İçeriğe geç

SON UĞRAK

        Çağımızın hastalığı ama farketmiyoruz, çünkü ağrısı, görünür bir yerimizin acısı yok. Canımız yanmadığı için farkında değiliz. 

        Evimiz, arabamız, çocuklarımız, işimiz, gücümüz, cebimizde telefonumuz. 

Bir tık uzağımızda dünya, herşey ayağımızda, kulağımızda, gözümüzde, elimizde, mutluluktan uçuyor, sevinçten dünyalara sığamıyoruz, yetmesine rağmen tatmin olmadığımız, fazlasına rağmen doymadığımız, maddi imkanlarımızın peşinde koştukça koşuyoruz.

        Bazen birinin ayağına basıyor, bazen üstüne çıkıyor, çoğu zamanda birinin omuzuna tutunarak yükselmeye çalışıyoruz. 

        Yorgun düştüğümüzün, yorulduğumuzun farkına vardığımızda;  zaman geçmiş, sosyal ve ekonomik şartlardan çocuklar ya başka şehirlere hatta ülkelere gitmiş, en azından evlenip başka semtlere yerleşmişler. 

        Kalabalık geleneksel aile yaşantısı zamanımızın iktisadi şartlarıyla değişmiş her aile kendi başına, kendi imkanlarıyla hayatlarını sürdürmekteler.  Giderek yalnızlaşmaya başlıyoruz. 2019 yılı TÜİK verilerine  göre ülke nüfusunun % 16,9’u tek başına yalnız yaşıyor. Sadece eşlerden (çocuklar hariç) oluşan aile %13,9, baba ve çocuklardan oluşan %2, anne ve çocuklardan %7,2’dir. Tek çekirdek aile yani anne baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan bu aile tipi, birçok kentte endüstrileşme ile gelen sosyal ve ekonomik bir hayat tarzı olup nüfusun %65’i böyle yaşamakta.  2021 yılında bu sayı %70’lere gelmiştir. Endüstrileşme ile gereksinim duyulan işgücü, genç nüfus ve kırsal kesimden göç ile kalabalık aile yapısı dağılarak tek aile tipi yaygınlaşmış ve bu şekilde yaşamak daha da artarak büyüyecektir.  

       Bu yaşam şekli ile çocuklar yuvadan uçup gitmiş, dostlarımızın bir kısmı bizden çoktan kopmuş, biz kısmı göçüp gitmiş, çoğu kendi derdine düşmüş, yalnız kalmışızdır. Hani her şeyimizin olup da içimizi acıtmayan, hani ağrısı sızısı olmayan hastalığımızın farkına şimdi varıyoruz. Yalnızlık. Son bir umudumuz vardı eşimiz, o da kendi canının derdinde hastalıkla uğraşıyor, bizim kendimize bakamadığımız yetmezmiş gibi bir de o. Bir zaman sonra o da gidince yalnızlığın en acısını yaşamaya başlıyoruz.

           İşte: 

       Telefonumuz elimizde herşey hala bir tık yakınımızda ancak açan olmayınca, ses gelmeyince, aradıklarımız hep çekmeyen! yerlerde olduğunda, veya bizlerden çok uzaklarda yaşadığında bir saat, üç saat, beş saat, bir gün, bazen birkaç gün sonra “Çok yoğundum bir şey mi vardı?” Diyenlere karşı iş işten geçtiğinde ki yerdir burası.

     Çocukları yuvadan uçurupda onları bir başka yuvaya yerleştirmek bir olgudur. Hatta övünme vesilesidir. Kimi gurbet ellerde, kimi geçim derdinde, kimi kendi hülyalarında, kimi dünya heveslerinde, kimi kariyer yapacağım der, kimi benim de çocuklarım var der. Yalnız kalırız. 

      Kimi hep beraber olalım geçinip gideriz dese de alınganlık bırakmaz bizi. Hassaslaşmış her uzvumuz: Kalbimiz camdan daha kırılgandır, gözümüz musluğu aratmaz derecededir. Yalnızlığın acısı duyulmağa başladığında “Ben gideyim artık sizin derdiniz size yeter” dendiğindeki yerdir burası.

     Yalnızlık yakarcasına azmıştır, her yanımızı sarmış beynimiz zonklamaktadır. Düşüncelerimiz karmaşık, sağlığa kavuşmamızın artık zamanı geçmiş yaşlanmış, direncimiz düşmüştür, ne ilaç ne doktor ne kapısından eksik olmadığımız hastanelerin geniş koridorlarında bekleyişler kâr etmez artık. 

     Hastane koridorunda doktor kapısı önünde sandalyeye oturmuş sıramızı beklerken, kapı üstündeki çağrı kutusundan adımızı gözlerimizi kıssakda gözlüklerimizi silsekde okuyamadığımız, çağrıları duyamadığımız o anlarda “Amca seni çağırıyorlar gel koluma gir içeriye götüreyim” diyen bir sese, bir kimseye elimizi uzatır, minnet duyar teşekkür ederken gözlerimiz dolduğunda işte yalnızlığın acısını o zaman hissederiz hem de ta derinden. Kalbimizin en ücra köşesinden duyarız feryatları, göğsümüz sıkışır. Yalnızlık yüreğimizi kavurmaya başlamıştır. Her yanımızın yandığında ki yerdir burası.

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

       Yahya Kemal Beyatlı’nın bu eseri her ne kadar ölümü anlatsa da insanın son limanından önceki limandır burası.

        Köprüden önce son çıkıştır burası. 

        Hiç tanımadığımız birileri yanımızda, arkamızda, etrafımızda dönüyor, yediriyor, giydiriyor, hatta altımızı alıyor, alt bezi bağlıyor, karşılığında bin kere “Allah razı olsun” diyoruz. Uzun zamandır bu cümleyi ağzımızdan hiç eksik etmediğimizi farkettiğimiz yerdir burası. 

       Yeni tanıştığımız ama konuşurken ne onun duyduğu ne bizim anlamadığımız ama bir arkadaşım var dediğimiz yerdir burası. 

       İlacı bir elimize su bardağını diğer elimize verip, tansiyon aletini sıkça kolumuza taktıkları yerdir burası. 

    Artık hastanede yalnız bekleyişlerin olmadığı hatta hasta odamızda yatağımızın başucunda refakatçi olarak  birilerinin beklediği yerdir burası.  

    Birilerinin elimizden tutup bahçede güneşlendirdiği, ağaçların arasında, çiçeklerin içinde, gezdirdiği yerdir burası. 

      Şöyle zar zor da olsa iki büklüm bedenimizden başımızı yerden, masmavi gökyüzüne kaldırdığımızda, yaşadığımızı hissettiğimiz, küskünlüğümüz ile hayattan vazgeçtiğimizde, yeniden doğduğumuz yerdir  burası. 

        Burası neresi mi? 

Biz buraya HUZUREVİ diyoruz.

Reklam

SESSİZ İSTİFA

Bir kasabada kalem fabrikasında fabrika sahibi çalışan işçileri toplar “Arkadaşlar bunca yıl beraber çalıştık artık başka kalem fabrikaları da açıldı rekabet gücümüzü kaybettik kaliteli üretim yapmamıza rağmen kalemleri satamıyoruz böyle giderse yakında fabrikayı kapatmak zorunda kalacağım. Şimdiden iş aramaya başlarsanız sonra mağdur olmazsınız” der.

Bu konuşmadan sonra ertesi günü işçiler öğle yemeğinden sonra toplantı yaparlar. Sözü dinlenen sevilen arkadaşlarından biri, “Arkadaşlar, yıllardır bu fabrikadan ekmek yiyoruz, bu fabrika ekmek kapımız, bu fabrikayı kapattırmayacağız. Bunun için ne yapmamız gerekiyor? Mesaiden sonra kalemleri elimize alıp şehre gidip ama köşe başında, ama mağazalara götürüp, ama sokaklarda satmaya çalışacağız.”

Bu öneriyi kabul eden fabrika çalışanları arkadaşları hemen çalışmaya başlarlar kısa zamanda üretim artar fabrikada çarklar dönmeye başlar ve fabrikayı kapanmaktan kurtarırlar.

Bu özveri, böyle düşünceler, mesaili çalışmalar, tarih oldu. Yukarıda anlattıklarım masal oldu. Anlatsanız kimse dinlemez. Gülüp geçerler. Mesaiden sonra çalışmayı bırakın mesaide dahi özverili çalışanlar yavaş yavaş ve sessizce kaybolmaya başladı. 

İşe girerken görev tanımım nedir diye soruyor ve yazılı olarak istiyor. Onun haricinde yere burnu düşse almıyor. Tanımının haricindeki bir işin ucundan tutmuyor. Seyrediyor.

Kurum menfaatiymiş, yaşatmakmış, kurumun itibarıymış, bunlar umurlarında değil. İşsiz kalırım diye de bi endişeleri de yok. 

Bu başka ülkelerde geçerli olabilir ama bizim geleneğimizde böyle bir çalışma şekli yok. Alınterinin, helal lokmanın biz de çok değeri ve köklü bir geleneği vardır. Hatta dinimizce bereketin ana unsurlarından biri olarak anlatılır. Kolay kazanç, hakedilmeyen kazanç, kolaycılık, üretken olmayan bir çalışma ile ancak günü kurtarmış olur. Yuvarlanan taş yosun tutmaz, tembele iş göster akıl versin, bu tür daha birçok deyimler çalışkan olmayanlar için söylenir.

Sessiz istifa tarzının hızla benimsenmesinde pandeminin payı olsa gerek. Evden çalışmak, hem işveren hem çalışan için karşılıklı menfaatlerin bazı kazanımların olduğu düşüncesiyle bir müddet daha devam edecek gibi gözüküyor. 

Ben yine gelenekten gelen biri olarak, işleyen demir pas tutmaz diyerek. El emeği göz nuru alınteriyle helal kazanç helal lokma kazanacak şekilde çalışmayı; ağız tadının, keyfin, huzurun, mutluluğun, yaratıcılığın, yapılan işten zevk almanın, güven kazanmanın, aile bağının, yaşam kalitesinin arttırdığını savunuyorum.

DOKUZ KÖYDEN GEÇTİM.

Bugün 29 Ekim Cumhuriyetimizin 99. yılı. Cumhuriyet, demokrasi, devrimler, aydınlık eğitimli kalkınan Türkiye. Neyimiz var idiyse Atatürk sayesinde var oldu. Ne mutlu bizlere gelecek nesillere. Cumhuriyet Bayramımız hepimize kutlu olsun. 

Bugün öyle estirdim, Saruhanlı tarafına gideceğim. Manisa’nın doğu kapısından çıkmadan sola dönen yola saptım, dağa ovaya o kayakın ki Manisa, geçidin altından çıktığında Manisa ovasında pedal çeviriyor oluyorsun. Rüzgar karşımdan geliyor ova, dümdüz, nasılda geliyor pedalın beş turundan biri rüzgarı karşılamak için dönüyor. 

Birkaç traktöre rastladım onun haricinde rüzgarın kulaklarımdaki uğultusundan başka ses yok. Pamuklar toplanmış, mısırlar biçilmiş, üzümler kesilmiş velhasılı ovada işler bitmiş şimdi mütalaalar yapma zamanı sattın mı? kaça sattın? Muhabbetlerinin yapıldığı kahvelerde çaylar içiliyor yılın yorgunluğu atılıyor. 

Tabiatta uykuya dalmak, ovanın sessizliğine bürünmek üzere: Asmalarda sarının binbir tonuna boyanmış, pamuğun sapları kurumuş yaprakları gazel olmuş, topraktan gelmişler toprağa dönüyorlar, renkleri aslına yani toprak rengi olmuş. Çam ve zeytinlerin haricinde yeşil kalmamış, kayısılar bademler dutlar tabiatın tablosu  herbiri başka renge boyanmış. Empresyonizme takılıyorum. Herbir bitki, ilahi dokunuşlar ile renkleniyor bundan esinlenen Monet’in fırça darbeleri gibi.

İnsan yalnız kalınca özeleştiri yapacak vakti oluyor. Bas bas pedalı nereye kadar noluyor hababam debabam çevir, rüzgar bi yandan nefesler ardı ardına, netice, boş. Bizim Yusuf geldi aklıma. Başkan yardımcılığı dönemimde arabayı kullanan şoför Yusuf. Blackberry telefonumu değiştirmiş iPhone almıştım. Yusuf’a gösterdim aylak işi başkanım dedi, güldüm. Yalan değilmiş. Bu pedallama işinde onun sözünü hatırladım aylak işi. Yusuf derviş bi adam. Tarihi Kentler Birliği toplantılarına gidiyoruz Sivas, Malatya, Kayseri gibi. Bas Yusuf bitmez bu yollar bitmez, bassana yahu. Sıkıştırdıkça telaşlanıyor en son kullananı bizim olduğumuz Audi altı veya yedi vites. Telaştan vitesleri karıştırınca araba kendini kilitliyor 70-80 km’ye düşüyor motor strese giriyor yani. Çekiyoruz sağa stresini attırıyoruz öfkesi diniyor arabanın, yola koyuluyoruz. Derviş adam sabırlı, ben söylendiğimden pişman o yaptığından pişman bi müddet konuşmadan gidiyoruz. Allah selamet versin iyi adamdı. Benden sonra emekli oldu.

Yeniharmandalı’nın kıyısından uzaklardaki tepelerin üstü taş ocağı kazılarından beyazlamış, karlı gibi gözüküyordu bir daha baktığımda bayağı yakınlaştığımı farkettim. Uzun ince düz bir yoldan sonra Mütevelli’ye geldim. Depremden zarar gören tescilli bir camiyi kurul kararı ile yıkmış aynı plana ve yapım tekniğine uygun yeniden yapılıyordu, yolumun üstü uğradım. Toplama para ile yapılıyor yavaş gidiyordu inşaat.

Saruhanlı’dan Paşaköy’e geçecektim. Güres tavuk işletmesi, Yonca turşu fabrikası, Özgür tarım üzüm işletmesi Özgür Bey, bi vesile ile tanışmıştık. Geçen sene uğradığımda üç beş paket işlenmiş üzüm vermişti çok dememe rağmen aklıma Samsun’lu İstanbul ev arkadaşım Süleyman geldi ona gönderirim dedim bak çok değilmiş demişti. Bu sene bi daha uğramak lazım üzüm kokusu celbetti. Saruhanlı’da oyalanmadım Adiloba’nın içinden geçip devam ettim. Geçen sene Saruhanlı belediye başkanı Zeki Bilgin pandemi ile ilgili aşı yapan hemşire ile olan vatandaşın heykelini yaptırmış. Mumdan heykel gibi basit ve kompozisyon zayıftı. Söyledim kendisine ama artık yapılmıştı.

Manisa’nın birçok ilçesinde birçok camide kalem işi yazılar ve süslemeler var korumaya alındılar. Bundan 200-250 sene önce kalem işlerinde maharetli ustalar bu köylere gelerek boğaz tokluğu ve konaklama bedeli olarak camileri süslemişler. Bu heykel işi de zamanımızda bu ustalar misali “Ne vereyim abime?” diyen garsonlar gibi “Ne yapalım başkanım?” demiş olmalı. Kalem işi ustaları hakkını vermişler ama bunlar yanından geçmişler. Paşaköy’ün yoluna girdim köfte yiyeceğim öğleyi bayağı geçirmiştim. Rüzgar köftenin kokusunu getiriyor gibiydi sanki. Batuhan’dan köftecinin adını öğrenmiştim. Kahvedekilere sordum “Selamün aleyküm, Köfteci Ramazan’ın dükkanı nerede avcılar kulübünün karşısında dediler? İşte bak sağ tarafında. Sağolun, buyrun beraber yiyelim. Afiyet olsun. Köfteler iri, pideler tereyağlı, domates lezzetliydi. “Ustam TilkiSüleymaniye’ye nereden gideceğim? Sağa dön doğru hiçbir yere sapmadan önce Tepecik sonra… sağol. Novigasyonum var ama sohbet olsun yol boyu kendi kendime konuşmuştum.

Tepecik’ten transit TilkiSüleymaniye’ye döndüm. Güzelbahçe’ye yaklaşırken tasa tuttu. İzmir İstanbul yoluna trafiğe gireceğim emniyet şeridi dar ama tırtlamışlar giremiyorsun, mecburen araç yoluna çıkacağım. Kelle koltuk araçlar vın vın ama açığımdan geçiyorlar yolları açık olsun. Terminal yolundan Manisa merkezine girmiştim. Terminal yolundaki trafik ışıklarında kırmızıda indim bisikletten birkaç kırmızı daha yandı bu arada uyuşmuş olan el kol bacak hareketleri yapıyordum son yeşilde geçtim.

Manisa Merkez’e Şehzadeler‘e gelmiştim saydım dokuz köy geçmişim yazdıklarım doğru olmasına rağmen kimse kovmadı, ama 59, de sen ona 60 km ellerimi karıncaladı.

VEFA MİNNET BİRLİKTE ANILIR.

4000 yıllık Manisa. Tarihi mi? Talihsizliği mi? Bu kadar yaşa, olmadık şeyler gelsin başa.

İmar planı dedik olmadı, kentsel dönüşüm dedik olmuyor, eğitim istatistikler söylüyor, lise ve sonrası eğitim %9, ekonomi dedik acaba OSB? Mum dibine ışık vermiyor, Manisalı dedik kimse kıpırdamıyor, Batının batısı dedik viranelerden geçilmiyor, otopark dediler yapıldı kimse girmiyor, caddeler kırmızı ışıktan geçilmiyor, büyükşehir olacak en son illerden biri olacakken Manisa siyasete kurban edildi gidiyor. Kasaba, şehir, kent olduk bol geldi. 100.000 ağaç diktik 100.001 olmadı, binlerce metre kare yeşil alan binlerce bir olmadı.

Umut, çaresizliğin son çırpınışı, ümit, belkilerin beklentisi, istikbal, karanlıkların ötesi, Manisa.

Her parsele kentsel dönüşüm yapmakla. Manisa artık son treni de kaçırdı. Dönülmez akşamın ufkuna hüzünle bakarken dede niye ağlıyorsun diyen torunuma, güneş gözümü aldı yalanını söylerken küçücük aklıyla ben de bakıyorum ya dede. Dedem senin ki ümit, benim ki umut.

Postacı fıkrası gibi hafta sonları Manisa’yı gezerim. Organize sanayiye uzun zamandır gitmemiştim. Akgedik’e kadar dayandım Gürle Deresi’ne kadar. Yeni yeni fabrikalar yapılmış, çok yenilerinin inşaatları devam ediyor. Caddeler Avrupa da gördüğüm gibi, inşaatlar yapılıyor özendiğim gibi, yeşilin içinde planlı muntazam imrendiğim gibi, yollar caddeler ağaçlar büyümüş birinci ikinci üçüncü kısım gibi, idare binası alanı, kampüs diyorlar CBÜ’de böyle olsaydı dediğim gibi, Manisa geçmişi, Kanunî gibi, Fatih gibi, geleceğe taşımalı dediğim beklentim gibi… 

OSB’ye taşınmak istedim hem de sınırlarından dışarı çıkmayacak şekilde. Her ihtiyacı orada görelim dominik cumhuriyeti gibi ufacık ama kocaman yüreğiyle, cesaretiyle geleceğe bakarken onu doğuran şehre örnek olur gibi.

Canım Türkiyem, kim ne kaybetti de Manisa bulsun. Bırak kirli Gediz akmasın zehirini saçsın, o da artık sulamıyor ovasını sondajlar aldı onun sulamasını. Gediz grabeni adına diyorlar o kadar su çekiliyor ki derinlerden 3000-4000 metreden obruklara yer açıyoruz bir gün hepimiz uyurken gömüleceğiz.

Mülteci dahi Türkiye’yi terk ediyor. Bize başka Türkiye yok bu topraklar vatanımız.

Bir avuç toprak için uğrunda ölenler bıraktıklarını,

Kalksınlar da görsünler bizlerin neler yaptıklarını. (3.Ekim.2015)

Gelelim 2022’ye. Manisa’nın çok öncelerine gitmek hem yazıyı uzatır hem faslı aslını geçer. Kısadan konuya girelim.

Manisa’nın yerli nüfusunun %80’ni tarımla uğraşırdı. %20’si memur ve çeşitli işlerde çalışırdı. Bu memurun birçoğu da tayin olurum Manisa’dan koparım deyip memuriyette yükselmezdi. Bu yüzden Ankara’da Manisa’nın işini koparacak, halledecek bakan, müsteşar, genel müdür, olmazdı. Tarım yönünden ağalar beyler oldu ama Manisa ekonomisine katkı sağlayacak tarımsal fabrikatör olmadı. Diğer sanayi kollarına da akıl erdiren mektep medrese okuyan çıkmadı. OSB’nin kurulma yıllarında Manisalılardan bir iki sanayici çıkayım dedi ancak  onlarda bilgisiz ve tecrübesizliğe yenik düştü. Sanayi yönünden de Manisa ekonomisi bir değer kazanamadığı gibi geriden gelenlerin de hevesleri kursaklarında kaldı. Teşebbüs, hayalleri, ümitleri suya düştü.

Yani iğne dürtmek, çekiç sallamakla, aile ziraati modeliyle Manisa geldiyse bugünlere böyle emekleyerek geldi. Peki bundan sonra noldu?

Vefat edip öbür dünyaya göçenlerle, hayatta kalanlar başka şehirlere ülkelere göçettiler. Boşalan Manisa’ya rağmen nüfusta artış durmadı aksine göçle doldu da doldu. Organize Sanayi geliştikçe ihtiyaca binaen artan göç nüfusu sanayiye destek oldu. Hatta Manisa’dan gelen, yetmeyen, çalışan işçi nüfusu diğer yakın il ve ilçelerden sağlandı. 

Ekonomi bitince eğitim kültür, sosyal hayatta bitti. Ekonomi bitince yardımlaşma, maddi destek, işleri de bitti. Bir okulda engelli çocuklara sınıf yapılacak, engelli çocuklara okul veya eğitim tesisi yapılacak, sokakta kalmış yaşlılara, mağdur olmuş kadınlara sığınma evi yapılacak, yarım kalmış bitirelemeyen okullar tamamlanacak. Yeni eğitim müesseleri, yurtlar, sağlık tesisleri yapılacak. Hastanelere sağlık cihazları alınacak, yaşlı bakım merkezleri yapılacak. Tüm bunlar zengin, ekonomisi, eğitimi, sosyal yaşamı olan kentlere mahsus işler. 

Veya.

Tarihi, geçmişi, konumu, arazisi, arazi yapısı, suyu, enerjisi, yeraltı zenginlikleri olan Manisa’ya; dünyaya ihracat yapan, ülke ekonomisine katma değer sağlayan, vergi veren, OSB yapıldıysa bu OSB’deki tesisler, fabrikalar bulunduğu yeri görmemezlikten gelemezler. 200’e yakın hatta daha da artacak olan bu fabrika sayısı ve tesislerin, mutlaka bir araya gelip, ihtiyaçlarına, ekonomilerine, kalkınma ve gelişmelerine katkı sağlayan Manisa’ya bir vefa borcu gözüyle bakmaları gerekir.

Kendi aralarında, zaten her birinin kuruluş amaçlarında da olan sosyal hayata katkı sağlama projeleri kapsamında, bir araya gelerek bir kurum hatta vakıf oluşturmalılar. Maddi kaynaklarının gelirleri vergileri nispetinde bu kuruma maddi destek yatırıp bütçe sağlayıp bu kurumunda Manisa’da  yapılmak istenen yukarıda saydığımız sosyal hayatın gerekleri olan yerlere katkı vermeleri tamda bir vefa borcudur.

Cumhuriyet dönemi yapılan açılan her fabrika bir sosyal projeydi; bahçelerinde çok maksatlı salon, tenis kortu, spor alanları, lojman, konuk evleri, kreşleri vardı. Bu şekilde açılan ve çalışan fabrikalar, aidiyet duygusu, gönül bağı, özverili çalışmayı sağlıyordu. Her bir çalışan işçinin sünneti düğünü nişanı bu salonlarda yapılıyor çocukları çalışma saatlerinde bakılıyor, yöneticiler 24 saat fabrikadaydı. Gelen konuklar yemekhanede kahvaltı yaparken öğle yemeği yerken işçiler konuklarını tanıyor, izliyor, gözlüyor çocuklarının onlar gibi olmaları için birer hedef seçiyorlardı.

Tarladan gelen köylünün, evden çıkan kadının, üretim ve kalkınma için çalışırlarken dünyaları da değişiyordu ufukları açılıyor, özverileri, kendilerine güvenleri artıyordu..

Üretim yapan her bir müessesede çalışanlara, onların soluduğu havaya, içtikleri suya, yaşadıkları kente, çocuklarının eğitim aldıkları okullara, kreşlere, spor tesislerine, yeşil alanlara, yurtlara, engelli engelsiz, yaşlı, bakıma muhtaç her bir ferdine ve bu fertlerin yaşadığı kente yapılacak maddi veya ayni destekler bu kente bir vefa borcudur.

Ana caddelerde, yollarda trafikte, farklı yerlerde, kültüründe, sosyal hayatında, eğitiminde bu kurumların getirdiği birçok olumsuzluklarla yaşıyorsak; önümden giden arkamdan gelen her türlü olumsuzluğa rağmen seyrüseferde bulunan servis araçlarına, yol vermem o araçlara saygılı davranmam, yeni açılacak organize bölge alanlarına, bu konudaki yeni planlara, yatırımlara, destek vermek teşvik etmek de benim minnet borcum olmalıdır.

OVA KÖYLERİ

“Bugün nereye gitsem bazen önümde, arkamda, bazen tüm haşmetiyle karşımda duran Dumanlı Spil Dağı ve eteklerinde dümdüz sere serpe bereketli topraklarıyla uzanmış Gediz’in eşsiz ovasında, gezindim.” Aslında gezindik hem de kırk kişi demeyeyim akla “Açıl susam açıl gibi” olumsuz şeyler çağrıştırıyor. 39 kişiydik. 16’dan ufaklar ebeveynlerinden izin kağıdıyla, 70’in üstündekiler bir tek ben doktor raporuyla gelmişler. 

Hareketimiz Bülent Koşmaz Parkı’ndan başlamıştı. Önde kılavuzumuz yolları, rotaları, rampaları hatta her yörenin köpek sayılarına kadar bilen (Köpek sayılarını nereden biliyor: Şehzadelere de, Büyükşehre de yazmış “Kısırlaştırın şunları yılda iki defa en az beş altı yavru doğuruyorlar memlekette barınak yapmakla bu sayılara ulaşamazsınız kısırlaştırın sizlerde ben de kurtulalım. Bahçemde sığınmacı köpeğin yavrularına bakmasam vicdan azabı, baksam mülteci olacaklar. Çözüm bulunmasından biliyor köpek sayılarını.) Yüksel Gemici başı çekerken, arkada artçı Remzi Yıldız, biz yolda adam bırakmayız der gibi ayrıca her türlü ilk yardım tıbbi müdahale gereçleri ile dolu çantasıyla arkayı yoklayarak geliyordu. Başkan İlker Uzelli arada, kah öne doğru kah arkalarda çoğu zaman ortalarda pedallıyor 39 kişiyle sohbet ediyor hem yola, hem tura ısıtıyordu bizleri. Korkağa sormuşlar “Savaşa giderken neredeydin” diye. “Giderken arkada kaçarken en önde” demiş. Ben, önde gittiğimde ihtiyara bak deyip tempoyu yükseltirler, arkada gitsem turu yavaşlatıyor derler hüsnü kuruntusuyla ortalarda gidiyordum. Hatta rampalarda takviye yapsın diye 25 km sür’at yapabilen 250 kwh’lı küçük bir motoru ön tekerin göbeğine taktırmıştım. Sadece rampada değil, hüsnü kuruntu duyduğum turu yavaşlatmamak da kullanırım tedbiri için. Ama tüfek icad oldu misali kullanmamaya özen gösteriyordum. 

Sabahın soğuk havası. bisiklet kıyafetlerimize çarpıp dönüyor bazen rüzgara kaptırdığımız iniş aşağı gidişlerimizde kulaklarım ile ellerim yarım eldivene rağmen parmaklarımda Şubat, havasını donduracak kadar hissettiriyordu. Uzun eldivenim çantamdaydı ama dur al giy, gruba uymak daha ağır basıyordu. 

Köy yolları boyunca köpeklerin gruptan uzak koşarak havlamaları hiç eksilmedi. Bizler umursamaz bazen de dalga geçer gibi gel beraber gezelim diyenlerimiz dahi vardı. Oysa her birimizin, yalnız turlarken en büyük korkusu bu can dostlarımızdı. Bağlı olanlar çitlere tırmanır gibi ayağa kalkıp gösteri yaparken, başıboşlar gav gavlarıyla ovanın sessizliğini bozuyorlardı.

Bağlarda budak yapanlar bu kadar kalabalık bisikletli grubunu gördüklerinde işi gücü bırakıp seyre dalıyorlar, bağırarak hayret nidaları atıyorlar, bizler de karmakarışık seslenişlerle cevap veriyorduk. Fotoğrafçı Rasimimiz enstantane yakalayacağı noktaları önceden kestiriyor rüzgar yaparak gruptan kopuyor, ok atımı menzil uzaklığında artistik duruşunu alıp bizleri bekliyor yere yapıştırdığı telefonu ile, bizleri mahşerin atlıları görünüşüyle büyütüyor bisiklet tekerlerimiz ekvator dairesini andırırken üstündeki bizlerin, başı göğe değiyordu.

Her bir köye girdiğimizde tüm köpekler bahçe duvarlarının arkasından köyü inletiyor köye girdiğimizi duyuruyorlardı. Köy kahvesinin bahçesine, her birimiz istilacı havasıyla dalıyor, bisikleti dayayacak bir ağaç ararken sehpası olanlar yanıbaşlarından eksik etmiyordu bisikletlerini. Kahvedekiler kalabalığı görüp maşallahları sıralarken kahveci de çay tepsisine bardakları sıralıyordu. Kılavuz, zamanı kontrollu kullanmak için mola süresini bağırırken hareket saatine herkes uyuyordu. 

İlk molamızı Hacıhalilleri geçtikten sonra Hamzabeyli’de verdik. Sinirli’den sonra Musacalı’da yine çayladık. Uzun mola için Gümülceli’yi geçince Koldere’ye geldik. Kurban kavurma yiyenler öyle methettiler ki bir hafta sonu kurban kavurma turu yapacağız Koldere’ye. Yeniharmandalı’ya geldiğimizde gardımız düşmüş vaziyette söylediğimiz çayları kahveci duymadı bile. “Hadi Manisa’ya az kaldı” diyen kılavuzumuz son bir gayret veriyordu gruba. Nitekim Manisa Hali’nin önünde bisiklet üstünde mola verdik yolun kenarında, “Bundan sonra serbest sürüş ile herkes evlerine dağılabilir, güzel bir sürüştü, zevkli bir tur oldu diyen eski başkan kılavuzumuz Yüksel Gemici, klüp, dernek, yarış, granfonda derken emekliliğinin dinlencesini bu işe kurban etmişti. Bisikletli gençlere örnek olmak için o illet sigarayı dahi bir gecede bırakmıştı.

Bisiklet: İki teker, sağ sol pedal, bastığın müddetçe ayakta durur ve yol gidersin. Yolda kalanın patlak lastiğini yamarken tüm ekip durur biri yamar ama herkes o anla ilgili anılarını anlatır, güldürür, yorgunluğa ortak olur. Yol boyunca herkes birbirine saygılıdır. Yayaya selam, durana yardım ister misin? Çalışana hayırlı işler, yorguna kolay gelsin, diyen herbir bisikletlinin arkadaşlığı, yoldaşlığı, yardımlaşması, hayattan bir kesittir. Hatta ta kendisidir. 

Bu pandemide dahi kıymetini bilmeyip ayrıca akaryakıt zamlarıyla artan servis fiyatlarına karşı okuluna bisiklet ile giden öğrenciler dahi için, şehir içi bisiklet yolllarını çoğaltamayanlara ithaf olunur.

BİSİKLET VE TRAFİK

BİSİKLET, TRAFİK

İki trafik polisi Antalya’da bir akşam vakti bisikletli bir grup arkadaşı yolda durdurarak yeni trafik düzenlemelerinden bahsediyordu. Elleri bırakarak bisiklet kullanmanın cezasının olduğunu, artık kasksız bisiklet kullanılamayacağını, kaldırımların yayaya ait olduğunu, bisikletin de bir trafik aracı olduğunu, kaldırımı kullanamayacağını, bisiklet sürerken telefon ile konuşamayacağını ve cezası olduğundan bahsediyorlardı. Gece görünebilmek ve diğer sürücüler tarafında seçilebilmek için görünür giysiler kullanmaktan bahisle yerinde uyarılar yapıyorlardı. 

Bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu vurguluyor ve kurallara uyulmadığı takdirde trafik cezası ile yani para cezası ile cezalandıracağını söylüyorlardı.

Bisikletliler yukarıda sayılan hatalı kullanımlardan dolayı kendilerine zarar verebilirler ayrıca trafik kazalarına sebep olabilirler yerinde uyarılara lafım yok hatta gerekli olduğunu söylediğim gibi ben de bu konularda arkadaşlarımı uyarıyorum. Bilhassa gece ışık ve görünebilir kıyafet kullanmamız şart.

Ancak sürücüleri uyararak bisikletlilere dikkat edilmesi gerektiğini söyleyeni görmedim. 120 cm’lik bisiklet yolunu bizlere çok görüp parkedenleri uyaran yok, ceza kesen hiç yok. 

4 Aralık Çarşamba akşamı İzmir Karşıyaka’da 19 yaşında bir çocuk otomobili ile bisikletli yaşlı bir adama çarparak ölümüne sebep oldu. Çarpmanın etkisi şiddeti ile metrelerce (70 m) bisiklet ve sürücü yerde sürüklendi. Gazete haberleri böyleydi. Bu çok yakın zamanda olduğu için örnekledim yoksa bisikletlilere çarparak ölümlerine sebep olan çok sayıda sürücü var. 

Bisikletlilerin kaportası yok. Ortalama 13 kg ağırlığında 15-20 km hız yapabilen bu ulaşım araçlarını korumak ve kollamak için her sürücünün dikkat etmesi gerekir. Ayrıca okul servis araçlarının ücretlerinin artmasından dolayı okuluna bisiklet ile giden çok sayıda öğrenci var sabahın erken saatlerinde soğuk yağmur çamur demeden okuluna giden bu çocuklarımızı yolda sıkıştıran sürücüler dikkatsiz ve acelecikleri ile nereye kadar gidebilirler? 250 metre ötedeki kırmızı ışığa kadar.

Sürücü sürücü diyoruz ama kurallarında gözden geçirilmesi gerekir. Eski Muradiye Yolu ve Mimarsinan Bulvarı:  Manisa’daki bu iki ulaşım yolu trafik kazalarının en yoğun olduğu yollar. Hız tahdidi 80 Km. Bu hızla giden bir araç çarptığı herşeyi direği devirir, kaldırıma çıkar, refüjü aşar, karşı yola geçer. Yayayı bisikletliyi düşünemiyorum. Onlara bu yollarda çarpan sürücüler kazalarını bisikletlileri öldürmekle sonuçlandırdılar.

Şehirler arası yolda ıssız meskun mahalde 50 Km tahdit, şehir içinde trafiğin arı kovanı gibi olduğu caddelerde 80 Km. 

Acı fren sesi, asfaltı karalayan lastik: Maddi hasar, yaralanma, ömür boyu sakat, engelli olma, ölüm. 

Neticesinde. 

Sıradaki gelsin.

BİSİKLET VE SÜRÜCÜLER ARTIYOR

Manisa Bisiklet Spor Kulübü Derneği. Önce adına Manisa Bisiklet Spor Kulübü dedi yerel yöneticilerden gereken ilgiyi bulamadı. Bu kuruluşa ciddi ve hevesle girmişlerdi ama daha sonra yalnız kaldılar. Kendi başlarını kendilerinin bağlayacağı küçük bir birlik olalım deyip, dernek statüsüne çevirerek adını, Manisa Bisiklet Spor kulübü Derneği olarak değiştirdiler. Yine kendi kendilerine bir şeyler yapmanın gayretindeler. 

Kış günleri akşam erken oluyor; mesaiden yeni gelinmiş yorgunluk var, hava soğuk, diziler dizi dizi, biri olmazsa birisi, hal böyle olunca herkes akşamı evinde geçirmek istiyor. İlkbaharla birlikte, uzayan günler, geç olan akşamlar, taaa sonbahara kadar devam ediyor. Hava sıcak, dizi yok, gece olmak bilmiyor. Parka çıksan sıcak yine de bunaltıyor, üç beş arkadaş çaydı kahveydi anne ben gazoz içecem diyen çocuğuydu deyince günlük yevmiyeyi parkçıya bırakmak lazım. Koca gün çalış akşam… “aman sabahlar olmasın.” 

Bu adı mütevazi dernek; kendi yağı ile kavrulan, beş on üyesine zaman ayırmaya çalışan, bu hafta sonu nereye gidelim nereye tur düzenleyelim diyerek kendi işinden gücünden vakit ayırıp, bazısı dişi aslanı evde bırakıp, (daha sonra onlarda biz de bisiklet isteriz deyip turlara katılanlar oldu, iyi de oldu bu iş çocuklara kadar sirayet etti) program yapan birkaç yönetim kurulu üyesi hafta sonları yollara düşüyorlardı.

Her geçen haftasonu, tura katılanlar bir çığ gibi büyüdü. Köylere tura değil, çekirge sürüsünün tarlaları istila ettiği gibi bir şekilde giriyorlardı. 

Uzaktan belli belirsiz seçilebilen ışıklar köye yaklaşıldığını gösteriyordu. Loş, yarı aydınlık köy sokaklarından ilerleyen bisikletliler yaz akşamı kapı önüne oturmuş sohbet eden köy kadınlarının heyecanlı ve hayretli telaşları arasından, basık tek katlı evlerin dar pencerelerinden bazılarının hızla açılan perdelerinin ardındaki meraklı bakışların yanından, zil korna sesleri, beton parke döşenmiş yollarda teker dönüşlerinin homurtusu, sürücülerin uğultusu, köpeklerin havlayışı, bisikletlerin fener alayını andıran yanıp sönen ışıkları ile köye girdiler.

Köy: Sessiz sedasız, ayın henüz çıkmadığı bulutsuz bir yaz akşamının alaca karanlığında, demir kafes direklerin ucunda cansız yanan bir kaç sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı dar sokaklarından geçilerek, köyün küçük meydanına bakan kahvelerde oturanlar kendi halindeyken köy meydanı, bir anda her yer ateş böcekleri gibi çakan lambalar, rengarenk formalar, kadın, kız, erkek, genç, yaşlı, başları kasklı, fosforlu kıyafetli, yorgun ama neşeli birçok insan ile doluverir. Neye uğradığını şaşıran köyün köpekleri bile yalnızken aslan kesilen bisikletlilere kalabalığı görünce, dostluk kurmak için kuyruklarını fır fır döndürerek bisikletlerin aralarında dolaşarak sürücülerin önceden onlara hazırladıkları atıştırmalıklarına göz dikmeye başlarlar.

Bisikletler gelişi güzel şekilde kahvelerin önünde askıya alınır, taze içilen tavşan kanı çayların yanında, sohbetler, hikayeler, yol boyunca yaşanan sürüşler anlatılır, patlayan lastik esprilerine gülüşmeler kahkahalara karışır. Samimi ortamdaki muhabbetlerden sonra yaz serinliğinin ürperti verdiği güzel bir akşam geçirilir. 

Tur liderinin, “Haydi bisikletlere” diye komut vermesinin ardından “Herkes tekerini kontrol etsin” der ve eve dönüş yolculuğu başlar. Köyün köpekleri bisikletleri sürücüleri köyün çıkışına kadar uğurlarlar. Atıştırmalığı yemiş olanlar bir müddet daha bisikletlileri takip eder.

Dönüşte, toplanma yerine hep birlikte gelinir her sürücü el kol kaldırarak, sözle, “Haftaya görüşmek dileğiyle” der ve güzel geçen bir haftasonu turu böylece tamamlanmış olur.

————-

Bu MANİSA BİSİKLET SPOR KULÜBÜ DERNEĞİ, bayramlarda, özel günlerde, etkinliklerde, Manisa içinde bisiklet sürerek turlar yaparak yanıp sönen renkli ışıkları zil sesleriyle o gecelere renk katarlar. Bu özel günlerde; hem sürücülerin, hem caddelerde geçişlerinin, hem de seyreden vatandaşların, özel güne duygu katabilmeleri için biz dahil üç belediyeden ses aracı istemelerine rağmen, çoğu akşamları kendi ışıkları, zilleri, bisikletlerdeki bayrakları ile hareketlendirmeye çalışırlar.

Manisa’da böyle özel günlerin renklenmesi, köylere turlar düzenlenmesi ve daha birçok sebepten dolayı gençler kadınlar arasında bisiklet merakı artmıştır. Sokaklarda bisiklet süren bir çok bisikletliyi görebiliriz. Gün geçtikçe de artmaktadır. 

Bisiklet ve sürücülerine dikkat edilmesine, yol verilmesine, öncelik tanınmasına, yeni bisiklet yollarının yapılmasına, trafik düzenlemelerine, ulaşım aracı olarak kullanılmasına destek vermek, yönetmek, düzenlemek, saygıdeğer yerel yöneticilerimizin uygulayacakları yaptırımlar ile daha da gelişecektir. Bu sayede; araç trafiği, karbon salınımı, otopark ihtiyacı, zamanla azalacaktır. Okullar açıldığında artan akaryakıt fiyatlarıyla servis ücretleri giderlerinde, toplu taşıma harcamalarında, ailelere imkan sağlanacaktır.

BİR SÜRÜŞ BİN GÖRÜŞ

       Bu hafta sonu Foça’daydım. Bir kaç haftadır sıcak iş güç derken bisikletten ayrı kalmıştım. Foça yağmurluydu yağmurun getirdiği bir serinlik ile yollara düştüm. Hazırlanması bir hayli zaman alıyor. Lastiklerimin havasını arttırıyorum, pompala.

Matarayı doldur, kadroya bağlanan takım çantasını yerleştir, kask eldiven, yola revan. 

       Foça’da biraz uzayacak birkaç rotam var. Bu yaz bunların sayısını arttırmak İstiyorum. Yeni’den Eski’ye, Bey’den Ağa’ya. Belki Ağa’dan Manisa’ya.

       Bugün; Kozbeyli, Yeniköy, Bağarası, Yenifoça güzergahına sürdüm bisikletimi: Kozbeyli Köyü daha çok besicilik ile geçinir. Manzarası havası güzel olduğu için yeni yeni kahvaltı mekanlarını çoğaltarak turizm hamlesine başlamıştır. Serpme kahvaltı hazırlaması besicilikten daha kolay aynı zamanda birkaç insan yüzü görüyor gelen misafirler ile sohbet ettiğinizde farklı dünyalar ile tanış olıyorsunuz. Gelenler önce müşteri sonra sizden biri oluyor, yani Kozbeyli’yi sevip arazi alıp buralı oluyor. 

       Yol boyunca, besi damlarının yerine yapılmış villa inşaatları mı görmedim. Suyu akmayan, yalakları çer-çöp dolmuş çeşmeler mi görmedim. Çeşme şırıltılarının, kuş ötüşlerinin duyulmadığı tabiatı susmuş mu duymadım. Sırtımdaki çantamla, başımdaki kaskımla, kırmızı yanıp sönen arka lambamla, geliş gidişli dar karayolunda karşısından geleni beklemek için arkamdan gelip sollamayan sücüler mi görmedim, dünya değişiyor mu dedim yalnızlığıma, pedallarken. 

     Gökyüzünü kara bulutlar kapladı, arada bi yağmur damlaları yüzüme çarpıyor, toprak ıslak kokmaya başladı. Endişe etmiyorum ıslanacağım diye. Bir yandan da ilerde kapalı bi durak var diye tedbiri düşünüyorum. Nolacak ki uzun zamandır yağmur yemedim, ıslansam ne yazar? Yağmurluğumu çıkardım sırt çantamdan, şortum ayağımda bacaklarım ıslansa da çabuk kurur, ıslanacak fazlaca bi yerim yok dedim yine de. Durağı geçtim artık.

     Bağarasın’da bu yöne geldiğimde takıldığım bi kahve var. Kahve boş kahveci gazte okuyor. Sade kahvemi höpürdetirken birkaç höpürdüden sonra fincan yarı beline kadar telve dolu. Ne biçim tasaarruf bu dedim? Dedim ama 10 lirayı öderken parayı haketmek için dedim. 

     Foça Komando Okulu’nun önü uzaktan kalabalık, yaklaştığımda; oğullarını askerliğe teslim eden aileleri, sıraya girmiş delikanlıları, aralarında teçhizatlı üniformalı askerleri gördüm. Bi ara bana baktıklarını farkettim geçit resminden geçiyormuşum gibi. Afililendim; fıstık yeşili yağmurluğum tepemde başıma oturmamış gibi duran kaskımla yetmezmiş gibi camları yağmurlanmış kara gözlüklerimle pedalları çevirirken. Ulan ne afilisi? Beyaz bıyıklar burnumda, bu yaşta bisiklet, dil bi karış. Çok kalabalıktı gülenleri göremedim. 

      Olsun dedim onların bisikletleri yok ya.

BİR BAŞKA DÜNYA VE İNSANLAR

Bugün havanın 30 derecenin altına düşmesi ve Eylül rüzgarının serinliğine güvenerek sabah erkenden çıktığım turlara bu defa 10.00’ da çıktım. Rota Aliağa 20 km..

Gencelli Sahiline Kozbeyli Kavşağından sola dönerek indim. Güzel bir Eylül esintisi denizi hareketlendirirken dalgalar sessiz vuruyordu sahile, okşar gibi. Bir müddet gittikten sonra Eylül esintisinde dalgaların yalnızlığının çırpınışını hissettim sanki. Kenarda banklara oturmuş insanlar yaz boyu dalgalarla oynaşır denizde çıpraşırken şimdi karşıdan bakıyorlardı denize. Sakin sürmeme devam ettim istesem de 16-18 km’den fazla hız yapamıyordum alışmıştım böyle sürmeye. Bisikletim MTB denilen model dağ bisikleti; kalın ve dişli lastikleri olan, aşağı yukarı motoruyla birlikte 20 kilo ve hız yapan bir model değil ben de onunla aynı modelim onun için bisikletimi çok seviyorum. 

Gencelli’den çıktım önümde Çakmaklı Köyü vardı. Burası da sayfiye köyü sayılır. Sayılır dememi az sonra açıklayacağım. Yolu bilmeme rağmen bisikletler için telefon uygulaması olan bir navigasyon programı var, onu açtım. Çakmaklı’ya girmeden kenarından ve köyün camisinin yanından geçerken ufak çapta pazarımsı birkaç tezgah vardı. Bu yıl ağız tadıyla bi üzüm yememiştim. Birkaç giysi tezgahının arasında sebze tezgahına gözüm ilişti üzümü gördüm ama, al cami şadırvanında yıka selvi ağaçlarının uzun gölgesinde otur ye. Bu kadar lüks vaktim yok fazla açılmam demiştim. Bir gözüm saatte bir gözüm üzümde pedallar gidelim tekerler dönelim diyordu. Köyden çıkayıp diyorum ama o kadar çok kilit parke taşını yükselterek yol bariyeri yapmışlar ki adım başı. Bir araçla birlikte aşıyorduk bariyer engellerini ben kenarda az eğimli yerden geçerken o arkamdan geliyordu.

Yol kaplaması olan kilit parke taşı bitmişti asfalta girdim ona da asfalt denirse. Girmemle birlikte bir başka dünyaya geçtiğimi gördüm. Sağımda park ettirilmiş tırların dorseleri çekicilerin altlarına girebilmeleri için şaha kalkmış gibi duruyorlardı ama herbiri ejderha görünümlüydü bir de alttan bakınca daha heybetliydiler. Bir tek ağaç yok gölge de yoktu ejderhanın gövdesinin altındaki gölgeye girdim kör kör parmağım gözüne derler, düşer mi üstüme şimdi dedim. Şeytan burada kol geziyor çünkü, tehlike her yönden gelir gibiydi. 

Gölgesinden önümdeki görüntüleri izlemeye başladım. Solumda kalan limana giden yolda tırlar ve  üç dingilli uzun kamyonlar sürücüsüz hayaletler gibi gidip geliyorlar, sırtlarındaki kasalarından daha doğrusu dorselerinden taşıdıkları hurda demir, teneke, aklınıza metal olarak ne gelirse döke saça gidiyorlardı. Tozlu, bilhassa döküm tozunun kahverengisi kamyonları boyamış, uzaktan ufuk hattı görünümlü yolda giden tozla boyanmış kamyonlar, henüz doğu yönünü aşmamış güneşin ışınlarının önünde sürücüsüz hareket ediyor gibi ve başka alemin gizemli araçlarıydılar. 

Tam solumda koyu yeşil renkli konteynerler üst üste hemen önlerinde demiryolu, bu alanda kahverengiydi. Biraz daha dikkatli bakarsam koyu renk tulumların içinde, başlarında gaz maskeleri, ellerinde otomatik tüfekli korkunç görünümlü insanları görecek gibiydim.

Allahallah burası neresiydi? Noluyordu burada? Kimdi bunlar? Benden başka insanların burada olup bitenden haberleri var mıydı? Aklım karışmış esrarengiz korkutucu soruları tahayyül ediyor kendi kendime soruyordum. Korku filmlerinin sahnelerini canlı olarak izliyordum. Aliağa, gemi söküm tesisleri, geri dönüşüm firmaları, hem de yıllardan beri çalışıyorlar. (Son günlerde haberlere konu henüz yolda olan asbestli gemi.) Uzun kollarının ucunda demir parmaklarıyla avuçladığı, hurda araçları metal olan herbir materyali kaldırıp presin altına yerleştirdiklerinin herbiri paket şekline geldiğinde üst üste yerleştirildiği depoların haricinde ülkenin her yerinden satın alınan paketlenemeyen metallerin depolandığı alanlar, kara gövdeli haddehaneler, tozlu, bozuk asfaltlı yollar, başıboş düzende parkeden tırlar sağda solda, aralarından sokaklarından binalarından girip çıkan boş dolu karınca misali bir telaşla çalışan çeşitli boyda renkte korkutucu görünüşlü araçlar. Yetmezmiş gibi, bu görüntülerin yakınında basık tepelerin üzerindeki enerji üreten dev pervanelerin kanat uğultuları Gulliver’in nefes alışını andırıyordu. 

Kendi enerjisini üreten haddehanelerde bu metal eriyiği, görüntülü oynatımlarda demlikten dökülen çay masumiyetindedir. Oysa cehennemî sıcağın ve ateşin potalarda metallerin sıvılaştırıldığı kıpkızıl halleriyle bu başka dünyanın gece gündüz yanan cehennem ateşiydi. Birbirlerine yaslanmış sıklıkta duran kapkara haddehane yapılarının göğü delercesine uzanmış bacaları, bu cehennemî dünyanın zebanilerinin burunlarından çıkar gibi kara dumanlar, gri bulutlu gökyüzünü kapkaraya boyuyordu. 

Bisiklet ile buraya 9 km yol yaparak gelmiştim ama görüntü karşısında kalakalmış şaşırmış ve karmaşadan, yorulduğumun farkına varmıştım. 

Bu başka dünyanın havasını tozunu koklamak solumak istercesine, burnunu sokarcasına,  yaklaşan, hala yapılan sayfiye evleri ve gelişen büyüyen Aliağa: Bir bölgesinde gemi söküm atölyeleri, bir bölgesinde plastik lastik elyaf gibi petro kimya hammaddeleri üreten Petkim, diğer yanda petrol rafinesi Tüpraş, öte yanda karaların kasvetinde üretim yapan demir çelik fabrikaları. Herbir üretim merkezinin önünde denize boylu boyunca uzanmış limanlar ve tonlarca yük götüren, hammadde getiren, bilmem kaç grostonluk açıklarda denize çaktırmadan boşaltılan sintineleriyle kirli denizde binlerce gemi.

Ve; sayfiye yazlık diye ölüp bayılan insanlar, kör kör parmağım gözüne bunca çevre, hava, su ve birçok olumsuzluğa, kirliliğe rağmen gidip çalışacağım çaresizliğinde ve deniz kıyısına yerleşeceğim hevesinde göçle gelen insanlar. Her geçen gün büyüyen sanayi tesisleri ve her geçen gün öyle veya böyle artan nüfus.

Bi 9 km daha pedallayarak eve döndüğümde Eylül’ün hüznüne değil ama insanların bunca olumsuz şartlarda yaşamasına üzülüp hasta olacağıma, yorgun düşeceğime, kuş sesli, ulu ağaçlı gölgelikli köy yolları rotamın vazgeçilmezi olmalıdır dedim..

ESME BRE

Bugün birkaç pedal gittim ki konuşmaya başladım kendimle. Esmiyor esiyor terlermiyim rüzgarlığı giysem mi giymesem mi? Ekim havası, kararsız o da kış gelsin mi gelmesin mi diyen bir Ekim. Sonunda rüzgarlığımı gidona sardım. Onu da gidondan çıkar giy, üstünden çıkar sar bi gün parçalanacak.

Yenifoça’ya yeni liman yapılıyor. Yılan hikayesine döndü. Dolgu beton mendirek yapıldı bir hayli bekledi bir iki sene falan. Yapılıp bittiğinde başımıza ne çoraplar öreceğini düşünemeyenler, yapılsada Foçamız canlansa, oturup çay kahve içecek, yemek yiyecek yer bulamıyoruz. 

Bilmiyorlar ki sokakta bilhassa sahilde yürüyemeyecek, lüks lokantalarda cüzdanı bırakıp çıkacak. Yenifoça yenilenmiş olacak. Sakinleri, sakınanları olacak. Eskifoça geldi aklıma ilk yerleştiğimizde (1989) Kalenin etrafını akşam yürüyüşlerinde karanlık ve korkutucu tenhalığından dönmeyi korkardık. Neyse geri dönüşü yok bitmesine az kaldı. Limanın önü deniz tabiatıyla arkası Foça mezarlığı. İki alem bir arada bir yol ayırıyor. Biri bu alem diğeri öteki alem arada yol var ama kıldan ince kılıçtan keskin değil. Ehhh, bizim gönül gözümüz bu kadarını görüyor. 

Yolumun üzerinde dik olmayan üç rampa var. Motoru çalıştırmadan çıktım (motor yokken de çıkıyordum.) dönerken anladım ki rüzgar ittiriyormuş. Kozbeyli kavşağından Gencelli sahiline inen yola girdim. Dalgalar; biraz daha sertleşmiş, asabi haliyle köpüren dalgalar öfkesini kıyıya vurarak alıyordu, Eylül’ün dinginliği bitmiş, Ekim’le ortak olmuş kışı çağırıyorlar. 

Denize girmeyip Eylül’de banklardan denizi seyredenler vardı ya şimdi sahil kahvesine oturmuşlar camdan bakıyorlar. 

Sahildeki bakkalın önünde iki kişi var geçerken selam verdim “Selamün aleyküm” tık yok. Entel dantel olsalar tünaydın derdim. Bu selam işine çok takılıyorum. Bi selam vermeyenlere bi de selam verip almayanlara. Geçen gün sahilde gezerken balık alalım dedik. Selamün aleyküm tık yok bi daha tık yok bunlar selamı bilmiyorlar dedim. Yüzüme baktı. Elimde de yoldan geçerken aldığımız torbada ceviz var. Muhabbete bak şimdi “Kaça aldın cevizi.” “50 lira. İstersen satarım, nakliye dahil 60 lira.” Balıkçı, “Geçen gün Menemen’de pazarda 40 liradı.” “Niye almadın?” Üstüne gitmem o da benim yaşımda, lafla gömeceğim. Balıklar temizlenmişti, uzatmadım döndüm çıktık.

Bugün rota, Horozgediği’ne gideceğim. Gencelli’den birkaç kilometre ötede. Gidilecek yer değil merak ettim. Dün biri anlatıyordu oralıymış ama yıllar önce ayrılmış. Geçen gün anlattığım ‘Bir Başka Dünya’ dediğim yerin tam ortasında. Dumanın karasının kopkoyusu, havayı isin, yeri maden tozunun boyadığı kavruk kahvenin rengi, sesin; tırların düşük vitesle zorlanan motorları, fabrika tezgahlarının homurtusu, maden konveyörlerinin bozuk ritimde dönüşü, velhasılı karmaşa, İskender’in düğümü, gürültünün binbir tonu. Öte yanda balkonda çamaşır kurutan evler, köy lojistik merkez olmuş kamyon giremez levhalı sokaklar. Bi terslik var burada. Ölümlerine davetiye basıyorlar. Zaten yolumu da kaybettim. Buradan Ilıpınar’a geçeyim dedim. Gogılın novigasyonuna bastım ama bi karışık düzen git dön dur bulamadım yönümü. Bu karmaşada yol mu aranır? Dön dedim. Aynı yoldan motoru çalıştırıp bir an önce çıkmak istedim köyden. Hakikaten ‘Bir Başka Dünya.’ 

Bi başka dünyaya bir başka olmayacak bir iş eklendi. Köyden anayola çıktım sağın en sağından gidiyorum, arkamdan ambulans, sirenini en keskin tonda bir basıyor uzun uzun, benden yol istiyor. Sağa iyice yanaştım, geç dedim. Yol verdim yani. Havamı bi görecektiniz. 

Dönüşte, rüzgar denizi yalayıp geliyor, beni açık alanda yakalayıp geçiyordu. Çıkar sar, çıkar giy dediğim fıstık yeşili rüzgarlığımı giydim. Fıstık gibi, hem motor hem pedal, evin yolunu tuttum, bir türkü de tutturdum.

Bulut gelir duman olur

Dağı taşı dolanır.

Ahım tutar süründürür, yağma yağmur

Esme bre deli rûzigâr yarim yoldadır.