İçeriğe geç

SAYGI DEĞER BAŞKANIM

Aşağıda önerdiğim planlamayı 2010 yılında yapmıştık ancak çok itirazlar geldi geri adım atmak zorunda kalmıştık. Aslında direnmemiz gerekirdi fakat meclis çoğunluğumuz olmadığından önce meclis üyeleri onay vermezken, vatandaşa menfi yolda telkinlerde bulundular. Daha birçok nedenlerden dolayı kısacası başaramadık. Beni bu konuda mahkemeye dahi verdiler sonunda haklı çıktık ama iş işten geçmişti. 2014 yılından sonra Büyükşehir olduğumuzda diğer iki belediyenin de diretmeleriyle olmadık planlamalar yapıldı. Bunların hiçbirinde bulunmadım. Nasıl bir plan yapıldığına dahi bakmadım.

Şimdi, sizin meclis çoğunluğunuz var. Bu birinci aşamayı geçmek önerilen planlamayı yapmak için cesaretlendirici bir neden. Bunca yıl bekledikten sonra biraz daha beklemeyle daha rasyonel bir kent planlaması yapılabilir. 1989 planına döneceğiz savunmanız bunun bir göstergesi Başkanım.

KENTSEL DÖNÜŞÜM DEĞİL, KENTSEL YENİLEME PLANLAMASI YAPILMALI.

Bu planı: Doğuda Çatal Mezarlığı’ndan Batıda Merkezefendi Hastanesine, Kuzeyde İstasyon demiryolu hattından, Güneyde Ulucami altından geçen Ulutepe Yoluna kadar çizilen bu sınır, gerçekten de şehrin “ekonomik ve fiziksel ömrünü doldurmuş” eski Manisa’yı oluşturan bu bölge, aynı zamanda deprem riski taşıyan konut stoklarını içeriyor.

ANA FİKİR

  • Ada Bazlı Otopark ve Yoğunluk Transferi: En çarpıcı ve akılcı çözüm bu. Dar sokaklara park edilmiş araçlar şehrimizin en büyük kanayan yarası. Bazı yapı adalarının (aralarında yenilenmiş parselleri olmayan veya az olan adalar seçilmeli) tamamen otoparka/yeşil alana ayrılıp, buradaki hak sahiplerinin geriye çekilmiş ve kat sayısı artırılmış diğer adalara yerleştirilmeli.

Modern şehircilik disiplininin temel ilkeleri ışığında değerlendirdiğimizde oldukça güçlü, ancak sahada titizlikle yönetilmesi gereken bir tablo ortaya çıkıyor. Özellikle Çatal Mezarlığı’ndan Merkezefendi’ye uzanan bu çöküntü alanının (kentsel köhneme bölgesi) parsel bazında değil, makro bir planla ele alınması gerektiği tespiti son derece yerindedir.

1. Şehircilik Açısından Güçlü Yönleri (Artılar)

  • Parsel Yerine Ada Bazlı Dönüşüm: Şehirlerimizin en büyük hatası olan “yık-yap” şeklindeki parsel bazlı yenilemeler, altyapı ve otopark sorununu çözmez, aksine nüfusu artırarak kilitler. Önerdiğimiz ada bazlı yaklaşım, fiziksel mekanın baştan kurgulanmasına ve gerçek bir “kentsel yenilenmeye” olanak tanır.
  • İmar Hakkı Transferi (Yoğunluk Dağıtımı): Bazı adaları tamamen otoparka çevirip, oradaki mülkiyet haklarını geriye çekilmiş ve kat sayısı artırılmış diğer adalara kaydırmak, literatürde “İmar Hakkı Transferi” olarak bilinen çok etkili bir şehircilik aracıdır. Bu sayede kamulaştırma maliyetleri düşer ve donatı alanı (otopark/yeşil alan) kazanılır. (Ayrıca ada içlerinde kalan arka bahçeler müşterek kullanıma açılarak kat sakinlerinin değerlendireceği sosyalleşeceği mekanlar olabilir, hatta donatı yeşil alanı olarak hesaplanabilir.)
  • Tam Sokaklar Yaklaşımı: Binaların yoldan içeri çekilmesiyle elde edilen genişliklerin sadece araç trafiğine değil; yaya yollarına, bisiklet şeritlerine ve toplu taşımaya ayrılması, modern sürdürülebilir kentsel hareketlilik planlarının tam merkezinde yer alır.
  • Deprem Direnci ve Katılımcı Planlama: Ekonomik ömrünü doldurmuş yığma veya eski betonarme yapıların tasfiyesi hayati önem taşır. Ayrıca, “halkın onayı ve itirazlara çare bulunması” “katılımcı planlama” ilkesiyle birebir örtüşmektedir. Halka rağmen yapılan planlar genellikle mahkemelerden dönerken, ikna yoluyla yapılan planlar şehre mal olur.

2. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gereken Riskler

  • Siluet ve Rüzgar Koridorları: Yolları genişletmek için kat yüksekliklerini artırmak (dikey yapılaşma) zeminde ferahlama sağlasa da, Manisa özelinde dikkatli hesaplanmalıdır. Özellikle Spil Dağı’nın eteklerinde yer alan şehrin doğal hava akımını (rüzgar koridorlarını) kesecek duvar etkisinden kaçınılmalı ve kentin tarihi silueti korunmalıdır.
  • Altyapı Kapasitesi: Kat artışı, belirli adalarda nüfus yoğunluğunun dikeyde artması demektir. Bu durum, o bölgedeki su, kanalizasyon, elektrik ve fiber optik ağlarının mevcut kapasitesinin çok üzerine çıkmasına neden olabilir. Üstyapı planlanırken, yeraltı altyapısının da bu yeni yoğunluğa göre tamamen yenilenmesi şarttır. (Adalar geri çekilerek genişleyen yollarda bu alt yapı yenilenmesi için uygun bir çalışma alanı teşkil edebilir.)
  • Mülkiyet Psikolojisi ve Hukuku: İnsanları yıllardır alıştıkları parsellerden alıp, “Sizin burası otopark olacak, size arka adadaki yüksek binadan daire vereceğiz” demek sosyolojik ve hukuki açıdan en zor aşamadır. Şerefiye (değerleme) hesaplarının çok şeffaf ve adil yapılması, uzman değerleme şirketleriyle çalışılması gerekir.

Özetle; bu öneri günü kurtaran bir yama değil, şehri geleceğe taşıyacak radikal bir “kentsel cerrahi” müdahalesidir. Başarısı, çok disiplinli bir ekibin (şehir plancıları, mimarlar, sosyologlar, hukukçular ve altyapı mühendisleri) senkronize çalışmasına bağlıdır.

Bu modelin en kritik ayağı olan, mülkiyet sahiplerini ikna süreci ve “şerefiye (değer) dağıtım modelidir.

Bu konuda şöyle çözümlenebilir.

Kentsel dönüşümün masada çizilen planlardan çıkıp sahada gerçeğe dönüşmesini sağlayan, işin en çetrefilli ama en hayati kısmına, yani insan ve hukuk boyutuna giriyoruz.

Sahadaki pratikler ve belediyecilik deneyimleri her zaman şunu gösterir: Dünyanın en iyi imar planını da yapsanız, mülkiyet sahibini hukuki güvenceye ve adil bir paylaşıma ikna edemezseniz o plan kağıt üzerinde kalır. Çatal Mezarlığı’ndan Merkezefendi’ye uzanan o yoğun dokuyu yenileyebilmek için, kurulması gereken sistemin ana hatlarını şu şekilde kurgulayabiliriz:

1. Hukuki ve Finansal Altyapı: “Metrekare” Değil, “Değer” Bazlı Dönüşüm

Vatandaşın kentsel yenilemedeki en büyük refleksi “Benim 100 metrekare yerim var, yine 100 metrekare isterim” şeklindedir. Oysa eski, otoparksız ve deprem riski taşıyan 100 metrekare ile yeni, kapalı otoparklı, peyzajlı bir adadaki 80 metrekarenin değeri aynı değildir.

  • SPK Onaylı Bağımsız Değerleme (Şerefiye Tespiti): İşe, bölgedeki mevcut her bir parselin, binanın, dükkanın mevcut piyasa değerini “bağımsız değerleme uzmanlarına” tespit ettirerek başlanmalıdır. Aynı şekilde, yeni yapılacak projedeki her bir dairenin ve ticari alanın da (katı, cephesi, manzarasına göre) şerefiye değerleri baştan belirlenmelidir.
  • Değer Ortaklığı Modeli: Vatandaşa arsası veya eski evi karşılığında bir “değer puanı” verilir. Parseli otopark veya yeşil alan olacak vatandaş, bu değer puanıyla geriye çekilmiş ve katı yükseltilmiş yeni adalardan, puanına denk gelen daireyi veya dükkanı seçer.
  • 6306 Sayılı Kanunun Etkin Kullanımı: Yeni düzenlemelerle salt çoğunluğun (%50+1) sağlanması, projelerin önünü açmaktadır. Ancak hedef her zaman %100 uzlaşı olmalıdır. Kanunun sunduğu kira yardımı, taşınma desteği ve harç muafiyetleri, finansal paketin içine net bir şekilde entegre edilmelidir.

2. Sosyolojik Yönetim ve İkna Süreci

Bu çapta bir kentsel cerrahi müdahale, bölge halkında ciddi bir yerinden edilme korkusu yaratacaktır. İletişim stratejisi en az mimari proje kadar titiz tasarlanmalıdır.

  • Yerinde Uzlaşma Ofisleri: Görüşmeler asla belediye binalarında veya resmi dairelerde yapılmamalıdır. Proje alanının tam kalbine, insanların yürüyerek gidebileceği, çayını içip maketleri inceleyebileceği şeffaf “Kentsel Yenileme İletişim Merkezleri” kurulmalıdır.
  • Geleceği Görselleştirme (Mimari İkna): İnsanlar ne alacaklarını görmek ister. Sadece vaziyet planları değil; genişlemiş caddelerin, bisiklet yollarının, belki peyzajında: kentin kimliğine ait detayların kullanıldığı ferah meydanların, kapalı otoparkların 3 boyutlu, gerçekçi mimari animasyonları hazırlanmalıdır. Vatandaş, o dar ve riskli sokaklardan kurtulup nasıl bir yaşam kalitesine kavuşacağını kendi gözleriyle görmelidir.
  • “Yerinde Yenileme” Garantisi: İkna sürecinin kilit cümlesi şudur: “Kimse bu mahalleden, alıştığı komşularından kopmayacak.” Otopark alanına denk gelen parsel sahiplerine, hemen yan adadaki yeni binalardan yer verileceği hukuki olarak taahhüt edilmelidir.
  • Etaplama (Fazlandırma) Stratejisi: Plan onaylandıktan sonra tüm bölgeye aynı anda girmek yerine, İstasyon altından veya en riskli yapı adalarından başlayarak “Örnek (Pilot) Ada” uygulaması yapılmalıdır. İlk biten adadaki yaşam kalitesini, otopark rahatlığını ve artan mülk değerini gören diğer adalar, yenilemeyi kendileri talep etmeye başlayacaktır. Burada şirketleşmiş güçlü yükleniciler devreye girmeli ve planın uygulanmasını hızlandırmalılar. Çünkü bir ada diğer adalar ile bağlantılı hareket etmek zorunda. Belki de bir depolama alanında uygulama başlatılan adada ki kat maliklerini bir müddet oturtmak gerekecek. Bu depolama alanı dönüşümlü kullandırılabilir. Ayrıca altyapı yenilenmesi de üst yapıyla paralel çalışarak yapılmalıdır.

Planın meşruiyeti, teknik mükemmelliğinden ziyade, sürecin şeffaflığından ve yaratılan rantın (değer artışının) adil paylaşımından gelir.

Başkanım kısaca ve dilim döndüğünce yapılması uygulaması çok zor bir plandan bahsettim. Ama 1.Derece deprem riski taşıyan Manisa ancak bu şekilde kurtulabilir. Bu meyanda kentte yenilenmiş olur.

Saygılarımla.   04.03.2026                                                         AZMİ AÇIKDİL/0532-337.17.23

BİR SEVDADIR MANİSA

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”  

     Yahya Kemal’in bu dizeleri dudaklarımdan döküldüğünde, gözlerim; İstanbul’un boğazına değil, Ulucami’nin ulu, üç kitabeli, haşmetli, yüksek basamaklı kapısından baktığım, Şehzadeler Şehri Manisa’nın o buğulu ovasına dalar. “İstanbul nire, Manisa nire” demeyin. Cihanı titreten o koca Osmanlı padişahlarının, çocukluklarının masumiyetini bu topraklarda bıraktığını, rüzgârın hala o genç şehzadelerin at toynaklarının sesini fısıldadığını kim inkâr edebilir? Çocuklukta toprağa ekilen hasletler, zamanı geldiğinde en görkemli çınarlara dönüşür.  Şehre bu ulu kapıdan, zamanın ötesinden bakınca, parmaklarımızın arasından su gibi akıp giden yitik değerlerimize ince bir sızıyla hayıflanırım.

     Geçenlerde, İzmir’in o telaşından kopup bu kadim topraklara Manisa’ya yerleşmiş bir yazarın satırlarına rastladım. Şehrin o ağırbaşlı akışını, her yere yürüyerek varabilmenin ulaşım kolaylığını, o eski zaman huzurunu anlatıyordu. Onu okuyunca eski bir uykudan uyandım; Manisa betonlaşıp ne kadar büyüse de, ruhunun hala o dünün sararmış Manisa’nın, eski fotoğraflarına baktığımda, eski aşina yüzlerin, sokakların, yapıların, minarelerinde ki ezanların hüznünde saklı olduğunu hatırladım.

      Manisa’nın ruhuna kazınmış ama artık sadece anılarda yankılanan o sesler: İstasyondan ağır ağır kalkan trenin Karaköy’den duyulan düdüğü, Sümerbank Fabrikası’nın mesai bildiren o hepimizin bildiği tiz sireni. Şimdi yerinde yeller esiyor, yıkık duvarlarında baykuşlar ötüyor, satıldı, yıkıldı, tanıdık sesi sustu. Ulu Cami Saatinin vakti bildiren sesleri bile çocukluk anılarımızda kaldı. Oysa biz, bu seslerle Manisalı olmuştuk. Tıpkı o meşhur hikâyedeki gibi; Şehrin kalabalığında, betonların arasında çekirge sesini duyan Kızılderili misali. Bizim de kalbimizin kulakları o eski Manisa’nın tınılarına ayarlıdır. Hiçbir şey bir müzik parçası kadar maziyi hatırlatamaz derler. Bu sesler, Manisa’nın hüzünlü hikâyesini hatırlatan bir müziğin nağmeleriymiş meğer. Diğer seslere sağır kalışımız bundanmış. Zamanı hatırlatan tüm bu bildik seslerle saatine bakmaya gerek bile duymadan yaşayan bir şehirdi burası.

     Saat 11.55’te çarşıda görülen Manisa Tarzanı’nın, o kısacık bir zaman diliminde Spil’e tırmanıp tam öğlen vakti ateşlediği topun yankısı, sadece zamanı değil, Spil’in Manisa ile olan o tutkulu aşkını da ilan ederdi. Dağ ve şehir hiç ayrılmamacasına iç içeydi.

     Spil: Eteklerinde evlat acısıyla binlerce yıldır taşlaşmış bir hüzünle ovayı izleyen Niobe, Ağlayan Kaya. O kayadan süzülen her damla, Manisa’nın bağrında taşıdığı, antik çağlardan Osmanlı’ya uzanan o sessiz ve derin kederin kurumayan gözyaşlarıdır.

     Ya bahar müjdecisi Hıdırellez geceleri? İçimizde beslediğimiz umutları, küçük kâğıtlara yazıp, gül dallarının dikenlerine incitmeden emanet edişimiz. Sabahın alaca karanlığında Gediz’in köprüsüne koşup, dileklerimizi nehrin o boz bulanık, coşkun sularına bırakışımız. Kâğıt gözden kaybolana dek suyun akışına dalan gözlerimizdeki o masum bekleyiş. Spil, yılların suskunluğunda sessizce Gediz’i seyreder, dereleriyle ona can verir. Gediz ise yorgun toprağıyla Manisalıyı besler. Rahmetli babamın anlattığı hikâyede: Yalancılık yarışında biri; “Spil’den çakan şimşekte 500 Çakal saydım,” diğeri “boynunu Spil’den uzatıp Gediz’den su içen bir deve gördüm der.” 

     Çocukluğumun babamla geçen hayatımın en güzel günleriydi o günler. Gediz ile bağımızın, ovanın yan yana olduğu bağ damımızın terasında tulumba suyu ile soğutulmuş kehribar taneli üzümleri ile komşularımızla yapılan sohbetlere çocukluk sessizliğim ile dinler serin yaz akşamında babamın dizinde uyuya kalırdım.

 

     “Şehir değişti, betona yenildi, dokusu bozuldu” derim bazen içlenerek. Ama yıkılan bir caminin yerinde sapasağlam duran bir mihrap gibi durur şehrin kadim ruhu:

      Hatuniye’nin yivli minaresinden hükümet binasına doğru baktığımızda, yangından önce ki görünüşüyle duran hükümet binasının çatısının üzerinde, tasarlanmış yükselti de dalgalanan ay yıldızlı al bayrağımız ile Fatih Sultan Mehmed’in at üzerindeki o mağrur duruşunun, minareyle aynı çizgide adeta zamana meydan okurcasına hizalandığını görürsünüz. Osmanlı ile Cumhuriyetin bağlandığı noktadır bu bina.

     Antik çağın efsaneleri, Bizans’ın kalıntıları, Saruhanlıların mirası ve Osmanlı’nın ihtişamı, bu şehrin sokaklarında bir gölge gibi bizi takip eder.   1922 işgal yangının külünden doğan bu şehirde, binalar bile birbirine sevdalıdır. Çarşı Bulvarı’nda Hafsa Sultan ile Hatuniye, İbrahim Çelebi ile Hafsa Sultan asırlardır o tarihi sokaklardan birbirlerine sessizce bakışır. İbrahim Gökçen Bulvarı’ndan bakıldığında, arkasına Spil’in heybetini alan Hafsa Sultan Camii bir inci gibi parlar. İvazpaşa’dan Ayn-ı Ali Camisine, Bölcük Dede Mescidini birbirine bağlayan Akbaldır Deresidir. Karaköy’de Kırmızı Köprü’de, Muharrem’in Kahvesi’nde ulu çınarların gölgesinde Çaybaşı’nın serin havasını yudumlarken, başımızı kaldırdığımızda gözümüz sokağın başındaki İvazpaşa Camii’ne takılır. Akbaldır Deresi’nin üzerindeki o yorgun kemerli köprülerden geçerken, aslında sadece mahalleleri değil, geçmişle bugünü birbirine bağlarız.  

     Nevruz geldiğinde 500 yıllık bir gelenek ile o kubbelerden halka saçılan şifalı mesir. Havaya karışan tarçın, karanfil 41 çeşit baharatın kokusu, sadece bedene değil, Merkez Efendi’den bu yana bu şehrin vefasız zamana direnen yaralı ruhuna, dayanışmasına şifadır.  

     İşte Manisa, kimliğini kaybediyor diyerek tasalandığım bir şehir değil. Taşıyla, toprağıyla, çocukluğumun anılarıyla, kulaklarımda nağmeleri kalmış sesleriyle ve birbirine bakan minareleriyle örülmüş, hüzünlü bir rüyam. Tıpkı Yahya Kemal’in İstanbul’u sevdiği gibi. “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyebileceğim bir sevdaymış benimkisi. Ulucami’den ovaya her bakışımda, o efsunlu güzelliklerin ve eski hatıraların, yıkıntılar arasında bile dimdik ayakta olduğunu gördüğüm Manisamın.

 

MANİSA ÇARŞISI VE ÇOCUKLUĞUMUN AYAK İZLERİ

Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. Manav “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası. 

Sınıf öğretmenimi henüz tanımıyordum, içimde çok büyük bir heyecan ve biraz da korku vardı. Babamın eline yapışmıştım sanki. Babam, beni Fuat Bey’e teslim ederken gözlerimin içine bakarak, 

“Fuat Bey benim de öğretmenimdi. Onu çok iyi dinle, derslerine çok çalış ve öğretmenine karşı mahcup olma.”

Okumayı yeni yeni sökmeye başladığım o heyecanlı günlerde, sokaklardaki tüm tabelaları heceleyerek okumaya çalışırdım. Dünyada kendi başıma okuduğum ilk tabela, babamın dükkânının üzerindeki o gurur verici yazıydı: ‘Kunduracı İslam Açıkdil’.

İlkokul bitip de biraz daha büyüdüğümde, şimdiki Şehitler Okulu’nun yerinde, ortaokul ve lise binalarının aynı bahçeyi paylaştığı o büyük yanyana dizilmiş çok pencereli iki katlı okula yazıldım. Evimizden uzak okul yolları, benim için Manisa’nın tarihiyle iç içe küçük birer macera gibiydi. Tabii o yıllarda Manisa Tarihi sadece benim değil tüm Manisalıların pek umurlarında değildi. Bunun sebebini yıllar sonra anladım onlara göre her yer tarihti çünkü. Hatta şimdi o evler o sokaklar yıkılmasaydı diye hayıflandığımız Manisa’nın kimliğini taşıyordu. 

Camiler hariç, hanlar hamamlar harabe halinde, metruk ve yıkık bedenleri kokar ağaçları ile örtülüydü. Bazen yolu kestirme yapmak için Muradiye Camii’nin önünden geçer, en eski garajın (Bedesten’le karşılıklı olan) içindeki;  Kahvecinin “çay” diye bağırması ve tablaya attığı markaların sesi hala kulaklarımda yankılandığı garaj kahvesinin (Efendiler Kahvesi) önünden, Kahve aynı zamanda bekleme salonuydu. Burunlu otobüslerin arasından yürür, oradan Hatuniye Camii’ne yönelir, Hükümet Binası ile karşılıklı olan okuluma varırdım. 

Bazen de güzergâhı değiştirir, Sultan Parkı’nın içinden geçer, Sıbyan Mektebi ile Sultan Camii Medresesi arasındaki o dar geçide sapardım. Kış günlerinde, o dar geçitte âdeta taksim olan rüzgârın yaladığı ayaz, soğuğu iliklerime kadar işletirdi. Buradan Eski Uzun Yol (Dr. Sadık Ahmet, Kuyumcular) Caddesi’nden yürür, caddenin bitiminden sola dönerek Cumhuriyet Meydanı’nı (Emekliler Parkı, Bülent Koşmaz Parkı) çaprazlama geçer ve okulumun hala aynı yerde olan kapısından içeri girerdim.

Fakat sabahları hangi yoldan gidersem gideyim, okul dönüşü çarşı beni her zaman kendine çekerdi sanki. Dönüş yolunda mutlaka Eski Emlak Bankası ve Beyazfil arasındaki sokaktan çarşıya süzülür, soluğu babamın dükkânında alırdım. Çarşının o kendine has havası, esnafın selamlaşmaları, karşıdan karşıya bağırarak laf atmaları, birbirlerine takılmaları. bazen bizim kavaflar çarşısının yolları beton kaplıydı. Bazen bu yolda akşama doğru koca koca adamlar şakayla karışık kısa süren top oynarlardı. Tüm bu samimiyet komşuluk, ustalara, yaşlı, duayen esnafa duyulan saygı, sıcaklık içimi ısıtırdı.

O yılların en unutulmaz simalarından biri, boynundaki askısıyla tüm çarşıyı arşınlayan Gazeteci Cavit Amca’ydı. “Gazteeee, gazteeee!” diye bağırarak hızlıca yürür, siz daha ismini söyler söylemez istediğiniz gazeteyi koca tomarın içinden bir çırpıda ustalıkla çıkarıp uzatırdı. Babam da her gün ondan Tercüman Gazetesi’ni alırdı.

Babamın deri ve kösele kokan dükkânına geldiğimde önce bir köşeye oturur, soluklanırdım. Sonra babam, Tercüman Gazetesi’ni bana uzatır ve Ahmet Kabaklı’nın köşe yazısını okumamı isterdi. Bu, zamanla ikimiz arasında bozulmaz bir ritüel hâline gelmişti.

Babamın ayrı masaya benzer bir tezgahı vardı, kalfalar ayrı tezgâhın başında çalışırken alçak sesle biribrlerinden kerpeten çivi gibi malzemeleri isterler, ben gazeteyi yüksek sesle okurdum. Bazen kelimelere takılır, yanlış okuduğumda babam işini hiç bırakmadan, başını bile kaldırmadan usulca hatamı düzeltirdi. O anlarda çocuk aklımla içimden gururla, “Vay be, babam hem çalışıyor hem de beni ne kadar dikkatli dinliyormuş” diye geçirirdim. O dükkânda okuduğum her satır, sadece okumamı değil, hayata karşı duruşumu da şekillendiriyormuş meğer.

İstanbul’da okuduğumda birgün yine babamın dükkanına uğramıştım. Babam, kalfalarını azaltmış emekliliğe hazırlanıyor, benim mimarlık fakültesini bitirmemi bekliyordu. Dizinin üzerine koyduğu diz demiri üzerinde çekici sallıyor ayakkabının tabanına uygun ıslatılmış köseleyi sıkılaşıp daha dayanıklı uzun ömürlü olması için döğüyor, arada bir diğer dizinde olan mendili ile alnının terini siliyordu. Babamın o görüntüsünü ömür boyu untmayacağım.

Yıllar geçti: Çocukluğumda içinden yürüdüğüm o En Eski Garaj’ın yıkılmış halinden sonra, tamamını yıkıp 2010 yılında oraya Bedesten Meydanı’nı yapmak bana nasip oldu. Çarşının tüm sokaklarını, dükkan cephelerinin ahşap doğramalarını eskisine sadık kalarak esnaftan hiçbir bedel talep etmeden yeniledik.

Sıra: Laskarisliler döneminden kalma,Saruhan Beyliği’ne, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e ve o büyük yangına tanıklık etmiş bu kadim çarşının hikayesini ölümsüzleştirmeye gelmişti. Hala Manisalıların “Çarşıya gidiyorum” dediğinde ilk akla gelen bu yerin, esnafının ve anılarının kayıt altına alınması gerekiyordu. Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak 2023 yılında iki kitap yayımladık ‘Çarşının Öyküsü’ ve ‘Esnafın Öyküsü’

Kentsel sit alanı olarak korumaya alınan bu tarihi çarşının hikayesi, böylece hem sokaklarında hem de kağıt üzerinde tescillenmiş oldu.

DUVARDA Kİ HİKAYELER

Gözlerini karşı beyaz duvara dikmiş, dalmış, suskun. Sadece bakıyor. Aklından geçenler kelimelere sığmaz ama, o cam gibi olmuş, feri sönmüş gözleri her şeyi anlatıyor. Arkasında bıraktığı koskoca ailesi, bir zamanlar şen kahkahalarla çınlayan o sıcak ev, şimdi üzerine yıkılan sessiz bir enkazmış meğer. Aklı, geri dönüşü olmayan, o kadar uzak bir geçmişte asılı kalmış ki, onu bu karanlık düşüncelerden çekip alacak, omzuna dokunacak sıcak bir el yok artık.

İçindeki kopan fırtınalı denizde paramparça olmuş bir sandal gibi; su almış, ağır ağır batıyor ama bedeni inatla nefes almaya devam ediyor. Yaşamak denirse buna. Acımasız bir rüzgara tutulmuş, dalları kırılmış, topraktan sökülmek üzere olan asırlık bir çınar gibi yere eğilmiş, fakat bu kez tekrar doğrulmaya mecali yok.

Eşi yok artık. Yarım asrı, o koskoca elli yılı aynı yastıkta çürüttüğü, nefes alışını ezbere bildiği hayat arkadaşı karanlık toprağın altında. Ne çektikleri o ağır dertler, ne bitmeyen tasalar, ne boğaz düğümleyen yokluklar kaldı geriye. Oysa gençliklerinde, çaresizliğin boğazlarına çöktüğü zamanlarda yüksek sesle oluşan atışmalarda kaç kez kapıya yönelip, bu yükü bırakıp kaçmak istemişti. Kapının koluna giden o titrek elleri, hep içeriden gelen o masum ağlama sesleriyle geri düşmüştü. “Çocuklar, çocuklar ne olacak?” Yetim kalmasınlar, babasız boyunları bükülmesin diye, kendi hayatından vazgeçmişdi. Bu fedakarlık boynundaki en ağır prangaydı ama yine de boyun eğip devam etmişdi o hayatına.

Güzel günler de olmuştu elbet, ama şimdi o anıların her biri göğsüne saplanan paslı birer bıçak gibi. Eşinin, beşik sallamaktan uyuşan kolları, yorgunluktan beşiğin dibinde sızıp kaldığı o geceler… Anneannelerin, babaannelerin, dedelerin torun kokusuyla şenlenen yüzleri, parka gidişler, okul önlerindeki o telaşlı bekleyişler… Şimdi o okul yolları boş, o sevimli sevecen dedeler, neneler çoktan toprağa karıştı.

Ve o gün, büyük kızının hastalıkla pençeleştiği, hastane koridorlarında “Evlat acısı verme yarabbim” diye çaresizce edilen o dualar, adanan adaklar… Kızı kurtulduğunda evde esen o bayram havası, dökülen sevinç gözyaşları.

Oysa şimdi, uğruna bir ömür feda edilen o çocuklar kendi hayatlarının telaşına düşmüş, yuvayı terk eden kuşlar gibi uçup gitmişlerdi. Hastane köşelerinde kurtarmak için çırpındığı büyük kızı, şimdi ayda yılda bir çalan bir telefon sesinden ibaretti. Şimdi büyük salonda karşısında duran beyaz duvarın önünde, yitirdiği eşinin hasreti ve duvarlarda yankılanan o sağır edici yalnızlıkla her gün usul usul can veriyordu.  Hele hayırsız oğlu, bir kızın aklına uyup yurtdışına gitmişti; orada birbirlerinden ayrılıp yalnız kalmıştı, neler yaptığı, yaşıyor mu, öldü mü? Bir daha ne arayıp sormuş, ne de yıllardır bir haber alamamıştı. 

Derin, hırıltılı bir iç çekişle irkildi, titreyen ve damarları morarmış ellerini dizlerinin üzerine koydu. Baktığı beyaz duvarda bir sinema şeridi gibi geçen düşünceleri, anıları usulca silindi. Yerini, huzurevi dinlenme salonunun sıcaklığıyla sarmalanmış gerçeğine bıraktı.

Başını ağır ağır iki yana çevirdi. Sağındaki koltukta oturan Hasan’ın başı göğsüne düşmüş uyukluyor, köşedeki kadın, boş gözlerle bas bas bağıran televizyona bakıyor, pencere kenarındaki bir başkası kendi kendine anlamsızca mırıldanıyordu. Herkes kendi dünyasında, herkes kendi havasında, kendi bedensel ve ruhsal çöküşünün içine hapsolmuştu.

Bu koskoca tarihi, evlatları için feda ettiği o yılları, içini kemiren bu amansız hasreti anlatacak tek bir kimsesi yoktu etrafında. Konuşmak istese, dinleyecek kimse yoktu. Dudağının kenarından süzülen sıcak bir damla yaş, kurumuş cildinin derin çizgilerinde kaybolurken; fırtınalı denizde bunca zaman direnen o yorgun sandalın, huzurevinin bu sessiz, sakin ve ıssız kıyısında yapayalnız karaya oturduğunu hissetti. 

Bir el uzandı “Ahmet Amca su içer misin?” Toparlanmaya çalıştı, aklında ki düşünceler bir anda silindi. “Neredeyim?” der gibi gözlerini hemşire kıza dikti. Bir müddet donakalmıştı “Sağol kızım içeyim” diyebildi. O su, onu kendine getirmiş, evinin, ailesinin, burası olduğu gerçeğini anlamıştı. Çocukları yerine koyduğu bu genç kızların; buradaki sakinler ile ilgilenmeleri, onların sıcak bakışları, yumuşak sesleriyle, çok uzaklardan gelmiş yorgun düşüncelerinden dönmüş, dudaklarında bir tebessüm belirmişti.

Zaman zaman dalıp gittiği bu düşünceleri her ne kadar gerçeği yansıtsa da artık asıl gerçeğin şimdi yaşadığı hayatı olduğunu, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı gerçeğini anlayıp. Uyuklayan arkadaşının omzuna dokunarak uyandırdı. “Hasan bak su veriyor kızımız, uyan iki laf edelim, akşam beşik mi salladın yahu?” 

MANİSANIN ÇINARLARI (3)

1970 yılında, Beşiktaş Akaretler Yokuşu başlangıcından Dolmabahçe Camii’ne gidilen yol üzerinde; Dolmabahçe Caddesi’nin iki yanı, neredeyse üç beş metre arayla ulu çınar ağaçlarıyla kaplıydı. Dolmabahçe Sarayı ile Mimar Sinan Üniversitesi’nin duvarları arasındaki kaldırımda diziliydiler. Benim talebeliğim zamanında çok daha büyüktüler.

Yıllar sonra bahsi geçen bu çınar ağaçları bir bir kesilmeye başlanmış, bu durum gazetelere çıkmış, televizyonlarda haber konusu olmuştu. Ben de izlemiş ama bir anlam verememiştim. Bütün İstanbul ayağa kalkmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise tepkilere, “Hastalıklı olanları kesiyoruz” diyerek cevap vermişti.

2022 yılında, Çaybaşı Çınarlarının kurumaya yüz tuttuğunu bana duyurdular. Birkaç ay kurak geçmiş, derede su da olmayınca kökleri zemine yakın olan çınarları sulamak için Park Bahçe Başkanlığının tankerlerini görevlendirmiştim. Dereye su gelene kadar o yıl çınarları kurtarmıştık. Ancak 2023 yılının yazına doğru yine mahalle sakinlerinden “Çınarlar kuruyor” diye bilgi geldi.

İncelediğimizde hakikaten bu bir susuzluk değil, resmen ağaçların bazılarının kurumaya başladığı bir durumdu. Ziraat mühendislerine incelettik, bir anlam veremediler. Bu esnada sağ olsun Hüseyin Tuncay Hoca ve Erkan Akbalık da ilgilenmiş, birlikte çareler aramaya başlamıştık.

İstanbul Park Bahçeler Daire Başkanı ile telefonda görüştüm. “Siz yıllar önce Dolmabahçe’deki çınarları hastalık var deyip bir bir kesmeye başlamıştınız. Manisa’da da Çaybaşı Çınarlarımız bir bir kuruyor, ne yapmalıyız?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bu ağaçlarda oluşan bir kanser hastalığıdır. Kökleri birbirine değiyorsa bulaşıyor ve bulaştığı ağaç kuruyor. Kuruyan ağaçların yanındaki çınarlara kökleri değmiştir, kesmeniz lazım.”

Yanındaki ağaç canlı, yemyeşil; “Hasta olmuştur, diğer ağaçlara bulaştırmasın” deyip kestirmeye açık söyleyeyim kıyamadım. Başlasak Çaybaşı’nda çınar kalmayacak. Belediye olarak cesaret edemeyip öylece bıraktık.

Çınar:

Sen sadece bir ağaç değil, asırlardır var olan Manisa’nın yaşayan bir hafızasısın. Dumanlı Dağ’dan süzülüp gelen sularla birlikte; her bir sokağında çeşmelerin olan,

Tabak Deresi’nde; Dumanlı Dağ’dan inip gelen Mevlana’yı betimleyen Sarabad Camisi’nden Ulucami’ye kadar uzanıp, o ulu gövdenle Ulucami’yi sarmalayıp Anadolu Alpereni Seyyid İbrahim Hoca’ya, Karaca Ahmed Dede’ye yoldaşsın.

Akbaldır Deresi’nde; Yunan Mitolojisini tarihleyen tanrıların, doğurganlık ve bolluk timsali Kraliçe Hera’nın, Saruhan Beylerinin, Osmanlı Hanedanlığı şehzadelerinin sırdaşısın.

Haydar Deresi’nde; Dumanlı Dağ’ın yayla yolu bekçisisin.

Akmescit Deresi’nde; erenlerle, evliyalarla zikir çeken, gölgende yatan alperenlerle ve ulu servilerle beraber nöbettesin.

Her bir derenin akan suyuyla beraber, kadim Manisa’nın tozlu yollarında, taş döşeli sokaklarında Manisa’nın tarihini yazanlara tanıksın.

Manisa’nın kavimlerinden medeniyetlerine, Osmanlı şehzadelerinden padişah fermanlarına, alimlerin sohbetlerinden dervişlerin kelamına… Her bir padişahın, valide sultanların, paşaların, lalaların cami avlularındaki şadırvanlarına, kadim tarihe tanıklık etmek ve o tarihi anlatmak için; kül olan Manisa Yangınına direnip su seslerine karışan yapraklarınla seslenerek köklerin mazide, dalların atide, toprağın kadim dostu, zamanın sessiz tanığısın ey Koca Çınar!

Artık anlat başına gelenleri, bu kadar mütevazı, bu kadar sabırlı olma.

Ne dalın kaldı ne kolun kanadın, Koca bir gövdenle yapayalnız kaldın. Hani dallarınla atiye uzanacaktın? Hani yapraklarınla tanık olduklarını anlatacaktın? Hani çocuklar oynayacaktı gölgende? Hani ezanları, salaları taşıyıp aktaracaktın her yere

Şadırvanlar sensiz, Cami avluları öksüz, Sokaklar sensiz ıpıssız, Caddelerde yapayalnızsın artık.

Anlatacaklarını hafızandan sildiler, Senin kadrini bilmediler. Zaten kadim Manisa’dan ne kaldı? Ne bağ ne bağbancı kaldı, ne han ne hancı kaldı. Seni dinleyecekler, yaprakların gibi uçup bir bir gittiler. Seni bilmeyenler, seni odunluk ettiler.

Altından gelip geçen şehzadeleri de sultanları da gördün; seyyahları da, aşıkları da… İnsanlar değişti, mevsimler değişti, binalar yıkılıp yakılıp yeniden yapıldı ama sen hep oradaydın.

Sen sadece bir ağaç değil, birçok medeniyetin; Niobe’nin gözlerini silen, Osman Gazi’nin göğsünde filizlenip cihanı gölgeleyen o mübarek rüyasının yeryüzündeki suretisin

Manisa’nın tarih kokan sokaklarında, sultanların şadırvanlarında, sokak başlarındaki tarihi çeşmelerin, köylerde dağ başlarındaki çeşmelerinle meleyen kuzuların en sadık yoldaşı sensin.

Kubbelerle yarışan boyunla, toprağı gökyüzüne bağlayan bir dua gibisin. Bugün senin altına oturduğumuzda, sadece serin bir gölgeye değil, koca bir imparatorluğun hatırasına sığınırız.

Sen geçmişi geleceğe taşıyan, kökü mazide olan atinin ta kendisisin.

İSTANBUL DOLMABAHÇE CADDESİ ÇINARLARI

MANİSANIN ÇINARLARI(2)

Manisa Belediyesi olarak Adakale Çınarlı Kahve’yi restore etmiş, çevre düzenlemesine başlamıştık. Burası öyle bir konumdaydı ki çevresinde; İlyas Bey Mescidi, Ali Bey Camii ve güney cephesinde Seyyid İbrahim Hoca Mescidi bulunuyordu. Burası aynı zamanda Osmanlı kadim tarihinin eserlerini yol boyunca taşıyan Ulu Tepe Yolu üzerindeydi.

Çınarlı Kahve; bir yandan Muradiye Camisi’ne, öte yandan Sultan Camisi’ne, yukarıda Marmaravi Hazretleri Yiğitbaş Türbesi’ne, oradan da Ulucami’ye ulaşan bir kilit noktadadır. Tüm bu ulaşım yollarını ve kaldırımları, yerel malzeme olan Karakılıç Köyü andezit taşı ile kapladık. Bordürlerini yine andezit taştan yaptık. Ulu Tepe Yolu’nun kesme granit taşlarını söküp tekrar nizamına uygun şekilde döşedik. Seyyid İbrahim Hoca Mescidi’nin ve Ulucami’nin çevre düzenlemesini gerçekleştirdik. İlyas Bey Mescidi’nin restorasyonunu ise Vakıflar Bölge Müdürlüğü yaptı.

Tüm bunları yaparken, saydığımız bu kıymetli eserlerin görünürlüğünü artırmak açısından birçok evi rızaen (karşılıklı anlaşarak) ve mahkemesiz kamulaştırdık. Kahve’nin sandalye ve masalarını dokuya uygun klasik model ahşap yaptık, beyaz plastik sandalyeleri kaldırdık. Ancak dokunmadığımız tek bir şey vardı; tek haneli kahve’nin üstüne kanatlarını germiş bir kartal gibi duran o Ulu Çınar’ın bir tek dalına dahi dokunmadık.

ÇINARLI KAHVE

Arkamız dere

Önümüz tarih, bilmem nire.

 

Yürü bilip bilmediklerim.

Şaşkın aklım havaya kalkmış ellerim

 

Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hikayeleri.

İyi ki var duvarlarında hala kitabeleri

 

Onlara bile inanası gelmiyor insanın

Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın hatta Dünya’nın.

 

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.

 

Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle,

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilerle.”

 

Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık

Bir çağdan binbir çağa masal değil gerçek yazdık.

 

Arkalarında İlyasbey Mescidi

Önlerinde Alibey Camisi,

 

Üstlerinde Çınarın koyu gölgesi,

Mescid duvarına yaslanmış çeşmenin sesi.

 

Teravi’den sonra imam da gelir oturulurdu kahvede,

Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete.

 

Gün boyu dumana hasret kafalar,

Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar.

 

loş, hatta karanlık olan Çınar altında kuytu köşelerde,

Ateş Böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.

 

Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki,

Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.

 

Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları,

Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları.

Bu işleri yaparken ‘Adakale Çınarlı Kahve’ adı altında, Manisa Belediye Gazetesi’ne haftalık ek olarak hazırladığım dergiciği Basın Yayın Müdürü Ertan Korkmaz ile birlikte yayınladık. Orada Çınar’ı şöyle anlattım:

Çınar’ın Türk Tarihindeki Yeri

Milletlerin tarihlerinde bazı canlı varlıklar önemli yer tutar. Türklerde de bu canlı, Çınar Ağacıdır. “Ulu Ağaç” olarak nitelendirilen Çınar, evin direğidir. Doğumun temsilcisi olan Çınar, yapraklarını geç dökerse kışın geç geleceğine, erken dökerse sert geçeceğine inanılır. Çocukları doğduğunda ömürleri uzun ve köklü olsun diye Çınar Ağacı diken aileler vardır.

Osmanlı döneminde ise çınarın geçmiş ile geleceği birbirine bağladığına inanılırdı. Çünkü çınarın ömrü çok uzundu ve nesiller boyunca bir mesaj aktarabilirdi.

Hatırlayınız; Yalova’daki Atatürk Köşkü’nün hemen yanındaki ulu Çınar Ağacının dalları köşke zarar verdiği için kesilmek istendiğinde, Ulu Önder Atatürk nasıl bir çare bulmuştu? “Dal kesilmeyecek, köşk kaydırılacak” emrini vermişti.

Yine İstanbul Kabataş İskelesi hizasında, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinde bulunan Çınar Ağacı kesilmesin diye o güzergâhta bir şerit yol iptal edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü o meşhur rüya da geçmişten beri anlatılagelen bir vakadır; rüyasında gördüğü, göğsünden çıkıp cihanı kaplayan o Ulu Çınar Ağacıdır.

Sarmaşık ile Çınar Ağacının hikâyesi de insan yaşamındaki bazı ibretlik hadiselere örnek olarak anlatılır:

Bir Çınar Ağacının yanı başında bir sarmaşık filizi boy vermeye başlamış. Bahar günleri ilerledikçe, Sarmaşık Çınar Ağacına sarılarak yükselmeye koyulmuş. Yağmurun ve güneşin etkisiyle büyümüş ve çınarın boyuna ulaşmış. Sarmaşık, hızlı büyüyüp boy atmanın gururu ve küçümseyen bir eda ile Çınara sormuş: “Sen kaç ayda büyüyüp bu hale geldin?”

Çınar cevap vermiş: “20 yılda.” “Yirmi yılda mı?” diyerek sarmaşık alaycı bir tavırla gülmüş ve yapraklarını böbürlene böbürlene sallamış. “Ben iki ayda senin boyuna geldim, bak!” diyerek alaycı tavrını sürdürmüş.

Günler günleri kovalamış. İlkbahar ve yaz bitmiş. Sonbahar, yani “hazan mevsimi” gelmiş. Sonbaharın ilk rüzgârlarıyla sarmaşık önce üşümeye, sonra yapraklarını dökmeye, soğuk arttıkça da dalları aşağı doğru düşmeye başlamış. Sarmaşık endişe içinde çınara sormuş: “Neler oluyor bana?”

Çınar, o vakur duruşuyla cevap vermiş: “Ölüyorsun ve yok oluyorsun. Çünkü benim yirmi yılda geldiğim yere, sen iki ayda gelmeye çalıştın.”

MANİSANIN ÇINARLARI (1)

Bize ilkokulda öğretilen:

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde

Biz gideriz ormana, hey ormana

İyi de, “Yaşlı kütük keser/Ateş yakar/Şarkı söyleriz” ile bitiyor. Ağacı kes demiyor.

Neyse:

Teknoloji geliştikçe el aletlerinde de haliyle gelişmeler oluyor. Zarrr diye bağıran tanıdık bir sesle irkildiğinizde “Bir yerlerde ağaç kesiyorlar” ilk akla gelendir.

Çocukluğumuzda baltacılar vardı sokak sokak gezer “Baltacıa” diye bağırır. Evlerin önünde ki yaşlı kütükleri, odun olacak ağaç gövdelerini keserlerdi. Yanlarında yamak taşırlar o da kesilen odun parçalarını sepetlere doldurur içeriye taşırdı. Odunlar kesilirken baltacı “hıh” der güç alırdı. Bazen bu hıh sesini yamak çıkarır, odunların doğru düzgün, tam sobalık kesiliyor diye tasdiklerdi. Odunlar sobalık olmasa da yamak işimden olurum deyip hıh demeyi eksik etmezdi. Halk arasında ‘Oduncunun hıh diyecisi’ yaranmak isteyenler için söylenir.

Gel zaman git zaman zarr veya garrr sesi çıkaran motorlu testereler herkesin eline yapıştı. Bunu kullananların hıh diyenleri yoktur. Bir de bu alet budamayı kesmeyi bilen er kişinin elinde değilse, zart zurt keser. Akıl istemez, sormaz, ar eder. Kesilen budanan ağaçları dalları, yamaklar yerden toplar. Eğer hıh diyeceklerine zart zurt deyip işine karıştılarsa, o da bu yamaklara kızdıysa, ağaç, dal, sap bilmez Allah ne verdiyse keser, önlerine yığar taşıyın bakalım diyerek alaylı alaylı yamaklara bakar.

Er kişi yani usta böyle yapmaz önce budayacağı dalları seçer. Kurumuştur cılızdır falan bu seçtiklerini keser arada bir ağacın karşısına geçip bakar aynı zamanda ağaca şekil de verir.

Biz de “Her kuşun eti yenmez “ derler ya. Her ağaç da budanmaz. Bunlardan biri Çınar Ağacı’dır. Çınar ağaçlarının ömrü uzun olur. Ulu olurlar. Osmanlı’da çınar, âdeta devlet gücünün ve sonsuzluğun simgesi olarak algılanırdı. Çınar Ağacı ve yaprakları; mitolojide aşk ve sevgiyi, sonsuz ve uzun ömrü, güç ve dayanıklılığı, koruma ve güveni, aile ve bağlılığı ve doğurganlığı anlatır. Amma zarrr ve garrrcılar hıh diye ses çıkarıp efor sarfetmedikleri için ses vermek, iş yapıyor gözükmek istediklerinden başlarını edalı edalı yana yatırıp. Bunu Allah yarattı demeden,

 

                                     

 

Hiç acımadan,

Uluymuş budanmazmış bilmeden,

Ulu Çınarları gövdelerinden

Boy atacak dallarını en diplerinden

Alaşağı ediyorlar, kadim bir tarihi köklerinin dibine gömüyorlardı.

 

 

SABAH 05.00

E tamam yaştan diyoruz ama uzmanlarda 7 saat uyku diyor. Hadi 6 olsun 5 te olmaz ki gözünü aç kapa. Kalkmadım uyumakta istemedim. 06.15, strava’yı kurdum adımımı attım. Antreman hak getire. Sıcak, daha çok rüzgarın 15/48 km olduğu günler keyif vermez diye hiç çıkmadım 10 gün oldu tabii. 

Kozbeyli’den Bağarası‘na gideceğim. Kozbeyli’ye geldiğimde antreman olmasa da vakit bolluğu ve sürüş keyfi rotayı uzatayım diyerek Gerenköy’e girdim. Yolun ortasında alaca bir güvercin çarpılmış olmalı, ölmüştü. Gerenköy Ovasında Günebakan tarlalarının yanından geçerken her iki tarlada da Günebakanlarla fotoğraf çekildim. Şöyle bir yandan baktığında o çiçekli koca başlarını herbiri sabah güneşine çevirmişler ip gibiler sağa sola bakan yok. Bunlara, kainata hükmedenin emrine uymuşlar. Hep karşılarından bakmış, ince sapın üstündeki davet tepsisi gibi başları, neredeyse gülümseyecek gibi bakıyorlardı. 

Az daha gittiğimde bir Kumru o da çarpılmış yolun ortasında yatıyordu. İki kuş asfaltın ortasında karşıdan karşıya mı geçiyordunuz be mübarekler. Böyle ecel de kaderleri demek ki. Ağaçtan düşmüştür diye aklınıza gelebilir. Bomboş ova, ufku kapatacak bir ev, ağaç, bir nesne yok.

Bağarasına girdiğimde durakta bekleyen çok az kişiyle trafik de serbestti mesai saati başlamış dedim, kendi kendime.  Benim kahveye geldim kahveci de yanıma geldi çayımı da almış gelmiş hal hatırdan sonra ikinci çayı da aldı geldi. Muhabbeti koyulaştıramadık sabah müşterileri gelmeye başlamıştı.

Bardağın altına kıstırdım her zaman ki gibi. Rüzgarlı ve farkedilmeden çıkılan yokuş, az meyilli ama uzun 10 kilometrelik yola girdim. Karşımdan rüzgar, motoru açmayacağım dedim kendi kendime. Bu kendi kendime konuşmalar; düşünceler, gelip giden hikayeler, kafamın içinde kopan kıyametler, hatırımdan silinmeyen günboyu anımsadığım ama, unutulmaya yüz tutmuş arkadaşlıklar, unutmamaya çalıştıklarım, öyle ya beraber bir ömür geçmiş, yapacaklarım, yaptıklarım, yapamadıklarım, hangisi daha çok diyerek düşündüklerim, geçip giden günlerin hesabı hep bu yolculukların  yoldaşlarıydı. 

İnsanın yapamadıkları için; artık çok geç zaman dar dediğinde, yine bir umut var olanlardır. Bir de yapamadığın ve geri gelmeyecek olanların ama hep hatırında olanların yapılamayacak olması. Bunlar bir pişmanlık değil, keşkeler hiç değil. Sadece o zamanlardaki hayatın, yaşamın verdiği, ortamın sürüklediği anlar kararlar, zamanlar ve geçip giden günlerdir. Pişmanlık duydum mu? diye aklımı zorladığımda,  hayatımın bugüne kadar ki zamanına kadar hiç pişman olmamışım aksine Allahıma hamdüsenalarda bulunmuşum. Her bir anın ihtiyarım altında olmadığını, olanlar ile kaderimi yöneltmeye çalıştığımı  gayet iyi bilenlerdenim.

Müzik topuna paralel bağlı yutuptan Ayşen Birgör’ü dinliyorum rampacığı tırmalarken. Sesinin güzelliğinin verdiği özgüvenle her telden ve çok rahat söylüyor. 

Aşkın için çeksen binbir zilleti

Sevgidir kul için hakkın serveti

Ödül diye sunsa mevlam cenneti

Gönül sensiz girmez belki kimbilir.

Hayalle gerçeğin nicedir farkı

İlahi misali yazdığım şarkı

Ölüme de götüren böyle aşkı

Ölüm de bitirmez belki kimbilir.

Bunun adı şarkı kendisi ilahi.

Ölüm, herşeyi bitirmez. Mevlana, ölüm için yeniden doğuştur der. Güneş batıyor gibidir ama o doğmaya hazırlanıyordur.

Yeni şarkılardan olmalı. İlk defa dinliyordum. Şarkı dinleyecek ne ortam, var ne keyf, ne de zamanı. Ömrümün üç çeyreğinden biri gitti. Her yıl, gelecek yıl demeylen. İlk bir çeyrek, oluyordu bitiyordu ile geçti. Bir çeyrek yaşamışım. Mutluluklar paylaşıldıkça büyürmüş, neden kendiliğinden büyümez de ondan. Üzüntüler içe atıldıkça binbir parça olur, içi kemirir de kemirir.

Eskiden, ülkenin felaket günlerinde, sevgilisini kaybettiğinde, derdtlerin dermanı olmadığı zamanlarda ağıtlar yakılır, destanlar düzülür yanık türküler söylenirdi.

Nesini söyleyim canım efendim?

Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim.

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor.

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak.

……….

Yol boyu askeri eğitim okulundan başka yerleşim yok. Aç sesini tut nefesini. Kulağıma giren nağmeleri rüzgar kulak arkasına atıyordu. Bas bas bağırıyordu JBL bu gazla rampanın sonuna kadar geldim. Bir ara rampa dikleşti, rüzgar keskinleşti, ama söz vermiştim kendime açmayacağım motoru. Yolun sonuna geldim, bundan sonrası eve kadar pedalsız. 

Dünyada pedalsız olaydı???

YEŞİLİN BİN BİR TONU

   Havaların azizliğine uğradık. Bahar havası, güven olmaz derler. Sabah kış, öğleyin yaz. Sabaha göre giyin öğleye doğru soyun. Akşama hastalık, eve girmeden önce kapıda seni bekliyor. “Hayrola?” ”Bu akşam misafirinizim.” Sabah, “Aman kardeş bu Grip varyantı çok kötüymüş, soğuk algınlığı bu geçer deme, göğsüne inmeden git hastaneye. Gittik Şehir Hastanesine. Doktor dedi alacağız müşahedeye. 

   Yatışı yaptık ben refakatçı olarak pozisyon alırken pencereden etrafı gözledim. Yapılırken de demişlerdi, “Mezarlığa karşı hastanemi olur? Vallaha oluyormuş. Mezarlığı gören hastalar, aman şimdi zamanı değil deyip bir an önce iyileşmek için her halde atmadık takla bırakmıyorlardır. 

   İlk belediyecilik dönemimiz bizden önceki belediye Belediye Şantiyesini, sağlık bakanlığına hastane için vermiş 100 bin metrekare alanı. Biz geldiğimizde henüz sözleşmeler yapılmamış, giderayak olmuş. Önce belediyeye şantiye yeri bulacağız, şantiye binalarını yapacağız, taşıyacağız, sonra hastaneye devredeceğiz 100 bin metrekareyi. Bulduk yaptık devrettik. Hastane yapımı sallanıyor. Neyse uzun hikaye sonra yapıldı biz de sağlığımıza kavuşmak için geldik işte.

  Bizim oda, biraz mezarlığa daha çok gecekondulara (Nurlupınar, Akpınar…) bakıyor. Gecekondu, alelacele plansız yolsuz, eğri büğrü, eciş bücüş, sıvasız yapılar topluluğu. Bir gecede kondulurduğundan adına gecekondu denir. Amanın sabahlar olmasın. Önünde mezarlığın ulu selvileri, arkasında dümdüz baharın boyadığı yemyeşil Manisa Ovası, evler az katlı, yatay mimari evlerin arasında camilerin kendisi, minarelerini gövdeden aleme, caminin ise tamamı gözüküyor.

   Evlerin bahçelerindeki ağaçlar, aralarındaki yeşil boşluklar. Çocuklar en tabii yeşil alanda top koşturuyorlar. Trafikten azade, otopark beyzade, komşuluk her şeye amade, kahvehanelerde sandalyeler masalar yelpaze, çınaraltı gölgesi sulanmış toprak kokuyor taptaze. Ver rezidansı al gecekonduyu. Her şey tabii yok birbirinden farkı. Eşit yaşam, eşit kullanım, eşit hak. Şatafat ne ki gösteriş hiç yok. Alınıp salınıp lüks araca binmeler, şöyle bir gaz vermeler ne gezer. Manisa merkezde Ulucami’den Muradiye Külliyesi gözükmüyor. Burada kent suçluları yok. Bunlar, yıllar önce kente yaptıkları suçun cezasını çekmiş gibi çok masumlar.

    Yeşilin güzelliği, tonlarıyla tabiiliğiyle burada seçiliyor. Yeşil, gecekonduları sarmalamış da gizlemiş sanki. Her şehirde mahalle dokusunda gecekonduları gördüğümde, birbirinin üstüne abanmış binalar göğü delmeye ramak kalmış gökdelenler, keşmekeşliklere öfkelerim kabarır. Böyle yeşille sarmalanmış koca bir tarihi şehrin manzarasını, Strazburg’ta uçaktan görmüştüm. Niye bizim kentlerimiz beton yığını diye Strazburg’da dediğim gibi hep söylenir dururum. 

   Gel de gör gecekonduları, kim inanır bir gecede konduklarını, bir de yel esip su götürmese, ömre ömür katacaklar neredeyse. 

Şimdi onlarda istiyor imar planını, 

Görecekler onlarda, Hanyayı Konyayı. 

YOLCULUK, HEM DE NE YOLCULUK.

1 Mayıs’ı kararlaştırmıştık. Hava yağmuru gösteriyordu, vazgeçtik. 16-19 Mayıs’ta gideriz. 19 Mayıs bayram tatilini de eklersek tatili dörtleriz deyince kararımızı erteledik. Yaşlılıkta günler çabuk geçiyor, 16 mayıs geldi. Batuhan birgün önceden “Tamam mıyız baba?” deyince ayaklarım titremeye başladı. “Ne tamamı?”  “Ee 1 Mayıs’ta karar verdik ya 19 Mayıs tatilinde gideriz” diye. “Evet ya.” Sabah motosiklet kapıda biz hazırlıkta. Tepeden tırnağa denir daha çok yağmurdan ıslanıldığındda, bizim hazırlık tırnaktan tepeye başladı. Ayağımda komando botları dize kadar, kot pantolon bize kadar (şu kotlar 1969 yılında Amerikan Pazarından aldığım yıllardan beri ilk defa giyeceğim ilk kotlardan sonra neleri çıkmadı kimler kimler giymedi profesöründen hocalarına hiç çıkarmadıkları, başarı ödülü alan sanatçılarından sahnede arz-ı endam ettiklerinde, Altın Portakal Ödüllerine kadar kimler kimler giymedi. Yırtığın pırtığına, partalından taşlanmışına, tiftilmişinden yırtılmışına, üniversite öğrencisinden ilkokul öğretmenlerine  kadar.) Sırtıma giydiğim ceket tam bir zırh. Sen de, Kutsal Kaseyi arayan Kral Arthur’un tapınak şövalyeleri ben diyeyim bomba imha uzmanı. Ceketin her yanı korumalı maddelerle kalınlaştırılmış. Başıma giydiğim kask çelik zırh misali koruyucu. Yan tarafına takılmış interkom denen bir nane var yolda giderken sürücüyle konuş, müzik dinle, telefonlara cevap ver. Kısacası, kirazsapı boynumda kocaman bir miğfer zırh. Yolun ilk çeyreğine kadar kiraz sapı boynumu kastıkça yolculuğun daha sonraki zamanlarında boynum kabak sapı gibi kalın ve güçlü olmuştu. Son olarak yine özel eldivenler ile giyim kuşam tamamlanmıştı. 

Bu kıyafetle motora bineceğim ama üzerimde neredeyse 20 kilo ağırlık var zaten kendimi zor taşıyorum, gel de bu halde motora bin.  Bir de Motor yüksekliğini iki kişiye göre otomatik ayarlanmaz mı? Motosiklet 10 cm daha yükseldi, bu işde de inerken binerken sürücüye haber vermen lazım ayağını yere sağlam bassın. Sağ ayağımı Bismillah üzengiye basar gibi ayak pedalına bastım diğer ayağımı ata veya bisiklete biner gibi atamıyorum motorun orta çantası var koltuğun üzerinden geçirdiğim ayağımı diğer pedala basınca motora binebildim. İki yan çanta, bir orta çanta, Motor zaten 300 kg zırhlanmış sürücü ve ben üzerimizdeki ilavelerle 170 kilo olduk mu? Motor 500 kiloya yakın, Barış Manço rahmetli bindik bir alamete gidiyoruz selamete modeli oldu.

Motosikletin, güç ve egzoz sesi motorcular için çok önemli. Bu motora da fabrikası öyle bir egzoz (adı akropoviç) üretmiş ki onu aksesuar olarak ayrı satıyor. Marşa bastın mı bir horluyor borrrluyor. Batuhan marşa basıp çalıştırdığında İzmir Caddesi bir inledi karşı esnaf kapıya çıktı beni kasklı falan gördüler ama torunum Alperen’e benzetip hayırlı yolculuk nereye böyle demeye kalmadı beni yakından görünce ellerini ağızlarına götürüp aaaa dediler ben de maşallah maşallah deyim verdik gazı motora.

Bu alayü vala ile yapılan hazırlıktan sonra yola koyulduk. Hava güneşli 26 derece, rüzgarlı ama motorun rüzgarı ayrıca zaten var. Ben donatılmış vaziyetteyim. Batuhan “Baba nasıl vaziyet?” diye soruyor interkomdan “Ben bir de kahve ver diyorum sade olsun modeliyim.” Orta çantaya sırtımı verdim rüzgara Batuhan’ı siper ettim,  kendim ettim kendim buldum ama hayatımdan memnunum. Göstergeye bakmıyorum, rüzgara aldırmıyorum. Yıllarca böyle rüzgarlara kendimi vermemişim, meğer ne mutlulukmuş havayı içine çekmek, dik durarak meydan okumak, herşeye rağmen rüzgarı yararak gitmek. Yutuptan sailling yelkenli videoları izliyorum rüzgarın kıymetini bilen yelkencilerin maceraları teknenin kabaran dalgalar üzerinden herşeye rağmen gitmesi en yakışanı da “One Way Wind” şarkısının fonda olması. Motorda ise borr sesiyle uçuyorduk. Hürriyet, gençliğe özen, güven, heyecan, 24 kısım tekmili birden bir maceranın kahramanlarıydık. Kollarımı yana açıp adeta uçmak istiyordum. Ama ne mümkün elimi bile kaldıramıyordum. Kilometre levhalarına bakıyorum 10 kilometrede bir yazan levhalar sanki yan yana dizilmiş gibi ne kadar çabuk geçtiğine ne kadar sık olduğuna hayret ediyorum. Denizli de verdik molayı. Yarı yol sayılır. Restoranda getir götür yapan garson da motorcuymuş. Bizle çok ilgilendi yemek sonunda çayı duble getirendi. Bu da motorcu torpiliymiş.

Yol boyunca egzozun borlamasına öyle bir alıştım ki neredeyse düğündeki zurnaya kulağını dayayan sarhoş misali motorun sarhoşu oldum, kulağımı akropoviçe (egzoza) dayayacağım. Yokuşları tırmanırken dağları inletti düzde giderken ovaları. Yeşile boyanmış heryer, koyusundan açığına her tonuna kadar yemyeşil Memleketim. Aracın camında<n bunları görmeniz imkansız şöyle bir bakarsınız ama ben motorda artçı olarak tüm güzellikleri gözledim. Uzaklarda görünen basık yapılı köy evleri yeşilin içerisinde kaybolmuş, kırmızı kiremit çatıları ile camisinin minaresi gözüküyor. Sakinliğin sessizliğini, dinginliğin nefesini duyar gibi o köyde çocuk halimle yaşamayı canlandırıyorum hayalimde. Evimizin bahçesinde kuzular, köpeğim, sarmaşık güllerim, çardak asmam, hanımeli kokulu bahçe duvarlarımız, tulumbanın sesi buz gibi berrak suyu, beyaz kireç badanalı küçük küçük pencereleri ile eğilerek girilen kapısını hayal ettim. Motosiklet bu köyden geçeli epeyi zaman oldu ama hayallerim uzadı gitti. 

Yoldan uzakta ekin tarlaları, borlayan egzoz sesi ekinleri yalıyor, motorun rüzgarı henüz yeşil olan ekinleri dalgalandırıyordu sanki. O kadar rahattım ki bu da beni yormuyordu. Bu keyfimle iki de bir “Baba rahat mısın?” diyen Batuhan’a cevabım oluyordu. Beni bu hayallere sürükleyen son günlerde izlediğim Rus ressamların yağlıboya eserleriydi. Onların tablolarında köyler her ne kadar bizim köylere benzemese de çocuklar, kuzular, çiçekler, yeşilin binbir tonu tıpkısıydı.

Havasına, suyuna, taşına, toprağına,

Bin can feda bir tek dostuma.

Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim,

Bir başkadır benim memleketim.

Korkuteli rampalarını indikten sonra Akdenizin çam ormanları yeşili göklere çıkarıyordu. Gri asfaltta bir sağa bir sola yatan motosiklette aşka gelmiş olmalı ki bu ormanlar karşısında yan çantalar neredeyse asfalta değecek kadar saygıyla eğiliyordu. 

Antalya’nın girişine geldik, çok büyük bir kavşak çalışması var. Yarım saatte burayı geçtik bir saatte Antalya trafiğini zikzaklar çizerek koca motorla geçtik Esra’ya vasıl olduk. Antalya’ya geldiğimizde motor artçılığını Esra aldı. Antalya’yı abisiyle beraber turladılar. O da maceracıdır, anne olduktan sonra macerayı bıraktı. Çocuklarının okul maceraları zaten zamanını alıyor.

Dönüşümüz muhteşem olacaktı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Hem bayram hem dönüş günümüz. Batuhan bayrak istedi kardeşi Esra’dan. Motosikletin arkasında ki kamera çubuğuna bağladı Bayrağı. Motorun arkasında dalgalanmıyor Samsunun Karadenizi gibi coşmuş kabarıp kabarıp çubuğa dolanıyor tekrar açılıyor ayyıldızını gösteriyor daha sonra, Samsun’a çıkmış Atatürk ve arkadaşlarının yüreği gibi pır pır oluyordu. 

Yol boyunca, kimlik tetkiki için üç defa polis tarafından durdurulduk. Her durduğumuz noktada polis memurları, bugün bayram deyip rüzgardan çubuğa sarılmış bayrağı açıp bir fotoğraf çektirelim diyerek motorla birlikte poz veriyorlardı. Çok mutluyduk. 

Denizli girişinde benzin ve çay molası verdik. Evin yolu kısa olur derler. Sarayköy, Buldan Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, (Salihli Adala Kasabası’nda Atatürk’ün dinlendiği ev diye tanımladıkları tarihi evi 2022 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Salihli Belediyesi ile birlikte restore etmiştik sonra da Atatürk Müzesi yaparak Kula-Salihli UNESCO Global Jeoparkı’nın ziyaret merkezlerinden biri haline getirmiştik. Yoldayken, Adala Atatürk Müzemiz, “Diomonds Of Azerbaijan 2025” Müze Tasarım ve Uygulamaları alanında başarı ödülüne layık görülmüş. Bu da Kurtuluş Savaşımızın başladığı tarihte Kurtuluş Savaşı ile ilgili Müzemizin ödül alması beni ziyadesiyle mutlu etmişti.) 

Batuhan’a gençliğimi tekrar geri getirdiği için çok teşekkür ettim. O da baba seninle anı biriktirmeye devam edeceğim, her zaman hazır ol, bu macera burada bitmedi diyerek sağ salim geldiğimize dua ederek, birbirimize sarıldık. 

Yani kısaca; gidişimiz, dönüşümüz, sürüşümüz, bayramımız, muhteşem oldu.