CAN FIRAT
Şu Fırat’ın suyu akar serindir
Yarimi götürdü anam kanlı zalimdir
Daha gün görmemiş taze gelindir.
Kömürhan Köprüsü Harputa bakar
Merhametsiz zalim Fırat
Ocaklar yıkar.
Anonim bir türküdür. Kömürhan köprüsü karakaya barajı üzerinde Elazığ ve Malatya’yı bağlar.
Fırat Türküsünde:
“Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar.
Körolası zalim Fırat ocaklar yakar”
Bilgilenme için okunabilir. Karakaya Barajı üzerinde Elazığ-Malatya karayolu üzerindedir. Fırat Nehri üzerinde geçişin kayıklarla sağlandığı İzoli’de Birinci Dünya Savaşı yıllarında 543 metre uzunlukta bir ahşap köprü yapılmış, ancak 22 Nisan 1929’da Fırat suları 14 metre yükselince köprü yok olmuştur. 1930 yılında da, Malatya-Elazığ yolunda ve Fırat Nehri üzerine inşa edilen ahşap köprünün yıkılmasının ardından sal ile ulaşım dışında başka olanak kalmayınca betonarme bir köprü yapılması için araştırmalar başlamış, yıkılan köprünün 12 kilometre kadar doğusunda Kömürhan boğazında köprü inşasına elverişli bir yer belirlenmiştir. Konu Bakanlar Kurulu’nun gündemine girmiş ve 12 Mart 1930 tarihli toplantıda görüşülerek karara bağlanmıştır. Köprü yapılmasıyla ilgili kararı Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü imzalamış, 5 Temmuz 1930 tarihinde Nidgvist ve Helm A.Ş. adına ihaleye çıkartılmıştır. 5 Ekim 1932 Çarşamba günü hizmete açılan köprüye Mustafa Kemal Atatürk tarafından İsmetpaşa adı verilmiştir. Böyle olmakla birlikte köprü Kömürhan ya da İzoli adıyla da anılmaktadır. Köprü inşaatı 1 Ağustos 1930 tarihinde başlamış, 3 Nisan 1932 tarihinde tamamlanmıştır. Beş gözlü köprünün orta açıklığı 109,60 metre olarak tasarlanmış, yapıldığı zaman itibariyle orta açıklığın uzunluğu bakımından dünyadaki betonarme köprülerin altıncısı olma özelliğini kazanmıştır. Köprü döşemesi nehrin alçak su seviyesinin 33,35 metre üstünde gerçekleştirilmiş, iskelesinin yapılmasında topoğrafya büyük bir zorluk çıkartmıştır. Topoğrafyanın yarattığı güçlüklerle başa çıkabilmek amacıyla köprünün iki ucuna yapılan kulelere gerilen 32 milimetre çapında dört kablolu asma bir sistem oluşturulmuş ve orta açıklığın iskelesi bu kablolara asılmıştır. Köprünün betonarme kemer orta açıklığı 109,60 metre, döşeme tulu kenar açıklıkları ile beraber 157,60 metre, genişliği 0,45+4,80+0,45 metredir. Güneydoğu Anadolu Projesi uygulamaları sırasında, Kömürhan Köprüsü Fırat Nehri üzerinde kurulan Karakaya Barajı suları altında kalmış, 1983-1986 tarihleri arasında ise yeni köprü eskinin üzerine yapılmıştır. Türkiye’nin ilk dengeli konsol köprüsü olma özelliğini taşıyan yeni Kömürhan Köprüsü orta açıklığı 135 metre, iki kenar açıklıkları da her biri 76 metre olmak üzere, toplam boyu 287 metre; eni ise 11,50 metredir.
Köprü Harput’a bakıyor mu? bilmem geçmedim. Ama Harput’u bilirim. Elazığ 1000 m rakımlı, Harput 1300 m.dir. Dr.Canan Karatay, Akademisyen Mustafa Temizer, Yazar Ahmet Tevfik Ozan, Oyuncu Necati Şaşmaz, Yönetmen Sami Şekercioğlu Harputludurlar.
Eski Köprü (İsmetpaşa Köprüsü)………….Yeni Köprü (Kömürhan Köprüsü)
Fırat yarini alıp götürse de ateş düştüğü yeri yakıyor. Fırat’ın o haşmetli azametli suyu, geçtiği topraklara bereket bolluk getirmiş Doğu Anadolu’nun kıraç topraklarına hayat vermiştir. Ayrıca kendi milyon yıllar önce dünyaya gelmiş olsa da 10000 yıllık kültürleri görmüş onlarla yaşamış onları yaşatmıştır. Medeniyetlerin su boylarında oluştuğu düşünüldüğünde Fırat’ın dili olsa da konuşsa.
O kadar deli aktığı bölgelerde deliliğini kar suları tetiklemiş, öfkelendiğinde suyunun rengini değiştirerek gri ve kahverengi akarak belli eder ama, sakin aktığında da her an patlayacak bir volkan gibi sessizdir. Turkuaz rengi, huzurun ve sessizliğinin yanında Turkuazın Türk Kültürümüzde yer almasından dolayı Anadolu topraklarının asıl sahiplerinin Türklerin olduğunun bir kanıtıdır. Tüm azametine rağmen sessiz olması derin bir gücün olgunluğun ifadesidir. Türkler gibi.
***********
Gece 03.00, aracımız önce bizi sonra diğer yol arkadaşlarımızı topladı havaalanına vardığımızda 04.30’du. 06’da uçağımızı kalkacaktı lastikler pistten tam zamanında ayrıldı. Yarı uykulu, mahmur mütebessim olma çabası ile uyuklar vaziyetteyken Malatya Havaalanına uçak tekerlerini piste koydu. Gün ağarmış otobüsümüz bekler vaziyette rehber zaten bizimle aynı uçakla İzmir’den gelmişti. Hemencecik metal sopanın ucuna bisikletçilerde baf, yürüyüşçülerde daf, bilir bilmez konuşanlara dediğimiz gaf kısaca portakal rengi bezi bağlamış diğer rehberler ile karıştırmayalım gayretindeydi ama zaten bizim grup tekti, rakipsizdik!
Otobüse, tura müracaat ve katılım gününe göre belirlenen koltuk numaralarına yerleştik. Uyku mahmurluğunun aymazlığında 100 kilomertrelik yolu Keban Barajını kerterize alarak yol boyunca onun kıyısından dolaşıp Darende’ye geldik. Keban’ı ilk gördüğüm için ileri günlerde nereye gideceğiz bir daha göremem endişesiyle otobüsün ufuk çizgisinde; ağaçların, tepelerin arasından Keban’ın sırtını bu güzel olmadı bu kareyi yakalayamadım deyip internette var ya, çerezleri telefon hafızasına doldurup fotoğrafladım durdum.
Malatya’nın rakımı neredeyse 1000 metre bu yolda 500 olsa 1500-2000 m arası bir rakımda seyahat ediyoruz. Ağaçlar yeni uyanıyor yaprak yok yaprak gözleri var, kuru gibiler, tepeler karlı, hatta bazı yerlerde yol kenarlarında dahi erimemiş karlar vardı. Bu tür karlara halk arasında ”kar kurtlanmış” derler ya. Alçaldıkça ağaçların canlı olduğunu gördük Keban seviyesine koduna indiğimizde yemyeşille beraber olmuştuk.
Bir de tabii hepimizin merak ettiği terör belasının izleri. Karakollar yüksek tepelerde çok uzaklardan görünüyordu. Bazen gözetleme kulesi bazen barakalar ve her zaman dalgalanan Albayrağımız. Zaman zaman Fatihaları verdiğimiz şehitlerimizi anıyor, ah ülkem feryatları, barışa özlem yüreğimizi dağlıyordu. Ülkemizin ne kadar büyük ne kadar güzel olduğunu bu yaşımızda buraları gördüğümüze hayıflanarak üzülüyorduk.
Bu karlı dağlar Mercan dağlarıymış. (Mercan Dağları, Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Tunceli’nin Ovacık ilçesi ile Erzincan sınırları arasında yer alan, 3.317 metre yüksekliğe ulaşan görkemli bir dağ silsilesidir. Munzur Dağları’nın bir uzantısı olan bu bölge, el değmemiş doğası, buzul gölleri, endemik bitki örtüsü ve yaban hayatı ile bilinir.)
MALATYA-DARENDE-MALATYA
Ve Darende’ye bu minvalde geldik. Suyun akışının uğultusu, uçaktan uğultuya alışığız önce rahatsız etmedi, sonra bu gürültüde buralar çekilmeze döndü. Su sesi, para sesi pek de heves edilecek seslerden değilmiş. Gülmeyin para da bazen başa bela oluyor. Neyse, Gürültüyü çıkaranın adı Tohma Çayıymış. Her yerden su çıkmıyor gürül gürül fışkırır derecesinde akıyordu. Çaya bakamıyorduk, başımız dönüyor, gözümüz dalıp bir zaman sonra içine alacakmış gibi oluyordu. Sarı yeşil mavimsi karışımı bir rengi vardı. Kimbilir hangi derinlerden hangi tepelerin karından beslenen bu çay her rengi almış toplamış ürkütücü bir şekilde raftingvari akmıyor formula yarışcısı Schumacher gibi tam gaz gidiyordu. Çayın içerisinde ne varsa? Arada bir akan su, kabarıyor, şahlanır gibi olup köpürüyor yükseliyor dalgalanıyordu. Bizim Gediz, durgun ve sakin akar buna alışığız. Bu çay yöre insanları gibi katı, sert, kavi, kaşları çatık şekilde akıyordu.
Bu yörede her su damlası, su mıknatısı var mıdır bilmiyorum ama, tabiat o mıknatısı keşfetmiş. Vadilere giren sular dere çay olup coğrafi durum ile belli bir eğimle bazen düşercesine doğruca Fırat’a dolayısıyla Keban Barajına karışıyor. Tohma Çayı da bunlardan biri, kah çağlayarak yüksekten, kah yüksek tepelerin eteklerinden kaynayarak Tohma Çayının gem vurulamaz suyuna karışıyor. Ama insanlar? Doğanın dengesini alt üst eden insanlar ne gam tanır ne gem, vurur da vurur dünyanın çemberine çeperine, heryerine. Madenci olur dağları deler, plancı olur yerleşimleri tepeler, sanayici olur suları zehirler, insan olur attıklarıyla, atıklarıyla dünyayı kirletir de kirletirler.
********
Somuncu Baba’nın Türbesi bu çayın hemen kenarında. Somuncu Baba’nın türbesinin üç yerde olduğu söylenir.
1-Aksaray: Somuncu Baba, 1412 yılında burada vefat etmiştir. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün ve kaynakların ittifak ettiği asıl kabri Aksaray’da, Şeyh Hamid-i Veli (Eriyet) Kabristanı içerisinde yer almaktadır.
2-Malatya (Darende): Hayatının son dönemlerini Darende’de geçirdiği için burası da manevi merkezlerinden biri kabul edilir. Darende’de Somuncu Baba Camii, külliyesi ve Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin halvethanesinin bulunduğu bir makam/türbe vardır.
3-Bursa: Asıl ününü kazandığı ve halka ekmek dağıttığı şehirdir. Osmangazi ilçesinde Somuncu Baba’nın evi, çilehanesi ve fırını vardır.
Darende’de ki Türbenin hikayesi linkten bakabilirsiniz.
Malatya Havaalanından Darende’ye, Tohma Çayına, buradan tekrar Malatya’ya. Malatya’da Arslantepe Höyüğünü atlamadan geçemezdik. Restorasyondaymış, kapalı. Tur veya rehber kapalı olduğunu mutlaka biliyordur ancak Tur firması bilmem kaç sene önce planlanladığı bu rotayı güncellenmeyince Darende’den 100 km yolu dönüp bu yassı tepeciğe geldik.
Höyük, eski çağlarda insanların uzun süre yaşadığı yerleşim yerlerinin zamanla yıkılması ve aynı noktada yeni yerleşkelerin kurulmasıyla, kalıntıların ve tarihi bulgu ve eserlerin üst üste birikerek oluşturduğu yayvan toprak tepelere verilen isimdir. Tümülüs de tepedir ama Salihli Bintepelerden başka tümülüs tanımam. Tabii üst üste tarihi birikimi olan bu yayvan tepeciklerin dönemini Höyüğün eteğinde ki replikaların gölgesinde dinlemeye kalktığımızda, (Malatya’nın sıcağı Manisa’dan aşağı kalmaz. Birinin plakası 44 diğerinin 45 elbette birbirlerini ısıtacaklar. Yaz sıcağında ikisi de 44-45 dereceye çıkan bunaltıcı yaz sıcaklığına sahipler.) Soluğu hemen yanındaki müzenin klimalı salonunda aldık. Burada da buluntuları izledikten sonra Elazığ’a doğru yola çıktık
Bu akşam Elazığ’da konaklayacağız. Bir 100 km daha gideceğiz. Hiç önemli değil Manisa’nın bu kilometrede ilçeleri: Kırkağaç, Soma, Köprübaşı, Alaşehir, Kula, Sarıgöl, Gördes, Demirci, Selendi var.
TUNCELİ
Sabah erkenden saat 6’da kalktık 06.50’de otelden hareket ettik. Rehber Can Kardeş, akşam bu saate feribot kalkıyor kaçırmayalım diyerek tembihlemişti. Keban’ı, feribotla önce Pertek’e, devamında Tunceli’ye geçtik.
Keban; tarihi köprüler, köyleri yutmuş. Pertek Kalesi ’de bunlardan biri. Yutamamış, Kale, tüm haşmetiyle sularına meydan okuyor Keban’ın ama, yalnızlığı da duvarlarından okunuyor. Ancak dalgalanan Bayrağımız Kâlû Belâ’dan beri ona eşlik ediyor. Kıyamete kadar da eşlik edecektir.
Yeri gelmişken bu bölgeye hayat veren Fırat Nehri’nin dizginlendiği birkaç büyük baraj var. Bunların haricinde irili ufaklı birçok sulama amaçlı baraj da var.
Fırat Nehri: Erzurum’dan doğup Karasu ve Murat Nehirleriyle Elazığ’da buluşup, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep. Buradan ülke sınırlarından çıkıp Basra Körfezine dökülür. (Trampı yutar inşallah.)
Keban Barajı: Elazığ’da,
Karakaya Barajı: Malatya ve Elazığ arasında,
Atatürk Barajı: Şanlıurfa ve Adıyaman arasında
Birecik Barajı: Şanlıurfa’da.
Karkamış Barajı: Gaziantep’tedir.
Keban, Atatürk Barajından sonra yüzey alanı olarak ülkemizin ikinci büyük barajıdır.
Böylelikle 7 şehirden geçen Fırat ile, gezdiğimiz 4 şehirde beraber olduk.
Keban barajı üzerine:
Ağın Karamağara Köprüsü, Türkiye’nin 520 m uzunluk ile 4. büyük asma köprüsü olarak temeli 2001’de atılıp 2015 yılında bitirilmiştir. Elazığ’a giderken bu köprüden geçtik.
(Ağın Karamağara Köprüsü: Temeli 2001’de atılan ve projedeki değişikliklerle yenilenip tamamlanan asma köprü, 24 Ekim 2015’te trafiğe açıldı. Aynı adı taşıyan orijinal tarihi Roma köprüsü ise barajın su tutmasıyla sular altında kalmıştır.
Yeni Ağın Köprüsü: Keban Baraj Gölü üzerinde Elazığ ve Malatya’yı birbirine bağlayan, 520 metre uzunluğundaki modern gergili eğik kablolu köprü 18 Şubat 2017’de hizmete girdi.
Sular Altında Kalan Eski Köprüler: Bölgedeki eski tarihi köprüler Keban Barajı’nın yapımının tamamlanıp 1974-1975 yıllarında su tutulmaya başlanmasıyla sular altında kaldı.)
Buradan Tunceli Ovacık’a geldik. Komünist başkanın ilçesine. Bir ilçede yapılacak hizmeti karınca kararıyla yapmış, kooperatifleşmeyi teşvik etmiş, gazetelerde televizyonlarda pos bıyıklarıyla Ülkemizde tanınmıştı. Ama Ovacıklılar “kayboldu noldu bilmiyoruz” diyor halkı. (Dedikoducu Google, Muğla’nın Köyceğiz’ine yerleşmiş arıcılık yapıyormuş. Ben olsam pos bıyıklarımı keserdim.) Bana da öyle geliyor. Nedense belediyenin cephesindeki kaplamalar sökülmüş, sıva dahi yapılmamış halini görünce birşeyleri silmek istemişler inancı geldi. Şu garipliğe bakın Ovacık kültürüyle yetişmiş bir başkanı al İstanbul Kadıköy’e getir başkan adayı yap. Bu akılla daha çok… Kemaliye’ye geldiğimde bir mani tutturacağım orada bu yamuk işin çarpıklığı daha iyi anlaşılır.
*********
Burada fazla oyalanmadık
MUNZUR
Birşeyler atıştırıp Munzur Gözelerine geçtik. “Aman Tanrım.” “Ooo My Good.”
Hurileri olmayan bir Cennet: Karlı Tepelerin yamacında düzlük bir alan. Kar eriyip su oluyor hemen oracıkta akmadan oturduğu yerde toprak altına girip kayboluyor neden sonra eteklerde ki taşların kayaların altından çıkıyor. Aman aman çıkmıyor adeta dünyaya yeniden geliyor. Bu sular bir anda öyle bir araya gelip çağlıyorlar ki kulağını yanındakinin dudaklarına yapıştırsan belki ne dediğini anlarsın. Sular “bir araya gelin, toplanın” diye bağırıyor çünkü. Etraf, ben söylemesem de tahmin edersiniz, yemyeşil. Kahve içimi duracaktık, kahveyi mahveyi unutup yamaçtan aşağıya indim. Suların üstüne ağaçların arasına yaptıkları ahşap yollardan: Elimde telefon, gözüm fotoğraflama karesinde, oraya çevir şak buraya çevir şuk. “Allah Allah ne burası birader bi dur hele söyle bir nefeslen kendine gel.” İstanbul Trafiği gibi gerçi şimdi her yer aynı b*k, oradan su, buradan dere, şuradan yayılmış yere, heryerden her ağacın gölgesinden, kayaların yanından, bir havadan gelmiyor.
Allahtan bu köprülü yolları yapmışlar yoksa çoktan suya düşmüş akıntıya kapılıp gitmiştim. Bir de öyle telaşla, sanki akşama misafir gelecekmiş gibi aceleyle akıyorlar ki bazen birbirleriyle çarpışıp birbirlerine kafa tutuyorlar, ama ağaçlara kayalara geldiklerinde öyle bir ayrılıyorlar ki ardından yine beraber oluyorlar.
Ahşap yollarda ayak basmadık yer bırakmadım. Öylesine heyecanlandım ki, set üstünde kahve içenlere şaşırıyordum sanki burada doğmuşlar umursuzlar. Sonra onlarda geldi. Dilek çırağı yakmak için, isten kapkara olmuş taşlara doğru giden gidene.
Munzurun kelime anlamı yok. Böyle şımarıp atlayıp zıpladığından Muzur ile karıştırılmış olabilir. Munzur’un efsane hikayesini Rehber Can anlatmıştı. Hani ağasının canı helva çekmişte Munzur da Hac’da namaz kılarken selam verdiğinde ağasına helva götürmüş. Sonra halk arasında Munzur Baba demişler. Bu yörede önce baba sonra dede, evliya denilen çok Allah dostu var.
*********
Yarın 3.gün Harput’a gideceğiz.
HARPUT
Harput, Elazığ iline bağlı tarihi bir yerleşim merkezi. Elazığ şehir merkezine yaklaşık 5-6 km uzaklıkta, yüksek bir plato üzerinde konumlanan Harput, günümüzde Elazığ’ın tarihi bir mahallesi statüsündedir.
Harput’un aynı zamanda Baba, Dede ve bir çok evliya ve onların türbeleriyle adeta bir evliyalar şehridir. Bu kadar evliya olunca ulvî bir havasıyla sessizliğe bürünmüş. Çarpık yerleşimin olmadığı, şehir plancılarının giremediği, sakin, tarihi eserleri yeşilliklerle yoğrulmuş ve gizlenmiş bir mahalle.
Saat 10-11 gibi buradaydık. Cam terasından muhteşem manzarasıyla Elazığ ve ovasını seyrettik. Harput’u alıp götürseler kimse görmeyecek kimsecikler yoktu. Cam terasın üzerinde; kimilerimiz sünnet çocuğu gibi apışık apışık, kimilerimiz tay tay bazılarımızda temkinli bir şekilde yürür gibi, izler gibi yaptık.
Peyzajı yapılmış, yapılmamış, tabii haliyle bir çok parkın, gür ağaçların arasında bir yer. Eğri de değil, yılankavi görünümlü minaresiyle Ulucamii, (hani derler ya, dudaklarını büzüşünden Ömer diyeceğini anlamıştım. Bu misal, ileriden yamuk yumuk minaresini gördüm içine girdiğimde el terazi göz mizan şekilde yapılmış olduğunu anladım. Minareye şakûl tutulmamış, içerisinde taşıyıcı fil ayaklarına da ip gerilmemiş, aksları kayık bir şekildeydi tabii kemerleri de) türbeler, mescidler, camiler (Alacalı, Ahmet Bey, Ağa, Kurşunlu, Sarahatun) kiliseler (Meryem Ana, Kızıl, Surp Hagop Çeşmeler, Hamamlar (Cimşit, Kale,Esadiye, Hoca, Hacı Yunus Bey, Kızıl) yatırlar, tarihi evlerle dolu da dolu. Elazığ Belediyesi’nin kurmuş olduğu KUDEB (tarihi eserleri koruma uygulama denetleme şube müdürlüğü) sayesinde bu eserler, tarihlenmiş, hikayeleri, projeleriyle denetlenmekte olup güzel bir şekilde sahiplenilmiş ve restorasyon görmüşlerdi. Bahçeleri bakımlı ve tertemizdi. Parkları kanepeli kamelyalarla zenginleştirilmişti. Ama bu zenginliği baba mirası gibi kullanan zavallılar, yedikleri kabuklu çerezleri yerlere atmışlar onlarda tertemiz döşenmiş küb taşların arasına girmiş. Temizlik görevlisine; “parkın kapısından girerken silah arar gibi üst araması yapın çerez bulduklarınızı parka sokmayın sopayla kovalayın” garibim napsın güldü.
Bu, ulvî, sakin, sessizliğin sesini dinlediğimiz yerleşimden şahsen, istemeyerek ayrıldım. Tarihi eserleri, yerleşimleri eski şehirlerimizi böyle korumalıydık. Böyle koru, kentin gelişimini ayrı bir yere yap. Oysa: Önce şehirlerimizin kimliğini bozuyor adına yeni şehir planlama yapıyoruz deniyor, tabii sığmayınca obez vücud gibi büyütüyoruz. Keşmekeş, çarpık düzen, günü kurtaran plan, kavgacı, kural kaide, saygı bilmez küstah insanlar oluşturuyoruz. Rahmetli Bilge Mimar Turgut Cansever, “Şehri imar ederken nesli ihyâ etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder. İnsan neyse şehir odur, şehir neyse insan odur.” Der. Saldım çayıra mevlam kayıra misali. Ağzımızın pardon gezimizin tadını bozmayalım.
Her güzelliğin bir sonu vardır. Güzelliklerden ziyade acılar insanlarda daha büyük izler bırakır. Güzellikler paylaştıkça çoğalır. Çoğalmaz kardeşim çoğalmaz, insanlar fesat, haset, kıskanç, sizin mutluluğunuzun, güzel bakışınızın, güzel yaşayışınızın altını oyarlar…
Kem gözlerden Allah korusun.
Sosyal medyada şöyle bir tavsiye var; kimseye söylemeden bir yolculuğa çık. (Akademik Tur taş mı yesin?) Hayatının küçük mutluluklarını sessizce yaşa, o mutluluk daha derin hissedilir. Bir de kimseye duyurmadan bir aşk yaşa. (Bu yanlış bir tavsiye çünkü aşık her halinden belli olur.) Birşeyi unuttuğumuz da bize ne derler “Yahu aşık mısın sen?”
*********
Buradan Arapgir’e geçiyoruz.
ÇIRÇIR ŞELALESİ
Yol üzerinde şelaleye uğradık. Derin vadinin üstüne iki yamaç arasına gerilmiş sallanan asma köprüden (Harrison Ford) Indiana Jones gibi geçtik. Bir “Oh My Good” da burada çektik. Allahım bu ne derya, Okyanus mu iki şehrin arası? Vadi yamacına neredeyse askıda yapılmış bir dinlenme tesisi. Dinlen dinlene bilirsen! Her yönden, yerden çağıldayan sular öyle bir akıyor ki aşağıda vadinin dibinden akan coşkun suya, coşku, heyecan katmaya yamaçtan şelale olup bungee jumping yapar gibi atlayarak giriyordu. Kahvelerimizi içerken, hizmet edenler biz dahil bağırarak konuşuyorduk suyun sesini bastırmak için.
Şaşkın vaziyette asma köprüden bu defa kendimiz, şaşırmış halimizle başımız döner vaziyette adrenalin yükümüzle geri döndük. Aman Allahım sabahlar olmasın, rüyadaydık. Çırçır demişler adına ‘şarşar’ veya ‘uçansular,’ daha doğru isim olurdu.
Arapgir’e girmeden önce Keban bizi, biz Keban‘ı takip ediyor modundayız ya. Yolumuz üstünde Keban manzaralı bir noktada Keban yazısı yazılı bir platform yapmışlar fon da Keban uzaklarda, arkamızda Keban yazısı, fotoğraf çekilip otobüse komutuyla yola devam ettik.
ARAPGİR
18.yy diyorlar tarihine, restorasyonu yeni yapılmış ahşap ağırlıklı kervansaraya öğle yemeğine girdik. Reyhan Şerbeti veriyorlar yemekte et yemeği reyhan şerbeti pek uyumlu değil ama turizmde cezbetme çabası. Hanın karşısındaki Akkoyunlu Türkmen Beylerinden Hacı Süleyman Paşa’nın beş oğlundan biri olan Mir-liva (tuğgeneral) Ahmet Paşa Camisini ziyaret ettik. Soma’da ki Damgacı Camii’nin girişine benzer bir cami. Mihrabı taş oymalı ahşap minberi ile taş duvarlı güzel, tarihi bir camiydi. Şöyle bir kolaçandan sonra Ocak Köyü’ne geçtik. Köye gittiğimizde yaşadığımız boş vaktimize göre, sanki Arapgir’de biraz daha kalabilirdik.
OCAK KÖYÜ,
Döne döne zirveye çıkılan daha doğrusu arşa yükselen bir köy. Kazık üstünde oturmadan, çilehaneye kapanmadan, zikir fikir demeden çıka çıka Nirvanaya ulaştık. Ses yok, seda için kulak kabart, fısıltı ile daha doğrusu iç sesle konuşulan kalp gözüyle görülen, kartalların uçtuğu, şahinlerin keskin baktığı, yeşil mi yeşilin içinde huşu ile transa geçilen bir Alevi Köyü.
(Sağım yalan, solum yalan, Giden yalan, dönen yalan. Gördüm, baktım dünya yalan. Dünya gibi dünya gibi.)
Sağa bak türbe sola bak cemevi. Eller yürekte selam verilirken eğilen, samimi sevecen bakışlı köylüler. Kışın 6 hane, yazın 80 hane oluyormuş.
Döne döne indiğimiz Ocak Köyünden baş rolünü Kemaliye’nin oynadığı ‘Karanlık Kanyon’ film çekimlerine, turun özüne doğru yolumuza devam ediyoruz.
Şu Fırat’ın suyu akar serindir. Ölem ölem yeşiline, anam anam bu ne diyar-ı gurbet. Neler görmemişiz neler. Dön baba dön, git anne git, her dönüş aaa, her gidiş aaaaaaa. Karasu ile Murat karışıyormuş Fırat’a. Yol boyu ne sular karışmadı ki. Her biri buralara hayat vermek için canla başla çalışıyor, karışıyor, yetişmek ister gibi cansiperane koşuyor akıyorlardı. Yeşile yeşil katıyor Fırat’ı turkuaza boyuyordu. Burada tek renk var, kopkoyu yeşil. Sadece Kanyon karanlık değil, yeşili de karanlık.
Rehber Can Kardeşin, otobüs içinden gösterdiği ilk hayret uyandıran, Kartalın yuva yapacağı yere bir öğretmenin yaptığı evdi (yuvaydı.) Şaşkınlığımız geçmeden tüm Türkiye’nin rahmetle andığı Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu (Erzincan, Tokat, Aydın, Denizli) köprüsünde araçtan indik. Toplu fotonun yanında ferdi fotolar, “beni de çek” seslerinin ardından Rahmetli Yazıcıoğlu’na fatihalar okurken otobüse diğer sürprizlerin merakıyla hızlıca bindik. Kaptanla, dön babalı in anneli giderken Taşlı Yoldan önce safariye başlamıştık.
Umurumuzda mı dünya, Kemaliye’ye geldik ya.
KEMALİYE/EĞİN
Kemaliye’ye girdik ama hızımızı alamamıştık. Finale gelen yarışçı birden durmaz bir müddet daha gider ya. Biz Kemaliye’nin içinden durmaksızın tam gaz devam, meğer henüz finiş çizgisine gelmemişiz.
İskelede durduk. Karanlık Kanyon kararmadan yetişmiştik. Kıçlarında hayvani Honda motorları olan tekneye bir otobüs insan bindik. Tekneciler Fırat’la can ciğer, suyun üzerinde raks ediyorlar. Bir ayaklarının ucuna kalmadıkları kalmıştı. Verdi gazı harrrr. Yol boyu şarrr şarrrlara alıştık derken, az sonra kanyonun dibine doğru giderken har harlara da alıştık. Önce oturuyorduk sonra ayağa kalktık fotoğraf çekmek için. Fırat’la buraya kadar beraber gelmiş ondan emin olmuştuk, tekneci de çok rahat, zaten güçlü itici. Tekne içinde hop oraya hop buraya zıplarken sevindirik olmuştuk. Tekneci gülüyor “kanyonun dibinde çok ayfon çok samsung var telefonlarınızı teknenin dışına çıkarmayın” deyip gözdağı veriyordu ama, en güzel enstaneyi ben yakalayacağım deyip deklanşör sesleri, bazen kendi haline bıraktığı teknenin duran motor sesinden sonra duyulur olmuştu.
Belli bir yere kadar gittik, güneşi batırmak üzereyken döndük. Tekne Fırat’ın akıntısıyla giderken kaptan, Yazıcıoğlu ile anılarını, kanyonun hikayelerini anlatmaya, Eğin manileri okumaya başladı. Sakin güleç yüzüyle Karanlık Kanyon’un ürperti veren ihtişamıyla kabaran yüreklerimiz pamukşeker olmuştu.
“Burada Bungee jumping yapılıyor. Alttaki, yani su üstündeki platforma isabetli düşene ödül veriyoruz.” “Peki düşemeyen var mı?” dedi meraklılarımızdan biri. “Var, bir Amerikalı sulara karıştı öldü, onun da resmini karşı kayaya yapıştırdık” diye cevap verdi. O esnada Amerikalının resmini kayada gördük.
Bakın dedi yukarıda ki oteli gördünüz mü? Herkes merakla işaret ettiği yere başını kaldırıp baktı otel motel yok. Bir müddet bekledikten sonra baklayı ağzından çıkardı. Bakın dedi ortada uçaklar çarpmasın diye top var. İşte o teli gördünüz mü deyince tekneciyi (adını unuttum) bu esprisinden dolayı daha sevmiştik. Hiç inesimiz yoktu iskeleye geldik, onun da anlatacakları bitmemişti. Bu heyecan yetmezmiş gibi Can Kardeş safariye katılacaklardan para toplayıp sayıyı belirlemişti. Bizim torun torba motorcu, motorcular bu taş yoldan geçince motorun hacısı oluyorlarmış. Eh dede de motora meraklı, sıktık dişimizi bindik safari aracına. Kenarına oturdum çekim yapacağım. Binmekle kalmayıp motorcu aileme video göndermeliydim. Bir el safari jibinin demirine yapışık, diğer elime de telefonu yapıştırdım, saför bir de Erik Dalını sonuna kadar açmaz mı? Bi ara ayağa kalktım yok yok oynamak için değil çekim için ama arkadakileri düşünüp oturdum. İyi ki de oturmuşum, Erik Dalını, beni kanyonun dibinden çıkarıp öbür tarafta, oynatırlardı. Ama ne çekim yaptım arada bir yolun uç kenarını gösterip ha düştük ha düşecekmiş gibi heyecan bile kattım.
İndiğimiz de muziplik olsun diye bizimkilere ellerimi dizlerimi titretmeye başladım. “Aaaa noldu” deyip hayretle gözlerini açtıklarında onlar daha gözlerini kapatmadan ben mizansene son verdim. İnanmışlar “oh be” dediler. Yani Taşlı Yolun adrenali efsane olmuş ne anlatsan ne yapsan hemen inanıyorlar.
Bozkurt Otele geldik. Kemaliye’ye yaklaşırken Rehber Can Kardeş valizleri taşımak için bizi otel kapısında bekleyecek olan Mustafa’yı tanıttı. Hepimiz meraklandık. Biz valizleri hiç ellemeceğiz Mustafa’nın işine karışmayacağız, sadece “bu benim valizim 109 numaraya” diyeceğiz. Mustafa ile sanki çok önceden tanışıyormuşuz gibi biz onu o bizi güler yüzle karşılayıp adıyla hitap ediyorduk, o da “siz hiç ellemeyin ben hepsini kapınızın önüne koyacağım” deyip ile hızla işe girişti.
Dön bebekten başımız dönmüş hemencecik bir yerlere ilişivermiştik. Bu yolculuğu gezi değil de bir yerden bir yere gidiyor olaydık eminim ki; yüzümüz asık, kulaklarımız kısık, seslerimiz basık, yorgunluktan kaşlar çatık olurduk. Ama görünüşte hiç de öyle değildik, sadece akşam yattığımız yeri beğenmiştik!
Otelde biraz nefeslendikten sonra, Can Rehber bizleri kendi yaşındaymış gibi yaşatmak ve gezdirmek istiyordu ama yaş ortalaması 60’tı. 60 plus.
Akşam çalgı çengi varmış ama biz de gidecek hal kalmamış. Lezzetli akşam yemeğinden sonra Belediye kafesinde yorgunluk kahvemizi içip kapanan gözlerimizle otele döndük. Küüüt.
Sabah erkenden kalktım. Can Rehber gezdirecek ama ben böyle tarihi evlere merakımdan ve fotoğrafları insandan arî çekmem için yalnız gezmeliydim. O sokak senin bu ev benim, ‘aman yarabbim’ sularıyla sıkça karşılaştım. Evlerin altından, yanından, bulduğu boşluktan, tünelden, delikten, bir boşluk bulmasın hemen oracıktan zaptedilmez bir şekilde yine koşarcasına akan bu suları mutlaka bir mıknatıs çekiyor olmalıydı, o da Fırat.
Taş duvarlı evler çok sağlam yapılmışlar, araya koydukları yatay ahşap hatıllar ile esnekliği sağlanmış, üst katlarda dolgulu duvar yapılmış olup bu üst kat duvarları çamur ile sıvanmış. Yağmura rüzgara çamur dayanmaz diyerek üzeri, 10-15 cm genişliğinde kesilip rendelenmiş ahşaplar ile dikey olarak çakılarak kaplanmış.
Şimdi yapılan yeni evler betonarme olup cepheleri bu ahşaplar ile kaplandığında yeni ev, eski ev olup ev ve sokak dokusuna uymuş.
Neyse güle güle otursunlar. Bizim gibiler buraya gelirse yüzleri gülüyor. Sabah sokakları gezerken dükkanlarını açan tüm esnafa selam vermiştim, yukarılarda soluklanmak için bir yere oturduğumda yerli vatandaş hoş geldin deyince bizler gelince memnun oluyor musunuz? Tabii sizi zaten bekliyoruz demişti.
Aslı Eğin olan adı; “Mustafa Kemal tarafından 21.Ekim.1922 tarihinde kendi adına izafeten Kemaliye olarak değiştirilmiştir.” Bu kitabe Atatürk Heykelinin kaidesine, Kemaliye Belediyesince yazılmış.
Kemaliye de birçok evde sarı plakalara evin sahiplerinin isimleri yazılarak kapılarına çakılmış. Bir ev sahibiyle bu konuyu görüştük. İstanbul’lu komşularından biri yazın üç ay burada kalıyormuş, o yazdırıyormuş. Aşağıdaki linkten bu İstanbul’luların isimlerini okuyabilirsiniz.
‘Ay beyaz deniz mavi eğlenin kızlar’ zamanları geçti, sahiller keşmekeş. Böyle yerler; ihtiyarlamadan yaşatan, hastalıktan azade, berrak, çağıldayan kaynak sularıyla, derde deva havasıyla, hormonsuz eti, organik sebzesi, endemik bitkisiyle, en azından yazın üç dört ay yaşamak biz yaştakilerin ömrüne ömür katar, uzarrrr gider.
Can Rehber yakın bir köye, Ahmet Kutsi Tecer’in Köyüne götürdü. misafirlerini onun gibi söyleyeyim dostlarını. Kısa bir sürüşten sonra köyün sapağına geldiğimiz de duvara öyle bir pano yapıp köyün adını yazmışlar ki köye gitmemek olmaz cinsinden.
APÇAĞA KÖYÜ
Girişte hemen oracıkta ki meydancığa aracımızı parkettik. Karşımızda üç beş dükkan sıraya girmiş.
Restorasyon Atölyesi Marangozhane
Prof.Dr. Metin Sözen Okuma Odası
Hediyelik Eşya dükkanı (olabilir.)
Bu dükkanların önüne iki köylü kadını oturmuş bize bakıyor. Metin Sözen’i tanıyor musunuz? Yoh amca aha bu tanır belkim deyip Marangozhane kapısında beliren adamı gösterdi. Adama sordum herhalde Marangoz ustası olmalı. Tanıyom köye birkaç defa geldi bir de aşağıda bir değirmen var onu restore ettirdi. Dedi.
Metin Sözen Hoca değerli bir mimar, sanat tarihçi, Çekûl Vakfı Başkanı, ‘Tarihi Kentler Birliği’ adı altında tarihi eserleri olan 250’den fazla belediyeyi bir araya toplamıştı. Bizim Manisa Belediyesi, Kula Belediyesi bu birliğe üye. Tarihi Kentler Birliği Toplantılarında Metin Hocayla birçok defa bir araya gelip sohbet etmiştik ancak ne kadar Manisa’ya da gelin hocam bize yardımcı olun dememize rağmen aynısını Kula Belediye Başkanı da söylemişti.
Ama onlar Orta ve Doğu Anadolu’da birçok tarihi eserin onarılması, restorasyonu için çalışmışlardı. Çünkü bu yöreler o tarihlerde çok bakir ve bozulmamıştı nitekim görünce anlamış oldum.
“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”
Değerli Hocamızın, Kemaliye’de, tarihi olan Apçağa gibi yakın köylerde emeği çoktur. Daha fazla bilgi için linki tıklayın.
Bu köyü de bir çırpıda gezdim fotoğrafladım. Kemaliyetin maket versiyonu gibiydi her yerden akan suları dahil. Tahta kepenkleri katlanmış (Metin Hocanın detayı olabilir) küçük bir kahvede bizimkilerle oturup birer kahve içtik. Tarihi korunmuş dokusu bozulmamış köy, turizme hizmet ediyor, turist gelerek köylere hizmet ediyor. Bu bir döngü.
Kemaliye’ye döndük. Öğle yemeğini yedik. Tüm bu güzelliklere, coşkun, sularına, gitmeyin der gibi bakan güler yüzlü insanlara rağmen “evim evim güzel evim” deyip yola revan olduk. Yazıcıoğlu Köprüsünden geçip Bağıştaş yolu ile Divriği’ye yola çıkıyoruz.
Karayolunda bizden başka giden gelen yok, boş. Kaptan Abdullah arada bir yöresel türküleri dinletsede, Fırat’ın suyu buralarda akmaz, yeşilleri gözükmez oldu. Yorgunluk mu desem bunca güzelliği bırakıp eyvallah mı desem. Dertlenmedim desem yalan olmaz.
Rahmetli Beyazıt Han’ın oğlu Ertuğrul şehit olur. Beyazıt Han, o kadar üzülür o kadar üzülür ki; ama napsın takdir-i ilahi. Aradan birkaç yıl geçer, bu defa Timur gelir, Sivas’ı yakar yıkar. Zaten evlat acısıyla kıvranan Beyazıt’ın üzüntüsü katlanır. Acısını dindirmek için tek başına sürer atını dağlara gider ha gider. Bakar, bir ağacın altında bir çoban keyifle kaval çalıyor. Koskoca padişah, çobana imrenir. “Çal çoban çal” der. “Ertuğrul gibi oğlun mu öldü, Sivas gibi kal-an mı düştü. Gam senin neyine” der.
DİVRİĞİ
Şaheser dört kapısı ile UNESCO Dünya Kültür Mirası eşsiz eseri Divriği Ulucamii. Evliya Çelebi (biz biraz daha yollarda eylensek şu Fırat’ın aktığı şehirlerden dördünü gördük üçünü (Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep) daha görsek Çelebi’nin talebesi olacağız. Çelebi; “Methinde diller kısır, kalem kırıktır” demiş. Teferruatlı bilgi linkte.
Divriği Ulucamii’ni 2017 yılında ziyaret etmiş hayretle izlemiş incelemiş hayran kalmıştım. Aşağıdaki link nacizane yazımın linki.
DİVRİĞİ ULUCAMİİ VE DARÜŞŞİFASI
(Eski yerleşimlerin olduğu kentleri gezerken mutlaka yeni yerleşimlerin bulunduğu semtlerin arasında geziniyoruz. Nüfus artmış, ticaret gelişmiş, ulaşım ihtiyacı, barınma, kültür, eğitim yapıları için yeni planlar ve yeni imarlar yapılmış. Daracık bir alanda paslaşmalar başlamış; bu bina zaten yıkılacak, buradan yol açılması, bu yolun genişletilmesi, bu boş alanın eğitim tesisine ayrılması, buraya emniyet, oraya müdüriyet, kaymakamlık, belediye, stadyum, kapalı salon, bu daracık eski yerleşim alanında ‘dön baba dön’ döner dururuz. Bazen o cami bu medrese bu hendese der ellemeyiz ama burnunun dibine kadar sokuluruz. Hatta caminin bahçesinde veya duvarına bitişik, bu sıbyan mektebinin kubbesi yıkılmış, duvarı yan yatmış görünce yıkalım imam evi tuvalet yapalım dediklerimiz dahi olmuştur.
Yıllarca ayakta kalmış tarihi eserlerimiz bizim zamanımızda hızla yıpranıp, taşları aşınmaya, varsa süslemeleri taş işçilikleri kaybolmaya başlamıştır. Bacalardan çıkan kömür isleri, karbon salınımı denen gazların atmosferde asılı kalarak atmosferik faaliyetlerin yavaşlamasına güneşin süzülmesine rüzgar ve sirkülasyonun azalmasıyla teneffüs edilmesine, ve dengelerin bozulmasına sebep olmaktadır. Bunlar canlılara zarar verdiği kadar konumuz olan tarihi eserlerin yıpranmasına yukarıda saydığımız tarihin kaybolmasına kadar bir çok etkisi olmaktadır..
Geçen hafta sonu Sivas’da ki Tarihi Kentler Birliği Toplantısından sonra ertesi günü Divriği Ulucami ve Darüşşifasını görmeğe gittik. Üç önemli kapısı olan yapının en önemli ve muhteşemi hepsi muhteşem de Cennet Kapı denilen caminin giriş kapısı. Bu kapının karşı yamaçlarına önceleri 100 civarında kaçak evler yapılmış. Bunların sis pis vesair tahribatları ile, taş süslemeler, dantel gibi oyulmuş taşların üzerleri aşınmış, oymaları silinmiş.
Bu kadar önemli bir eser 30 yılı aşkın UNESCO dünya miras listesinde, mimarının ilk ve tek eseri, dünyanın da neredeyse taşlarının konuştuğu, Evliya Çelebi’nin “Methinde diller kısır, kalem kırıktır” dediği, her bir taşın oymasının ve yerine konmasının bir sebebinin olduğu, bir tasavvufi literatürü anlattığı, ritüeli canlandırdığı bu eser maalesef kendi halinde Allah’a yakın bir tepede Allah ile baş başa kaderine terk edilmiş gibi gördüm. Ne belgesi, ne değeri, ne eseri, bir bekçisi dahi yoktu sanki. Bazı taşınır eşyaları için o çalındı bu çırpıldı bu kayboldu deniyor. Restorasyona başlamışlar. İnşaat tabelasında (Bilim ve Danışma Kurulu) 7 kişinin ismi var. 70 kişinin değil 72 milletin eli ayağı, gözü kulağı, dimağı, burada olmalı. Ebced hesabı, tasavvuf ilmini bilmeli. Tamam değerli bir mimar hocamız var ama Merhum Mehmet Akif’in Süleymaniye için dediği gibi “…Yapmak için bir Sinan bir de Süleyman gerek” Burada “Bir Ahlatlı Hürrem Şah bir de Mengücek Sultanı Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah gerek.”
Restorasyon süresini beş yıl vermişler imkansız. (Buralarda yılın yarısı kış zaten.) Bizim Manisa Ulucamii’nin minberini üç yılda onardılar. Bu kadar uzun zaman geçince bizim minber gitti galiba demiştim.
Barselona’da Mimar Gaudi’nin bir çok eseri var da bitmeyen kilisesi La Sagrada Familia’nın mimar Gaudi’nin ölümünün 100.Yılında biteceği söyleniyor. Bu biraz da reklam amaçlı bitirilmiyor her sene bir çivi çakılıyor ve farklılığı görmek için Barselona’ya giden bir daha gidiyor. Bodrum katta teknik elemanların çalıştığı yukarıda kullanılmak üzere sözde parçalar ürettiği atölyeler var sanki dünyayı baştan yapıyorlar. Parçaların maketleri, ağırlık hesapları, üç boyutlu yazıcılarda parçalar üretilmesine…kadar bir itina! bir özveri! bir kafa yorma! geçip geçip karşıdan bakmalar aman aman!
Gösteriş ve reklam için elin adamı böyle yapıyorsa biz gerçek ve Ulucami’nin mimarı Hürrem Şah’ın duası için “Yarabbi benim acizane meydana getirmiş olduğum bu eser kıyameti görsün” diye dua etmiş. (İnşallah, hem de restorasyonlarla bozulmadan her bir taşı görsün.) Bu duasının yerine gelmesi için elimizden gelenin fazlasını yapalım.)
Biz camiye geldiğimizde, camiyi anlatacak yerel rehber kapıda bekliyordu. Yağmur da gelmişti. Rehber yağmur yağarsa camiye gireriz zaten gireceğiz ama aceleyle kapıları anlatayım deyip yüksek sesi ve efsaneleriyle anlatıma başladı. Cennet Kapısına geldiğimiz de berekette gelmişti. Kapıdan içeri camiye girdik. Oturduk, dinledik, yağmurun dinmesini bekledik. Dindi,bindik, gittik. Şaheser Ulu Cami’nin üstüne başka şey konuşulmazdı.
Buruciye Oteline kadar zaten sustuk. Yarın 5.günümüzdü. Tur Sayfasında Sivas’ı yazan tüm eserleri, gezdik gördük imrendik.
En güzel Musa Eroğlu söylüyor:
Geçtim dünya üzerinden
Ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden
Yolun sonu görülüyor.
Tabii bu türkü yaşı geçmişlere bir hatırlatma, yoksa bizim Manisa’nın yolu gözüküyor demiyor.
Gezdik tozduk dönüyoruz. Allah sağlıklı ömürler versin daha dünyaya gözümüzü yeni açmış gibiyiz. Koskoca dünyayı gezmek bir ömre sığar mı? Çok mu istedik. Ülkemizi gezip görelim. Şimdi oldu galiba.
Sağlıklı ömrümüz olur inşallah da Akademik tur da enflasyona ayak uydurmaz, bizim gibi yavaş yürürse, Can Kardeş’in de mütevazi, saygılı, derinlemesine anlatımıyla biraz da güncel hayattan katkılarıyla, üstelik üç haftalık evli olmasına rağmen
Güzel bir geziyi geride bıraktık. Ahmet Hamdi Tanpınar 5 şehri yazmış. Biz 6 yaptık.
Hepiniz hoşçakalın, sağlıklı olun arkadaşlar.
Akşam aklıma geldi. Yıldız Remzi sabah 8.30’da Lale Meydanında köşe kahvede olacağım diyerek mesaj atmıştı. Tembelliğin alemi yok kalk bugün bayram. Hazırlıklarımı yaptım evden hırsız gibi çıktım, sessiz. Lastikler şişik, kask gidona takılı zaten çantayı bağlamıştım, suluğumu yerine taktım. Vira bismillah selametle (bu denizcileri seyrede seyrede onlar gibi konuşur oldum.) Biz de tekerine taş değmesin derler.
Onlarda yeni gelmişler bisikletlerini yerleştiriyorlar. Çay kahvaltılık sohbet mahmurluğu patlattık. 10’da hareket edecektik. Magnesia diyoruz ama şimdi Forum manisa olmuş galiba çoktandır buraya gelmemiştim. Tahta banklara oturmaya kalmadı herkes birer birer dökülmeye başladı. Uzun zamandır bu guruptan ayrı kalmıştım Çarşamba geceleri yakın ova köylerini geziyorlardı koca kış yağmursuz her gecede gittiler hiç katılmadım önceleri kaçırmazdım.
Magmesia’dan Atatürk Kent Parkın yanından Menemen yoluna çıkmıştık. Bu yolun güzergahı çocukluğumda tozlu topraklı kısa kısa inişli çıkışlı bu yola paralel farklı bir yerden geçiyordu. Korkutucu ulu ağaçların olduğu bir yoldu. Çocukuluğumdan önce galiba Menemenin develeri meşhurdu deve katarları bu yoldan gelip gitmiş olabilir.
Muradiye Fidanlığının önünden geçerken yol kenarında ki ulu çamlar tüm haşmetiyle bizleri selamlıyordu. Yunusemre Belediyesi bir süpürge aracıyla bir artçı araç vermişti sağolsunlar. Artçı araç arkamızdan yolun şeritlerinden sağdakini bize tahsisi etmiş, şeride yayılmış vaziyette rahatça gidiyoruz. Tempo bana göre biraz yüksek ama Yaş ortalaması 35 olunca benim yarım kadar haliyle yüksek olacaktı ama sızlanmıyordum. Çünkü yaşı ikiye katlayan bir tek ben vardım.
Ayvacık Rampasına geldiğimizde dökülenler tıslayanlar olmasına rağmen bisikleti eline alıp kimse çıkmadı herkes üstündeydi tabii bende motorumu açmış tokatlamaya başlamıştım. Yanlarından geçerken bu motor çok iyimiş diyenlere “siz gençsiniz iyi, bana göre iyi bu yaşta motor sahibi oldum çok mu görüyorsunuz yaşlan senin de olsun.” Deyip onlara yokuş gazı veriyordıum. Her yokuşun bir inişi olur bisikletçiler bunu çok iyi bilir rampa aşağıya neredeyse Menemen’e gireceğiz. Shell İstasyonunda mola verdik. Çekirge sürüsü gibiydik markete dalan eli boş çıkmıyordu. Şaka şamata devam komutundan sonra yola revan olduk. Develer zamanında neler çekmiş her adımda boyunları ileri atıp arada bir deveciye homurtu ile söylenmeler, ama eşek baş tacı, deveciyi taşıyor. Belki de bunun için homurdanıyorlardı. Homurdanmak insanlığa deveden mi geçmiş acaba?
15 gün önce bu yoldan Yenifoça’ya gitmiştim ama Menemen’in içine daha doğrusu Çanakkale yoluna araçların gittiği yoldan çıkmıştım şimdi dar bir demiryolu alt geçidinden Menemen’e girdik. Yollar bizim, bugüne kadar araçları bu kadar umursamadığımı görmemiştim. Artçı öncü yancı bizleri kollarken afili bir şekilde göz ucuyla sürücülerle bakıp “sizi gidi biskleti umursamazlar sizi” edasıyla “nasılmış” demeden geçmiyordum. Kubilay Anıtı bir tepeciğin üzerinde motora iş düştü hep birlikte çıktık ama bittik. Gölgelik ve yeşillikli bir alandı kendimizi çimlerin üzerine attık. Moladan sonra yaya olarak kısa bir yürüyüşle Anıta saygı duruşunda bulunup ilk defa geldiğimiz bu önemli alanı, şehitliği fotoğraflarla anılarımıza ekledik.
Menemen’e inelim birer çay içeriz dedik. Sevgi yolundan ulaştığımız belediye parkında dondurması meşhurmuş, meşhur olanların karnı tok sırtı pektir, müşteriyi velinimetten saymaz yolunacak kaz gözüyle bakar. Bisikletleri görünce anladı kazlar uçuyor. “Yerimiz yok bu kadar adamı alamayız hele bisikletleri hiç.” “Yaa masa olmasa da olur sandalye olsun.” “ Yok kardeşim.” Yok anladık ama, adamın oturacak bir yer bulmak için bir gayreti de yok. Bize turist gelmezin ispatı.
Bir başka kapıdan parka, bisikletler ile girdik. Bir kenara yayalara mani olmayacak şekilde bisikletleriyerleştirdik. Bisikletlilerin doğaya saygısı, çevre temizliği yönünden hassasiyetiyle yol boyunca kıt kanaat geçinmeyi de düstur edinmişlerdir. Soda 80 TL, dondurmanın kaşığı (topu) 70 TL, çay 80 TL. Yuh yani Kordonda mı içeceğiz bu çayı. Tabii biraz dinlendikten sonra Emiralem’de içeriz çayları deyip kalktık. Bir zamanlar Bodrum’da lahmacunun fotoğrafını paylaşıp altına 1000 TL yazdıklarında esnaf o yıl baygın düşmüştü. Kendileri bilirler biz gezginiz ucuz yer elbette buluruz.
Bisiklet altımızdaysa dünya bizim demektir.
Emiralem’e geldik demiryolu istasyon kahvesinde masalar bizi bekliyormuş her birimiz yerleştik yanda ki kasaptan köfte siparişleri verdik amma… Köftelerin bir kısmı kasap köftesi kırmızı el gibi bir kısmı beyaz parmak yarısı gibi. Ekonomi buralarda da kol geziyor. Bol ekmekli az kokutulmuş kıyma belki esansı (esamisi) dahi olabilir. Ekmeği ayranla kakıttıktan sonra, çaylar iyi gelmişti.
Yıldız Remzi’nin de keyifsiz haberi vermekte üstüne yok. Bizleri öyle bir eğitmiş ki askerliğimde dahi baş kaldırdığımdan haftasonu hapsine tabi olmuştum. Kalkıyoruz dediğinde herkes bisikletin üstüne çıkıyordu. 40 kişi kadar vardık dip dibe yerleştirdiğimiz bisikletlerle hızaya girip peşi sıra yola dizilmek eğitimden başka birşey değildi. Aslında herkes birbirine saygılıydı.
Bas babam bas. Sen misin? Çay kahve keyfi, sandalye de yan gel otur, ekmekten köfte kargıdan tüfek. Ayvacık rampasından sonra bisiklet üstünde sıkı bir mola verdik. Rampa aşağı yolda düz ama yoruldum mu ne? Çavuşa “Yaa Çavuş ön taraf biraz hızlı mı? “Yok yaa normal hatta… “Tamam tamam” sana soranda kabahat adam iki önce Denizli’den gelmişti.
Güzelyurt’a geldiğimizde saat 05.00’ti. Bir daha turda buluşmak dilekleriyle dağıldık.
Evli evine köylü köyüne. Deyim çuk oturdu. Karaköylüler bir gurup oluvermişti. Evliler orada kaldı.
Yıldız Remzi’ye teşekkürler. Evi, köyü olmayanlara bol bol ev köy satsın.
-Sizin ev kentsel dönüşüme girmiyor mu ayol? İki satır dilekçeye bakar yazdırıver oğlana. Hemen geliyorlar bi şeyler yapıyorlar, ölçümmüş. Zaten evin her tarafında mum yanıyor. Mutfak olsun, banyo olsun, Pakizeler yaptırmışlar çok da güzel olmuş, biz de ondan sonra başladık. Gel bak gezdireyim aman neydi o beyaz fayans duvarlar, çarşı hamamı gibi banyo demeğe bin şahit ilazım. Mozaik mutfak tezgahı evin her yanı kara kara çirkin karolar nasıl örteceğimi bilemiyordum.
İşte kentsel dönüşümün muradı, ev dönüşüyor da, kent patinaj çekiyor. Kaldırım aynı, sokak aynı, araba park kavgası ağız dalaşı aynı. Yan sokakta ki tükürük kadar park aynı, oyuncaklar aynı. Bakkal Rüstem aynı. Mahallemizde ki okul aynı. Yani yapılanın adı Evsel dönüşüm.
Okul demişken: Adakale mahallesinde ki Murat Germen İlkokulu 1936 yılında yapılmış. Alirıza Çevik İlkokulu 1945 yılında. Elli defa boyanmış, 112 defa çatısı aktarılmış, 16 kere kapıları değiştirilmiş, camların değişim sayısı bilinmiyor. Bahçesinin müsaitliği ölçüsünde sıkışık düzende olsa 1961 ve 1982 yıllarında ek binalar yapılmış. O tarihte pamuk borsasından toplanan kuruşlar ile yapılan ek binaya Pamukçular Okulu denmiş. Bir başka mahallede Tütüncüler Okulu da var şimdi pamuk tütün kalmadığı için Gediz Ovası’nda Mısır mahsulü ekilip biçildiğinden Mısırcılar Okulu sırada demektir.
Kent adı altında evler dönüşüyor da kent gibi okullar da dönüşemiyor. Çift daireli beş katlı bir apartmanda yani 10 dairede 50 kişi yaşasın. Hastası yaşlısı genci var. Bir okulda çiftli tedrisat deniliyor 1500 ila 2000 arasında tazecik beyinler ufacık melaikeler eğitim görüyor, ana okulları dahil. Evsel dönüşüm neden? Tepemize depreme dayanıklı olmayan evler yıkılmasın ölüm olmasın dolayısıyla sağlamlaştıralım gayesiyle yenileniyor. Okullar 1936-1945-1961-1982… bunların neresinden tutalım.
Alirıza Çevik İlkokulu: Eski mi eski. Manisa’nın merkezinde Mimarsinan Mahallesi’nde. Çarşı, ticaret merkezine yakın tedrisat müfredat eğitim yönünden sayılı okullardan biri hatta folklorda uzun yıllar kazanılmış ödülleri var. Eskisi, devrin valisi öncü olmuş vatandaşın maddi desteği ile devlete bir kuruş harcatmadan yapılmış, yıl 1945. Yıl 2016 Manisa Büyükşehir: Belediyesi: Modern derslikleri (24 ilkokul, 31 ortaokul) ve 450 araçlık otoparkı olan, bilgisayar laboratuvarı, toplantı salonu, projeksiyon odası, kütüphane, çok maksatlı salon, müzik, resim atölyeleri bulunan hem ilkokul hem ortaokul yapmak için proje hazırladı gereken yerlere önce Manisa Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğüne sonra (MEB) müracaatını yaptı. Ankara’dan gelen yazı, proje uygun değilmiş.
Neresi? Uygun olmayan yer düzeltilsin???
Benim torunum Alirıza Çevik İlkokulu’nun 2. sınıfında okuyor. Bu okuldan mezun olması için altı senesi daha var.
Sağlık sıhhat diler, kaza beladan korunması için her gün dua ederken, bundan sonra burada ki gencecik yavruların başlarına bir afet gelmesin diye de dua edeceğim.

Üç beş gün önce 60 km yol yapmıştım. Onu sonra anlatayım. Bugün farklı bir rota izleyip bir uzun tur daha aklıma koydum. Hazırlığımdan evdekiler anlamış nereye böyle telaşlısın dediler takip edin dedim. Teknoloji dedikleri bu olsa gerek, artık kaçıp başını dinleyecek yer kalmadı, yeter ki konumunu kapatma. O zaman da merak ediliyorsun. Neyse öyle böyle derken pedal basıp teker döndüğünde keşmekeş trafikten kurtuluncaya kadar pür dikkat pedalladım bisikleti indim sırtladım, kaldırımda ittim, Hatuniye Camii’ne gelebildim. Düşünün aralardan dahi gidemiyorum araçların arasında konvoydayım. Hatuniye’den aşağıya taa İstasyon hemzemin geçidine kadar kırmızı yeşil demeden inebildim.
Fuar alanı na yaklaştığımda yine tek şerit yolda araçların önünde gidiyorum. Arkamda sırtlan sürüsü parçalamak için fırsat kolluyorlar. Mesir vesilesiyle buraları dolmuş kimi yan kimi burunlama parketmiş arayan soran yok. otogarın Gediz taştı ovayı su bastı tarlalar sürülemedi mahsul gecikti. Ne yaygara ne yaygara işte sular kurudu, Gediz yatağına çekildi. Ortasında ki söğüt çamur çalı cangıl kaplı adacıklar çıktı ortaya. Bir Allahın kulu temizlemez mi bu yatağı uzaklardan gelen yağlı çamuru, buralara takılıp kalmış kokudan geçilmiyor. Arayan soran yok. Gediz Kavşağı çalışmalarında çalışma var mıydı farketmedim.
Köprünün oradaki kokudan Menekşe Restorana döndüm yola paralel kanal boyunca koku daha kesif vaziyette benle beraber arkamdam geliyor burnumun direği kırılacak. Taa Tilki Süleymaniye Üçpınar kavşağından Selimşahlar ova yoluna dönünceye kadar. Leş, bok, sanayi artığı çamur, balçığa yapışmış ….. her türlü koku arayan soran yok.
Selimşahların içinden geçtim çıkışında Saruhanlı istikametine döndüm. Koca köy in cin top oynuyor. Saruhanlıya girdim alt yapı çalışmaları varmış ara yollardan İstanbul Kavşağına ulaşabildim. Tali yola yönlendirilince yoğun trafikten zor sıyrıldım. Işıklardan geçip karşı Mütevelli yoluna girdim. Mütevelli sağağına kadar çok araç beni sollamakta zorlandı yani karşıdan gelen araçlardan beni geçemediler sabırlı davranıp boş yolu gözlediler ben de elim her birine havada teşekkür ettim. On gün kadar önce Ali Taylan’ın cenazesinde karşılaştığım bizim dönemde büyükşehir meclis üyesi Şerafettin ile karşılaştım. Camiyi bitirdik birgün Mütevelliye gel camiyi bi gör. Dediğinde biskşetle gelirim demiştim. Onu aramadım zamanım azdı çay kahve yemek derken gecikirim diye. Karnımda acıkmıştı şurada köfte ekmek yer yoluma devam ederim dedim. Bis
Bisikletimi kaldırıma direğe dayadım onu görebileyim diye ön masada sokağa karşı oturdum. Köftecinin kapı açık perde var biri perdeyi şöyle bir araladı beni gördü ooooo Azmi Başkanım, Vay muhtarım. Ben de kalmak
Üzereydim şurada bir çay içelim vaktim yok yaa buraya kadar gelmişsin olmaz iyi sen git ben bisikletle gelirim dedim. Gittiğimde şerafettini görmüş beni bekliyorlar. Hani haber vermeden gelmişsin. Yahu sessiz sedasız geçer giderim diyordum ama herkes beni gördü. Tamam birer çay içelim çaydan sonra camiye de bakarız.
15 sene belediyecilik yapınca çok anılarımız olmuştu: Bu bakalım dediğimiz cami tescilliydi, depremden hasar görmüş yıkıp yeni yapalım dediler. Tabii tescilli olunca yıkıp aynısı yapılsın diye koruma kurulundan karar çıktı. Büyükşehir projesini hazırlayacak valilik inşaatını yapacaktı. Proje hazırlandı kurulca tasdiklendi. Yapım aşamasına gelindiğinde ödeneksizlikten dolayı dernek kurup yapmaya başladılar. Ben büyükşehir ile arayı bulurken kaymakam necmettin bey diyanet ile araya giriyor ve inşaata başlandı. Bir kaç defa kaymakamlıkta muhtar şerafettin eski başkan süleyman toplantılar yapmıitık. Ama iş uzadı yüklenici bitiremedi yarım bıraktı derken bizim görev sona erdi camiyi güres tavuk işletmesi bitirmiş. Çok da güzel olmuş. Vakit darlığında iki rekat namaz kılamadık ama tekrar gelir.m diye sözleştik.
Mütevelliden Yeniharmandalı yoluna saptım güzel bir asfalt bisikletim yağ gibi kayıyor köfteyi yemiş ben de pedallıyordum. Yeni harmandalıya geldiğimde yorgunluk alametleri baş göstermişti. Pedallar ağırlaştı durup kalkmalar sıklaşmıştı. Köprünün altından Turgutlu kavşağına çıktığımda az ileride ki otobüs durağında soluklandım. Yolum azalmış zamanım daralmıştı.
Doğu kışladan sonra trafikğe girdim ama sakindi. Manisanın Kuzeyinden çıkmış doğusundan girmiştim. Hükümetin önünden Şükran Lokantısının yanından Çarşı Bulvarına girebildim. Mesirden dolayo Sıltan Camiinin meydanında çalışmalar vardı konvoya girdim bu defa ara sokaklardan evin yolunu doğrultmuştum. 55 km olmuş geçen hafta 60 yapmıştım.
Hıdırellezin bir gün evveli 5 Mayıs Salı günü avara kasnak bisiklet turuna çıktım. Naht Sanatçısı Hasan Kabadağ’a uğradım. Fatih Sanat Galerisinde Frida Kohl günlükleri sergisi vardı onu bugün ziyaret edecektim, ama İnciyle birlikte bir vesileyle dün gezmiştik, girmemle çıkmam bir oldu diyebilirim. Bazı konuları olayları günleri kutlama ve temsilleri abartıyoruz tabii bazılarımız ve belli bir grup. Buna benzer birçok sanatçımız var, önce vatanımızı tanıyalım sonra yurtdışına turlara çıkalım deriz. Bu da bu dediğimiz gibi bir sergi. Ve ayrıca günlüğü animasyon portreler, fantastik odalara konulmuş alçı yapımı kafataslar egzotik ışıklandırma ve esrarengiz odacıklar içinde camekanlara konulmuş not kağıtları ve bu kağıtlar üzerine yapılmış karalama resimler. İlham anılacak, özenilecek hiçbir şey yoktu. Sadece, hayat hikayesini bilenler ömrünün yarısını hastanelerde ameliyatlarla geçirmiş bir sanatçı ama sanatını göremedik tabii. Neyse bu dünkü anımdı.
Hasan Üstadın mekanından aşağıya Atatürk Bulvarından İstasyona kadar sarkıldım. İstasyon Meydanından sola dönüp bisiklete dahi ayrılacak bir emniyet şeridi olmayan Mehmetçik Caddesinde ensemde taksiler, sırtımda servis midibüsleri gitmekte zorlanınca soluğu, kaldırıma çıkarak aldım. Neydi derdin Azmi demeden geçemeyeceğim: Evimizin balkonundan kule vinç gözüküyor tahmin etmeme rağmen o kadar yakında duruyordu ki bir türlü anlam veremiyor ama tahminim de ısrarlıydım. Cider Yağ Fabrikasının arsasına yapılan inşaatın kule vinçi diyordum. Kuş uçuşu ne kadar yakın gözüküyordu. Oraya doğru meydandan sola dönmüştüm. Neyse muradıma erdim! tahminimi doğruladım. Avara kasnak nereye gideceğimi bilmez bir vaziyetteyken İnci aradı telefondan “biz Kır Kahvesindeyiz gel.” Nereden gideyim? Yolumdan döndüm, o kadar yoğun bir trafikteyim ki; Öğretmenevi Kavşağının Barbaros Mahallesi yönünden Mimarsinan Bulvarına bisikleti, biraz yürüterek biraz sürerek çıkabildim. Kumludere Caddesi’nin Aynı Ali Türbesi Mevkiine geldim. Buradan Niobe’ye kadar süreceğim. Derdim trafik; yollar parklanmalardan dolayı tek şerit, o da araçlar için. Kaldırım diye birşey yok, işgal işgaliye. Şu işi biz çözmüştük. 15 yıl boyunca hiçbir esnaf dükkanının önüne çıkamamıştı şunu da başkanlara örnek olsun diye söyleyeyim: 2009 seçim dönemi öncesi yönetim, ne kaldırım ne cadde her taraf her cadde, sokak işgaller altına, millet nereden yürüyeceğini bilemiyor, kaldırıma çık yola in, makaslar atıyorlardı. 2009 yılında belediyeye geldiğimizde ilk işimiz işgalleri kaldırmaktı. Birçok esnaf “bir daha ki döneme seni de göndeririz” diyerek yemin vermişti ama, 15 yıl işgalsiz belediyecilik yapmıştık.
Zar zor Kumludere’nin başlangıcına ilk noktaya çıkabildim. İvazpaşa Camii’ne geldiğimde Hıdırellez karşılaması yapan; yürüyen, oturan, gezen, dere duvarlarında oturan, birçok kadınla karşılaştım.
Nihayet son durak bizimkiler bahçe duvarının yanında ki masada oturuyorlar ben de bahçe duvarını aştım sarmaşık güllere dalaşmadan masaya iliştim bisikletimi de duvara dayadım, gidonu sırtıma değiyor varlığını hissediyordum. Şöyle bir etrafıma baktım, vallaha hizmet eden garsonlardan başka bir tek erkek bendim, emekli olduğum için farkedilmiyor ortama uyum sağlıyordum!
Bedriye Aksakal Ablam Büyükşehir Belediyesinin aylık Niobe Dergisini çantasından çıkarıp verdi. Meğer çantasında devamlı bulunduruyormuş. Bir yandan dergiye göz gezdiriyorum öte yandan çayımı yudumluyor arada bir masaya dönüp lafa söze karışıyordum. Bir zaman sonra başlarına sarmaşık otlar papatyalardan taç yapmış kadınlar hareketliliği oluşmaya başlamıştı. Bizim masa da bu akıma uydu. Ben de işe yarayayım diyerek bol bol fotoğraflarını çektim.
Hıdırellez bilmeyen yoktur. Son yılların mucizesi yapay zeka bile öğrenmiş. Öğrenmeyenler hala var. Adı Fetih Mescidi olan yeni restorasyonu yapılan yapıya Fatih Mescidi deyip çapıt bağlamışlar diye hala kınıyorlar. Orası halk arasında bez bağlanarak dilek dilendiği için Hacet Mescidi olarak bilinir. Her ne kadar restorasyonu yapılıp ibadethane olsa da gelenek değişmiyor. Bu bir orta asya türklerinden gelen ritüeldir. Buna benzer inançlarımızda ritüeller olduğu gibi yürütülmesinde, her yıl zamanı günü geldiğinde uygulanmasında bir beis görmüyorum. Bilhassa geleneklerimize bağlı biri olarak unutulmasını köksüz bir millet gibi giderek yozlaşmamızı istemem. Baharın gelişinin bir başka anlamda anımsanmasına baharla birlikte uyanan tabiatın kutlanmasına ümitlerin yeşermesi için edilen dualara “dilekleriniz kabul olsun” diyerek, masadan ayrıldım,sırtıma değen gidonu tutup duvardan yola atladım.
Kalabalıktan dolayı bisikletimi bir müddet elimde götürdüm. Niobe’ye geldiğimde iniş aşağı frenleyerek bolca dikkatle İvazpaşa Köprüsünü geçince sağa ara sokaklara saparak trafikten azade yüksek duvarlardan oluşan dar sokaklardan avara kasnak turumu bitirdim.
Şunu bir daha düşündüm. Manisa Karaköy daha doğrusu İzmir Caddesi üst tarafı güneyi devamında Murat Caddesi bu yönde ki birçok mahallesi yani Spil’in etekleri Eski Manisa yerleşimleri dağla iç içedir. Hakikaten Kırmızı Köprü’den yukarı doğru yürüdükçe dağın içine girersiniz. Bir büyükşehir ama dağın eteğine yerleşip Gediz Ovasını seyrediyor.
Ama bu tokiler, dağ taş ova nehir deniz yeşil bilmiyor, mektepte okutmamışlar bunlara. Göktaşlı, İshak Çelebi Mahalleleri Bayındır, ile araya bu tokiler girdi çin seddi halt etsin dağın manzarası, yeşili, ihtişamı, rüzgarı, yaz günlerinin esintisini kesti. Sadece bu mahalleler değil Manisa’nın da iflahını kesti.
Yapanlara yaptıranlara, mübarek olsun.
Ovası ayrı, dağı ayrı. Spil, söz de Milli Park; kepçe denilen ekskavatörleri eline geçiren dağı oymaya düzlediği yerlere, eciş bücüş evler yapmaya başladılar. Arayan soran yok, yağma Hasanın böreği; Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin. T.F.
Gün gelir devran döner.
İki hafta önce Foça’da ki bisikletimi genel bakım için arabayla manisaya getirmiştim, Kumludere boyunda Bisikletçi Yalçın bakımını yapmıştı. Bugün Foça’ya gideceğiz. Akşam program yapmıştım. İnci foçada ki halıları yıkamaya getirmişti o da halılarını götürmek istiyor hem halı hem bisiklet arabaya sığmaz, o halısını alsın ben bisikletimi alayım foçaya gidelim. Nasıl? O halıları arabaya koyacak ben bisikletin üzerine konacağım. Anlaştık.
“Hadi ben yola çıkıyorum anca giderim. Sen arabayla gel belki yolda buluşuruz.” Tamam mı tamam, ohh itiraz yok ya bana güveniyor artık ya da halılarını çok seviyor. Ne olursa olsun ben bisikletle Foça yoluna koyuldum. Kadroma bir çanta daha bağladım onda telefon, güç kaynağı ile atıştırmalıklar var. OSB içinden Akgedik Kavşağına gelmiştim. Menemen yoluna girdiğimde bildiğim gibi geniş bir emniyet şeridi var tırların rüzgarına giren bisiklet daha bir hızlanırken ben de pedalları boş bırakmıyor bas Azmi bas modundayım.
Ayvacık istasyonunu geçtim Bağcılar rampası yol boyunca gözümde büyüyordu elektrik motoruna güveniyorum ama daha yolun başında açarsam yol boyunca batarya yeter mi? Ama başka çarem yok bacaklar için de yolun başı bu rampayı pedallayarak çıkarsam yolun sonu gelmez. Yolun sonunu düşünen başında çıkmaz açtım motoru pedal eşliğinde rampayı sarmaya çıktım. Büyüttüğüm kadar değilmiş. Her yokuşun bir inişi var derler Ayvacık Köyünün kavşağından rampa aşağı o hızla Menemene kadar geldim, Araç yolundan ayrılamıyorum. Asfalt hem rahat hem hızlı gidiliyor ova ve köy yolları karmaşık ve yavaş yanlış yola girmekte var, lastiği patlatmak ta. Menemen’den Çanakkale yoluna giriş için köprü üstü yoluna yine motor desteği ile çıktım.
İnci aradı; “Menemen’den çıktım sen neredesin?” “Ben de çıktım Shelle yaklaşıyorum orada buluşalım.” Ben shele girdim henüz bisikletimden inmeden İnci geldi. “Atıştırmalık al da çayla içelim ben şurada gölgelikte sandalyelerden birine ilişiyorum” deyip küt diye oturmuşum. Ayakkabılarımı çıkardım Ayaklarımı uzattım zannedersin yakıt pompalarına değecek o kadar yorulmuşum ve uyuşmuşum ayaklarımın ucunu göremiyorum uzandıkça uzuyor. Çayı içtik lafladık sen devam et ben de arkandan geliyorum.
Allahallah gidemiyorum pedallar ağırlaşmış basamıyorum. Dinlenmek bana yaramıyor. Ayaklarım tembelleşiyor. Bir km kadar gittikten sonra tempoyu yakaladım.
Menemen yoluna girdiğimden bu yana, emniyet şeridi dar olduğu gibi asfaltı bozuk bazen toprak ve çukurlar bazen araç yoluna çıkmak da var. Zar zor Eskifoça kavşağına geldiğimde biraz rahatladım. Her ne kadar bu eski yol geliş gidiş olsa da ana yoldan daha emniyetli sayılırdı. Yıllarca bu yoldan Eskifoça’ya gitmiştim ağacına kadar yolu tanıyorum. Biraz rampa az iniş sağda solda yeni yapılmış düğün salonları, kapanmış bungalov tipi konaklama odacıkların olduğu kamping alanı. Sık Çam Ağaçları arasından havanın gri rengiyle kapkara gözüken kamptan Karanlıklar Prensi Pentagon Danışmanı Richard Perle (Irak işgalinden sonra ulaşım sistem ihalelerini alan şahıs. Bu Amerikan’ın burnunu sokmadığı iş sadece Amerikada yok herhalde, burnu hep dünyada ve bizde) çıkacak sanki. Burada da kalınır mı hissini içimden atarken, saygın sürücüler eşliğinde Ilıpınar’a geldim. Paris olmuş kilit parke taşlar, cafcaflı akaryakıt istasyonu, üç harfli marketler, Egelim Lojistik depolarının planlı yerleşimi.
Buradan sonrası yaz günleri benden sorulur. Kozbeyli-Gerenköy-Bağarası ışıklı kavşağına geldim. Bağarasına doğru tam gaz gidiyorum, burası merakımı celbeder inişi olmayan düz bir yol ama 25-30 km gibi gidiyorum hem de Bağarasına kadar. Bağarası’na geldim. Burada da kahveler, fırınlar, marketler, beyaz siyah eşya satıcıları, otobüs durakları zannedersin Bağarsı’nın tümü otobüs bekliyor bağarası boşalacak. Kaldırımlar hak getire, caddesi parkeden araçlardan alışverip yapacak şoförkerden hemen açılan araç kapılarından “haydi Allah rast getire.”
Yol boyunca hava bulutlu bazen gök yükseliyor çoğu zaman da alçaktan gidiyordu. Yağmurun serinliği yüzüme geliyor,ileride yağmur var diyorum ama yağmur ne yağıyor ne de ileride ki yağmuru yakalayamıyorum. Bağarası’ndan çıktığım da İnci burada yağmur başladı bilgisini verdi. Pedallara asıldım. Hem yağmura yakalanmak istemiyorum hem de yağmura doğru pedallıyorum hem de tam gaz.
Komando okulunu geçtim, bizim komşu Almancı Hacı’nın her yerde evi olduğu gibi bu yol üzerinde de var. Onunbahçesinde ki Çam Ağacını gördüğümde, bu uzayıp giden yolun bittiği sevincini Çam müjdeliyor. Yenifoça’ya giriyorum yağmur yok olsa da fazla ıslanmam güvencesiyle rahatlıyorum. Işıklı kavşaktan sağa dönerken şöyle bir kendimi arkaya attım pedalları bıraktım parmaklarım gidon da “Of yorulmuşum be” dedim ama yüzümde rahatlamanın tebessümü vardı.
Kısa giriş sokağı Rampa aşağı olduğu için frende gidiyorum.
Eve geldim, yağmur yok ama hava alçaktan gidiyordu.
Akşama gök gürlemeleriyle birlikte çok yağmış ama yorgunluktan öyle bir uyumuşum ki sabah kalktığımda 74 km yolu pedallamamış gibi dinlenmiş vaziyetteydim.
Herkesin; bir umudu, bir savaşı, bir hüznü, bir acısı, bir yalnızlığı vardır. Sevgilerin çok olduğu, iyi niyetlerin güzel olduğu, gönlünüzce yaşayacağınız bir güne GÜNAYDIN.
Huzurevimizde kalan sakinlemizden Hocanımın sabah gönderdiği bir günaydın mesajıydı bu.
Huzurevimizde çok kimseyle oturur sohbet eder dertleşir söyleşir daha çok eskilerden konuşuruz. Yaşım onlara yakın hatta bazılarından fazla olmasına rağmen ağabey, bey, abla, hanım diyerek hitap ederim. Onlarla muhabbet çok renklidir. “Her kalp kendi mevsimini yaşarmış.” Ne fırtınalar kopmuş ne güneşler batmış, ne ayazlar yaşanmış, ne güzellikler doğmuş ne anılar biriktirilmiş, ne çok sevgiler beslenmiş.
Hayatlarının son yolculuğunda bizim evimize misafir oldular ve ikinci baharlarını yaşıyorlar.
Macera meraklısı, doğa tutkunu bizim Batuhan: Her fırsat bulduğunda motoruna atlar, derin bir nefes almak, tabiatla kucaklaşmak ister ve sıkılıkla Yuntdağlarında manzaralı yerlerde; bazen bir gölet başında, bazen ulu bir Çam Ağacının altında, ormanda, yıkık köylerinin bulunduğu terkedilmiş köylerde hüznünü paylaşır, daha çok tepelerde engin manzara eşliğinde uzaklara bakar ufukları gözler.
Bana da çektği bu güzellikleri yaşatmak ister ama, bende de çeşitli duyguları canlandırır. Onun fotoğraf karesini bir mesajla, kadim bir sözle birleştirir yazıya döker, bazen de fırçayı elime alır o karenin resmini yapar tablosunu duvarıma asarım.
Her Kalp Kendi Mevsimini Yaşar.
Şehrin gürültüsü beynimizi yıkarken, bazen sadece susup içerideki o sessiz ritmi dinlemek gerekir. Her gün yanından geçip gittiğimiz, o daracık kaldırımlarda: İnsandan başka daha birçok nesnenin dükkan önlerine sıralandığı kaldırım kenarlarının elektrik, telefon panoları ile olmadık yerlere yerleştirildiği, kapalı durakların, hesapsızca ortalık yerlere montajlandığı, çimi toprak olmuş parklarından tutunda budanmıştan ziyade kesilmiş Çınar ağaçlarına kadar, kontrolsuz kendi haline bırakılmış trafiğinden başımızın döndüğü, uğultulu karmaşık hayatlara, gürültüye keşmekeşe kadar daha birçok çirkin görüntülerin arasında, omuz omuza yürüdüğümüz yüzündeki maskelerle hayatın hengamesine yetişmeye çalışan binlerce insan.
Her bir bakışın ardında, haritası sadece sahibinde saklı koca bir dünya var. Bu dünyada kendine rota çizmeye çalışan, umutla bekleyen gailelerin ağırlığını taşıyan, özlemlerini bir demet gül yapıp koklamak isteyen ama çoğu zaman, hayal kırıklıklarından yorularak her şeyi geride bırakıp gitme arzusu.
Nereye?
Şöyle bir başını dinleyeceği, bu keşmekeş içinde bir türlü fırsat bulup duyamadığı o iç sese kulak vereceği bir yere. Yani kendi yalnızlığına. Sevinçler, insanı yalnızlığa itmez, ancak yitip giden umutlar, ruhun hüznü ve gözyaşıyla yıkanan bir kalp, insanı o uçurumun kenarına kadar getirir.
Herkesin; bir umudu, bir savaşı, bir hüznü, bir acısı ve bir yalnızlığı vardır.
Kalabalıkların ortasında bile bizi bir gölge gibi takip eden o vazgeçilmez duygu. Yalnızlık, insanın kendisiyle buluştuğu o kutsal sığınaktır. İç sesimizdir; güneşsiz havada bile bizi terk etmeyen gölgemiz, hüznümüzün, umutsuzluğumuzun ve acılarımızın yegâne şifasıdır. İki elimizin arasına başımızı değil de düşüncelerimizi alıp dinlediğimizde, o sessizlikte içimizde ne çok sesler duyarız.
Umudu parlattığımızda gözlerimiz açılır; karşımızdaki sonsuz boşluk bütün yalınlığıyla durmaktadır. Ancak hüzün, o parlayan umudu söndürmeye çalışan, sert sonbahar rüzgarları gibi her yönden eser. Gözlerdeki parıltı söndüğünde, acı sırasını beklemektedir. En derinden bir sızı başlar, sönen umudun sızısı, acıyı yaşatmaya başlamıştır. O an yalnızlık bile kâr etmez, aksine, iki elimizin arasında tuttuğumuz tüm o ağır duyguları daha da tetikler.
İşte tam o noktada zihnimiz ısınmış, çarkları yağlanmış bir motor gibi harekete geçer ve yalnızlığın içinde bir savaş başlatır. Az önce bizi yiyip bitiren uçurumun kenarına getiren umutsuzluk, hüzün ve acı, bir yumak gibi birbirine girer. Aklımız, yalnızlığın o derin sessizliğinde bu savaşın galibiyetini hazırlar. Düşünce yumağı çözülür, iki elimiz omuz hizamızdan aşağı iner, dizlerimize kenetlenir ve tıpkı binlerce yıl öncesinden, Tanrıça Amon-Ra’nın dünyaya yeniden döneceği inancıyla mezarından doğrulması gibi, biz de o kederin içinden doğruluruz.
Gözlerimiz, alabildiğine sonsuz boşluğu yırtıp ardındaki gerçeği görmek istercesine parlar, o anda kalbimizin sesi yeniden duyulur hale gelir. Çünkü her kalp kendi mevsimini yaşasa da, en çetin kışın sonunda bile yaşam umudu, küllerinden yeniden doğmayı bekleyen sönmez bir meşaledir.
İnsan, kendi yalnızlığında boğulmak için değil, o sessizlikten daha güçlü bir nida ile çıkmak için çok uzaklardan dönercesine çekildiği içinden kendine gelir.
Taş toprak artık problem değil. Altının onsunun hergün artarak tırmanmasının esbab-ı mucibesi Manisa. ‘Bu şehr-i Manisa ki altına teşne ola.’ Şehzadeler Şehri Manisa Osmanlı İmparatorluğunun idaresi için cihan padişahları yetiştirip İstanbul’a göndermiş. İstanbul için taşı toprağı altın derler ama aslında o taş toprak Manisa’da altın olup suyu çıkarılıp İstanbulun taşlarına sürülmüştür. Hikayenin aslı böyle mi? Plancılar iyi bilir.
Şu yapılamayan yapılıp da herkesin başına dert olan imar planı, ben ona yaşam planı diyordum. Yaşanacak bir kent olsun Manisa diyerek. Ama seksen parçaya bölünüp 180 parçası ayrı ayrı planlanınca plan prematüre (orası 10, burası 15, şunun şurası 25. Yok mu arttıran?) doğuyor. Doktorlar, erken farkına varırlarsa çocuğu alıyorlar. Daha doğrusu bu işi şehir planlamacıları yapıyor adı üzerinde şehir planlama. Manisa’nın Mani si gitmiş nahı kalmışken.
Bir yanda efsaneler döktürülen dumanlı dağı geçit vermiyor ama, yamaçlar ta-ki.
Alt yanda mümbiti gitmiş, gedizi bitmiş, hastalıklı Gediz Ovası o da hacel ovası çal çal oynanası.
Gediz Ovasını engin mi sandın?
Ayağında çizmesi, ağayı zengin mi sandın?
Ay doğdu, güneş mi sandın?
Toprağın gidiyor, imar mı sandın?
Bir türlü yapılamayan ama gecekonduları 100 yıldır yapılagelen Doğu yakası, konut fabrikası.
Batı yakası Vaka-i Laklakiye. Güzelyurt’un donatısını Karaali kurtardı. Manisa Birlik sözde kooperatif evleri 15 bin planlanırken 5 binde kaldı.
Harcadık mı taşı toprağı altın olan buraları bozuk para gibi. Harcadık.
Şimdi bir düdük çalıyor donatı, hop bir düdük daha masa altı, bir düdük daha rant kavgası, düdükler bitmiyor, maç bitmek üzere bir düdük daha penaltı, hooppaa gol, kavga, maç iptal, erteleme. Bir daha ki seçime, yeni gelen yönetime.
Biri yapıyor diy(ğ)eri yıkıyor. Yapan yaparken alkış alıyor yıkılırken gene alkış alıyor. Arada malı götürenler yerle yeksan olup kayboluyor. Bir bakıyorsun 99 kat duvar panosu Çin Seddi. Dumanlı Dağı kapatıyor. Yanmış Manisa’nın dağı gitmiş, arkada dumanı tütüyor.
Bitmedi.
Şehzadeler şehrinin Boğazı olmayınca vapurları da olmaz tabi. Ama İstanbul’un esamisi var ya. İstanbulun Boğaz vapurlarında çakı çakmakçılar var. Sayar sayar vereceklerini siz Eminönü’ne gelirsiniz onun saydıklarının bir türlü sonu gelmez. “Bitmediiii, yanında beş renkli bu kalemler de var. Bitmediiii, beş türlü silen silgi de var. Eeee Ali yazar Veli bozarsa bu imar planı yapılır mı? Yapılsa da biter mi? Bitmez tabii. Kahrolası donatı. Manisayı donattık gari de planın donu kaldı.
Donsuz gezmeyeceğiz de, şeker çovalından olsa da olmaz mı? Olmazz. Neden? Yarın ağın yırtılır ‘net 50 kg’ yazısı okunur. Okunmayan bi orası kalmıştı zaten. Hayır, herşey net olsa sıkıntı olmayacak. O düdük var ya zırt pırt çalan. O kaçtı bi tarafımıza ne kadar sıksak ta bir hava almaya gör, ötüveriyor.
Evler ateş pahası alınamayasıca.
Kiralar aldı başını gidiyor durdurulayamasıca,
Planlar çizilemeyesice çizilse de plancılar yaptırılamayasıca.
Ağımız yırtıldı net 50 kilo göründü, artık sorulup soruşturulacak birşey kalmadı.
Ali yazar Veli bozar
Bundan sonra bu plan kime yarar?
Adam traş olmuş, üç beş tel saçını berber tararken sağa mı yatırayım sola mı diye sormuş. Adam bırak dağınık kalsın, yakında tüy diktireceğim kardeşim. Demiş mi? Demiş.
Akıllılar gitti, uzman meslek sahipleri gitti, o gitti bu gitti şimdi sıra sanayide fabrikalarda. Geçenlerde Tekstil sektörünün önde gelen isimlerinden iş insanı Abdullah Kiğılı anlatıyordu. “Tekstil batarsa AVM’ler kapanır giyecek pantolon bulamayız diyordu.” Bugün de fabrikalar taşınıyor diye bir haber vardı.
YİWU
Daha fol yok yumurta (yurt dışına giden sanayi) yokken, şahit olduğum: Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin kardeş şehri olan Yiwu.
Yiwu’ya Manisa Ticaret Odası Başkanı Rahmetli Bülent Koşmaz’ın daveti üzerine 2015 yılının Nisan Ayında gitmiştik. (O yıllarda Yiwu ile ilişki tamamen ticaret ve ekonomi odaklıydı. Manisalı iş insanlarına ve sanayicilere, dünyanın en büyük emtia pazarı olan Yiwu’daki Uluslararası Ticaret Fuarına katılma ve Çin pazarına girme amacıyla Koşmaz’ın talebiyle Yiwu kardeş şehrimiz olmuştu.) Çince bilen rehberimiz İstanbul’dan gelmişti. Bir çantamız, zeytin peynir reçel gibi yiyecekler ile doluydu. Kanola yağından yapılan yemekleri öyle bir anlatmışlardı ki kokusunu, daha gitmeden almıştık. Sabahattin Ali’nin “Yolcu bahanesini, valizinden önce hazırlar” dediği gibi hazırlanmıştık. İlk bir kaç gün bir AVM’de fast food yemekle başladık sonra bir Türk Lokantası bulduk o et yemeklerini Manisa’da dahi yememiştik.
Çin’in doğusundaki Zhejiang eyaletine bağlı Yiwu kenti üretilen gündelik eşyalar dünyanın her köşesinde satılıyor. Bu nedenle, Yiwu, “dünyanın süpermarketi” olarak adlandırılıyor. Ancak 30 yıl önce yani Çin’de reform ve dışa açılma siyasetinin uygulandığı ilk yıllarda Yiwu, Zhejiang eyaletinin ortasında yoksul bir tarım ilçesiydi. Nüfusu kalabalık olan Yiwu’nun kaynakları yetersiz, ekonomik gelişme seviyesi düşük ve halkın yaşam koşulları geriydi. Reform ve dışa açılma uygulamaları sayesinde Yiwu, 20 yıl içinde yoksulluktan kurtularak gündelik eşyaların dünyaca tanınmış “başkenti” oldu.
“Ticareti geliştirerek kent inşa etme” şeklindeki stratejik gelişme hedefi doğrultusunda Yiwu gündelik eşya pazarı kısa sürede gelişerek Yiwu bölgesinin ekonomik gelişmesini sağlayan önemli itici güç haline geldi. Yiwulular, öncelikle ataç, çorap, çakmak gibi insanlar tarafından pek önemsenmeyen gündelik eşyalar satmaya başladı. 10 yıldan az süre içinde yani 1991 yılında Yiwu pazarı, Çin’in en büyük gündelik eşya pazarı haline geldi.
Şimdiki Yiwu gündelik eşya pazarı, 4 milyon metrekare genişliğinde bir alanı kapsıyor. 70 bin tüccar aile, 400 binden fazla çeşit eşya satıyor. Yiwu’da üretilen gündelik eşyalar dünyanın 215 ülkesi ve bölgesine satılıyor. Yılda ihraç edilen mallar, 500 bin standart konteynere ulaştı. Yiwu, gerçek anlamda “dünyanın süpermarketi” haline geldi. 2005 yılında Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından ortaklaşa yayınlanan “Dünyayı Şok Eden Çin İstatistikleri” başlıklı raporda, Yiwu pazarının dünyanın en büyük gündelik eşya toptan pazarı olduğu ifade edildi.
2008’de Çin’de reform ve dışa açılma uygulamalarının 30. yılı kutlandı. Yiwu, ülkenin reform ve dışa açılma girişiminin öncüsü ve örneği olarak gösterildi. Yiwu Belediyesi yetkilileri, 2020 yılına kadar Yiwu’nun dünyaca tanınmış uluslararası ticaret kenti olmasını hedeflediklerini söyledi.
Otobüsteyiz camdan seyrediyorum. Büyük bir yerleşim daha yeni yapılıyor git git bitmiyor inşaatlar. Otobüsün önünde rehbere sordum “Nedir burası ne yapıyorlar?” “Konfeksiyoncular Kasabası” site değil köy değil kasaba koskoca bir yatırım. Aklımdan geçirdim Manisa’da da var ama farklı meslekten yatırımcılar kiralamışlar her telden meslek var konfeksiyon haricinde oysa amaç konfeksiyonun kooperatifleşmesiydi. “Konfeksiyonculuk öldü, onun için kiraya verdik atölyelerimizi” diyorlar.
FAS’A TAŞINIYORUZ.
Ben gittim bir daha giderim.
Kazablanka’yı eskiler, burada çekilmiş filmden dolayı hatırlarlar. Humphrey Bogart Ingrid Bergman 1942 yılı yapımı ABD filmi; en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi film dallarında 3 oscar kazandı. Kısaca konusu: II. Dünya Savaşında nazilerden kaçan mültecilerin Amerika’ya gitme umuduyla, son durak Fransa’ya ait (sömürgesi) olan Kazablanka’ya gitmek için, Lizbon’da bekleyen insanlarla doludur. Senaryo Kazablanka’nın en meşhur gece kulübü olan Amerikalı Rick Blaine’in (Humphrey Bogart) işlettiği meşhur gece kulübü ‘Rick Cafe Americain’ çevresinde döner. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow (Paul Henreid) Alman toplama kampından kaçarak eşi İlsa Lund (Ingrid Bergman) ile Kazablanka’ya gelir. Amaçları, Lizbon üzerinden Kazablanka’ya gelip Amerikaya iltica etmektir.
Film; siyasi gerilim, mülteci dramı ve imkansız aşk üçgenini çarpıcı bir şekilde birleştirilerek geçer.
2023 yılının Eylül ayında Fas’ Kızıl Şehir olarak anılan Marakeş şehrine gitmiştik. Kiraladığımız araç ile yakın çevreyi ve bahsettiğim filme konu Kazablanka ile başkent Rabat’a gittik. Her iki şehir de Atlas Okyanusu kenarındadır. Kazablanka modern ve zengin bir şehir. O günkü şehir gezimizin cumaya rastlaması sebebiyle Okyanus dalgalarının avlu duvarlarına vurduğu şehrin ihtişamlı II. Hasan Camii’nde kılmıştık.
Marakeş: Kırmızı, Sarı, Kahverengi, daha doğrusu çöl toprağının renk tonları bina cephelerinde uygulanmıştır. Bu renklerin haricinde başka bir renge rastlayamazsınız, altı kattan yüksek bina da yok. Bulvarları o kadar geniş ki bazılarının refüjlerinde kafeteryalar var. Şehir plancılarına tavsiye ederim. Marakeş ve çevresi Varzazat, ‘Fas’ın Hollywood’u’ olarak nitelendirilir. Gladyatör, Truva, Cennetin Krallığı hatta Görevimiz Tehlike 5 burada çekilmiş. Fransızca ikinci dilleri. Uzun yıllardan sonra Marakeş’te ilk defa deprem olduğunda oradaydık. Gazetelere haber düşmüştü. Marakeş’i daha önceki yazılarımın birinde bu köşede anlatmıştım.
Bunlar güzel anılar. Üzücü olanı, ülkemizden taşınan fabrikalar ile Fas gündeme geldi. Fas, bu bahsettiğim modern ve planlı şehirler dahil tüm yerleşim yerlerinin haricinde uçsuz bucaksız çöl, çöl deryası. şimdi fabrikalara tahsis edilecek hem de bedavaya.
Son yıllarda artan maliyetler ve iş gücü avantajları nedeniyle bazı sektörlerde, özellikle emek yoğun sektörlerde, mevcut tesislerin tamamen yurt dışına taşınması eğilimi dikkat çekiyor.
Bir lojistik firması CEO’sunun 2025 Kasım ayında yaptığı açıklamaya göre, özellikle tekstil sektöründe ciddi bir taşıma faaliyeti gözlemlenmiştir: Sadece Tekstilde Taşınan Fabrika Sayısı (2025 Yılı Başından İtibaren): Yaklaşık 160 fabrika (çoğunlukla Mısır ve Fas gibi ülkelere). Diğer Sektörler: Bu trendin mobilya ve diğer fason/emek yoğun sektörlere de başladığı belirtilmektedir.
Sanayi ile uzaktan yakından biraz ilgim olduğu için, belki de o bölgeye bisikletle sıkça gittiğimden olmalı, bana BYD’yi soruyorlar “Fabrika yapılıyor mu, taşınacak mı?”
Taşınırken Ülkemin fabrikaları,
Gelir mi BYD’nin arabaları?
Varın siz düşünün ileride olacakları.
Haftasonu gelmiştik sona iki gün daha ilave ettik. Emekli olunca böyle oluyormuş demek ki, programsızlık. Aklına estiğini yap; hürriyet bu olsa gerek, başı boşluk, kaygısızlık, adam sendecilik, bugünün işini yarına bırakmak. Öyle ya acelesi mi var? Bugün bitirsen yarına iş mi kalır?
Bahçe temizliği koca kıştan çıkmış uyanan bahçenin çiçekleri filizlenen dalları yeni uyanan çocuk gibiler gözlerini oğuşturuyorlar sanki. İrice otları, boyluca soysuzları yolunca arada sıkışıp boğulmuş çimler nefes aldı. Biraz boylarını kısaltalım diyerek biçtim, geriden gelenlere yol açtım. Eh işte. Sonbaharda bıraktığım hali gözlerimin önüne geldi böyle bırakmıştım, seneye görüşmek dileğiyle dediğim gibiydi.
Sahi emeklilik nası bişey? Henüz farkedemedim. Bayram, Antalya seyahati,
İnci’nin Ankara seyahati, benim Foça bahçe temizliği derken Nisan sonunu bulduk. Bugün 6 Mayıs Hıdırellez. Günler yetmiyor gibi uç uca ekle aysonu geliveriyor. Hani yan gelip yatacak, uykuyu uzatıp mahmurluğu geç vakit patlatacak, öğle ile ikindiyi karıştırıp akşamı yapacaktık. Emeklilikte adet olduğu gibi taş döşeyip fayansları ıstakaya yapıştıracaktık.
Tabii bu olması gereken iş. Olmaması veya olması heyecan uyandıracak eylem: Aklımdan çıkmadığı gibi içim içime sığmıyor, bir an heyecan basıyor kalbimin atışı hızlanıyor. Niye olmazmış diyorum. Daha önce iki defa yapmıştım ama o önceki senelerdi. Hava raporuna bakıyorum rüzgar hem de 18 kilometre saat gibi bana göre hızlı bi rüzgar. Yelkenimiz mi var şişirecek, bandırma kazanı üstüne çıkıp savrulacak üzümümüz mü var? Es haydar dediğimiz çocukluk yıllarımız mı geri gelecek? Hiçbiri. Öyleyse bu rüzgarda yola çıkılmaz hem de göğsüne göğsüne esecek. Antreman da yok, bahaneler bir bir geliyor ardı sıra. İçimdeki ses paye vermiyor kalbimin sesine, gidemezsin diyor. Başarırsam, (içimdeki ses) nefis yer değiştirecek koltuklarımın altına karpuzu hazır edecek. Ne yapsan karşımda. Hazreti Adem’i Cennet’ten eden nefs, az namussuz değil.
Akşam uykularım kaçmadı ama düşüne düşüne uyuyakalmışım. Sabah çantamı hazırlamaya başladım. İnci’ye “sen biraz oyalan beni yolda nasıl olsa yakalarsın, ola ki lastik patlar matlar bagaja sırtlarsın bizi” dedim.
Novigasyondan rotamı çizdim. Bisiklet rotası araç trafiğine çıkarmaz. Dağ taş dere tepe gönderir, aman bi araca rastlama der. Kozbeyliden sarktığımda Eskifoça yoluna indim, sola döndüğümde Ilıpınar, tavuk çiftlikleri falan, Novada Kavşağına çıktım. Kahvede bir çay içtim bisiklet motorumun bataryasını, telefonumu şarja bağladım. Kahveci prizin yerini gösterdi ama “Ne demek abicim dükkan senin” demesini beklerdim. Bi çayla olmaz bataryaları doldurmak değil niyetim strava denilen program kaç kilometre, hangi hızla, kaç kalori yaktın, iniş çıkış, hepsini gösteriyor. Karpuzu koltuklamak için bunun olması lazım. Fotoğrafını ekleyeceğim yazının altına.
Bir de soda söyledim. Kalkarken kullandığım elektriğin parasını çayın sodanın üstüne ekledim “Bu çok abi demesine rağmen bu defa söz bana geçmişti. “Hakkın geçmesin.”
Buruncuğa kadar trafikle gittim. Novigasyon rotasıyla Buruncuk’tan Emiralem’e ova yollarından gideceğim. Gediz boyunca gidiyorum. Bi yollara girdim, hayatı anlatırlarken dikenli yollardan bahsederler hayatın zorluğunu anlatmak için. Bisiklet boyunda devedikenleri, gidonda ki elime batıp kanatacak kadar boylanmışlar. Akan kanla trafikte olabileceklerin diyetini ödüyor gibiydim. Öyle böyle Emiralem’e geldim. Bi kahve de, Menemen Manisa asfaltına çıkmadan önceki bir kahvede höpürdettim.
“Ustam buradan devam edersem asfalta çıkar mıyım? Novigasyonu kapamıştım telefonumun şarzı bitmesin diye, güç desteği yoktu çünkü yanımda.
Asfalta çıktım. Ne esiyor hem de yiğidin bağrına bağrına ben de basıyorum pedallara bağrına bağrına.
Ayvacık köyü bölgesinde arkamdan bir bisikletli yetişti. Gençten biri sakallı. illet oluyorum şu sakallara. Yolda, ne bu sakallar deyip kavga edecek halim yok. “Ben yavaş giderim seni de yavaşlatmayayım sen basabilirsin” dedim biraz muhabbetten sonra uzadı ben de peşini bırakmayayım diye ardı sıra gider oldum. Muradiye istasyon kavşağında yetiştim belki de o yavaşladı, neyse.
Ben, Muhsin Yazıoğlu Bulvarına dönerken o “Allah bana da senin yaşında bisiklet sürmeyi nasip etsin diyerek dua etti” “İnşallah sağlıkla” derken o yoluna ben yoluma.
Beni novigasyondan takip eden bizimkiler, iki torun ile babaları bisikletleriyle karşılamaya gelmişler. Bi anda dünya turundan dönen gezgin gibi hissettim kendimi! Hani diğer bisikletliler, halk nerde??? Terli olduğumdan soğutmamak için durmadım peşime takıldılar. Hep birlikte, dede baba torunlar dört bisiklet eve geldik.
