım attığım an bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamıştım. 

Moral buldum, mutlu oldum, stresi dışarıda bırakıp, geleceğin umudunu burada yaşadım doyasıya. Her bir mağazanın, baharı andıran kokuları ve serinliğinin hissedildiği, aynı ama ayrı tarzda kulağı okşayan romantik müzikler ile kelebekler gibi kanatlanıp uçasım geldi. Dışarının kirli havasını, düzenbaz hafızasını, tozunu, toprağını, çamurunu, çeri çöpünü, insanların vurdum duymazlığını, duyarsızlığını, pimi çekilmiş el bombasını bırakacağı yeri gözler gibi gezen şekilsizleri, canileri eşikte bırakıp, yürüyen merdivenlerin o ritmik akışına teslim ettim kendimi. Her kata çıktığımda farklı bir ambiyans, toz pembelikler sardı her yanımı. Gerçek dışarıda beni bekliyor olsa da spot ışıkların sanal dünyası bana çok iyi gelmişti. Kendimden geçmiştim. 

AVM’ler benim için sadece alışveriş yapılan devasa binalar, beton bloklar, renkli panolar, spot ışıklar değil; moral bulduğum, geleceğin ve konforun umudunu hissettiğim birer sığınak. Dış dünyanın sert rüzgârlarına karşı camdan bir kubbenin altında, her mevsim baharı yaşamak baharda olmak gibi bir şey bu. Kara bahtımın, kem talihimin gölgesi bile düşmüyor buradaki parlak spot ışıklarının altına. Kötülükleri, aksilikleri bir kenara bırakıp sadece etraftaki gülen yüzleri, vitrinlerin albenisini, mağaza isimlerini, resmediyorum hafızama.

Burası insan doğasının ve modern hayatın, hayal dünyalarının birleştiği devasa bir arena. Bir yanda avareliğin keyfini süren insanlar,öte yanda, hemen oracıkta oturup yarenlik ederek ahbap olanlar, diğer yanda ellerinde poşetlerle bir mağazadan diğerine mekik dokuyan insanların telaşı. O mağaza senin, bu mağaza benim girip çıkarken karşılaştığım o nezaket ritüeli ise ayrı bir terapi: “Buyrun efendim, hoş geldiniz!” Cümlelerin samimiyeti tartışılır belki ama günün sonunda duymak istediğimiz o tatlı “hoş karşılanma” hissini fazlasıyla veriyor insana.

Tabii insan sormadan da edemiyor: Gerçek hayat döner kapının dışında bıraktığımız o hengame mi, yoksa içeri girdiğimizde üzerimize saçılan bu yapay ama huzurlu ışıklar dünyası mı? Verilecek cevabın bir önemi yok, cevap beklemenin de bir anlamı yok. Çünkü bazen ruhun, gerçeğin sertliğinden, hayatın acımasızlığından kaçıp, vitrinlerin renkli dünyasında kanatlanıp uçmaya biraz nefes almaya ihtiyacı oluyor. 

İşte AVM’lerin o simüle edilmiş parlak dünyasını, dışarıdaki hayatın kasvetiyle karşılaştıran ve bu “suni sığınağı” biraz tatlı bir hiciv, biraz da sosyolojik bir gözlemle ele alan bu yazımda: Kurgulanmış, özenle planlanmış, yapmacık da olsa yaşamak istediğimiz uyanmak istemediğimiz rüyalara, tükenen yorgun düşen umutlarımızın bir damla su ile tekrar hayata döndüren o ab-ı hayata susamışım.

AVM’lere bugüne kadar hiç bu gözle bakmamış hatta oldum olası AVM’lere cephe alarak yaklaşmıştım. Bugün karamsar düşüncelerimin umutsuzluklarımın girdabında kara deliğe sürüklenirken elimden tutan bu hayallerin dünyasıymış.

Torbalar elimde otoparkın sıcağı, gerçekleri yüzüme bir tokat gibi vurunca elimde kaç torba olduğunun farkına vardım…

AYVALIK GEZMESİ

Artık şehirlerarası turlara başlamıştık. Dikili’yi geçince yolumuzun üzerinde bir köy kahvesinde çay kahve molası verdik. Kahveci gençten sevecen biri. Duvarlarda Nazımından Tuncer Kurtizine güzel sözler var. Sevdiğim Tamirci Çırağı Cem Karaca da burada.

Ayvalık’ın Küçükköy’üne ulaştık. Ulaştık ama novigasyondan. Turistik köy olmuş daha da gelişmeye ve genişlemeye teşne, gelgelelim Çanakkale yolunda kavşaktan döneceğiz Küçükköy levhası yok. Sarımsaklı’ya giriyoruz devam ettik sağa sola dön hala levha yok. Levhasız turizm köyü mü olunur? 

Köyün girişine araçlarımızı parkettik, avcı yürüyüşüyle köye girdik daha ilk kafenin gölgedeki masasında mola vermiştik ki şöyle bi ileriye doğru seyirttim vay anam vay kalabalık, meğer herkes sözleşmiş gibi bu köyde buluşmuşlar.

Ayvalık Midilli feribot seferleri haftanın hergünü varmış. Kimin eli kimin cebinde belli değil kalabalık kalabalık. Burası Boşnak Köyü, Boşnakça mı konuşuyorlar Yunanca mı belli değil, bir yaygaradır gidiyor. Kıyafetler yazlık mı, yataklık mı o da bir rezillik. Bu rezilliğin içerisinde bizim yerliler de var aralarında. 

“Ne kalimera ne Kalispera” 

Manisa Yangınından gıcığım Yunanlılara. 

Bıraksan, İstanbul’a gelip oturacaklar hem de Beyoğlu’na, Boğaz’a…

Boşnak Böreği yapan Mardinlinin restoranına oturduk. Dedim ya bir karışıklık var. Küçüköylü yok Ayvalıklı yok Mardinli gelmiş buralara. (Finlandiya’nın Oulu şehrindeyiz sorduk “güzel balık yapan restoran nerede vardır?” Tarif ettiler gittik. Tanımadığımız balık çeşitleri “hangi balığı yiyelim” diyoruz. Garson duymuş, yanımıza geldi “Vay hemşerim siz nerelisiniz?” Şaşırdık. Oulu, bakın haritaya Baltık Denizi’nin en üstü, neredeyse Grönland’la aynı boylamda. Abisinin restoranıymış Diyarbakırlılarmış. Oulu da adam mı yok? Diyarbakır’dan gel en güzel balığı yap. Oulu, Diyarbakır, Balık, biraz muamma amma.)

Yedik içtik. 

Küçük çapta da olsa alışveriş yaptık. 

Otura gide otura gide dinlendik. 

Sıcak durulacak gibi değil, insan seli, kaçtık.

Ayvalık’a geldik. Buraya da herkes ayvayı yemeğe gelmiş gibi.

Sanki burası sıcak değilmiş araba göstergesi 38 yazıyor.

Dön bebek parkedecek yer arıyoruz Kamuran önde ben peşi sıra 3 km gittik 2 km geldik, bizimkileri aldık, bas gaza soluğu Aliağa’da aldık. Körfezinde akşamı batırdık.

Bizi AVM paklar. 

‘Ay beyaz deniz mavi.’ 

Klima, gez, dolaş, otur, ye. 

Mardinli mi, Boşnak mı, soruyor muyuz? 

Yoğurtlu böreği, Boşnak Mantısı diye yutturuyorlar mı AVM’de?

KASİS SENDROMU

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin imzasıyla 81 ile gönderilen genelgeyle, 14 Eylül 2026’da başlayacak yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde kılık-kıyafet düzenlemesine gidildi. Öğretmenlik mesleğinin saygınlığı ve öğrencilere örnek olma sorumluluğu vurgulanırken; eğitim yöneticileri, öğretmenler ve çalışanlara önlük giyme zorunluluğu getirildi. Mevzuata aykırı uygulamalara izin verilmeyeceği ve sürecin milli eğitim müdürlüklerince sıkı şekilde takip edileceği belirtildi.

Son günlerde sendrom ve kavramlar üzerinde yoğunlaşmaya başladım onların oluşumlarını hikayelerini okuyarak daha da merak sardım.

Araştırdığımda birçok sendroma rastladım.

Stockholm, Hindistan, Londra, Paris, Florensa, Lima gibi birçok uydurulmuş sendromların yanında, Murpy Kanunu Schopenhauer’in Kirpileri, Kırık Cam Teorisi gibi… ilginç teori ve sendromlar var.  

Manisamızın trafiğinde bizim zamanımızda da şimdi de bir düzelme veya düzeltme olmayınca kendi kendimi yiyorum. Burada bu ışığa ne gerek var? Bunun zaman ayarlaması yok. Yahu buraya da kasis mi konur? 

Mesela; kadim Manisamızda şu trafik lambalarını kim koyduysa kulakları çınlasın, öldüyse Allah Rahmet Eylesin. Sanki bizlere vasiyet edilmiş gibi; kimse değiştirmiyor, kaldırmıyor, zamanlamalarını ayarlamıyor, lambaların tozu bile alınmıyor. Unutulmuşlar gibi kimse ellemiyor, uzaydan birileri gelmiş koymuş gibi. Efsunlanmışız.

Ara sokak; ana caddeye çıkacaksın kimse yol vermiyor bekle bekle, nafile, aksine çıkmayasın diye hızlanıyorlar bile. Siz böyle yaparsanız yakında buraya kırmızı ışığı koyarlar diyorum. Bir ay geçmiyor pat ışıklar konmuş. Üç saniye durup yol vermeyenler kırmızı da bir dakika bekliyor beklemiyorsa okkalı bir cezayı yiyor. Kaşındılar çünkü.

Ana cadde; trafikte normal seyrinde 40-50 km ile gideceğine 60’tan aşağı düşmüyor, üç vakte kadar kader tecelli ediyor. Sabah kasis günaydın diyor üzerinden zıplayarak geçiyoruz. Hakettiniz diyorum. Zıplamayıp atlarsan ya hastanelik ya da tamirhanelik olursun. Az bile diyorum.

Dörtyol ağzı; basit ve trafiği olmayan bir kavşak; kontrollü geçip saygılı davranmayınca çarpışmalar maddi kazalar hatta sen geçcen ben geçcem iddialarında dört teker havada kamlumbağa vaziyeti veya refüje girmiş çim biçiyor. Eeee buraya da ışıklı bir kavşak yakışır belediyeler ne güne duruyor? Hizmet beklemez. Ortaya göbek kenarlara sömek dört yöne lamba sıkıyorsa durma. Bekle, bak sağına soluna, ne gelen var ne geçen kırmızı ışık nanik yapıyor. 

Gelelim yukarıda ki habere. Bakanın yaptıklarını tasvip etmem. Ama şu bazı öğretmenlerin kıyafetlerini televizyonlarda gözümüze soktuklarında “hah şimdi birşeyler olacak” derken ben, sabah erkenden, önlük yerlere kadar kabilinden. 

Yavaş giden de kasiste zıplıyor, geçmesine müsaade eden de  kırmızı ışıkta bekliyor, kavşakta ona buna yol verende kırmızı da bön bön bakıyor. Önlüğü, hakedende giyiyor haketmeyen de giyiyor.

Sendromlara takılmıştım ya; bu günlük davranışlarımızı zorunlu davranışlar haline getirmemize 

‘KASİS SENDROMU’ adını verdim. 

Şehirlerarası yolda 90-120 km süratle gidiyoruz, meskun mahalden geçiyoruz, hızımızı düşürmüyoruz. Pat, ‘50 km’ levhası, buna ne diyeceğiz: Kasis Sendromu. 

Kapalı alanda sigara yasağı var dışarı çıkıp içiyoruz; hele kaldırımda 60 cm taşkınlık müsadesi var ya, şaşkın taşkın otururken dumanını yoldan geçen vatandaşın yüzüne savurtuyoruz yakında kasis sendromu geliyor. Yaya trafiğinin yoğun olduğu bölgelerde kaldırım kenarlarında; yuvarlak levha üzerinde dumanı tüten sigara resmi ve üzerinde kesme işareti ‘Sigara içmek yasak.’ bunun da adı, Kasis Senderomu.

Kökten çözüm yerine semptom tedavisi. 

Kurunun yanında yaşın da yanması. 

Ve özgürlüğün daraltılması.

Başımıza gelenler ‘Kasis Sendromu’ yüzünden.

Hasislik yapar paylaşmazsak kasislik kaçınılmaz oluyor.