İçeriğe geç

SAGALASSOS VAKFI

İstanbul Bozlu Art Project’e konuk olan usta(mimar)fotoğraf sanatçısı Murat Germen; “Sagalassos, doğa verileri dikkate alınarak inşa edilmiş bir kent. Mimarlık ve kent planlaması el ele. Yaşamın tam göbeğinde oturan su ise kentin şekillenmesindeki başat kıstas olmuş. Bunların hepsi günümüz kent planlamasında ranttan dolayı göz ardı edilen ama aslında örnek alınması gereken konular, meramım budur.” Diyor. 

Usta sanatçının engin görüşü, zengin bakış açılarıyla, sanat severlerle buluşan Bozlu Project’e galerideki farklı görüntüleri, Sagalassos Vakfı’nın antik kentin günümüze kazandırılması, tanıtılması çabalarında önemli yer almaktadır. 

Sagalassos Antik Kenti’ni, ilk defa Tarihi Kentler Birliği’nin Burdur’a düzenlediği bir toplantıda görmüştüm ve ihtişamı ile tesiri altında kaldığım bir antik kentti. Meydanı, Antoninler Çeşmesi, meydanı çevreleyen heykellerle sütunlarla zenginleştirilmiş kent duvarı, beni çok etkilemişti. Tarihçesi, ekonomisi, sosyal yaşamı, zengin kültürel tarihini, son bir aydır aktüel ve sosyal medya gündeminden, İstanbul sanat galerilerinden, basından, Sanatçı Murat Germen’in paylaşımlarından izleyerek, takip ederek öğrenebilirsiniz. 

Sagalassos Antik Kenti’nin, UNESCO Dünya Kültür Miras listesine girmek için geçici kabulü almasının yanında ayrıca tanıtımı için, sosyal ve aktüel medyayı gündemde tutmaya çalışan, miras listesine girmesi için büyük gayretler sarfederek farklı çalışmalar sergileyen, bir vakfı var. Sagalassos Vakfı.

Böylesine önemli bir antik kent olağanüstü çalışmalar sergileyerek UNESCO miras listesine girmeyi başarmak için uğraşırken; bizim Mesirimiz 2012 yılında Sayın Vali İbrahim Daşöz’ün gayretleriyle, Manisa’da valilik yaptığı zamanda “Mesir Şenliği UNESCO Somut Olmayan Dünya Kültürel Miras Listesine” alındı. 2012 yılından bu yana 10 yıl geçmesine rağmen ne Manisalılar ne de bu belgeyi kullananlar UNESCO listesine girmenin önemini idrak edememişler. 

Bu, Manisa’mızın UNESCO ile tanışma buluşma konusunda ikinci belgesi diğeri Kula-Salihli UNESCO Global Jeoparkı. UNESCO belgesine sahip ülkemizin ilk ve tek jeoparkıdır Kula-Salihli Jeoparkı.

Sagalassos Antik Kenti kadar hatta, dünyada ilk paranın bulunduğu, altın sikkelerin basıldığı kent olarak daha önemli sayılabilecek Sardes Antik Kenti’dir. Zonguldak’tan Mersin’e çizilen bir çizgiye kadar Anadolu’nun yarısını kapsayan, İpekyolu ticaretini elinde tutarak zamanının ticaretine yön verecek kadar çok büyük bir ekonomiye sahip olan Sardes Krallığı, antik çağdaki öneminin yanında zamanımızda da önemli bulgulara ve kalıntılara sahiptir. 1958 yılından bu yana Amerikalı bağışçıların desteği ve sponsorluğunda Amerikalı ve Türk arkeologlar tarafından yapılan kazılarda 3000 yıllık tarih, gün yüzüne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca Sardes Krallığı’nın, Gölmarmara, Ahmetli, Salihli sınırlarını kapsayan kral mezarlarının bulunduğu Bintepeler nekropolünün de UNESCO dünya miras listesine alınması için çalışmalar devam etmektedir. Ancak cılız ve sessiz bir çalışma olduğu kanaatindeyim. Yerel halkın; başta Salihli, Gölmarmara, Ahmetli hatta Manisa’nın bu çalışmalardan haberi dahi yok. Oysa Sardes Antik Kenti, Kula-Salihli UNESCO Global Jeopark’ının arkeolojik ve ayrıca kültürel jeositidir. Yani dolaylı olarak UNESCO’ya girdiği söylenebilir.

Burdur’un Ağlasun ilçesinin önemli bir değeri olan Sagalassos için vakıf kurarlarken. Bizim belge sahibi Mesir dernekle idare edilmeye çalışılmaktadır. Yunan İşgali altında dahi yapılan Mesir kutlaması Pandemi nedeniyle ilk iki yıl tamamda üçüncü yıl ile neredeyse üç yıldır yapılmayan Mesir Şenliği sadece macun yapıp saçmaktan ibaret olmamalıdır.

Her iki değerimizin de Mesir’in ve Sart Antik Kenti ile Bintepeler Nekropolü’nün ülke çapında tanınması, dünyaya tanıtılması için daha etkili çalışmaların güçlü organlar tarafından yapılması gerektiğine inanıyorum.

BİSİKLET VE SÜRÜCÜLERİ

Manisa Bisiklet Spor Kulübü Derneği. Önce adına Manisa Bisiklet Spor Kulübü dedi yerel yöneticilerden gereken ilgiyi bulamadı. Bu kuruluşa ciddi ve hevesle girmişlerdi ama daha sonra yalnız kaldılar. Kendi başlarını kendilerinin bağlayacağı küçük bir birlik olalım deyip, dernek statüsüne çevirerek adını, Manisa Bisiklet Spor kulübü Derneği olarak değiştirdiler. Yine kendi kendilerine bir şeyler yapmanın gayretindeler. 

Kış günleri akşam erken oluyor; mesaiden yeni gelinmiş yorgunluk var, hava soğuk, diziler dizi dizi, biri olmazsa birisi, hal böyle olunca herkes akşamı evinde geçirmek istiyor. İlkbaharla birlikte, uzayan günler, geç olan akşamlar, taaa sonbahara kadar devam ediyor. Hava sıcak, dizi yok, gece olmak bilmiyor. Parka çıksan sıcak yine de bunaltıyor, üç beş arkadaş çaydı kahveydi anne ben gazoz içecem diyen çocuğuydu deyince günlük yevmiyeyi parkçıya bırakmak lazım. Koca gün çalış akşam… “aman sabahlar olmasın.” 

Bu adı mütevazi dernek; kendi yağı ile kavrulan, beş on üyesine zaman ayırmaya çalışan, bu hafta sonu nereye gidelim nereye tur düzenleyelim diyerek kendi işinden gücünden vakit ayırıp, bazısı dişi aslanı evde bırakıp, (daha sonra onlarda biz de bisiklet isteriz deyip turlara katılanlar oldu, iyi de oldu bu iş çocuklara kadar sirayet etti) program yapan birkaç yönetim kurulu üyesi hafta sonları yollara düşüyorlardı.

Her geçen haftasonu, tura katılanlar bir çığ gibi büyüdü. Köylere tura değil, çekirge sürüsünün tarlaları istila ettiği gibi bir şekilde giriyorlardı. 

Uzaktan belli belirsiz seçilebilen ışıklar köye yaklaşıldığını gösteriyordu. Loş, yarı aydınlık köy sokaklarından ilerleyen bisikletliler yaz akşamı kapı önüne oturmuş sohbet eden köy kadınlarının heyecanlı ve hayretli telaşları arasından, basık tek katlı evlerin dar pencerelerinden bazılarının hızla açılan perdelerinin ardındaki meraklı bakışların yanından, zil korna sesleri, beton parke döşenmiş yollarda teker dönüşlerinin homurtusu, sürücülerin uğultusu, köpeklerin havlayışı, bisikletlerin fener alayını andıran yanıp sönen ışıkları ile köye girdiler.

Köy: Sessiz sedasız, ayın henüz çıkmadığı bulutsuz bir yaz akşamının alaca karanlığında, demir kafes direklerin ucunda cansız yanan bir kaç sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı dar sokaklarından geçilerek, köyün küçük meydanına bakan kahvelerde oturanlar kendi halindeyken köy meydanı, bir anda her yer ateş böcekleri gibi çakan lambalar, rengarenk formalar, kadın, kız, erkek, genç, yaşlı, başları kasklı, fosforlu kıyafetli, yorgun ama neşeli birçok insan ile doluverir. Neye uğradığını şaşıran köyün köpekleri bile yalnızken aslan kesilen bisikletlilere kalabalığı görünce, dostluk kurmak için kuyruklarını fır fır döndürerek bisikletlerin aralarında dolaşarak sürücülerin önceden onlara hazırladıkları atıştırmalıklarına göz dikmeye başlarlar.

Bisikletler gelişi güzel şekilde kahvelerin önünde askıya alınır, taze içilen tavşan kanı çayların yanında, sohbetler, hikayeler, yol boyunca yaşanan sürüşler anlatılır, patlayan lastik esprilerine gülüşmeler kahkahalara karışır. Samimi ortamdaki muhabbetlerden sonra yaz serinliğinin ürperti verdiği güzel bir akşam geçirilir. 

Tur liderinin, “Haydi bisikletlere” diye komut vermesinin ardından “Herkes tekerini kontrol etsin” der ve eve dönüş yolculuğu başlar. Köyün köpekleri bisikletleri sürücüleri köyün çıkışına kadar uğurlarlar. Atıştırmalığı yemiş olanlar bir müddet daha bisikletlileri takip eder.

Dönüşte, toplanma yerine hep birlikte gelinir her sürücü el kol kaldırarak, sözle, “Haftaya görüşmek dileğiyle” der ve güzel geçen bir haftasonu turu böylece tamamlanmış olur.

————-

Bu MANİSA BİSİKLET SPOR KULÜBÜ DERNEĞİ, bayramlarda, özel günlerde, etkinliklerde, Manisa içinde bisiklet sürerek turlar yaparak yanıp sönen renkli ışıkları zil sesleriyle o gecelere renk katarlar. Bu özel günlerde; hem sürücülerin, hem caddelerde geçişlerinin, hem de seyreden vatandaşların, özel güne duygu katabilmeleri için biz dahil üç belediyeden ses aracı istemelerine rağmen, çoğu akşamları kendi ışıkları, zilleri, bisikletlerdeki bayrakları ile hareketlendirmeye çalışırlar.

Manisa’da böyle özel günlerin renklenmesi, köylere turlar düzenlenmesi ve daha birçok sebepten dolayı gençler kadınlar arasında bisiklet merakı artmıştır. Sokaklarda bisiklet süren bir çok bisikletliyi görebiliriz. Gün geçtikçe de artmaktadır. 

Bisiklet ve sürücülerine dikkat edilmesine, yol verilmesine, öncelik tanınmasına, yeni bisiklet yollarının yapılmasına, trafik düzenlemelerine, ulaşım aracı olarak kullanılmasına destek vermek, yönetmek, düzenlemek, saygıdeğer yerel yöneticilerimizin uygulayacakları yaptırımlar ile daha da gelişecektir. Bu sayede; araç trafiği, karbon salınımı, otopark ihtiyacı, zamanla azalacaktır. Okullar açıldığında artan akaryakıt fiyatlarıyla servis ücretleri giderlerinde, toplu taşıma harcamalarında, ailelere imkan sağlanacaktır.

ROTALAR ARTIYOR

Bugünkü rotayı akşam çizdim. Cesaret ve macera rotası, hani silahlı kuvvetler operasyonlara isimler veriyorlar ya bu da bana isimlendirilecek rotalardan biri. Çünkü Yenifoça’dan Eskifoça’ya arabayla bile buradan gitmem ama genişçe bir çember çizip başladığım noktaya gelebilmek için sevsem sevmesem katlanarak gitmem gerektiğini aklıma koymuştum. Gün içerisinde hava sıcak rüzgar kuvvetli gözüküyordu hava durumunda. Sabah erkenden, hava ısınmadan deli rüzgar çıkmadan yola çıkmam gerekiyordu. Hazırlığımı 06.30 kadar bitirip tam tekmil yola koyuldum.

Sıcak ve rüzgarın yanında güneş derken bu şartlarda sürüşlerde biraz meteoroloji bilgisi gerekiyor! Sallamıyorum internetteki hava durumlarında bunları açıklıyorlar ama rüzgarın yönü önemli arkandan eserse değmeyin sürüşün keyfine ha bir de benim yumruk kadar bir batarya ile ön teker göbeğine bağlı motorum var. Gerektiğinde bilhassa rampalar benim korkulu rüyam, daha önceleri rampasız yolları seçerdim şimdi bu yumruk motorla zorlanmalarda bisiklet e-bike oluveriyor. Ancak tüfek icat oldu mertlik bozuldu ya pabuç bırakmam bisiklet erkekliğine sürdürmeyiz rampa da olsa pedal basarım tüm yol boyunca pedalı askıya hiçbir zaman almam. Motor sayesinde bisiklet biraz ittiriliyor gibi bir rahatlık sağlıyor.

Yenifoça-Eskifoça sahil yolu çok inişli çıkışlı insan hayatı gibi. İnişte tam gaz, bırakıyorum bisikleti virajlar da var inerken maksimum 61 km sürat yapmışım, çıkarken 15 km ile birbirini telafi ediyor. İnsan hayatı dedim ama bu hayatta ileriye bakmamız gerekir ama bisiklet sürerken rampalarda karşıya bakmam çünkü rampa gözümde hem yükseliyor hem uzuyor. 

Yol boyu fotoğraflar çekmek için durarak gittim. Bu bölgede dik yamaçlardan kıyıya inilerek denize girilen çok güzel koylar var bunların birkaçı ayaküstü, yamaçsız, denize sıfır, kumsal, birçoğu kamping. Bunlar tamam da bir çoğu da keçi gibi tepelere saran villa bozuntusu ama şahane manzaralı konutlar ile kapatılmış ve inşaat firmalarının levhaları ile daha da kapatılacak gibi gözüküyor. İzin vermemeleri imar yapmamaları gerekir.

Eskifoça’ya yaklaşmıştım. Sabahları oldum olası geç kalkan Kara Apo lakaplı bir arkadaşım var. Erken kalkan biri olaydı çay molasını onların terasta veririm biraz dinlenirim hoş beş ederdik diye düşünüyorum uzun zaman görüşmemiştik. Ama adam telefonlara (bahçeyle uğraşırken) hiç bakmaz ayrıca ehl-i keyf vatsap mesajlarına da bakmaz baksa da zamanında bakmaz. Es geç dedim bir de Eskifoça’da mola versem vakit öğleni bulacak. Sahildeki bisiklet yolundan yavaşça sürerken bisikletimi, birkaç yaşlı yürüyüş yapıyorlar hepsine günaydın diyerek selam vererek geçiyordum yanlarından. Gençlerden birkaçı sabah serinliğinde soğuk denize girmişler ay of nidaları evlerde yankılanıyordu. 

Sessiz ıssız henüz uyanmamış çarşıdan çıkarken aklıma geldi, arka sokağa döndüm eski komşulardan birini görürüm düşüncesiyle, bizim eski evin sokağından geçeyim dedim. Güzel pizza yapan şimdi emekli olmuş Şükrü usta, bahçede uğraşıyor sokak ıpıssız. “Ustacım günaydın kolay gelsin” gözümde güneş gözlüğü başımda kask normal cevabını verdi. Kendimi tanıtınca bahçe kapısını açtı. O mo boynuma sarılacak, bi bardak su verecek diye beklerken kapı aralığından konuştuk, şaşırdım. Bir ay önce korona olmuştum onu duymuş olmalı diye hoş gördüm. Uzun zaman 2005’ten beri görüşmemiştik. Çoluk çocuk napıyorlar ayak üstü konuştuk. “Görüşürüz, selam, telefonum aynı telefonlaşıp buluşalım” dedim ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi veya beni yıllar sonra böyle görünce şaşırmış da olabilir.

Yolcu yolunda gerek asfaltan Foça’nın eski çıkışına doğru rampaya sardım dinlenme bahanesiyle selfiler, hatta saniye ayarlı çekimler yaptım. Uzunca bir bisiklet yolu yapmışlar rampayı çıktım askeriyenin kapı önünden sonra inişe geçtim ama rüzgar 20-25 km hızla önümden esiyor. İnişte olduğumu anlayamadım. Vallahi, buradan Bağarasını, taaa  Gerenköy kavşağına kadar yol düz olsa da bisikleti götürmekte zorlanıyordum. Motoru hiç açmadım önümde devamlı rampa çıkacağım Kozbeyli yolu vardı. Rüzgar önümdem esiyor göğsüme bastırıyordu sanki. Burnumdam aldığım nefes yetmiyor, ağzımdan aldığımda ağzım kuruyordu, (bisikleti ilk aldığımda rengi bisiklete uyumlu diye biraz da ilk acemilik ağzı vidalı suluk aldım) su içmem için durmam gerek zaten yol dar, arkamda araçların bazıları karşıdan araç geldiğinde arkama sokuluyor, beni geçerken teşekkür ediyorum ama sokulana kadar sollamasa bari deyip içim içimi yiyor. Ağzımdan burnumdan aldığım rüzgarla karışık nefesi verirken vücudumuzun yedi deliğinden dışarı basıyordum. Sabah güneşi yatayda durarak kaskımın altından gözüme girmeye çalışıyor zaten rüzgardan bisikletin üstüne eğilmiş vaziyetteyim kaskıda burnuma kadar indirdim. Rüzgarı şikayet ediyorum göğsümden ittiriyor diye ama olmasa sıcak çekilmez. 

Gerenköy-Kozbeyli kavşağına geldim Kozbeyli rampasını sarmadan önce gölgede durdum biraz nefeslendim. (Daha önce Bağarası’ndan geçerken; İzmir Büyükşehrin gölgedeki banklarından birine oturmuş evdeki dişi aslana benim buralara geldiğimi bilmiyor öğrendiğinde kükremesin diye. “Ben Bağarasındayım Kozbeyli’ye 45 dakika sonra varabilirim gel orada bizim kahvaltıcıda kahvaltı yapalım” diye mesaj çekmiştim.) Hem cevap bekliyorum telefondan, hem de sürüyorum. 

Sıkça durduğum bu yolda soluklanırken aradım, “Ben yaklaştım sen nerdesin?”  “Ben geldim seni bekliyorum.” Hanımların bu kararlılığına hastayım gezmek oldu mu itirazsız kapının önüne çıkıyorlar. 

Rampayı çıkarken akşam şarj yeter dediğim batarya rampanın başında pert. Dayan dizlerim dayan iki dinlenme biraz yürüme ile çıktım, rüzgar da var.

Kozbeyli’ye kahvaltıcının bahçesine bisikleti yerleştirirken masa tutulmuş el sallıyor. “Nereden dolaştın?” O hep Gencelli-Kozbeyli 19 km’lik rotayı biliyor. “Eskifoça’da komşunun selamı” var deyince kahvaltı masasında “Yaaa ne işin var oralarda” ile kükremeden bitirdik. Yalnızım, düşer kalırım, zaten tansiyon, bypass… Birşey olmasın diye uzaklara gitmemi istemiyor.

Kahvaltıyı yaptık, motorsuz eve vardım, kıyıdan dolandım, çemberi tamamladım, güneş, sıcak, rüzgar, (öyle böyle değil) herşey dahil, cesaretli ama macerasız, çemberin çevresi 50 km olmuş.

MORİS ŞİNASİ ÇOCUK HASTANESİ

Moris Şinasi 1929 yılında vefat ettiğinde vasiyetnamesinde çocukluğunda tedavi gördüğü Manisa’ya bir çocuk hastanesi yapılmasını artan parayla da vakıf kurularak yıllık giderlerinin karşılanmasını ister. Moris Şinasi Çocuk Hastanesi yapımına başlanmadan önce yer seçimi yapılırken şehrin merkezi yeri olmasından dolayı eşi Madam Şinasi Moris Şinasi’nin ailesine ait evin yakınında bir yer olmasını ister. Alan yeterli olmayınca şehrin dışında bir yer olan şimdiki alanda yapılmasına karar verilir.

Hastanenin planları Amerika’da Thompson and Churchill Architects firmasına hazırlatılır. Plan her ne kadar Amerika’da hazırlatılsa da inşaat malzemeleri yerlidir ve o dönemde revaçta olan alışılagelmiş olan inşaat malzemeleri kullanılır. Ancak o yıllarda (1933) evlerde mangal kömürüyle ısınılırken hastanenin ısıtma sistemi yapılmış ve bir kazan dairesi mevcuttur. Kazan ve ısınma için kalorifer radyatörleri ve birçok teknik inşaat malzemesinin tamamı hastanenin tıbbi malzemeleri de inşaat malzemeleriyle birlikte Amerika’dan gönderilir. Bir yıl gibi kısa bir zamanda biten hastane inşaatı bu malzemeler ile teçhiz edilerek hizmete sokulur.

İlk Başhekimi M.Necdet Otaman’dan sonra 1938 yılından 1969 yılına kadar en uzun süre başhekimlik yapan Op. Dr. Cafer Soyer (1896-1984) Vakfın amacı doğrultusunda fakir çocuklu ailelere  ilaç paralarını verdiğini, (ücretsiz bakıldığı tüzük gereği) bizzat biliyorum. (Hatta başhekimlikten sonra Dispanser karşısında açtığı özel muayenehanesinde yine bu tür hastalardan para almaz ilaç paralarını vermeye devam ederdi.) Oğlu Nejat Soyer ilkokul arkadaşımdı çok zaman hastane bahçesinde oynamaya Nejatlara giderdim. Bu mesleği edindiğimde, bahçe peyzajı Amerika’da çizilmiş olmasına rağmen Osmanlı Saray Bahçelerinin izlerini taşıdığını meslekten olunca hatırlamıştım. (2009 yılından bu yana Manisa Belediyesi olarak Çatal Kabristanlığı’ndaki kabrinin temizlik ve bakımını yaptırır, kabrini çiçekleriz, Bir vefa borcu olarak ancak bu kadarını yapabildik. Hastaneyi ayakta tutabilirsek aziz hatıralarını yaşatabiliriz.)

Nejatların evi, iki katlı başhekimlik lojmanıydı. Hastane ile lojman birinci kattan bir köprü ile birbirine bağlanırdı köprünün üzerinde köprü boyunca uzanan beton saçak vardı. Acil durumlarda müdahaleyi ulaşımı kolaylaştırmak açısından önemli bir detaydır. Lojmanda da ısıtma tesisatı musluklar lavabolar aklım ermiyordu ama Amerikan malı olduğundan eminim. Hastaneye uzun yıllardan sonra büyük torunum çok ateşlendiğinde gitmiştik her halde salgın vardı çok çocuk hastaydı bir yatağa iki çocuk yatırmışlardı. Mimari özelliği açısından öneme haiz herhangi bir özelliğinden bahsetmeyeceğim.

Yine bir hafıza mekanı olarak, bağış ile yapılmış olan yapının ayrıca vakfiyesi olup da yıllık akar geliri olan bağışlarının devam ettiği bir kurum olarak, örf adetimizin bir simgesi olan yardımlaşma, hayır için bağışta bulunma geleneğimizin örneği olarak,  Moris Şinasi’nin Manisa’da iyileşmesini Amerika’ya gidip zengin olmasına rağmen Manisa’yı unutmayışının, vefa duygusunun bu denli bir çarpıcı örneğinin tarihçesinin yaşatılması olarak, 1932-33’lü yıllarda biz de bulunmayan sistemlerin cihazların bu hastanede kullanılmasının bir müze özelliğini taşıması olarak, (hastanenin anı köşesinde o yılların kıt imkanları ile teçhiz edilmiş bir ambulans resmi var ‘at arabası’) tüm bunların yaşatılması, geleceğe miras bırakılması, hastanenin ayakta kalması ile mümkündür. Milli ve tarihi değerlerimizin gelecek kuşaklara aktarılması vefa duygusunun gösterilmesi açısından korunması gereken bir yapıdır.

Şu anda kendi haline terkedilmiş haliyle sonunu bekler durumdadır. Biz: Ne milli varlıklarımızı kaybedecek, ne örfümüzü adetimizi unutacak bir kalemde silecek, ne de tarihimizi unutacak unutturacak bir millet değiliz. Tüm bu tür yapılar, Cumhuriyet dönemi edinimleridir. Bizim milli varlıklarımızdır. Şehrimizin kimliğidir. Hafızasıdır. Vefanın aynasıdır.

MANİSA MİLLİ MÜCADELE MÜZESİ

2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. (Bu tarih şimdilik dursun.) Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında  Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi Şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin çayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken,  binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Mecidiye Tabyası’ndan Seyit Onbaşı’nın attığı mermiyle dümen aksamından yara alan Ocean zırhlısı kontrolden çıkarak yan yatmış çamura batmış misali giderken Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birine çarparak Morto Koyu’nda mort oldu. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşce emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı.

Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk,

Sâde hadise var ortada. Vahşetler denk.

Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ,

Hani tâ’una da (veba mikrobuna bile) zûldür bu rezil istîlâ.   MAE

Geçen hafta içerisinde “Çanakkale Geçilmez” destanını yazdığımız günün anma töreni yapıldı. Sıradan bir gün gibiydi. Farkına varmayan farkına varılmadığı için günün anlamını tarihini unutan bir çok insanımız vardı. Oysa top atışlarıyla gökyüzü inletilmeliydi, uçaklar alçak uçuş yaparak aklımızı başımıza getirmeliydi, hatta minarelerden Mehmet Akif’in Çanakkale Destanı davudî bir sesle okunmalıydı, anonslar yapılmalıydı. Manisa Çanakkale Şehitleri ve Atatürk Müzesi’nin sadece içi değil yollar caddeler halk ile çocuklar, gençler, öğrencilerle dolmalıydı. Bayraklar ellerimizde sallanıp dalgalandırılırken Çanakkale’de  Manisa’dan ikibinin üzerinde şehit düşmüş ve tüm dedelerimiz, ninelerimiz kapsamlı bir şekilde anılmalıydı.

             Corona tedbirleri nedeniyle yapılamadı. İnşallah bu illet kısa zamanda biter de 2022 (Manisa kurtuluşunun 100. yılı ) ve Cumhuriyetimizin 2023, 100. yılında heyecanımız, zaferlerimiz, kutlamalarımız, bir yıl boyunca milli heyecanımızla devam eder. 

              Böyle günleri anmak ile sitemim bizim noksanlığımızdan kaynaklanabilir. Manisa’lıya aidiyet duygusunu aşılayacak,  yansıtacak, yaşatacak önemli yatırımları, bilgilendirmeleri, konferansları, yapmadığımızdan, çocuklarımıza torunlarımıza bunları yaşatarak anlatamadığımızdan olabilir. 

               İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün iki önemli adım attı. İlki, Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyla ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Milli Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser. 

               Yazıya başlarken koyduğum tarih, 8.Eylül.2019 işte bu kitaplar dizisinin, belgeselin yazılması için, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, Prof.Dr. Nurettin Gülmez ve Doç.Dr. Nejdet Bilgi hocalarımızla konuşup başlangıç verdiği tarihtir. 

           “Bu kitap ile açıklama ve bilgileri daha sonraki günlerde yazacağım. İkinci önemli adımdan da o günlerde bahsedeceğim.”

              Diyerek, üstteki yazıyı yazdığımda bir söz vermişim. İşte o gün bugündür. Kitap, milli mücadele tarihimizden bir devri, acılarla dolu bir tarihi, anlatırken bir başka ikinci önemli adım da yine Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, milli mücadele dönemimizin gerçek dokümanlarının, belgelerinin, anılarının, sergileneceği: “Manisa Milli Mücadele Müzesi” projelerinde son aşamaya gelindi. 

        “Her yönden alevler yükseliyor Manisa’yı kapkara duman kaplamış evlerinin cayır cayır yanmasını dağdan, aç susuz bilaç yaşlı gözler ile izliyorlardı. Manisa’yı yangından kurtarmak için var gücüyle Manisa’ya yaklaşan Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri yorgun bitkin ama inançlı bir şekilde Yunan palikaryalarını sefilleri, fersudeleri, ırz düşmanlarını önlerine katmış kimini esir alıyor, kimini yere seriyor, ezip geçiyordu.”

        14.Temmuz.1889’da Padişah Abdülhamit’in Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni dönüşte azgın dalgalar ile birlikte gece vakti Funakara kayalıklarına çarparak parçalanmıştı, kayalıkların yakınındaki Kaşino köy halkı bu kazanın olduğu yerde kayalıkların olduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygının adına bir anıt dikmişlerdir. 

    Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bırakmalıydık. 

      Her yıl kutladığımız 8 Eylül Milli Mücadelemizin son gününü, bu anıtı ziyaret ederek çelenkler koyarak hatırlamalıydık.

         İşte bu anıt eser Manisa Milli Mücadele Müzesi olmalıydı. Tarih Kurulu Heyeti oluşturuldu. Doç.Dr. Emine Tok, Dr.Öğr.Üy. Cengiz Gürbıyıkoğlu, Araştırmacı Yazar Erkan Akbalık, Doç.Dr. Cengiz Çakaloğlu, Prof.Dr. Nurettin Gülmez, Prof.Dr. Hasan Mert, Doç.Dr. Nejdet Bilgi. 

     Projelerini: Çeşitli müze projeleriyle yurt içi ve dışında birçok ödüller almış genç bir mimar, meslekdaşım olmaktan gurur duyduğum, Mimar Ömer Selçuk Baz ve değerli ekibi hazırladı. Müzenin küratörlüğünü aynı değerde (yapacağı düzenlemeyi anlatırken toplantı salonunda bulunan heyete duygulu anlar yaşatan) Mimar Küratör Heval Zeliha Yüksel hazırlıyor.

      Bu Müze: 1919 ve 1922 tarihleri arasında yaşanan elim olayların belgelerinin yer alacağı, mücadele esnasında yaşayan ve yaşanılanların gerçek doküman ve somut örneklerinin sergileneceği, bu tarihin günümüz ve gelecek kuşaklara aktarılacağı Milli Mücadele Müzesi’nin, Manisa Tarihi açısından çok büyük bir öneme haiz olacağı, kent belleği ve tarihimiz açısından da akıllarda kalacağı bir müze olacaktır. Müzeden çok, her bölümünde kronolojik şekilde yaşananları yaşatan bir yapı olacak.

     Müze’nin farklı farklı bölümlerinde: Şehzadeler Şehri Manisa’da ki Osmanlı eserlerinde sıkça kullanılan geleneksel mimari malzememiz olan tuğla malzeme kullanılacak olup, her bir bölümünde hüznün, umudun, Milli Mücadele Kahramanlarımızın, Kahraman Türk Askerlerimizin mücadeleleri ve Atatürk’ümüzün “İlk Hedefiniz Akdeniz’dir” komutuyla sevincin, yaşatılacağı ve ayrıca müzenin farklı bir salonunda 6.50 metre yüksekliğinde 60.00 metre genişliğinde bir panorama ile de Manisa yangından Cumhuriyete resmedilecektir. Panoramayı, Çanakkale Müzesi’nin dioramasını resmeden ressam Alexsandr Samsanov ve ekibi panorama ressamları çalışıyor.

Yaz ortalarında hep birlikte temelinin atılması planlanan müzemiz bittiğinde, yukarıda bahsettiğim duyguların, aidiyet duygusunun o günlerini ve dünya tarihine yazdığımız milli mücadelemizi somut örnekleriyle yaşayacağız.

TOPLUMSAL YAŞAMDAN BİR KESİT

Sabahları mümkün olduğunca toplu taşıma aracını kullanıyorum. Sabah belli saatte kırmızı elektriklilerden birini bekliyorum. Manulaşın uygulamasını yaptığı novigasyon programıyla telefondan takip edip o saatte durakta oluyorum.. 

Bu program büyük kolaylık ve rahatlık benim beklediğim durağa varış saati bir iki dakika yanılmayla geliyor. Manulaşın otobüsü, karbon salınımsız, çevreci, %100 elektrikli, (ama bugünlerde elektrik faturaları onları da vurmuş olmalı ki rengi yine kırmızı ama mazotlu, kısa boylu olanı sıkça gelmeye başladı.) Novigasyon takip sistemi var, durağa varış saati belli, tam bir Avrupa. Geçen senelerde yolcuya bazen dayı! diyen şoförler olmasına rağmen yolcular da şoförler de bu modern sisteme uymuş. Otobüsü yolcuya rahatsız etmeyecek şekilde sürmek, güleryüz göstermek, yardımcı olacak şekilde kapı ağzında, “Oraya gider mi? Şuradan geçer mi? diyerek soranlara sakince cevap vermek ile sürücülerin yakın davranışları seyahati daha konforlu ve stressiz hale getirmiş. Ulusal haberlerde izliyoruz. İtişip kakışan, maskesiz otobüsten inmeyen, şoföre yumruk atan olaylardan azade sakince durağımıza ulaşıyoruz.   

Bu sabah engelli ve normal çocuğu ile bir anne bindiler elektriksiz kırmızı otobüse. İnerlerken dikkatimi çekti anne otobüsün engelli rampasını kolaylıkla açtı engelli çocuğunu indirip rampayı kapattı. Şoför kornayı çalarak teşekkür etti, anne de kendisine teşekkür anlamında çalınan bu jeste elini kaldırarak teşekkür etti hem de elini aynada gösterecek şekilde kaldırmıştı. Şoför rampayı açmak için sürücü koltuğundan bir hamle yapmıştı ama anne ondan önce davranmıştı. Demek ki bu olay her zaman olduğu için anne tecrübeliydi. 

İletişim ve etkileşim ile anlayışlı ve modern toplumlar sosyal hayatın her anında eğitilerek gelişir. Benim çocukluğum zamanında fötr şapka giyen ki Atatürk devrimlerine saygılı, aristokrat demeyeyim ama yol yöntem bilen görgülü kimseler fötr şapkasını çıkarır gibi yaparak elini şapkasına götürür reverans yapar gibi selam verirlerdi. Bu centilmen davranışın karşısındaki kimse de şapkası olmasa da saygılı bir şekilde mukabele ederdi. Yere tükürmek, küfretmek, yüksek sesle konuşmak gibi çok basitte olsa bu kurallara her zaman riayet edilirdi. 

Yaşadığımız toplumda, topluluklarda riayet edeceğimiz bir çok kural vardır. Kural olmasa da adına adab-ı muaşeret  dediğimiz insanların bir arada yaşadığı ortamlarda saygı açısından yapılması veya yapılmaması gereken davranışlar yumağı vardır. 

Selamlaşma ve yardımlaşma önde gelen en önemli iletişim kurallarıdır. Otobüs durağına geldiğinizde, kuyruğa girdiğinizde, kaldırımda geçmesine izin verdiğinizde, parkta birinin oturduğu banka oturmak istediğinizde… Hafif bir tebessüm, sakin mütebessim bir şekilde merhaba diyerek samimiyetinizi göstermek, güven vermek, dostça yaklaşmak, iletişim kurmak için yeter de artar bile.

“Tatlı dil güler yüz yılanı deliğinden çıkarır.”

MANİSA DEVLET HASTANESİ

Manisa Devlet Hastanesi bundan sonra Manisa Eski Devlet Hastanesi olarak anılacak belki de “Eskiden buradaydı” denilip anlatmaya başlanacak. 

1935 tarihinde temeli atılmış olup Cumhuriyet Dönemi Eseridir. Manisamızda iki döneme ait eserler mevcuttur Bir Osmanlı Dönemi yani Cumhuriyet’ten önce bir de Erken Cumhuriyet Dönemi eserleri. Her iki döneme ait eserler Manisa’nın oluşumunu, gelişmesini ve kimliğini yansıtır.

Bu şehirde yaşayan insanların tamamına yakını bu eserleri kullanmış bu eserlerde anıları vardır. Kent kimliği böyle oluşur. Hastaneye tedavi amacı ile gitmiş, hasta ziyaretinde bulunmuş veya bir yakınını tedavi amaçla bu hastaneye yatırmıştır. Bu şekilde yapılar ile insanlar arasında bir bağ kurulmuştur.

Manisa Devlet Hastanesi 1935 yılında yapımına başlanmış 1938 yılında bitirilmiş ve hizmete girmiştir. Manisa’da Cumhuriyet Dönemi eserleri parmakla sayılacak kadar az kalmıştır. Bu eserler kamu yapılarıdır. kamu kurumları tarafından yapılıp halkın kullanımına açılmıştır. 

!922 yılı işgal yangınından sonra neredeyse yok olmuş Manisa, Cumhuriyet’in kurulması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ülke genelinde imar faaliyeti başlatmasıyla: Üretim için çeşitli sanayi kuruluşlarının fabrikaların yanında halkın ihtiyacını karşılamak için ulaşım, eğitim, ticari, sosyal hayat, ibadet, sağlık yapılarıyla hızlı bir kalkınma faaliyeti başlatmıştır.

Manisa’mızda: Kız Meslek Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Doğum Evi, Kitapsaray, Dispanser, Hükümet Binası, Vali Konağı, istasyon, gibi bir çok demeyeyim çok az yapımız Cumhuriyet Dönemi eseridir ve korumaya alınmıştır. Ticaret Lisesi, Şehir Sineması, Manisa Lisesi, Birçok ilkokul, Sümerbank Tekstil Fabrikası, Eski Gazi Okulu gibi aklıma gelen bir çok eser de yıkılıp yok olmuştur. Oysa onlar da kentin hafızasıydı, nirengi noktasıydı, kentlinin yaşantısının bir parçasıydı.

Bu yapılar kamu yapılarıdır kamu eliyle yapılmış ve kamu eliyle yıkılmıştır. Bu eserlerin tamamı sağlam yapılar olup ekonmik ömürleri şimdi yeni yapılan yapıların bir çoğundan daha sağlıklıydı. Korumaya alınmış aynı dönemin eserlerine baktığımızda ne kadar dayanıklı ve sağlıklı olduğunu görürüz.

Henüz vakit geçmiş değil. Mimari plan özelliği olarak; hasta hareketliliğinde sedye taşımacılığında emniyet için keskin köşelerin kapı boşluklarının oval olarak yapılması, merdiven ahşap küpeşteleri, dökme mozaik yer döşemeleri, kapı ve pencere doğrama ve ölçüleri, hastane girişinin oval kapı ve mermer basamakları, bahçe tanzimi gibi birçok mimari öğeler ve malzemeler günümüzde kullanılmadığı için döneminin özelliğini zamanımıza aktarmaktadır.   

Manisa Devlet Hastanesi: Geç olmadan, tescilleyip korumaya almamız gereken Cumhuriyet dönemi eseri olarak en önemli sağlık tesisi ve yapılarından birisidir.

KEYFİM KAÇTI, SANKİ VARMIŞ GİBİ.

     Keyfim kaçtı. Sorma, durum leyla. 30 yıldan bu yana mı 300 yıldan bu yana mı? Belki de dünya ile birim sanki, düşüncelere sığmayan yıllar. Kaç yıl oldu saymadım böyle olacağını bilseydim saymazmıydım, hafızamda tutardım, kazırdım aklıma. Takardım saçlarımın herbir teline.

     İşler tıkırındaydı; o güzel günler, sular seller gibi akıp gidiyordu. Çocuklar elimizde, sevdiklerimiz kolumuzda, bir o yana bir bu yana savrulan saçlar, kahkahadan yukarı kalkan başlar. Gülmekten kasıldığımız neşeden mest olduğumuz, bir lafına bin gülücüklerle cevap verdiğimiz günler nerde şimdi. 

     Ay beyaz deniz mavi, renkler unutuldu. Oysa kumsala uzanıvermişiz boylu boyunca, göğe dalarken gözler, suya değen parmakların ürpertisi meltemin esintisi kaç yıl oldu duymayalı dalga seslerini güneşin yakıcılığını hissetmeyeli. 

     Lalenin binbir tonu parklar, salkım sümbüller sararken her yanı, Emirgan’dan Hisarlara vuran erguvan renkleri. Boğazın turkuaz suyunda beyaz köpüklü iz bırakan boğaz vapurlarının iskeleye yanaşırken köprü konmadan herkesten önce atlamalar, çayınız geldi diyen vapur çaycısını unutalı kaç yıllar oldu. Yıldız Sarayı’nda hıfzettiğimle Ortaköy’de iskeleyi projelendirmeyi, Hisar’da balık kavağa, Heybeli’de mehtaba çıkıp, Galata’dan günü kavuşturmayı, simitleri batırırken çaya Piyer Loti’den Haliç’i izlerken tahta masaya dayanıp başbaşa kaldığımız günler, bin yıllar mı oldu? Sanki bendim Ulubatlı Hasan’la surlara çıkan. Bilseydim bu günleri, her adımımla iz bırakır, sayardım o yılları, taze tutardım geçen onca anıları. 

     Sultan Yaylası’nda kirazlar toplanmış, “Bu yılda böyle geçti” deyip Manisa’ya inerken; eşek katarlarına anılarımı yüklerdim boş küfelere, Sivrice’nin arkasından batan güneşin son ışıltılarını koyardım yakası açılmış gömleğimden içime, bilseydim bu günleri. Sultan Mustafa’nın buz gibi suyunu susamışlığıma rağmen içmeyeli, yaylanın Sivrice’den çıkılan yolunu Gediz ovasındaki bağımızdan seyretmeyeli, yıllar oldu. 

     Bağ damımızın terasına oturmuş; tulumbanın buz gibi suyuna batırılmış kehribar sarısı üzümlerin yakıcı tadını unutalı, akşam güneşinin sessizce batışını, söğütlerin arasından süzülen son ışıklarını izlerken mücevher gibi parlayan Gediz’in suyundaki ışıltılarını, kör oluncaya kadar içimde saklardım. Salkım söğütlerin sallanışlarındaki sesleri, günbatımının akşam serinliğinde söğütlere gelen üveyiklerin ötüşleri, babamın, akşamın alaca karanlığında, tavanda asılı duran fenerin cansız ışığında söylediği “Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım.

Gönüle uçmak düştü bir kanat bulamadım.” şarkısının nağmeleri, çınlamıyor artık kulaklarımda. 

     Şarkılar ah o şarkılar yok mu, bir tek onlar canlandırıyor hatıraları, o günleri. Her bir şarkıya bir anı, binlerce şarkıya binlerce ömür sığdırırdım bilseydim saçımın ağaracağını. Tozlu sokaklarda koşturduğum kargıdan atıma biraz daha sert vururdum küçücük elimdeki çubuğu, ayaklarım havalanıncaya kadar. Gökyüzüne çıkar asılı kalırdım bulutlara, güneşe uzanırdım, yakmazdı beni, unuttuğum günler kadar. Babam, anam, ağabeyim, sevdiğim nice canların gönül kuşları bir bir uçup gitti. Benimki de, yapraklarının hışırtılarını hissettiğim çınar dallarının arasından bakıyor. Herbirinin puslu oldu yüzleri, bakınca canlanır birlikte olduğum anlar, bembeyaz şimdi her yan. Oysa ne kadar çok şey yazmıştım, şimdi bomboş sayfalar. 

Noktaymış meğer bir ömür dediğimiz yıllar, bir zerre şimdi.

KENTİMİZ MANİSA, KENDİMİZ MAGNESIA

  Artık büyükşehir ile birlikte kentleştik. Köy ile kasaba, kasaba ile ilçe, ilçe ile şehir, şehir ile kent nasıl ayırt edilir. Bulvarları caddeleri, mağazaları, işyerleri, modern ticari merkezleri, konforlu toplu ulaşım araçları, sosyal ve yeşil alanları, planlı binaları, kent aydınlatmaları, kenttin tanımıdır.

Uzun zaman yapılamayan kentimizin planlaması geçici ve tedrici tedbirler ile bazen ekleme çıkarma, bazen masaya yatırma, bazen de ayakta tedavi ile müdahalelerde bulunuldu. Her geçen gün kentin  artan ihtiyaçları, günü kurtarma çabalarıyla geçiştirildi. Bu yüzden kentimizde bir kimlik sorunu oluştu. Planlama aktörlerinin olmadığı bu geçiştirici sözde planlar ile kimliğimizi kaybettik.

Kimlikli plan yapabilmek için doğal ve yapay çevrenin özelliklerinin yanında sosyo kültürel, eğitim ve ekonomi gibi sorunlar, iklim koşulları, hava kirliliği, dağı, topoğrafik durumu, Gediz nehri ve bu nehre akan dereleri, tarım girdileri, bitki örtüsü, florası, jeolojik jeomorfolojik yapısı, zemin araştırmaları, kültürel ve geleneksel yapısı, kent dokusu gibi bu faktörlerin kent üzerinde ki etkileşimleri kentlerin kimliğinde önem arzeder.

Kentin olası kimliği insanların da yaşantısıyla birlikte şekillenmiş olur. Dünyada üç defa Ağa Han Ödülü alan tek mimar, plancı, düşünür, Turgut Cansever “Şehir imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.” Der.

Bu güne kadar, mevcut dokunun hızlı büyümenin yaşandığı süreçte planın dönüşüme açılması, kentsel dönüşüm, imar haklarının arttırılmasına yönelik tercihlerin yapılması, her kurumun ayrı planlama yapması, Toki, Şehircilik ve Çevre Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi, Kentsel Dönüşümün getirdiği planlama serbestiyeti, belediyeler, kaymakam ve valilerin tercihleri ile kentimizin kimliği bozulmuştur.

İmar planlarında şöyle bir uygulama vardır. ‘Altı ticaret üstü mesken.’ Binaların zemin kat dairelerinin tadilat ile ticarete dönüştürülmesi, bazı işkollarının apartman katlarında ruhsatlandırılması, rant ve günü kurtarma çabalarıyla artan ticari alanlar ile altı ticaret üstü mesken anlayışının hızla genişlemesi, büyümesi, kentin heryerine yayılması. Bu şehirlerin çarpık büyümesine, ticari anlayışın rekabetin sürtüşmeye dönüşmesine, yaşam ve ortak kullanım alanlarının şahsi çıkarlara göre kullanılmasına ve daha birçok etkenlere  sebebiyet veren en önemli hususlardan  biridir. 

Bu şekilde artan ticari alanlara gelince: Ticaret erbabı olmayanlar, sonradan ticarete atılanlar, ticari meslek sahibi olmayan işletmeler bu artan ticari alanlara yerleşirler. Rekabet için kalite ve dayanıklılık gözardı edilerek  ucuz mal tedariki ile rekabet sürtüşmesi başlar. Amaç, malı satarak gelir sağlamaktan ziyade geçinip ayakta durabilmektir. Esnaflıkta tabir olan iş köşede değil kösede anlayışının yerini “İş kösede değil köşedeye dönüşür.” Hal böyle olunca, işyeri önüne parkettirmemek için caddeye tabela, sandalye koymak, kaldırım işgaliyeleri ile öne çıkmak suretiyle rekabetin, ticaretin anlayışı ve şekli değişir. 

Manisa’mız oldum olası bir imar plan talihsizliği yaşamıştır. Ne zamandan beri? 1922 yangınından buyana. Yangından bir yıl sonra belediyelere ve valiliklere plan yapma yetkisi verilir. Neredeyse tamamı yanmış olan Manisa’mız, bir harita firmasına imar planları hazırlatıp (1923) süratle uygulamaya geçildikten bir zaman sonra 1936 yılı olabilir. Plan yapma yetkisi harita mühendislerinden ve belediyelerden alınarak yeni bir imar yasası çıkartılır. Bu yasaya göre şehir planlarının hazırlanmasında dikkat edilmesi gereken hususlarda; çıkmaz sokak düzenlenemeyeceği, yol genişliklerinin şehrin dokusu ve 50 yıl baz alınarak artacak nüfusa göre ölçülendirileceği, demiryolları ve su kanalları çevresinde boş bırakılması gereken alanların mesafeleri, yaya kaldırımlarının genişliği, gibi hükümler belirlenir. Ancak Manisa bu yasadan önce uygulamaya geçtiği için bu şartlara uyamaz, yol ve kaldırım genişliklerinde herhangi bir genişletme yapamaz. Şimdi araç sürdüğümüz caddeler, yürüdüğümüz kaldırımlar yangından önceki ve 1923 yılında yapılan planda belirtilen ölçülerdir.

Tabii planlamanın bir diğer önemli noktası kentin yabancılaşması konusunun dikkate alınmasıdır. Oldum olası geçiken genel imar planlamaların, hızla bölgesel planlara hatta parsel bazına dönüşmesi yabancılaşmaya ve kentin kimliğinin kaybolmasına sebep olmuştur. Kentine yabancı olan yaşayan nüfus, vandalizm ile kenti hor kullanmaya, kent mobilyalarını kırıp dökmeye, yasak levhalarını, kaldırımları, park yasağı için dikilen dubaları, ağaçları, yeşili çiçekleri, tahrip etmeye başlar hatta bu durum tarihi eserlerin duvarlarına spirey boyalar ile yazı yazmaya kadar gider.   

Bu noktaya gelindiğinde  kamusal alanların, kentlinin ortak kullanacağı açık alanların  rekreasyonel amaçlı kullanma eğiliminin geliştirilmesi gerekir.  Sadece yeşil alandan ziyade kentin toplanma buluşma noktası hüviyetinde, demokratik kent yaşamına katılımını özendirici faaliyetlere cevap verecek şekilde sosyo kültürel ve kamusal alanlar düzenlenmelidir.

Ancak en önemlisi mutlu bir kent olunabilmesidir. Günümüzde yapılan imar planlarının adı ‘Yaşam Planı’ olarak değiştirilmiştir. Mutlu bir kent, kentin her bireyiyle, her yönüyle ortak ve saygın bir şekilde yaşamaktan geçer.  

Son günlerde esnafa rahatsızlık verdiği işgaliyelerden şikayet edenlerin yanında bu kentin diğer sahipleri, çocuk arabalı  genç, yaşlı, kadın ve erkeklerin engelli vatandaşlarımızın zaten dar ve kalabalık olan kaldırımlarda rahat yürümelerini sağlamıştır. 

Bu kent hepimizin.

ARTIK BEN DE MİLLİ OLDUM.

Bugün Mart’ın son günü, gözüm son zamanlarda haftalık hava durumunda güneşi gözler, termometreyi okurken, havaların ısınmasını beklerken, kendi havamı da ısıtmaya başlamıştım. 31 Mart 17-20 dereceyi gösteriyor. Tamam dedim beklenen gün geldi. İş kıyafetimin bi tık altı hem işe hem bisiklete uyanıyla pedallamaya başladığımda bu yeni binamıza ilk gelişimdi. Belediyeye geldiğimde daha önceden gözüme kestirdiğim bir yere bisikletimi kilitledim.

Gözüme kestirdiğim bir yer. Bunu söylerken aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki. Modern bir büyükşehir belediye binası, yanında güzel bir AVM çarşısı, hemen yakınında adı beş ama kendi yedi yıldızlı otel. Şehre renk katacak bir komplex. İki tekerlekli ulaşım aracına yer yok.

Ülkemizde şehirlerde yaşayan insan ortalaması %93 olarak açıklanıyor. Bu şehirler aynı zamanda insanlar için doğal kaynakların tüketilmesinde de başı çekiyor. 

Modern kentler; model arabalar, çok katlı binalar, gökdelenler ile ölçülmüyor, bisiklet sayısı ile derecelendiriliyor. Artık karbon salınımı için fosil yakıtlı araçlardan vazgeçiliyor. Kalkınmış ülkeler dünya genelinde birlikler oluşturup bu tür yakıtı kullanmayacaklarının tarihlerini açıklamaya başladılar. Ülkelerden önce Kent ve metropol belediye başkanları birlik kurarak bu konuda diğer kentlere öncülük yapıyorlar. 

Biz hala teneke yığınlarını balkona nasıl koyarız derdindeyiz. Aracına kapısının önünde yer ayırmak için birbirini bıçakla baltayla öldürenler yaralayanlar oluyor. 

Bisikleti umursamazlık; doktora gidiyorsunuz doktor ilaç yazıyor ama ilaçları kullanmıyorsunuz ona benziyor. Bisiklet yolları, park yerleri, çeşitli teşvikler, başarılı öğrencilere bisiklet hediye etmeler, servis ücretleri arttığından öğrencilerin okullarına bisiklet ile ulaşmalarında kolaylıklar, öncelik yaya sloganlarına bisikletlere de trafikte öncelik tanıma gibi çalışmalar ile sadece belediyeler değil STK’lar valiklikler, bisiklet kullanımına destek vermeliler. 

Evet, bu ilk günüm olmasına rağmen sanki hergün böyle geliyormuşum gibi bir his vardı içimde. Ne kadar tuhaf değil mi? Geliyormuşum gidiyormuşum, hislenmişim, milli olmuşum. Oysa Başkanı olduğum Huzurevi Vakfı’na böyle gidiyorum. Oradakiler alıştılar kimse yadırgamıyor, şaşırmıyor, umursamıyorlar bile. Olağan karşılanıyor. 

Zaten niye tuhaflık olsun ki?

Nasrettin Hoca gibi ters binmiyorum ki.

.