İçeriğe geç

CIS…

Eskiden:

Kasım’ın ayazı suları yaladımı, dondurur, saçaklardan sarkanları heykele döndürür, ellerimiz kasılı kalır, kulaklarımız kıpkırmızı olmuş vaziyette duymaz olur, toprak bile taş kesilirdi. Ayazın arasından güneş gözükse de aldanılır birçok hastalığı yanında getirirdi. Kasımpatı, krizantemler bu mevsimde açar ama onları dahi ayazın yalazasından kıstığımız gözlerimiz görmezdi.

Kasım’ın soğuğundan Manisa’nın efsane olmuş kasım ayazından sığınacak bir yer bulduğumuzda; ellerimizi sakladığımız yerden çıkarır, uzatır, arada bir birbirine sürteriz, titrer ve kendimize geliriz. Bizi kendimize getiren ellerimizi üzerine doğru uzattığımız sobadır. Kor haline gelmiş sobanın önünde dansa başlarız. Bazen sırtımızı döneriz, bazen yanımızı, sonra tekrar önümüzü, bazen bu dönüşlerde öyle bir stil yaratırızki ceketimizin eteğini dahi yakarız. Onun için yeni ve yakışan birşey giydiğimizde “yakıyorsun” denir!

Evdeki küçük çocukları böyle yanan sobalardan korumak için cıs diye bir kelime türetmişizdir. Izgara üstünde yanan etin çıkardığı sestir bu ‘Cıs.’ Bu cısa rağmen herşeyi elleyerek öğrenen küçük çocukların bebelerin eli parmağı yanmadan bu cısı öğrenemez, dolayısıyle sobanın sıcaklığını da.

Mart ayından bu yana cısın çok söylendiği içimizin yandığı yüreğimizin dağlandığı bir illetin bir ateşin içindeyiz. Çocukluğumuzda cıs dendiği halde parmağını yakmayan yoktur ama parmak sarılıp sarmalanır izi dahi kalmaz. Bu büyük ateşin cısı bizi alır götürür sarıp sarmalar ama sadece parmağı değil.

Bu illet, çok meraklı olduğumuz “Nolacak memleketin hali” diye başladığımız siyasetten daha çok konuşulur oldu gündemimizde. Her türlü iletişim aletinde gözümüze giriyor, olmasına rağmen anlayan dinleyen yok. Her birimizin akıp giden hayatımızda yakalandığımız andan itibaren 14 gün ömrümüz kalmış demek bu. Yakalanma ilaç milaç ne kadar kullanılsa da 14 gün biraz uzatılıyor. Bazılarımız da şerbetliymiş gibi iyi oluyor ama iyiliğin dahi ileride neler getirip neler götüreceği  meçhul.

Maske kadar basit bir tedbir ile kovuşturacağımız, çekinmeden “Dur kardeşim biraz şöyle dur” deyip de kimsenin alınmayacağı samimi davranışları niye inatla uygulamıyoruz. Sigara uzatma adetimiz vardır paketinde 20 tane vardır, yani 20 defa cebimizden çıkarırız. Onun yerine dezenfektan çıkarıp verelim birbirimize.

Maskemi unuttum, mesafeyi ayarlayamadım, kapalı alanda sıkı fıkı, telefonda bir fotoğrafı göstermek için birbirimize sokulmaları bir kenara bırakalım.

“El-insân mürekkebü’l-isyân ve’n-nisyân” yani insanın fıtratı, umursamazlık ve isyandır.

ESKİ, GÜNLER

Nasıl unuturum o eski günleri. Eski kelimesini duyunca bir hüzün çöker içime. Eski deyince; çocukluğum, gençliğim, sokağım, evim, mahallem, şehrim gelir aklıma. Köyler, ovalar, Sultan yaylası, bağlar gelir, bir de kulaklarımda kuş sesleri. Babamın, annemin genç yüzleri gelir, ağabeylerimin delikanlılıkları gözümün önündedir. Yeşil Philips marka bisikletimle yaptığım atraksiyonlar, ellerimi bırakıp dünyayı kucaklar gibi kollarımı açışım gelir. Rüzgarı okşar, güneşe uzanırken bulutlara tutunurdum. Çocukluk işte hayal kurar dururdum. Üç adımda gittiğim Muratgermen’e, soğuksa ceketi sırtıma, yağmurluysa başıma geçirirdim. Şemsiye mi? Dermişim.

Mevsimler gelir aklıma gelinciklerden önce papatyalar açardı bahar otlarının arasında. Bahar bayramında taç yapardı kızlar papatyalardan şarkılar söylenirdi hep bir ağızdan. Akpınar mesire yerimizdi suni gölde pedallı ördek görünümlü tekneler ile gezilir kuyruk olurdu her Pazar. Teypler, kaset çalarlar yok lambalı radyolarımız vardı. Onlar salonda büfe denilen camlı mobilya dolabının üzerinde durur, üstünde dantel işlemeli örtüsü bulunurdu. Çeyiz sandığı gibiydi. Kutsalımızdı radyo, her zaman açılmaz akşam havadisleri zamanı geldiğinde alay-ı vala ile açılır evdekiler susturulur ajans dinlenirdi. Onun için, bahar bayramı veya piknik anında müzik; eşpah dediğimiz kimselerin kiraladığı çalgıcılar olurdu, klarnet darbuka keman ve koro halinde söylenirdi şarkılar. ‘Rüzgar uyumuş, ay dalıyor her taraf ıssız. Ölgün bakıyor varsa uzak bir iki yıldız…’ Bu eşbah kimseler pikniğe bekar gelir rakı şişesinin dibine vurulur bazen “Ne bakıyorsun lan” kavgaları çıkardı. Uzadığında yan taraftaki aileler pılıyı pırtıyı toplar kaçar gibi kalkar giderler pikniğin içine edilirdi.

Zaman ilerlemiş yıllar geçmiş deniz kum akımı başlamıştı. O yıllarda araba herkeste yok hemen hemen kimsede yok. Ama nakliye, işi ekmek teknesi olduğu için at araba taşımacılığından sonra kamyon, olmaya başlamıştı. Pazar tatil, nakliye olmaz, mahalleli kamyonun kasasına doluşur çoluk çombalak, piknik sepeti aynı ama yanındaki çantalara mayolar havlular terlikler konur denize gidilirdi ama akşama ciğer gibi dönülürdü. Yokluk zamanıydı ama keyfimizin bol olduğu zamanlardı. Kamyon grubunun vazgeçilmezi darbukalardı. Darbuka da değil dümbelek. Bazı kalın kafalı çocuklara verilen addı bu ‘Dümbelek kafalı.’ 

Yazları babam bizi Çeşme Reisdere’deki tütün tarımı yapan amca çocuklarının yanına götürürdü. Tütün tarlaları deniz kenarındaydı. İlk birkaç gün denizin keyfini çıkarırdık misafirlik bittiğinde veya denizden sıkıldığımızda tütün dizmeye başlardık. Reisdere Köyü: Saf, berrak, tertemiz, katıksız, harbiden bir köydü. Köyün hemen yakınında üstüne bastırılmış gibi duran tepeyi aşınca mavi atlas serilirdi ayaklarının altına, boylu boyunca. Sabah esintisiyle dantelimsi beyaz çizgiler çizilmiş denize, her biri enginlerden gelmişçesine.

Beyaz kireç taşından yapılmış iki katlı evlerinin bahçe duvarları sokağı oluştururken onlarda aynı taştandı. Yolu duvarı, evi kenarı, bahçesi taşı, tütün kokardı her yanı. Ama tam bir Ege köyüydü. Arada görüntü ve dokuyu bozan farklı bir yapı yoktu. Köyün tamamı Arnavutluk’tan göç etmiş akrabaydılar biz de köydekilerle akrabaydık. Şimdi o evlerden bir kaçı kalmış tescillemişler, villa vari evler kaplamış her yeri. Katıksız eski Reisdere, o güzelim köy, ortaya karışık bir hal almış. Ne köy, ne de beyaz taşlardan bir eser kalmış. Bir köyü dahi koruyamamışız değilki şehirleri. Yazık. Şimdi her köy şehir gibi şehirden köye akın başladığından beri. Üç katlı köy evi mi olur Allahaşkına? Horoz sesleri duyulurdu daha köye yaklaşmadan, her ev birbirine benzer, ya kerpiçti, çoğu da taştan. Minaresi kısa, camisi kiremit çatılı olurdu. İç duvarlarında resimler, yuvarlaklar içinde küfî yazılar bulunurdu, yerde el dokuması kilimler. Sessiz sakindi her yer. Her yanınız huzur dolar, bir sevinç kaplardı her yanımızı. Ya köy mektebi? Öğretirdi eğitimi edebi. Köyden biri gibiydi öğretmeni.

Eski: Samimiyet, saflık demek, gösterişten uzak, sendeki de eski bendeki de. Ağası da aynı beyi de, fakiri, esnafı da. Memur belli olurdu kravatlı giyiminden. Kim bey kim fakir, birinde kasket diğerinde fötr şapkasından seçilirdi. Hava atılmaz hava alınırdı, tam bir çevreci hayatın adıdır ‘Eski.’ Ne araba var ne maraba, kömür yakılmaz meşe odunu veya bağ kütüğü yakılır, bağın çırpısından; patlıcan biber kızartılır, kastra kızdırılır, börek ve dolmanın alası pişirilir. Hani komşuya bir kap yemek götürülürdü ya, bazen “Loğusa yavrum, canı çekmiştir şunu götürüver” derdi annem. Nasıl canı çekmesin her bir yiyecek tabii, mahalleyi kaplardı kokusu, her yanı. Domatese vurdun mu bıçağı, önce kokusu gelir sonra tadı. Ya biberi patlıcanı, şimdi baharatlarda kaldı eskinin tatları.

Eskilere takıldı aklım. 

Eskiyi duyunca hüzün kaplanır her yanım. 

Ordamıyım, burdamıyım, 

Kararsızım. 

Bir elde mobil telefon 

Ötede lambalı radyom. 

Daha bugün gönderdim iade 

Adressiz koliyi gerisin geriye

Teknoloji bu kadar ilerlemiş yani.

El kadar alet tanıyor hem seni hem sülaleni.

Eskilere takılı aklım, dalgalıyım

Bilmiyorum ne haldayım, efkarlıyım.

Durup dururken nerden çıktı şimdi bunlar?

Bir yere gitmek için, acaba hazırlık mı var?

İşte eski böyle birşeydir. Yeniler bilmez bunları. Ağaçtan meyve koparmayı, toza toprağa bulanmayı, araba sesi çıkarıp çemberi direksiyon yapmayı. Bisikletin maşasına mandalla tutturulmuş gelincik sigarası paketinden tekerin tellerine sürttürüp motor sesi çıkarmayı. Kaytanla toka döndürmeyi, cambalik tutmayı, yağlı çamurdan humba yapmayı. Çok matahmış gibi niye sayıyorum bunları? 

Eskiye takıldım, cinlik gelmiyorki aklıma. Sâfidi çocukluğumuz. Kâfidi (elveren yetişen) gençliğimiz. Nâfidi (hayır ve faydalı şeyler yapan) hayatımız.

“İNSAN İSYAN VE NİSYANDAN İBARETTİR.

Antalyadayım 29 Ekim bayram tatilini Antalya’dakiler ile beraber geçirelim dedik. Online eğitimleri olsa da beyaz cama bakmaktan gözleri, oturma bozukluğundan omurilikleri, giderek ayak tutulmaları ve obeziteye varan eğitimin sonuçları, boşa geçen iki kayıp yıl ve Atlantis ülkesi. 

Gitmeden önce sosyal medyada yazıştığım mimar ama fotoğraf sanatçısı Murat Germen hoca: Dedesi Manisa’da 1933-1936 yıllarında valilik yaptı. Adına bir ilkokul yaptırılmıştı 1957 ile 1961 yıllarında iki ağabeyimden miras kalan okul sıralarında beş yıl okudum. Ne seçmeli ders ne 4 çarpılı eğitim ne de kot pantolonlu öğretmenler vardı. Kravatlı beyaz gömlekli herbiri eğitimin profesörü, terbiyenin tillahının alındığı, öğretimin yanında eğitildiğimiz, yerli malı sevgimiz, ana babadan sonra herşeyimiz olan öğretmenlerimizin öğrettikleri hala naturamızda, gönlümüzde, aklımızda… Neyse onlar kitaplara sığmaz.

İşte hayatımda ilk eğitimimde önemli yer tutan Muratgermen okuluna sevgim, beni Murat Germen ile yıllar önce tanışıp dost olmaya kadar getirmişti. Murat Germen: Mimar ama fotoğraf sanatçısı olarak uluslararası üne sahip çeşitli ülkelerde fotoğraf sergileri açtı hatta bir çoğu çağrılı sergilerdir. 

İstanbul’da açtığı Feyezan isimli fotoğraf sergisi öyle gezip dolaşılıp çok güzel fotoğraflar denilecek bir sergi değil. Picasso’yu hele Salvador Dali’nin yağlıboya tablolarını seyrettiğiniz de anlayamazsınız. Kafanızı omzunuza yaslar bakar, yaklaşır bakar, uzaktan gözlerinizi kısarak bakar anlamaya çalışırsınız ya, bu sergi de öyle Fotoğrafın Picasso’su değil daha uç, Salvador Dalisi’dir Murat Germen. Bu sergi öyle bir sergi; yaşam tarzları, plan diyerek dayatılan plansızlıkların, çarpık kentlerin, karmaşık trafiğin insanı öğüttüğünü düşünürken, insanlar mı şehri çarpıtmış şehir mi insanları… Onları anlatıyor. 

70’li yıllarda TRT Ankara Radyosu’nda Ferit Sıdal makamında otururken bir arkadaşı “Son dönemde pespaye bir müzik tarzı ortaya çıktı, sokakta çalınanlar insanı rahatsız ediyor. Nedir bu hal üstadım? Diye sorduğunda Ferit Sıdal perdeyi hafifçe aralar ve Mamak’ın görüntüsünü arz eder sual sahibine. “Bak şuraya mimarisi bu olanın müziği de bu olur” der. Böyle ev yapıyor, böyle bina dikiyorsan, böyle yol yapıyorsan, elbette müziğin de böyle olacaktır. Hatta  şehri yapılandıran unsurlar o şehirde yaşayan insan yaşantısını yansıtacaktır.”

Turgut Cansever “Şehirleri insanlar yaratır.” Der. Oysa bu bir kısır döngüdür. “Şehri insanlar, insanları da şehirler yaratır.” İşte bu deyimlere anlam katan Feyezan; coşmuş taşmış anlamını taşıyor ama bu onun şehre isyanını dile getiriyor. Artık tahammül edilemez hale gelmiş kentlerimizin feryadını anlatıyor. Benim de şehirlerimizin bu hale gelmesine çok üzüldüğüm ve şikayet ettiğin konu olduğu için. Feyezan Fotoğraf Sergisi İstanbul’da olmasına rağmen gidip izlemeyi çok arzu ettim, 

“Antalya’da bir sergim var hazılandık ama Pandemiden dolayı açamıyoruz, bekliyoruz, orayı gezebilirsin” dedi hocam. Eşim, 20 yıldır orada yaşayan kızım ve torunlarımı da alarak. Güneş kum “Ay beyaz deniz mavi eğlenin kızlar” ile başlayan Antalya’nın tanınmışlığından önce, mitolojik tarihi olan, antik çağları yaşayan Antalya’nın: Selçuklular devrinde; kaleler restore edilmiş, köşkler, köprüler, camiler, türbeler, medreseler, imaretler, hanların yanısıra rıhtım ve mendirekler yapılmış ve bir de tersane kurulmuştur. Selçukluların kışlarını geçirdiği mamur bir şehirdi.  Kale içindeki Osmanlı’nın, Cumhuriyet tarihimizin cumbalı evlerin, sokak dokularının kalıntılarının günümüze kadar geldiğinden başlayarak Antalya’nın bugüne kadarki hal-i pür melalini gözler önüne serdiği fotoğraf sergisine gittik.

Fotoğraf sergisinin adı Nisyan. Unutulmuş Antalya’yı sergilemiş. ‘Hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür.’ ‘Unutkanlık insan halidir.’ Yani insan hafızasının eksikliği unutkanlığıdır. Oysa unutulması insan hali olan şeyler ile unutulmaması gereken şeyler vardır. Akşam yediğini unutabilirsin, yapacağın işi de unutabilirsin, aklından geçenleri unutabilir ama hatırladığında yapabilirsin ama sözünü, eşini, dostunu, hastaya geçmiş olsun, vefata başsağlığını, geleneğini unutmazsın, sonradan hatırladığında artık iş işten geçmiştir. Buna yaşadığın çocukluğunu, gençliğini, yaşlandığın hayatı da ekleyebiliriz. Hayatın boyunca biriktirdiğin anılarının fotoğraf gibi gözünün önünden geçerken arka fondaki yaşadığın şehrin görüntülerini unutamazsın. Ancak öyle bir hale gelirsinki unutturanlar çıkar. İşte buna nisyan değil isyan etmek gerekir. Evini, sokağını, mahalleni, şehrini nasıl unutursun. İşte bu sergide Antalya’nın nereden nereye geldiğini görebilirsiniz. Öyle bir kurgu hazırlanmışki yıkılan evlerden, binalardan yuvarlanan taşları andıran kutular ayaklarınızın dibine kadar gelmiş ve size şehrinizin yıkımını nereden nereye geldiğini gösterirken üzerindeki fotoğraflar şehrin yıkılan ve yeniden tanınmaz bir kent olarak inşasını göstermektedir. 

Serginin adı ‘Nisyan’ deyim olarak şöyle de kullanılmıştır.

“El-insân mürekkebü’l-isyân ve’n-nisyân” da derler. 

İnsan nisyan ve isyandan ibarettir.

Sadece Antalya’nın unutulmuşluğu değil ülkemizde birçok daha doğrusu hemen hemen her şehrin kimliği kayboldu. Bazı kentlerimiz isyan sınırına gelince son söylenecek söz belki de ilk söylenmesi gereken sözdü bu.

Unuttuğumuz değerlerin acıklı halini Antalya’yı Google Earth ile safha safha da izleyebilirsiniz. Feyezan olsun, Nisyan olsun kimliğini kaybetmiş şehirleri gözler önüne seren birer sergi ama belgesel niteliğinde o salonları bir bütün olarak tespit etmek, sabitlemek gerekir. 

Beşer şaşar veya Hafıza-ı beşer NİSYAN ile malüldür. İşte o zaman bu belgeseli göze sokmak gerekir.

CAN DOSTLAR

İlkokuldayım. Çocukluğumuzda mahalle kavgaları olurdu. Çocukça kavgalar, bir iki dalaştan sonra araya diğerleri girer kavga biterdi. Çoğu, benim babam senin babanı döver olarak başlardı. İşte yine böyle kavgalardan birinde baktık pabuç bağlı, arkadaşlarımdan biri hengamede bağırdı “Azmi len, koş köpeği al.”  Bağ Zamanı yılın üç ayı bağımızda bekçilik yapan Koca Gudo diğer aylarda çok sokağa çıkarılmaz arada bi ayakları açılsın diye gezdirirdim adına gezdirmek denirse tabii, alır beni zincirinden asılarak, benim istediğim yere değil kendi istediği yere sürüklerdi. Koşarak gittim Gudo’yu zinciriyle beraber çıkardım sokağa, kavgaya doğru koşuyoruz. Zincirini, demir atmış geminin çapa zinciri gibi germiş vaziyette,  azgın bir şekilde beni asılırken, gergin zincirin bağlı olduğu tasmadan boğazı acıdığından ağzından salyaları akar kuduz görünümlü vaziyette hırlayarak çocuklara doğru koşmaya çalışırken kaçan kaçanaydı, hatta sadece kavgacı çocuklar değil benim arkadaşlarımda onların peşinden kaçıyorlardı.

Her çocuk gibi hayvan sevgisi baskındı. Yıllar sonra bahçemiz küçülmüştü ama ağabeyimin av köpeğinin küçük bahçemizde bir kulübesi vardı. Her Pazar ava giderler, onun haricindeki günler sessiz sedasız kulübesinin önünde oturur arada bi severdim ama Pazar olduğu gün kulübede bir hareketlilik başlardı. İnce zinciri bir kapının girişine vurur bir gerginleşirdi belli ki ava gidecek. Bu hareketlilik her pazar olurdu. Rahmetli ağabeyime “Ya abi bu Çiçeğin kulübesinde takvim mi asılı Pazar olduğunu nerden anlıyor” derdim.

Sonra bizim Batuhan’ın çok köpeği oldu. Kurt köpeğinden kangalına kadar besleyip yetiştirdi. Şimdi adına Deliorman denilen domuz avında çok başarılı olan bir cins köpek besliyor bir değil bir sürü. O kadar eğitimliler ki barakalarındayken hiç biri havlamıyor, yılışıklık yapmıyor, yemekleri çanaklarına konmadan hiçbiri çanağına yanaşmıyor Batuhan’ı çok seviyorlar. Onlarda Pazar oldu mu, bugün ava beni götürsün deyip arabanın koltuğuna atlayıp yerlerini alıyorlar.

Köpek dostlarımızla bu kadar içli dışlı olunca onları gördüğümde gözlerimle, sesimle seviyorum, ses tonu onlara yetiyor. Samimiler, iki yüzlülükleri, menfaat ilişkileri yok. Yiyecek verirsen mutlu oluyorlar. Ellemiyorum, ellerimi yıkama gibi bir tikim var sokakta suyu nerede bulacağım zor, onlarla konuşuyorum. Bir tanesi  boynunda kırmızı tasması var. Yanından her geçtiğimde “Yakışıklı” diye sesleniyorum ben yürürken bir müddet bana eşlik ediyor sonra tekrar yerine dönüyor.

Foça: Sessiz kumsallarda dalgalar çağlıyor, kıyıya okşar gibi dokunan suyun kıvrımların bir diyeceği var sanki duymak için bu çırpıntıları sokulduğunuzda berrak denizin yakınına, enginlerin ürküten parlament laciliği sahilde davetkardır adeta konuşmak ister gibi duygularınızı dile getirir. Yazlıklar bir bir pancurlarını indirirken neşeli sesler kahkahalar duyulmaz oldu bahçelerden. Arkalarından koşup onların oyunlarına katılan dostları  çocuklar, okullarına olmasa da görüntülü eğitimin başına oturdular. Ekim’in serinliği saklandıkları gölgelerden dışarı çıkmaya başladı. Güneşi ne kadar içinize çekseniz de ince ceket, kısa yelek, bahçede sonbahar çiçeklerini seyretmenize zaman ayırıyor.  Yazın açılıp açılıp dökülen Japon Gülleri 

Toz ve onların boş kaplarını uçuran Ekim rüzgarlarının savurup getirdiği yalnızlıklar, açlıklar; iki mama, bir dilim ekmek, bazen parça kemiklerin, sevgi yumağı dostların yerini aldı. Bazılarında; bir kuytuya sokulmuş, duvarı siper etmiş, kulaklarını kısmış, yüzü mahzun, kuyruğuna taş bağlanmış gibi sallayışı ağırlaşmış, isteksiz, garipsi tanımıyorum ama belki ümitli kaş kaldırıp bakmalar, tanımadıklarına mahcupsu, garipsi tepkiler, üşüme belirtilerin olduğu halleriyle yalnızlığa alışmalar. 

Yarın yağmurlar başlayacak, ardından soğuk, Foça’nın ayazı yalayacak her yeri buz tutacak içmeleri için su bırakılan kapları. Bazıları gururlu çöp bidonlarının yanında değil karşısında bekliyor olacak ama çöp bidonları dahi boş şimdi. Sevilmelerini dahi belli edemeyecekler. Artık sırtını sıvazlayan, başını okşayan, nazlarını çeken tanıdık simalar da yaz boyunca bahçesinde oturdukları evlerini, çocuklarıyla kumsalda sahilde koşuştukları anları, denizin çırpıntısıyla başlayan yaz aşklarını, çay bahçeleri, kafeleri, hepsi geride kaldı. Kağıt üzerine konulan birkaç balık kılçığını, bahçede mangal keyfinde duman dumana giden etlerin kemiklerini onlara verirken dostluk oluşmuştu. Ama bir dahaki yaza kadar o, bir tek başının okşandığı, sırtının sıvazlandığı, karşılıksız sevgileri olan dostları onları unutmazlar. Yazın serinletsin diye iyot kokan Meltem’in yerini, kışın yelkenleri inmiş kadırgalara forsaların azgın dalgalara burun verdiren Lodos, denizi kaldırıp kaldırıp yere vururken öfkesinden kükreyen azgın sular göğe erişecek kadar yükselse de Lodos’un önünü kesemez. İşte bu Lodos’la pata pataların sesleri kısılır, balıkçı kahvesinde camlara vurarak efelenen denizi, bu mahşeri seyreden müdavimler soba kenarında pusmuşlar, tahta sandalyelerine sıkıca sarılmışlar sigarayı peşi sıra dumanlasalar da nafile o deniz bu deniz mi? Balıkçı kahvesini sığınacak liman gören dostlar, kemiklerine kadar işleyen ayazı, bazen karı, buz olup yağan yağmuru, bi dahaki seneye diyen çiftçiler gibi seneye yaza bekleyecek dostlarını.

BU KÖPRÜ DEĞİL, KAVŞAK DEĞİL, KÖPRÜLÜ KAVŞAK HİÇ DEĞİL.

1979 yılı, Küçük Sanayi Sitesi kontrol amiriyim. 533 işyerini, atölyeyi ihale ettik. Şimdiki Zorpet akaryakıt istasyonun olduğu bölgede şantiye binalarımız yapılmaya başlanırken arazide de ufak tefek aplikasyon işleri yapılıyor, firma araziyi kodlarken henüz bitmemiş ve oturup çalışılabilecek bir şantiye binamız olmadığı için şimdiki Çevre Şehircilik Müdürlüğü’nün olduğu yerde Uncuboköy’lü rahmetli Çakıcı’nın kahvesi var daha doğrusu çay bahçesi. Önde İzmir-Bursa Sür’at yolunun kenarında bahçesi, orta yerinde süs havuzu, havuzun kenarında tulumbası ve üç beş kavak ağacı olan seyrek taş döşenmiş geneli sert toprak zeminden oluşan bir gölgelik alanı var. 

Küçük sanayi sitesi istimlak esnasında arazi sahipleri kendi diktikleri ağaçları odun niyetine kestikleri için kıraç bir alan, Çakıcı’nın kahvesinin sağı solu da boş, hemen yan tarafında karayollarının tuz deposu, arkası şoför eğitim pisti, yani kısaca, kahve böyle bir alanda vaha gibiydi. 

Temmuz ayında ihaleyi yapmıştık yaz günü sıcak, tulumbadan çektiği suyla serinletme bahanesiyle bahçeyi şöyle bir ıslatıyordu. Bizden başka pek kimse gelmiyor o da vakit geçiriyor gibiydi. Bazen koyun veya kuzu kestiğinde almaya gelenlerin kahve bahçesi ile yol arasında toprak bir alan var gelen araçlarını park ederek kullandığı sözde bir otoparkı vardı. Batı yönünde şimdiki Shell istasyonun yerinde Duranlı Petrol var, Ali Rıza Duranlı amcamız açık hesap çalışmaz o zamanlar veresiye yakıt alınmasına rağmen o tanıdığına dahi vermezdi.Yol üzerinde adına tesis denilecek bir yapı yoktu. Sadece, Bozköy Deresi köprüsünün yanında Gediz Planlama Müdürlüğü vardı. 

Bahri Sarıtepe Caddesi şimdi adından ziyade bankalar caddesi deniyor öyle bir yol yoktu. Bu yol toprak ve aşağıdaki bağlık bahçelik zeytinlik alana giden eğri büğrü ova yoluydu. Şimdiki Mehmet Akif Ersoy Bulvarı toprak ve Eski Menemen Yolu olarak tabir edilen hendekli kandaklı bir yol ile bağlantısı bu ova yoluydu. Bizim şantiye binaları bitip de oturmamıza rağmen öğle molalarında Çakıcı’nın kahvesine uğruyor birer çay içiyorduk. Sonra o da kapattı zaten.

Zamanın belediye başkanı Rahmetli Ertuğrul Dayıoğlu bizim müteahhit firmaya rica etti. “İş makinalarınız var şu yolu bi açıverin dediğinde inşaat sorumlusu Rahmetli Oktay abi ve haritacı arkadaşlar ile ölçüp biçtik yolu işaretledik. Ağaçsız olan bu bölgede yolun ortasına, çok güzel ve büyük bir badem ağacı denk geldi, onu koruyalım diyerek yolu bir iki metre şimdiki 75. Yıl mahallesine doğru kaydırılmasını istedim. 75.Yıl mahallesi diye bir yer yok orası da zeytinlik bir alandı. İş makinaları gitti geldi saymadım ama bir hayli, bir haftada burayı açtık toprak moprak kullanılmaya başlanıldı. Çok zaman sonra bordür asfalt ve sür’at yoluna çıkışa nokta kadar küçük yuvarlak bir kavşak yapıldı. Aşağı yoldan kaptırarak gelen tırlar rampada durmayıp yola atlar gibi çıkıyorlar ve orta yuvarlakta çekicisi önde dorsesi arkada yolu kapatmış vaziyette sağdan gelen aracı bekliyordu. Sonradan ışık konmasına rağmen bu tırcılar ışığı falan dinlemiyor yine yola atlıyorlardı. 

2009 yılı yerel seçimlerinde Cengiz Ergün Manisa belediye başkanı seçildi. 2010 yılında buraya bir kavşak düzenlemesi yapalım dediğinin üzerinden 10 yıl geçmiş. 

İzmir-İstanbul sür’at yolunun adı Mimarsinan Bulvarı, bunu biraz yükseltirsek Bahrisarıtepe bulvarını zaten kotta müsait alttan geçirerek her yöne trafik akışını sağlayabilirdik. Proje hazırlandı ancak bir simge gerekiyordu aksi takdirde düz bir köprü görüntüsü her yerde olan bir bağlantı yoluydu. Birkaç etüdden sonra bugünkü görünümünü uyguladık. Kemer çelikten yapılacak üzerini kaplayacaktık. Kaplamalar zamanla kalkar kopar düşerse tamiri zor olur diyerek bu işin kompedanı uzman bir firmadan nasıl kaplama yapılması gerektiğinin tarifini ve uygulamasını aldık ve yüklenici firmaya bu şekilde uygulattık. Herşey bittiğinde gergi çelik tellerini bizzat başında durarak çapraz bir görüntü elde edecek şekilde yan bariyerlere bağladık. Cengiz başkanımız ışıklandırılması için animasyon projelerinden renkleri seçerek uygulamayı yaptık. Asfalt, çelik teller, bariyer, ışıklandırmalar tamamlandığında ‘Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağı’ panolarını koyacağımız yerleri tespit ettik yerleştirdik, artık açılışa hazırdık. 

Cengiz Başkanımızın yaptırdığı ilk köprüydü. Sonrası geldi.

O tarihlerde Bozköy’de oturuyorum. Akşam üzeri evden çıktığımda kapı önünde bizim üst komşumuz yanında birkaç kişi daha “Hah, işte o köprüyü Azmi Abiler yaptı.” Dedi. Yanındakiler meslekdaşı ve okul arkadaşı ailecek İstanbul’dan İzmir’e giderlerken İstanbul’da duymuşlar mutlaka bu köprüden geçin diye tembihlenmişler. Geçip İzmir’e gitmişler İstanbul’a dönüşte çevre yolundan gitmeyip bizim komşulara uğrayıp tebrik etmek istemişler. Tesadüfen kapı önünde benimle karşılaşınca “Harika olmuş” deyip Cengiz Başkanımızı beğeni ve iyi dileklerini benim vasıtamla iletmişlerdi.

Şimdi üzerinden, altından, çok geçtiğimiz için alışkanlık olup ilk zamanki heyecanı duyulmuyor olabilir ama Manisa’mızın simgesi olmaya devam ettiği gibi daha uzun yıllar da bu imajını kaybetmeyecektir.

10 yılda araç sayısı her yerde olduğu gibi arttı ama Manisa’da normalin üstünde arttı. Bu köprülü kavşaktan küçük sanayiye dönünce ilk kavşak daha doğrusu dört yol ağzı tam bir curcuna, hergün çarpışan arabalar lunaparkı aratmıyor.  Çözüm; çarp geç, ölüm yok. (Gerçi ölüm olsa da çözüm yok. Mimarsinan Bulvarı ölümlü yollardan biri diğeri Muradiye Eski Yolu.)

Şimdi bu kavşağın düzenlemesi yapılacak? Ramazan Bayramı’nda konuşmuştuk, Kurban geçti, 2021 Nisan’ı Ramazan Bayramı geliyor. Yukarıda bahsettiğim, ova yolunu bir haftada düzeltmiştik, nokta gibi yuvarlak kavşaktan Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağını Bir senede yapmıştık. Onu da Bayramda İstanbul İzmir trafiği yoğun olur diyerek gece gündüz çalışıp arife günü köprüyü açmıştık. 

Bu çarpışılan dört yol ağzına yönlendirme ile çözün dedik yok kavşak yapalım dediler ısrarcı olmadım uzmanlar var! 

Bir yuvarlak yapılacak bordürden.

Kavşağın köşeleri yumuşatılacak dördübirden. 

Trafik yoğun gece başlansa sabaha yetişir gün dönmeden.

Yapılıncaya kadar takipteyim buralar miras bana gençliğimden, 

Bir de vazcaymak var mı Cengiz Başkanın emrinden.

Yolu bir haftada bitmişti, Köprülü Kavşak bir yıl, bu nokta kavşak bir gün, yapılmasını herkes bildirdi hep birlikte yapılması isteniyor. Adını bile buldum ‘Hep Bir’lik Kavşağı.’ Doğmamış çocuğa don biçtik ama…

KİMLİK=PLAN

Arabayla seyir halindesiniz ileride araçlar konvoy olmuş, meraklanıyor kaza mı olmuş derken polis çevirmesi veya kontrolü olduğunu anlıyorsunuz. Yaklaştığınızda camı açıp polise bakıyorsunuz. Kimlik kontrolü yapıyoruz beyefendi. TC numarasını söyler misiniz? Artık nüfus cüzdanı, kimlik kartı kesmiyor. Kimlik kartınız var da sabıkanız var mı? İşte o yok. TC’den belli oluyor.

Biz de yok ama Avrupa şehirlerinin kimliği var. Viyana, kapılarına dayandığımız şehir. 1529’da Kanuni, 1683’te Merzifonlu Paşa, 2001 yılında eski şehir merkezi UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Avusturya’nın başkenti. Literatürde şöyle geçer: Avusturya şehirleri gezginlere masalsı bir tur yaşatıyor. Mozart bestelerinin çoğunu bu şehirde yapmıştır, Beethoven 9.senfonisi Viyana’ya ayrı bir kimlik kazandırmıştır. Ressam Gustav Klimt Viyana’nın kültürel kimliğini resmetmiştir.

Prag, eski çekoslovakya’nın başkentiydi. Prag “Altın Şehir” “Masal Şehir” “Şehirlerin Anası” ve Avrupa’nın Kalbi” gibi isimlerle kimlik kazanmıştır. Ünlü yazar Franz Kafka 1883 yılında Prag’da doğmuştur. Gölgesi hala Prag’dadır.

Hollanda’nın. Başkenti Amsterdam. Kırmızı tuğlalı yapıları simgesidir. Kanallar ile çevrilmiş bölgesi Avrupadaki en köklü kent dokularından biri olan bu bölge UNESCO dünya mirasındadır. Ressam Rembrandt, Van Gogh ve tabii müzeleri, sanat galerileri.

Paris, aşıklar tepesi, aşıklar köprüsü, Eyfel Kulesi, Louvre Müzesi…

Berlin’e kimlik kazandıran bizim Bergama’dan götürülen eserlerin sergilendiği ve Bergama Krallığının resmedildiği Pergamon Müzesi.

Saymakla bitmiyor adeta her biri bir diğeriyle yarışıyor. Avrupa Kültür Şehri düşüncesi ilk defa 1985’te Yunanistan Kültür Bakanı gençliğimizin efsane sinema sanatçısı Melina Mercouri tarafından ortaya atılmıştır. Her yıl bir şehir 2005’ten sonra birden fazla şehir Avrupa Kültür Başkenti seçiliyor. 2010 yılında İstanbul ile Almanya’nın Essen ve Macarista’nın 2000 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınan Pecs şehirleri seçilmiştir. 2019’da Matera Filibe, 2020 yılında Rijeka ve Galway seçilmişlerdir.

Zaten tarih ve kültürel zenginliği olan bu şehirler yıl boyunca 365 günde 300’ün üzerinde neredeyse hergün gösteri, festival, sanatsal etkinlikler düzenliyorlar. Gösterilere, gelen giden yerli yabancı tabii AB üyesi ülke vatandaşları, her türlü kaygıdan azade eğlenirlerken şehire ekonomik yönden katkı sağlıyorlar. 

Şehirlerimizin: Mimari özelliği? Geçiniz. Sanatsal yönden kente damgasını vuran, ressam, yazar, müzisyen? Geçiniz. Tarihi özelliği geçmişini yaşayan şehir? Geçiniz. Müzeler kenti, spor müsabakalarının kimlik kazandırdığı kent? Geçiniz. Sanayi kenti, tarım kenti? 

Geçti dersek, kimliksiz kayboluruz. Ama bir kolay tarafımız var her kimliğe girecek potansiyelimiz var. Yönlendirecek plan yapmalıyız. Mesela yaşam (imar) planı gibi.

İÇİ DIŞI BİR

Bu akşamki rüyamı anlatayım. Rüyalarımı pek anlatamam gece gördüklerimi sabaha karşı unuturum çünkü. Giyim mağazası sahibine dekor yapıyorum vitrin süslüyorum yani. İç çamaşırı renkleri ile dışa giydiği gömlek pantolon aynı renkteler ve teşhir edilen giyecekler dik duran bir tahta üzerine arkasını gösterecek şekilde ters asılıyor. Hem iç hem dış çamaşırlar yan yana üstelik önü arkası gözüküyor birşey saklamıyor. Mağazanın adı da ‘İçi dışı bir.’

Mağazanın adı toplum olarak kaybettiklerimizin özeti. Bir başka tabirle “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” demek. Bu konunun en hassas olduğu nokta, bir toplum önüne çıktığınız anlardır. Bir yerlere aday olduğunuz zamandır. Rakiplerinizin ilk saldırısı, tenkidi, karalama kampanyasının aktörü donunuzdur. Rengini söylerler, ıslaklığından bahsederler, söyleyemeseler de kahve köşelerinde, dükkan önlerinde iki tabure bir sehpa oturmalarında, gel kahve söyleyeyim davetlerinde konuşulur. ‘Fısıltı Gazetesi.’ gazetelerin okunacak tarafı kalmadığından bu gazete istenilen etkiyi gereğinden fazla yapar.

Ayıkla pirincin taşını” bu deyim, menfi imajı müspet hale getirmenin karşılığıdır. Dedikoduları düzeltmenin çabasıdır.

Dünya olarak farkında değiliz. Her bireyin muhtemel, ihtimal dahilinde olan 15 günlük ömürleri var. Bunun, hala virüse inanmadığımızdan, bana birşey olmaz dediğimizden farkında değiliz. Buna inanılsa kendimizi dolayısıyle yakınlarımızdaki kişileri de korumuş olacağız. Ayrıca, 15 gün ömrümüz kalmış bir zaman diliminde kimseye kötü konuşmaz, kimsenin kalbini kırmaz, şiddet, kaba, hadsiz, uygunsuz davranışlarda bulunmaz, kimseye hakaret etmez, kötü söz söylemeyiz. 

Aksine, kısa bir zaman kalmışken şuna haddini bildireyim, söyleyemediklerimi söyleyeyim, içimde kalmasın, modundayız. Her kelimenin dahi deftere yazıldığı iyi söylemlerin sevap hanesine yazıldığı, hele bir de bu iyiliklerin eylemle yapıldığında sevabın birkaç misli yazıldığını düşünürsek, bu konuda boş durmamamız gerekir. “İyilik yap, iyilik bul.” Bunu bir din adamı edasıyla söylemiyorum karşılığında nelerin verildiğini bilerek söylüyorum.

Televizyonların görüntülü, gazetelerin yazılı tabii hepsinde değil haberlerinde ekonominin önüne geçen sağlık ve eğitim konuları. İyi bir eğitim, sağlıklı olmaktan geçer. Herşeyde önce sağlık deriz. Turkuaz tablo tartışılıyor. Öyle bir hal aldıki hazine gibi saklanıyor. “Şuu vukuundan büyük” derler ya aslı belki söylenenden az ama söylenenler korkutucu boyutta. Buna rağmen yine de tedbirlere uymuyoruz. Eğitim içler acısı: Okullarda dahi yüz yüze verilemeyen eğitimi internet minternet diyerek vermek adına ne derseniz deyin boş hayal. Görüntülü eğitim alacağınız; aygıt var, internet gani, çalışma masası ala, koltuk günboyu oturulacak şekilde ortopedik. Herşey tastamam. Hoppala, öğretmen derse girmiyor, girse de görüntüyü kapatıp radyodan girer gibi sesli giriyor, öğrencilerin birçoğunu duymuyor dinlemiyor çoğuna cevap vermiyor, saatinde aygıtta bulunmuyor, evde kim varsa aygıtta herkesin sesi geliyor, meraklı veliler görüneceğim en azından sesim duyulsun diye ön plana çıkıyor. Demekki herşey tam olsa da bu iş olmuyor.

Maça meraklı bir ülkeyiz bütün dertlerimizi tasalarımızı, geçim, ekonomi, hastalık dahil unuttuğumuz anlardır maç saatleri, bir nevi terapidir. Tartışmaları hafta başından başlar haftasonu maça kadar. Bu maçlarda ne olur? O kadar antrenmanlı olan yedek oyuncu maça girmek için 15 dakika ısınır. Bu çocuklar Ocak Şubat ayından beri okula gitmiyorlar, okulun yolunu, öğretmenin yüzünü, arkadaşlarını unuttular. Şakalaşamıyorlar, atlayıp zıplayıp enerjilerini boşaltamıyorlar, evde ruh gibi dolaşıyorlar, ne ile meşgul olacaklarını bilemiyorlar, ayrıca virüs korkusundan sokağa da çıkmıyorlar. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.”

Yukarıda sevaptan bahsettim din adamı değilim, burada eğitim. Bu durumda da eğitimci değilim, sağlıkçı değilim. Çözüm bu işin uzmanlarında ve Bakanlığa verecekleri raporlarda. 

Ben bilmem. 

Ama, Diyanet İşleri Meali’nde   Nisâ suresi 58. Ayet’te 

Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Bunu bilirim.

PANDEMİ GÜNLERİ

“Bu kış çetin geçeceğe benziyor.” Bunu filmlerde kart sesli, sakalları uzamış, bilmiş edalı yaşlılar çok tekrar ederler. Tahta barakasının verandasına çıkar, ufukları kısık bakarak gözler, uzakların puslu karanlık havasını görünce bu söz pelesenk olmuştur. Aslında romantik bir havası da vardır bu sözün. Kehaneti akla getirdiği için merak uyandıran bir deyiştir. Tecrübe konuşuyor da denilebilir.

Böyle bir verandadan değil ama Eylül’ün son günlerinin yaklaşması ile serin esintilerden, uzun gölgelerden, kısalan günlerden, sessiz sakin sokaklardan, çok uzaklardan gelen seslerin dahi rüzgarla taşındığı anlardan, kışın yaklaştığını anlayabiliyoruz. Bir de güneşin ferinin bitmek üzere olduğu ama domateslerin de ucuzladığı bu günlerde salça tepsileri balkon, duvar, teras olan yerlerde kurutulduğu, Tarhana kokusunun, yer evlerinde açık pencerelerden sokağın kuytu köşelerine sinlendiği, biber, patlıcan kurularının askıda Amazon’un kamışlarından yapılmış boruların seslerini andırır melodisi yankılanırken, ben de bu kış hazırlığı ahengine uygun tak tak, çatır çutur, pat pat, sesler çıkararak eşlik ediyorum.

Bahçenin gölge yerinde, serinliğin çalışmama destek olduğu, yoldan kimse geçmiyor ama geçen olduğunda izlediğim maskeleriyle tanıdıklarımı bulmaya çalışıyor, kırma seslerini melodiye döndürüyordum. 

Dün badem günümdü. Dr.Fahrettin Er feysten paylaşmış; Yundağın Karakılınç Köyü’nde çok güzel badem var adam bu, telefonu şu diye. Siparişle getirdiler. Pandemi zamanı her sabah televizyona çıkan emekli doktorlar, bir çocuk avucu badem, üç beş ceviz, aaaa fındığı unutmayalım, kuru üzüm bilhassa kara, çekirdeğiyle birlikte, diye pandeminin ilacı yerine geçecek bağışıklık kazandıran kuruyemiş, baharat tanıtımları yapıyorlar.

Bahçedeki gölgede Taş üzerinde camcı çekici marifetiyle tak tak sesler çıkarark kırdığım bademleri kabuğundan ayıklayıp kavanoza koydum. Bugün ceviz günü ceviz kıracağına yerleştirdiğim cevizleri usulüne uygun fazla güçlü olmayacak şekilde kıracağı sıkarken parçalara ayrılmamasına dikkat ederek çatur çutur düne göre farklı bir sesle kırıyorum. Esintiyle hışırdayan yaprakların sesinin ritmini bozan çatur çuturlar her ne kadar uyumsuz akordsuz olsa da ağıza atılan birkaç cevizin lezzeti, damak tadına uyum sağlıyor.

Dün bademden bir avuç cebime koyarak bisiklete bindim. Şehir içerisinde aheste basarken pedalları hem yiyor hem sürüyordum. Bazı sokaklarda kapı önünde oynayan çocukları gördüğümde içimden onlara dağıtmak geldi hemen toparlandım. Şimdi biri görür, anası çıkar gelir evden, taciz maciz neme lazım bas pedalına uyma aklına dedim.

Peygamberimiz Hz.Muhammed (AS) “Çocukların başını okşayın, onlara şefkatle yaklaşın” diyordu. Ama dinin ahlakın bu kadar bozulacağını kestirememiş olmalı. Asla, kestirememiş olmaz. Önce Kur’an’nın ilk Ayeti olan ‘ikra’ oku’yu anlatmıştır insanlara. Okuyun ki öğrenin, cahil kalmayın. Dinimizin insanlar tarafından yozlaştırılması cehaletten, ikincisi cin fikirden kaynaklanmaktadır. Başkan yardımcılığım zamanında belediyemizin fakir fukaraya yardım için dağıttığımız malzemeleri evlere götürürken zabıta ordusuyla beraber gidiyordum.

Yemenin, içmenin, erzak depolamanın amacı, uzun kış akşamlarının misafirlere ikramları, çocukların eğlenceliği olan bademin, cevizin, üzümün, incirin, besleyiciliğinin yanında tok tuttuğu, ikindi vaktinde ev ekmeğine sürülen salçanın açlık bastırdığı zamanlarda; çocukların bazıları kapı eşiklerine oturmuş, kimi çocukların bir elinde sümüklere bulaşan ekmek dilimi diğer elinde çomak toprak zemine daireler çizerken anlatılanlara gülüşmeler, şamatalar, yoldan kalkan tozdan birbirlerine sokularak korunmaya çalışırlarken ekmeğini bitirenler kargıdan atlarına bindiler kargıların uçlarının herbiri toprağı derin çizerken tozu dumana katıyordular. “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.”

Bu Salı’da ordan burdan bahsederken, Tuna boylarında at sürerken…

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.

Bir an acı duyar insan sevmişse biraz eğer,

Anlar ki geçenlerin hepsi rüyaymış meğer,

Rüya olsa da o günlerin hayali cihan değer.

‘Necip Celal Ander’

ACİL DİNLETİLER

Pandemi, alıştık artık bu terimlere bu iş böyle giderse doktor olamasak da zaten olunmaz o kadar kolay değil: Bir muhalefet parti lideri üniversite giriş sınavları ile yine muhalefet yaparken bunca sağlık çalışanlarının haklarının verilmediğinden bu salgın döneminde gayretlerinden bahisle tıp fakültesine girecek öğrenci adaylarının en zeki öğrenciler olduğunu söylüyordu. Onun için pandemi mandemi demekle zeki olunmadığı gibi  dolayısıyle doktor da olunmaz. Ama doktorların sözü dinlenir. Hele 65 üstüyseniz kapısı aşındırılır.

İşte söz dinleyen birisi olarak ilk sokağa çıkma yasağı kalktığında Yenifoça’ya kapağı attık. Burada korona yok gibi olduğundan Allah korusun daha emniyetteyiz. Bahçede gezinirken yürüyüş olsun diye evimizin bulunduğu adanın etrafında tur atarken insana pek rastlamıyorsunuz ayrıca insan da yok, olsa da bir iki. İşte hal böyleyken yakınlarımızda düşerek bi yaralanma hadisesi oldu. Kanaması bi hayli olduğundan telaşla 112 acil servisi aradım. Merkezmiş bir kadın çıktı olayı söyledim acil bir ambulans istiyorum dedim. Adresi anlayamadı Talih sokak diyorum Yenifoça’da Tarih sokak diye bir yer yok diyor. Neyse anlaştık. Oysa telefon ile adresin bu tür ambulans, polis, yangın gibi acil arandığında konumun ekrana düşmesi gerekir. Sizi Yenifoça’ya bağlıyorum dedi bağlanma sürecinde müzik çalmaya başladı. Üzülme kalk oyna diyor. Şaşırdım. Sıkıntılı bir durum var acil ambulans isteniyor. Müzik. Müzik yerine ne demesi lazım. “Telaş yapmayın lütfen, sakin olun, yaralıyı hastayı kıpırdatmayın, herhangi bir müdahalede bulunmayın, sağlık ekiplerimiz doktoruyla birlikte şimdi orada olacaklar, ambulansın gelmesini takip edin size ulaşmasına yardımcı olun.”

Sıkça konuşulan konulardan birisi de Okulların açılması. Reklam kampanyası gibi oldu. Geldi geliyor, gitti gidiyor, açıldı açılacak. Çocukluğumuzda film afişleri ile süslenmiş arabalar dolaşırdı caddelerde “Baytekin taş adamlara karşı 24 kısım tekmili birden pek yakında Zevk Sineması’nda”

Virüs, Mart başıydı uzay aracı gibi televizyon ekranlarında döndüğünde. vantuzları ile öyle bir yapışıyorduki ödümüz patlıyordu. İlk ve acil tedbirlerden biri Mart ayında okulları kapattılar. Hemen geçecek gibi bir beklentinin şaşkınlığı bittiğinde yeni dönemde açmamız için nasıl tedbirler almamız lazım diye çalışmalara başlamak gerekirdi. İnternetten yayın, süslüsü ‘onlayn eğitim.’  Çeksin diye minareye çıkan, çekti deyip aşağıya inenleri televizyonlarda sıkça gördüğümüzü düşünürsek internetin olmadığı olsa da kimilerimizin alamadığı, alsa da yetmediği yerleri, yerleşimleri, varsayarsak, olası değil. Olan yerlerde de öğretmenlerin verdikleri ders, derse girip girmedikleri denetleniyor mu? Öyle ya ilkokul kitaplarının bazılarında bazı densizler neler yazıyor.

Sağlığın acil ambulansında müzik, milli eğitimin şaşkınlığında ders çanı çalıyor.

Hükümet koca ülkenin günlük hayatını devam ettirmek zorunda. Esnaf, memur, çiftçi, emekli, aklımıza ne geliyorsa öyle böyle hayat devam ediyor, koca ülkenin kapısına kilit vurulamaz ve camiler dahil her sesli ulaşım aracı vasıtasıyla; mesafe, hijyen ve maske takın diye çağrıda bulunuluyor. Her birey, her birim, her kurum, görevini gerektiği şekilde yapıyor mu, çalışanlarına gerektiği özeni gösteriyor mu? Vatandaş tedbirlere uyuyor, görevliler denetliyor mu? İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Geçen günlerde Manisa Valimiz ve Büyükşehir Belediye Başkanımız ile esnafı, sokağı denetime çıktılar. Hangi  caddeyi sokağı denetleyeceklerini gazeteler haber yaptı. O gün geldi, esnaf, sokaktaki vatandaş birtek bayramlıklarını giymemişlerdi. Maskeler yüzde, kapı önlerindeki işgaliye malzemeleri kaldırılmış, kolonya dezenfektan göze sokulacak bir yere konmuş, caddeye araç parkının yerine atılmış sehpa ve portatif sandalyeler katlanarak kaldırılmış, köfteci, şıracı, bozacı, yön gösteren tabelalar köşe bucak saklanmış, başımıza dolanacak kadar aşağıya sarkıtılmış çamaşırlar askılarından alınmış. Geliyorlar işte geldiler heyecanı ile beklemedeler… Burdan geçtiler mi, gittiler mi? Takibinden sonra bir telaş. Eski tasss eski hamam.

Sosyal medya sosyal mesafe sosyal etkinlik ve sosyal bezginlik. ‘Sosyal’ dilimize pelesenk oldu. Sosyal mesafeden ziyade, mesafeli duruşa fiziksel mesafe denir. İki cisim arasına mesafe koyunca ölçü mefhumu ve dolayısıyla aritmetik ölçü girer. Bunu matematiğe dahi dönüştürebilirsiniz iki cismin gölgelerinin üç katının yarısını dörtle çarptığınızda bulduğunuz….diyerek. Sosyal mesafe, anti sosyali akla getiriyor. Sosyal ile sosyal olmayan, yaşantı, düşünce, farklılığı olanların bir araya gelmemesi gibi anlam kazanıyor.

Sosyal kelimesinin anlamını yine de merak edip internetten açtım baktım.

Güvenilir kaynak TDK bu işleri bırakmış. ‘Türkçe Bilgi’ diye bir siteden gayet güzel açıklamalara rastladım.

“1- Bir topluma ayrı ve müstakil bir varoluşa sahip olduğuna inanılan insan topluluğuna ilişkin olan; 2- Toplumu meydana getiren, bir toplum içinde yaşayan insanlar; 3- Toplum içinde yaşayan bireylerden meydana gelen katman, grup, sınıf, vb; 4- Toplumdaki birey­lerin birbirleriyle olan ilişkileri; 5- Toplum­daki sınıfların birbirleriyle olan etkileşimle­ri.”

Mesafe hak getire, haydi Allah rast getire.

MANİSA BÖYLE ANILMAMALIYDI

Bahar sonu yazın yaklaştığı havaların ısınmasından belli oluyordu. Cadde kenarında karşıya geçmek için bekliyorum. Beyaz bir kamyonet sert frenle durdu. Lastik sesinden gayri ihtiyari araca baktım camı açan sürücüyü tanıdım “Abi bu sene üzümler benden” dedi. “Hadi hayırlısı  bereketli olsun” dedim, gülüştük. 

Üzüm Manisa’mızın önemli bir mahsulü, geçim kaynağı ülke ekonomisine yaş ve kuru üzüm ihracatı ile çok büyük katkı sağlar. Üzümün tarihçesini merak edip internette arama yaptığınızda Manisa’nın adına pek rastlayamazsınız. Orta Anadolu’dan bahseder Batıya yaklaşır Afyon, Aydın, Menderes ovası der ama Manisa yok hükmündedir. Kuru üzümde ülke ihracaatının %85’ini yaptığı, yaz kış istihdam sağladığı, Gediz Ovası’nın sarı kehribarının esamisi okunmaz. 

Manisa Yangını’ndan sonra kaçan yunan askerlerinden bir rütbeli, Manisa’dan kaçırdığı Gül Nazik’in hazin hikayesine şarkı yapılmış bir ağıt vardır. Ağıtlara türkülere konu olmuş hakkında şiirler söylenmiş, şarkılar bestelenmiş Manisa’nın  üzümü…

Manisa’nın üzümü 

Hak’ka saldım özümü Nazik.

Nazik genç ömrüme yazık.

Yavruları atarken 

yumuverdim gözümü.

Nazik her yanlarım ezik.

Manisa’nın Harmanı…

Diyerek söylenir gider. Nazik’in başından geçenler, acıklı, hüzün dolu bir gerçeğin, o devirdeki mezalimin destanıdır.

Bunca hadiselere, hikayelere anılara benim çocukluk hatıralarımın vazgeçilmezi olmuş bağ, üzüm, bağbozumunun, adı sanı yok.

Dün sabah haberlerinde “Manisa” dedi sunucu…

Sabah erkenden çıktılar sokağın başında buluşacaklardı. Bir arkadaşları yoktu aralarında, bakındılar, nerdesin diye seslendiler, ses yok. Komşusu “Ben bi koşu gideyim belki uyuya kalmıştır ama sesi vardı evden geliyordu.” Seğirtti eve doğru. O esnada gördü, yıllara meydan okumuş ama takatı kalmamış parça tahtaların araları açılmış, damarları çizgi çizgi yol olmuş, kısmen çürümüş; rengi atmış, tahta, iki kanatlı koca kapının ipinden tutmuş kapatıyordu. Hah dedi durdu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı anlam veremedi, soramadı, traktör bekliyodur gecikmeyelim dedi kendi kendine. Sokağın başına traktöre doğru hızlıca yürüyorlardı. Komşusu, geciken arkadaşına; “Akşam hiç uyuyamadım, tuhaf bir rüya gördüm.” Dedi. “Beraberdik, kalabalığın orta yerinde kalmışız, birçok insan dizilmiş bizi seyrediyor, hava aydınlık bembeyaz, berrak, birden yağmur başladı herkes kaçıyor seyredenler birbirlerine çarpıyordu koşarak kaçarlarken. Biz oracıkta orta yerde kalakaldık bize yağmur ilişmiyordu bu defa biz onları seyrediyorduk. Bağıranlar çarpışanlar kaçanlar başlarını yağmurdan korunmak için tutanlar kimi örtüsünü siper etmiş başının üstünde, kimi yüzünü gözünü siliyordu yaşmağının ucuyla. Mahşer yeri gibiydi. Biri geldi yanımıza adımızı seslenmiş o mahşeriden duymadık bi daha seslenmiş, üçüncüde kolumuzdan çekti.”

Geciken, komşusuna “Aman sende, geç kaldık, yürü bak traktör bizi bekliyor. Zaten geç kaldım.” 

Kasaya arkadaşları ellerinden tutarak yukarı çektiler. Traktördekilerden ses çıkaran olmadı geç kaldınız diye. Sabah mahmurluğu olmalı dedim kaç gündür işe gidiyoruz yorgunuz. Ben de iliştim bi kenara. Uyku ile uyanıklık arasında, dalmışım. Rüya kaldığı yerden yine geldi. “Traktör iniş aşağı gidiyor, hızlandı. Az önce seslenip de duymadığım kolumdan tutan, traktör kasasından kaldırdı beni derken hepimizi kaldırıp kaldırıp savuruyordu. Kimse yere düşmüyor havada kalıyorduk. Sonradan düşenler oldu, ben de düştüm ancak birkaçı havada kaldı arkadaşlarımdan, yaşmakları çözülmüş ağır ağır dalganarak süzülürken renklenen bulutlar arasından mavi gökyüzü turkuaz olmuştu, örgülü saçları açılmış esintiyle okşar gibi bazen yüzlerine geliyor bazen bulutlara değiyordu, turkuaz renge doğru yükselerek uçuyorlardı.”

Televizyon sunucusu Manisa Saruhanlı’da Tirkeş Köyü kavşağındaki “Üç tarım işçisi öldü,13 yaralı var” diyerek kazayı bildiriyordu.