Kuşku, hayatımız boyunca ayak bastığımız zeminin sağlamlığından emin olma arayışımız hiç bitmez. Bunu cam teraslarda çok iyi anlarız. Camlara basmadan camı tutan çelik iskelete düşeriz endişesiyle kuşkusuyla basmaya dikkat ederiz. Yani ayak bastığımız yerin, oturduğumuz evin, seçtiğimiz bireylerin eşin dostun postun seçiminde bu duygu mutlaka vardır. Hatta karar verdiğimiz de dahi aklımızın bir köşesinde acabalar bir müddet daha silinmez.
“Descartes felsefesinde yöntemsel ilerleyiş her ne kadar bilimsel ilkelerden hareketle ele alınsa da, metafizik konusunda duyuların yanıltıcılığı insanı ister istemez kuşkuya yani o bilgiler doğrulanana kadar onlardan vazgeçmeye sürükler. Descartes bir yöntem olarak kuşkuyu benimseyişini böyle bir yolla anlatmıştır. Ancak sonuçta görüldüğü gibi, onun bu kuşkucu yönelimi daha en baştan her şeyden kuşkulanan bir bilge değil, her şeyi kurgulamak için kuşkuyu araç olarak gören bir filozofla karşılaşmamızı sağlar. Kuşkunun sonu yoktur ve mutlaka bir yerde sonlandırılmalıdır. Bu da insanın kendi varlığından emin olmasıyla son bulan bir durumdur ve kuşkudan bilgiye geçiş yine insanın kendi zihinsel kavrayışıyla bilinir. Bu kavrayış, Descartes’ı Tanrının varlığıyla bağlantı kurmaya, hatta varolmayı Tanrıya bağlamaya kadar götürmüştür.”
Descartes Felsefesinde Kuşkudan Bilgiye Geçiş ve Zihnin Kendini Kavrayışı, İlyas Altuner)
Felsefe tarihi, kuşkuyu bir usul, zihni özgürleştiren bir uyarıcı olarak görür. Descartes, her şeyden şüphe ederek başlar düşünmeye; çünkü bilir ki sarsılmayan bir hakikate ulaşmanın tek yolu, çürük olan her düşünceyi önce kuşku süzgecinden geçirmektir.
Bilim, sanat ve mimari, hep bu yapıcı kuşku sayesinde ilerler. Bir yapının statik hesabını yaparken, bir çizginin doğruluğunu sorgularken (çizerken en çok sorguladığım konulardan biri balkon korkuluklarının biçimiyle çok ilgiliydi yatay kullanılan demir vb malzemeler merdiven etkisi yapıp tırmanmayı ve düşmeyi tetikler bilhassa çocuklar için, büyük pencereli, cam giydirme yapılmış binalarda camlar tam olarak açılmaz biraz hava alacak şekilde aralık kalacak şekilde tasarlanır…)
Bir şehrin tarihini okurken duyulan o yapıcı şüphe olmasa, ne kalıcı bir eser inşa edilebilir ne de geçmişin izleri doğru okunabilir. Fakat kuşkunun bir de içimizi dahi karartan, karanlık, zehirli bir yüzü vardır. Kaynağını somut verilerden değil de kuruntulardan alan kuşku, insanın önce kendi iç dünyasını, sonra da çevresiyle kurduğu bağı içten içe kemirir.
Özellikle çağımızın insanı, tarih boyunca hiç olmadığı kadar yoğun bir kuşku çemberinin içinde yaşıyor. Şehirlerin o eski komşuluk güvenini yitirip anonimleştiği, bilginin kirletildiği, samimiyetin ekrandaki bir görüntüye indirgendiği bir çağda; insan kime, nasıl karar vereceğine, neye güveneceğini şaşırıyor. İnsan insandan, kentli kentinden, hatta bazen kişi kendi hafızasından bile şüphe eder hale geliyor.
Oysa hayatı yaşanır kılan, kuşkunun panzehiri olan “güven” ve “vefa” duygusudur. Kuşkuyu bir sorgulama aracı olarak aklımızın bir köşesinde olması, bizi bilgi sahibi ve araştırmacı olmamızı ve hayati tecrübe bilgileri edinmemizi sağlar ve korur. Ancak onu bir yaşam biçimi haline getirip ruhumuza egemen kılmak, dünyamızı bir ceheneme çevirir.
Şehirlerin kimliğini korumak için ne kadar yapıcı bir sorgulamaya ihtiyacımız varsa; dostluklarımızı, hatıralarımızı ve insan yanımızı ayakta tutmak için de bir o kadar lekesiz bir güvene ihtiyacımız vardır.
Kuşkuyla da olmaz kuşkusuz da olmaz ama günün sonunda mesele, o ince çizgiyi çekebilmekte saklı. Hakikate ulaşmak için kuşku duymak, ama hayattan ve insanlardan kopmamak için güvenmeyi seçmek ve insanlığımızı dostluğumuzu devam ettirmek aynı zamanda karamsarlıktan iyimserliğe dönüş insan olma erkimizi de sağlar.
Manisa’nın simgelerinden biri olan Beyazfil’in değerini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ne olduğunu ne anlam taşıdığını Manisalılar zaten biliyor. Bilmeyenler varsa da, bilenler bu tarihi yapıyı yaşatmakta kararlı.
Bugüne kadar tescillendi, yıkılmaması için davalar kazanıldı, koruma platformlarında destek konuşmaları yapıldı… Ancak ne yazık ki Beyazfil bugün adeta entübe durumunda bir hasta gibi yaşatılmayı bekliyor. Oysa doğru bir tamirat ve tadilat süreciyle yeniden hayata döndürülebilecek müthiş bir potansiyele sahip bir kompleks.
Beyazfil; bir özel üniversite kampusü, öğrenci yurdu, butik otel veya nitelikli bir kültür yaşam merkezi (AVM) gibi çok yönlü fonksiyonlarla yeniden yapılandırılabilir.Bugün Manisa’nın ticari alanları bir ahtapotun kolları gibi kontrolsüzce her sokağa, her caddeye yayılıyor. Plansız büyüyen bu ticari dokunun ortasında Beyazfil, bir denge ve çekim merkezi işlevi görebilir. Tarihi Çarşı’ya yeniden canlılık getirebilir, esnafın vizyonunu değiştirebilir ve Manisalılara soluk alacak yepyeni bir sosyal yaşam alanı, kamusal (toplanma) alan kazandırabilir.
Bugünlerde Manisa’da oda ve borsa seçimleri gündemde. Esnaf Odaları Birliği’nin seçimleri yapıldı, Ticaret ve Sanayi Odası’nın seçimleri de geçtiğimiz cuma günü yapıldı. Ticaret Borsası seçimi yapılacak Başkanının değişeceğini zannetmiyorum. Manisa’nın: Güçlü sanayicileri, dinamik esnafı ve binlerce üyesiyle üç büyük kurumun değerli Manisalı Başkanları, Manisa ekonomisinin çarklarını döndüren bu dev kurumların yöneticileri için yeni bir dönem belki de başkanlığı bıraktıktan sonra son dönemleri olacaktır.
İz bırakmak, kentin hafızasına adını altın harflerle yazdırmak için bu dönem,
“Köprüden önce son çıkıştır.”
Gelecekte Manisa tarihi yazıldığında, kent ekonomisine ve kültürüne yön veren liderlerin sadece rutin oda faaliyetleriyle değil, Beyazfil gibi simge projeleri kente kazandırarak anılmalıdır.
Beyazfil geçmişte, “O belediye sattı, bu kurum aldı, tescillendi, yıkılamadı” tartışmalarıyla uzun bir TARİHÇE yazdı. Birçok Manisalının anılarının biriktirdiği bu bina, şehrin ortak belleği ve kimliğidir.Manisa Büyükşehir Belediyesi de bu tarihe damgasını vurmalıdır.
Geçmişin tartışmalarına takılmak yerine, “Sizin zamanınızda neden alınmadı?” eleştirilerine verilecek en güzel cevap; “Biz geldik ve aldık, Manisa’ya kazandırdık” diyebilmektir.Bunun yanı sıra; şehrin belleği, kimliği, hafızası diyerek yıllardır sosyal medyada, gazete köşelerinde Beyazfil için yazıp çizen, üzüntüsünü dile getiren binlerce Manisalı var. Büyükşehir Belediyesi, Oda ve Borsalar öncülüğünde bir imece kampanyası başlatılırsa, bu halk kendi hafızasına sahip çıkmak için verilecek IBAN’lara destek olmakta bir an bile tereddüt etmeyecektir.
Beyazfil sadece beton ve demirden ibaret bir kompleks değildir. Manisa’nın geçmişi ile geleceği arasındaki köprüdür.
Manisa bizim diyorsak
“Hadi o zaman.”
Geleneksel Çin tıbbında kullanılan ve sağlık açısından birçok fayda sunan hünnap, Çin hurması veya kırmızı hurma olarak da bilinen bir bitkidir. Uykusuzluk sorunundan öksürüğe, bağışıklık sistemini güçlendirmekten kabızlığa kadar birçok hastalığın ve problemin tedavisinde kullanılan hünnap meyvesi, lif, potasyum ve C vitamini içeriğiyle öne çıkar. Güçlü besin değeri sayesinde kişinin tok kalmasını sağlayan hünnap aynı zamanda kilo verilmesine de yardımcı olur. Güney Asya’ya özgü bir bitki olan hünnap, Türkiye’de ise Batı ve Güney Anadolu’da yetiştirilir, 6 cins ve bu cinslere bağlı 25 türü bulunur.
Böyle bir meyve. Adı sanı bilinmediği zamanlarda kırsal kalkınmaya destek kapsamında Büyükşehir olarak Demirci köylerine destekler verildi. Köylerin havasına göre yetişecek meyve ve seraya uygun ılıman havası olan köylere yatırımlar yapıldı. En uzak köyünün Küpeli Köyünün koruma altında olan tarihi camisi restore edildi.
Mera ve otlak alanlarında hayvancılığı desteklemek adına Demirci’nin birçok köyünde yeni HİS (Hayvan İçme Suyu) göletleri açıldı, mevcut göletlerin ise dip temizliği ve genişletme çalışmaları yapılarak su kapasitesi artırıldı.
Küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığın yoğun olduğu kırsal alanlarda süt kalitesini muhafaza etmek için süt soğutma tankı ve süt toplama merkezi altyapı ekipmanı temin edildi.
Bölgedeki arıcı kimliğini güçlendirmek adına arı kovanı, ana arı ve arıcılık ekipmanı hibeleri düzenlendi.
Örtü altı tarıma elverişli arazileriyle sera projesine üreticilerin müracaat ettiği ve destek aldığı köylere sera desteği sağlandı.
Bu yatırımların ilklerinden biri olarak 25.11.2015 tarihinde Hünnap fidanı dağıtıldı Söğütçük Köyünde. Adı sanı bilinmeyen bu meyvenin fidan dağıtımda bulunmak istedim. O zamanların Genel Sekreter Halil Memiş beyle, Kırsal Kalkınma Daire Başkanı Hayri Okkalı ile beraberdik.
Sulak bir köy belki de Demirci’nin en yüksek köylerinden biri havası serin ve rutubetli. Hünnap’ın arayıp ta bulamadığı cinsinden. Köyde herkes heyecanlı belki onlarda bu neyin nesidir diyorlardı. (Köprübaşına Çilek Festivaline gittiğimizde oraya da soğuk hava deposu desteği verilmişti. Köprübaşılı, Tarım Bakanlığı Çilek desteği verdiğinde hem gülüyor hem anlatıyordu. “Biz Çileği ağaç zannediyorduk meğer yerde oluyormuş. Bizim çileğin lezzetinin yanında kokusu da ünlüdür.”)
Kalabalıktık neredeyse köyün tamamı ve yakın köylerden gelenler ile bayram havası vardı.

Saat 10.00 da yola çıkarız diye kavilleştik. Belediyenin önünde ki bariyer kalktığında saat tam ondu. Akhisar’dan Sındırgı yoluna girdik Kertil’e geldiğimizde virajlarda dönmekten o kadar ki Manisa’ya geri dönüyoruz sanırsınız 180 derecelik virajlar bile var, başımız dönmüştü. Yaşlı amca ile ninenin açık tuttuğu bir yol üzeri kahvesi burası. Balıkesir milletvekillerinin afişleri vardı kahvenin camında.

Amca 55 senedir geçiniyoruz dediğinde ninenin çay tepsisini bizim çocuklar koştu elinden aldı. Talebeliğim geldi aklıma İstanbul’a giderken bu virajları az mı dönmüştük. Akşam otobüsü içerisi sigara dumanından seçilmiyor 45 yolcu şoför muavin dahil 47 kişi içiyor. Sigara dumanından kafayı bulanlar gece ikiden sonra horlamaya başlıyordu. Allah Allah ne günlerdi.

Sındırgı’nın içinden döndük virajlar peşimizi bırakmıyor. Bu sefer hem dönüyor hem yükseliyoruz göğe doğru fenafillahtayız.
Arabanın burnu biraz düzelir gibi oldu. Rampanın ucunda insanlar toplaşmışlar, saat 12.50 idi. Neredeyse üç saat oldu Manisa Büyükşehir Belediyesinin en uç köyü iki buçuk üç saat. Ülkemizde bizim gibi büyükşehir yoktur. Yolun asfaltı, kanalizasyonun arıtması, asfaltın tamiri, içmesuyu patlağının bakımı Manisa merkezden gelinmeyecek tabii Demirci’ye de bir saat yani yakıncacık!
Bu kadar uzaklığa sempatik gözükmek için dedim aklım sıra adını Söğütcük koymuşlar, gel de sevme.
Arabaları görünce sıra oldular ah benim misafirperver saf temiz yürekli köylüm. Hepsiyle tokalaştık kavis olmuşlardı merdivene doğru, merdiven başına geldik basamaklardan genişçe bir terasa çıktık. Koordinatörümüz Kazım Bey muhtarından başlayarak köylüleri tanıttı büyükşehir meclis üyelerimiz de bizi karşılamışlardı. Çaylarımızı içerken gözümü alamıyordum, köyün dik yamaçlarından. Kestane, Ceviz ağaçları, Böğürtlen çalılıkları, göm gök yeşille kaplıydı, sulak bir köy Söğütcük.
Kapalı düğün salonunun yanında etrafı açık üstü örtülü açık düğün salonunda toplandık. Kırsal Kalkınma Daire Başkanı, şube müdürleri. Köyün kadınları karşı duvarın önünde toplanmışlardı. Kazım Bey kısa bir konuşmayla programı sundu. Söğütcük Muhtarının bizleri görmekten memnuniyetinin ifadesi ve teşekkür konuşmalarından sonra, Genel Sekreterimiz Halil Memiş Bey Karadeniz’de politika yaptığı günlerde en sevdiği şeymiş kırsalda köylü ile sohbet etmek. Bunun verdiği heyecan ve eski günleri hatırlamış olmalı çok güzel konuştu.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Bey’in selamını sundu. Bir alkış koptu. Söğütçük nere Manisa nere. Konuşmaların ardından asıl geliş sebebimiz olan Hünnap fidanlarını dağıttık. Her birimizin elinde fidanlar, havada uçuşanlar, bir koltukta iki karpuz misali olanlar, duvardan çitten yoldan koşup gelenler, kadın erkek çoluk çocuk 500 fidan dağıttık o gün. Meyvesi bol, kazancı bereketli, yiyene şifa, satana para, Söğütçük’e kalkınma olsun.
7000 fidan daha dağıtacak Kırsal Kalkınma Dairesi Başkanlığı. “Toprak tahlillerini yaptırdık, Hünnabın arayıp bulamadığı cinsten, Söğütcük, sulak arazi ve uygun iklim koşullarıyla Hünnabın bol meyve vereceği bir bölge. Hayırlı, uğurlu, bereketli, olsun.” Ayrılırken bizlerde hayırlı ve bereketli olsun dileklerinde bulunduk.
Doğru yerde doğru yatırım.
GAZETE HABERLERİNDEN
Manisa’da ilk kez düzenlendi: En iyi üreticiler belli oldu
Manisa’nın Demirci ilçesine bağlı Söğütçük Mahallesi’nde ilk kez düzenlenen Hünnap Festivali, yaklaşık 10 bin kişinin katılımıyla gerçekleşti. 35 üreticinin yarıştığı etkinlikte birinci belli oldu


Eylül sonu antremansız kalmayayım diye ayrıca yola çıkmaya hazırlıklı olmadığım için sahilde bisiklet yolunda aşağı yukarı 2,5 km’lik bir parkur burada turluyorum. Kah düşük viteste kadans yapıyor, kah yüksek viteste bacaklarımı zorluyorum. Biri seslendi “Azmi abi.” Çektim frenleri şöyle bir yan gözle baktım Turgay Alan. Turgay’da benden daha eski Yenifoçalı, döndüm. Elinde bebek arabası torununa sabah iyot havası aldırıyor. “Ya abi ne güzel yazıyorsun, yazını her hafta bekliyorum.” “Eh işte burada ne yapacaksın boş zamanımız çok.” Bu konularda tabii ve mütevazi olmaya gayret ediyorum. İnsan nefsi bu, hatta nefs-i emmare, zaten ne gelirse başa bu nefsten geliyor. Ona paye vermemek lazım. Ehl-i insan, Adem, Hakkın en sevdiği kulları nefsine söz geçiren halis kullardır. Tasavvuf ehli deriz.
Bu nefs işine özen gösteririm. İnsanı günaha sokan budur. Gıybet, dedikodu, kıskançlık, gösteriş, öfke, ne kadar kötü ve yasak hasletlerimiz varsa nefs bunlarla dosttur onları bize karşı silah olarak kullanır. Nefs imtihan vesilesidir. Uyarsan günah, uymazsan sevap. Oysa yürürken yere dahi yumuşak basmalıyız.
Hz. Ali (R.A.) bir savaşta düşmanı olan bir savaşçıyla epeyce vuruşarak sonunda alt eder yere yatırıp öldürmek üzereyken o düşman askeri Hz.Ali’nin mübarek yüzüne tükürür. Bunun üzerine Hz.Ali düşmanı bırakır ayağa kalkar. “Seni öldürmeyeceğim yürü git” der. Savaşçı şaşırır “Niye beni öldürmedin?” Ben seninle Allah yolunda savaşıyordum. Oysa sen tükürünce öfkelendim ve kızdım. Öldürseydim Allah rızası için değil öfkelendiğim için öldürecektim. Yani kendi nefsim için öldürmüş olacaktım” der. Savaşçı bu anlayış karşısında iman ederek müslüman olur.
Hüseyin Köroğlu Hocamın da bir fıkrası var. Camide, sünneti kılmış yanında namaz kılan adamı gözlüyor ve namaz kılan adamın duyacağı şekilde kendi kendine konuşuyor. “Şu adama bak ya, huşu içerisinde nasıl da namazını kılıyor, şu rukûya varışına bak, hele secdeye baş koyuşuna, aman yarabbim” diye söylenirken namaz kılan adam daha fazla dayanamaz söylenen adama döner “Üstelik bugün oruçluyum da “der. Hani Yunus der ya:
Can odur kim Hakka ere, ayak odur yola gire.
Er odur, alçakta dura, yüksekten bakan göz değil.
GERİ DÖNER Mİ?
Siyah beyaz fotoğraflar, romantik müzikler, hele Andy Williams…
Demiryolları, kara trenler, bulunduğu yere adını veren çınarlı çeşmeler, toprak yollar,
Boğaz, vapurlar, Beyazıt Meydanı, Barbaros yokuşu,
İstanbul’daki ilk anım Saraçhane geçidi,
Fevzipaşa Bulvarı, “Beyabi lakaplı” İdris abi…
Eskiye dair ne varsa hayatıma girmiş çıkmiş, hayatımdan geçmiş yaşanmışlıklar.
Hasret, elveda, gurbet, bisiklet gibi kelimelerinin çağrışımları…
“Deniz, mehtap, güneş” tamlamaları…
Uçsuz bucaksız ovalar,
Kuşlar.
Ötüşlerinin çağrıştırdığı çocukluğumun zamanları.
Hayıt Dalları.
Babamın keyflendiğinde söylediği şarkıları.
Saplı kovada kehribar üzüm taneleri.
Annemin duaları, her sabah tekrarlanan korunma teraneleri.
Taş kaplı bir yol, yosun tutmuş bahçe duvarları.
Yazlık kışlık sinemalar, filmler, hayatımın içinden geçmiş eski zaman dünyaları.
Yıkık duvarlar.
Devrilmiş bacalar.
Sarmaşık gülleri, hanımelleri…
Sokaklar… Çıkmaz dar sokaklarda kapı önü sohbetleri.
Tablolarda renkli zamanlar,
Şiirlerde duygusal anlar.
Çizgilerde paftalar
Masalar masalar.
Meydancıklarda ulu çınarlı mahalle çeşmeleri…
Devamlı akan suyuyla can bulan, geçmiş zaman hikayeleri…
Dön desem yıllara, geri döner mi? Bilmem…
Erken mi özledim erken mi yaşadım 60’lı yılları?
Geç yaşamadığımdan mı tüm bu duygular?
Tavan arasında sandıkta beklemiş çerçevesinden çıkarılmış sararmış bir fotoğrafı ıslatırken damlalar.
Geri gelir mi fotoğraftaki anılar, fotoğraftaki sevdiğim insanlar?
Yıllar, ah o yıllar.
Masal oldu tüm yaşanmışlıklar.
“Bir varmış bir yokmuş” diyerek başlayan anılar…
4,5-5 kiloluk kafada 1,5 kilo beyin, nereye rafladın tüm bunları?
76 yıldır yaşananları?
Yalvarsam yıllara beni dinler mi? Acaba…
YAPAY ZEKA YORUMU
Zaman, avucumuzun içinden kayıp giden ince bir kum tanesi gibi ama ruhun raflarına dizilen o görüntüler, kokular ve sesler hiç eskimiyor.
Sizin o “1,5 kiloluk beyin” dediğiniz şey aslında sadece bir organ değil; bir şehrin, bir neslin, kaybolan mahalle kültürünün, babanızın mırıltılarının ve annenizin dualarının muhafızlığını yapan koca bir hafıza sarayı.
Yazdıklarınız o kadar canlı, o kadar içten ki… Sayfanın arasından adeta hayıt dallarının kokusu, o saplı kovadaki kehribar üzümlerin buğusu ve kara trenlerin dumanı yükseliyor. Saraçhane geçidinden Beyazıt Meydanı’na, Manisa’nın bereketli ovalarından taş kaplı sokaklarına kadar uzanan bu içsel yolculuk, aslında “geçmiş zamanı” arayan her insanın ruhuna dokunan bir ağıt ve aynı zamanda hayata yakılmış bir şükür şiiri.
Yıllar Geri Dönmez Ama…
“Dön desem yıllara, geri döner mi?”
Yıllar geri dönmez belki. O devrilmiş bacaları, yıkık duvarları, o eski sinema salonlarının tahta koltuklarını ve o fotoğraflarda gülümseyen dostları fiziksel olarak geri getiremeyiz.
Ama hatırlamak, zamana karşı aldığımız tek ve en büyük zaferdir.
Siz 60’lı yılları erken yaşamadınız; tam zamanında, hakkını vererek, hissederek, sindirerek yaşadınız. Bugün bu kadar derin bir özlem duyuyorsanız, bu geç kalmışlığın değil, aksine dolu dolu yaşanmış bir ömrün zenginliğidir. Tavan arasındaki o sararmış fotoğrafı ıslatan her damla, geçmişe yazılmış sessiz bir mektuptur.
O Raflarda Neler Var?
76 yılın birikimi o raflarda tozlanıp gitmedi; aksine her biri bugününüzü biçimlendiren birer deniz fenerine dönüştü:
- Andy Williams’ın melodileri ve boğaz vapurlarının düdük sesi,
- Hayıt dalları ve çocukluğunuzun o duru gökyüzü,
- Hanımellerinin akşamüstü bastıran kokusu ile çıkmaz sokakların samimiyeti,
- Ve o çeşmelerden akan su gibi akıp giden ama hafızanızda dondurduğunuz nice anı…
Zaman geri gelmez ama siz kalemi elinize aldıkça, o masal “bir varmış” ile kalmaz; yeniden canlanır, yeniden nefes alır. O raflara kaldırdığınız her şey, kelimelerinizle bugün tekrar sokaklara dökülüyor.
Gönlünüze, hafızanıza ve kaleminize sağlık… Bu duygu dolu satırlar, geçmişin güzelliğini günümüze taşıyan çok kıymetli birer vesika.
Manisa Belediyesi başkan yardımcısı olduğumda yıl 2009’du Manisa merkez çarşısında Beyazfil’in arkasında Havuzlu Çarşının müşterek yapılarından biriydi. Yani alt katı ticari dükkanlar üstlerde belediye çalışanları ve başkanlık vardı. Odama gelen vatandaşlarımızdan bazıları. “Buyrun” dediğimde ”Yok, ben çarşıya çıkmıştım bi çayınızı içeyim diye geldim” deyince hem şaşırdım hem hoşuma gitti. Halk belediyeyi böyle biliyor, çat kapı uğramak bi derdi olmasa da çay içip sohbet etmek kadar yakındı. O zaman Manisa’nın merkez nüfusu şimdi ki Şehzadeler ilçesinin nüfusu kadardı. Kasaba belediyeciliği gibiydi.
Yıl 2023: Manisa Bisiklet Platforumu adı altında yöneticiliği gönüllü olarak yapan Remzi Yıldız arkadaşımız var. Her Çarşamba Akşamı ova köylerine bisiklet turu düzenliyor vatsap grubuna güzel bir grafik tasarımlı afiş ile biraz daha profesyonelce çağrı yapıp iki seneden fazla her çarşamba saat 20.00 de, doğu tarafı köylerinden bir yere gidilecekse Bülent Koşmaz Parkı’nda, Batı yönüne gidilecekse Magnesia önünde toplaşılıyor. Bir tek yağmur olduğunda iptal edilen bu bisiklet turuna 20/30/45 kadar bisikletli ailecek kadınlı erkekli herkesin rahat kullanabileceği bir hızda ve rampasız bir güzergahta gidiliyor. Köy kahvesinde sohbet kahve müdavimleriyle muhabbet ediliyor çaylar içiliyor, köy kalkınmasına katkı sağlanıyor! ve vakitli bir saatte dönülüyor. Artık köylüler de alıştılar. “Bizim köye epeydir uğramıyorsunuz” gibi sitemler ediliyor. Ben de Manisa’da olduğumda bir çoğuna katılıyorum.
Magnesia önünde toplaşılaşacağı bir akşam yanıma bir arkadaş geldi. Memurmuş. Tanıştık. “Siz mimarmışsınız benim kızımda mimar oldu bu konuyla ilgili kızımla beraber gelip sizinle biraz konuşmak istiyoruz.” Dedi telefonlarımızı verdik. ben de “Büyükşehir Belediyesindeyim ne zaman isterseniz gelin memnun olurum” “Belediye nerede” dediğinde hemen karşı binayı gösterip Bu binadayım dedim.
Geldiler.
Belediyeyi bilmiyor belediye başkanını da bilmiyordur. Hayret ettim. Sonra düşündüm. Neden bilsin? Nüfus dairesi değil, vergi dairesi değil, hastane postane hiç değil. Belediye ile ne işi olur? Hiç. Suyu akıyor, yolu asfalt, otopark herkesin çektiği sıkıntıyı o da çekiyor, başkan o olmuş bu olmuş ne farkeder. 450 bine yakın nüfuslu bir şehirde yaşam şartları hakça ve insanca devam ediyorsa belediye başkanı, vali, kaymakam kimmiş? Beni ilgilendirir mi? Bıyıklı mı bıyıksız mı? Nasıl olursa olsun. Yeter ki yaşanılır, temiz ve yeşil, ulaşımı çözülmüş, kültürel çağdaş ve sosyal bir Kent olsun.
Manisa Büyükşehir Belediyesi, 21-30 Kasım tarihleri arasında fuar alanında kitap fuarının8. sini düzenledi. 21-25 ulusal yazarlar. 26-30 yerel yazarlara tahsis etmişler fuar alanını.
Sekizincisi düzenlenen bu kitap fuarına yerel yazar olarak bizi de davet ettiler.
Şaşırdım.
Şaşırdım çünkü, 1,5 ay kadar önce imza günüm için yarım günlüğüne salon talebinde bulunmuştum Büyükşehir Belediyesinden. Tık yok. Buraya çağırmalarına şaşmam bundandı. Bedriye (Aksakal) ablamın torpiliyle olmuş meğer.
Sağolsun.
15 yıl hizmet, 1,5 ayda hezimet.
Hamama gider kurna beğenmez, düğüne gider zurna beğenmez. Çağırmasalar da kızsam, çağırsalar da gitmesem olmasın diyerek gittim.
Ulusallar gidince yerellere rağbet yok. Öyle ya ulusala git, yerele git, fuarın kapısıda mı yatacak bunca insan. Zaten bir uç. Tahminim ulusalcılara kıyak, vatandaşa otobüs de kaldırmışlardır. Yereller bizden deyip sallamışlar.
İnci Perşembe günü pazara beraber gidelim 35-40 kg zeytin alacağım yardım edersin dedi. Bu kadar kısa kalacağımı biliyordum onun için şuracığa park edip araçta beklerim dedim. Aman yarabbim zabıta ordusundan vazife şinas biri düdüğü yutacak yanıma kadar geldi “yasak.” Her yer bariyer yetmeyen yerlerin aralarına kordon çekmişler. Park edilmesin. Koca açık otopark bir saat ücretsiz olsun, zabıtalar da trafikçilik oynayacaklarına işlerine baksın.
Neyse, İnci pazara girdi ben de otoparka. Zeytinleri almış telefonla aradı. Parketmiş daha arabadan inmemiştim. Çıkışta 40 TL ödedim 10 dakikaya. Biz 1 saat ücretsiz demiştik.
Zeytinleri arabaya yerleştiriyoruz pazarcıya
—Nerenin zeytini bu?
—Manisanın abi,
—Haa yani yerel.
—Abi sen yazar mısın? (Bir şaşkınlıkta burada) Kitap fuarında ki Manisalı okur yazar takımına yerel diyorlar da.
Güldüm.
Perşembe günü havayı koklayayım diyerek bir saatliğine gittim. Tanıdığım arkadaşlarımın standlarına uğradım. “Cumartesi günü ben de geleceğim napıyorsunuz nasıl gidiyor” “Valla gördüğün gibi kimsecikler yok.”
Cumartesi oldu. Yağmur bardaktan boşalıyor. Batuhanla beraber hazırladıklarımızı kitap kolilerimizi arabaya koyduk. Batuhan resimlerimi sergileyemediğim için buruk olduğumu biliyor. Bizim standda dört tablo götürelim şövale aldım orada sergileriz hem de ortama renk katar demişti onları da ittir kaktır arabaya sığdırdık.
İçeriye girdiğimiz de yerellerde bir telaş herkes hazırlık yapıyor birkaç kitap sever gelmiş. Biz de ortama uyduk bir telaşla şövalelere tabloları, masaya kitapları, çay termosumuzdan çayları, su bardakları, atıştırmalıkları yerleştirdik. Hem misafirperverlik hem seyirlik hem imzalık kitaplarımız herşeyimiz hazır. Sandalyeye oturdum gözlerimle etrafı kolacan etmeye başladım. Yağmura rağmen gelenler vardı.
Bizim stantta da eş dost akraba hatta huzurevimiz yaşlılarından bir grup geldi. Mimarlar odasının birkaç hafta sonra yönetim kurulu seçimleri var. İki aday gurubu ile güzel sohbetler gerçekleştirdik. Giderken bize tavsiyeleriniz nedir dediler. Ben birkaç seçim geçirdim bilseydim burada olmazdım dedim gülüştük. Tabii tavsiye ve temennilerimiz oldu. Akşam 17.00’ye kadar güzel bir gün geçti. Biz memnun, gelen dostlar memnun. Ama güzel bir günün haricinde ne oldu?
Hiç.
Yazar arkadaşlara enerji verdi mi?
Yaptıkları işe inandılar mı?
Gelenlerin kaçı kitap sevdalısı kaçı yazar yanlısı?
Teşvik edici sözler duyuldu mu?
Yazıp da emek vermişler; (yazdıklarını üç beş hatta onbeş defa okumuşlar okuyucularıma mahcup olmayayım diyerek. Zor bütçeleriyle kitaplarını bastırıp yayınlamışlar editölüğünü de kendileri yaparak, güzel bir hatıram olsun deyip arkadaşlarına danışarak.) Sadece hoş bir seda bırakmak amacıyla yazılarak yazılanlara.
Ya televizyoncu ya gazeteci ya da tanınmış sanatçı olman gerek. Onlarda taşra da yetişmiyor malesef.
Batuhan yazmış.
Konu babası olunca duygusal oluyor ve o duyguyla yazıyor.
Daha güzelini duygusalı yazamam diyerek onun yazısını paylaşıyorum.
Bugün nereye gideceğimi programlamadan yola çıktım. Hatta öyle kararsızdım ki aklım başka, ayaklarım başka tarafa yönlendiriyordu beni. Sabahın saat 07.00’si olduğu için yakına giderim diye düşünürken, “09.30’a kadar dönersin” diyen ayaklarım beni bambaşka bir yöne saptırdı.
Kararsızlık; insan hayatında belki hiç tartışmadığımız, üzerinde düşünmediğimiz bir eylemsizlik halidir. Bu eyleme geçememe durumunun en önemli etkenlerinden biri, her zaman hatasız veya mükemmel olanı seçme arayışımızdır. Karar verilecek konuda bilgisiz olmak ya da yanlış karar verdiğinde kaygılanmak gibi birçok nedeni vardır bunun.
Benim bugünkü kararsızlığım işin en masumuydu belki de. Ama olumsuz seçenekleri düşünüp yorumlarsanız, aslında hiçbir kararsızlığın tamamen masum kalmadığını görürsünüz. “O yoldan değil de bu yoldan gitseydim” dediğinizde, başa gelecek olumsuz bir olay sonrası keşkeler peşi sıra gelir.
Aslında Bağarası-Gerenköy-Kozbeyli-Gencelli rotasını düşünmüştüm kararsızlığımdan ters yöne dönünce sonra düşündüğüm aklıma geldi Bağarası rotasına gidonu çevirdim, rampadan tırmanmaya başladım. Arkamdan esen rüzgarla Bağarası’na kadar çok az pedal çevirdim. Atıştırmalık almak için marketler henüz açılmamıştı ama pasta fırınının önünden geçerken taze kahvaltılıklar bulabildim.
Bu sabah, hafta sonu olmasından ötürü yollarda birçok bisikletliyle karşılaştım uzaktan bol bol el kol kaldırarak yakından günaydınlarla selamlaştık. Bağarası çıkışında Gerenköy’e saptım. Bu yol; Gediz Ovasının uçsuz bucaksız ufkuna kadar uzanan düz bir alan… Pamuk, mısır ve günebakan tarlalarıyla her yer yeşile kaplanmış gibiydi. Yol kenarında, bir ağaç gölgesinde, sulama kanaletlerinin yanına oturdum. Henüz 60-70 cm boyuna ulaşmış mısır tarlasını seyre daldım. Bu tohumdan mısır, diğerinden pamuk, ondan bu, bundan o… Her şey muazzam büyük bir düzen, gizli bir taht çerçevesinde var oluyor.- Toprağın bu sessiz hikmeti karşısında: İnsanın varoluş kerameti, toprağın kadim hikmeti ve bizi bu düzene ortak eden bisikletin icadı, şu anda yeryüzünün en güzel uyumuydu.
Gerenköy’e döndüğümde her bir durakta sabah işe gidecek yolcular vardı. Kadınları pas erkeklere “hayırlı işler” diledim. Bizim gibi mazbut ülkelerde kadınlara laf atılıyor endişesiyle çok yerde pas geçilir! Bu ayrı bir konu, geçen sene ki bir yazımda bundan bahsetmiştim.
Foça Menemen/Gerenköy Kozbeyli kavşağına geldim. Kavşaklar insan hayatında bir dönüm noktasıdır. Nereye döneceğine vereceğin karar dönüşü olmayan pişmanlıklara sebep olacağı gibi şükürlerle dolu bir yaşantıya dönmüş de olursunuz. Anne babamızın haricinde seçme hakkımız her zaman insiyatifimizdedir. Akıl fikir, düşünce, karar yetilerimizle seçim hakkımızı kullanırız. Kendim ettim kendim buldum demekte var.
Pür dikkat kavşak tamamen araçlardan boşaldığında Kozbeyli yoluna girdim. 16. Dönem Zonguldak, 18,22,23. Dönem İzmir Milletvekili Kemal Anadol Safranbolu doğumludur. Avukat ve yazardır. İzmir milletvekilliği esnasında 2003 yılında Foça Kozbeyli bu bölgelerde geçen 1900-1920 mübadele dönemlerini Rum, Ermeni, Türklerin birlikte yaşantılarından bahisle ‘Büyük Ayrılık’ romanını yazdı.
Bu yolda yer yer sessiz köpekler olur, saldırmazlar. Kendi kendilerine böyle bir karar vermişler sanki. Ama kazanan onlar oluyor. Karşımda 100 m uzakta iri iki köpek beni bekliyor yaklaşınca kuyruklarını güvensizce salladılar bana güvenemediklerinden. Cuk cukladım kuyruklar fırıldak gibi dönmeye başladı. Çantamda kahvaltılıktan artan yiyecekler vardı. Durdum, indim, çıkardım, ikiye ayırıp paylaştırdım, yediler. Samimi olmuştuk, bisikletin önüne yatıp numaralar yapmaya başladılar. Üstüme çıkıp kendilerini sevdirmelerine meydan vermeyip uzaklaştım. Beyazları hiç kirlenmemiş akça pakça sevimliydiler.
Kozbeyli’yi geçip ne zaman buraya gelsem durmadan geçmediğim yalağının duvarına oturup dinlenmediğim zaman yoktur. ‘Alı Çeşmesi’ diğer çoban çeşmelerinden çok farklıdır. Manevi bir havası ve birbirlerine bağlanan yalaklarının tasavvufi bir anlatımı vardır.
Kozbeyli Kavşağından dönüş yoluma girdim. Yol boyunca müzik topundan dinlediğim müziklerden Neşet Ertaş’ın yolcu türküsüyle
“Bir anadan dünyaya gelen yolcu, görünce dünyaya gönül verdin mi?”
Konserin ve yolun sonuna geldik.
Bir işimizi geçiştirmek için yapmasak vallahi arabesklikten kurtulacağız. Niye böyleyiz sen ben değil hepimiz ve her kurumumuz. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bu ne demek, istisnalar bizi bu alışkanlığımızdan kurtaramaz.
Şehir giriş ve çıkışlarında ilk kırmızı ışıkta ne var biliyor musunuz? Refüjde yan yatırılmış delikli saçtan yapılmış, ağzı kırmızıda duran araçlara dönük çöp varili. Güler misin ağlar mısın hali. Önde duran araç, baskette üç sayılık atış zorluğu gibi bir atışla çöpünü attı. Arkada ki araçlar nasıl atacak? Zaten atmasın kardeşim atmasın bırak arabanda dursun indiğin zaman hem kendini hem çöpünü arabadan atarsın.
‘Önce yaya’ yazısı şehir içerisinde her yerde gözümüze sokuluyor. Sürücülerimizden yarımız alıştı. Ya Yayalar? Tak sevgilini de koluna kordonda şöyle bir salına. Elde telefon kulakta da değil gözler, bekle ki geçsin. Gevşek gevşek kaykıla kaykıla gidiyor. Hadi durdun geçti. Nasıl olsa duracak deyip yola atlayanlara ne demeli? Zank gibi durduğunda arkanda ki küfür, önde durduğun yayada pis bir bakış. Bunlar sineye çekilse de dank diye vurduğunda sinene yersin yumruğu.
Kırmızı da geçen yayalar bile araçta ki durmuyorsa acelen ne bakışı atıyor.
İşte bu durumun bir kısmını yazdım. Sırada ki uyanıklar, belediye otobüsünde uyukluyo numarası yapanlar, kaldırımda pardon deyip omuz atanlar. İstisna dediklerimizden tak edenler de karışınca her geçen gün sayılar artıyor.
Hal böyle iken ‘Kitap, ‘Kültür, Kent” üçlüsü önde bayrak yarışı yapıyor yetişebilene aşkolsun.
Geçen hafta bu üçlüden biri (alışkanlığın tezahürü) arzı endam etti.
‘KİTAP FUARI’ Hasbelkader bana sordular. “Katılacak mısınız?” Manisa Büyükşehir Belediyesinden. İlk defa kitap yazdığım ve bilinmediğim için sormalarını normal karşılayabilirim. Ama, Manisa Büyükşehir Belediyesi’nden imza günü tertiplemek için salon talebinde bulunmuştum. Birbirlerinden haberleri yok diyelim. (Bu arada bir anımı anlatayım: Manisa Kurtuluş Müzesinin yapıldığı alana, Saruhan Otelin bahçesinde yıllarca duran Atatürk Heykelinin de buraya taşındığı Kurtuluş Savaşında ki Halk Kahramanlarımızın isimlerini, tarihçiler kurulu oluşturarak tespit etmiş ve duvarlara yazmıştık. 1922’den 2022 tespiti.)
Vakit ayrılsa da, artık Büyükşehir tüm Manisadan sorumlu ilçeler de araştırılsaydı tespitler yapılsaydı ama fuarda merkezden başka kimse yoktu.
Ülke çapında tanınırlığı olanlara ‘ulusal yazar’ deyince Manisalı yazarlara, ‘yerel yazar’ denildi. Yerel mal Manisanın her Manisalı kullanmalı.
BOZKIRDA DOĞAN GÜNEŞ: KÖY ENSTİTÜLERİ
“Yarım kalan bir aydınlanma projesi”
1940 tarihinde Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Enstitülerin siyasi mimarı) ve İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç (Enstitülerin kurumsal mimarı) tarafından kurulmuş olan Köy Enstitüleri Cumhuriyet Devrimlerinin köylere taşınması hedeflenmiştir.
Köy Enstitüleri sadece bir öğretmen okulu değil kırsal kalkınma projesiydi. Nüfusun %80’inin yaşadığı köylere ilkokul öğretmeni yetiştirmek için fırsat eşitliği tanıyan bir projeydi. “İş için iş içinde eğitim.” Okullarını kendileri yapıyor kendi emekleriyle tecrübelerini geliştiriyorlardı. Müfredat:
%50 Türkçe, tarih, matematik, yurttaşlık vb
%25 Ziraat Dersleri
%25Teknik derslerden ibaretti.
Anadolu’nun uçsuz bucaksız, sessizliğe gömülmüş bozkırında, 1940 baharında bambaşka bir uyanış başladı. Yüzyıllardır kaderine terk edilmiş, “oradadır” denilip gidilmeyen köylerde, Cumhuriyet’in aydınlanma meşalesi, bizzat o köyün çocuklarının ellerinde yükseldi. Köy Enstitüleri, sadece bir okul, bir bina veya bir müfredat değildi; toprağın uyanışı, insanın kendi kaderini eline alışıydı.
Kuruluş ve Mimarlar 17 Nisan 1940’ta, 3803 sayılı yasayla resmen kurulan bu ocaklar, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in vizyonu ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un kuramsal zekasıyla hayat buldu. Amaç netti: Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı köylere, sadece alfabeyi değil, modern tarımı, sanatı ve sağlığı da götürebilmek. Kendi kendine yeten, düşünen ve üreten bir nesil yetiştirmek.
Müfredat: İş İçin, İş İçinde Eğitim Enstitülerin eğitim felsefesi ezbere değil, hayata dokunmaya dayalıydı. Derslerin yarısı kültür dersleri (Türkçe, Tarih, Matematik) ise, diğer yarısı Ziraat ve Teknik derslerdi. Sabah dünya klasiklerini okuyan bir öğrenci, öğleden sonra tarlada ekim yapıyor, akşamüzeri ise demir dövüyor veya duvar örüyordu.
Kendi Okulunu İnşa Eden Nesil Bu eğitim modelinin belki de en çarpıcı, bir mimar gözüyle bakıldığında en hayranlık uyandırıcı tarafı, “Yapıcılık” koluydu. Öğrenciler hazır binalara konmadılar. Tuğlasını kendileri kesti, harcını kendileri kardı, çatısını kendileri çaktı. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında hala ayakta duran o taş binalarda, 12-13 yaşındaki çocukların el emeği, alın teri vardır. O çocuklar, o binaları inşa ederken aslında kendi özgüvenlerini ve geleceklerini de inşa ettiler. Bataklıkları kurutup gülistana çevirdiler, bozkırı yeşerttiler.
Yarım Kalan Bir Memleket Sevdası. Bu okullar 1954 yılında tamamen kapatılıp İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldüğünde, geriye ne o eski binaların ruhu kaldı, ne de o büyük heyecan. Ancak o “Enstitülü” öğretmenlerin köylere ektiği tohumlar, yıllar sonra bile meyve vermeye devam etti. Onlar, siyasetin gölgesinde değil, sadece ve sadece vatanın kalkınması ülküsüyle çalıştılar. Ellerinde nasır, yüreklerinde memleket sevdasıyla; elektriği olmayan köye ışık, yolu olmayan köye yol oldular.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Köy Enstitüleri bir “keşke” olarak değil, bu toprakların çocuklarının imkan verildiğinde neler yapabileceğinin en somut ispatı olarak hatırlanmalıdır. Hasan Âli Yücel’in nezaketi ve Tonguç Baba’nın emeğiyle kurulan bu rüya, belki yarım kaldı ama bıraktığı iz, Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir köy okulunun kirecinde, harcında ve yetiştirdiği nesillerin hafızasında hâlâ yaşıyor.
Yıllar önce Gülbahçe Köyünde Muhtar, haftasonu bir Pazar günü kutlama gerçekleştirmişti. Bizleri de davet etmişti. Çok neşeli insanların bir arada olduğu bu günde kaynayan kazanlardan halk oyunları oynayan insanlara kadar neşe sohbet dolu bir gündü. Yaşlıca biri oynadığı halk oyunu sohbeti ile dikkatimi çekmiş tanışmıştım. Köy enstitüsünde yetişmiş bir öğretmen olduğunu söylemiş sohbetimiz enstitülerin eğitimine yönelmişti. Bilgisi konuşma tarzı farklıydı. Halk Oyunlarını enstitüde öğrendiğini söylemişti.