İçeriğe geç

ALİRIZA ÇEVİK İLKOKULU

-Sizin ev kentsel dönüşüme girmiyor mu ayol? İki satır dilekçeye bakar yazdırıver oğlana. Hemen geliyorlar bi şeyler yapıyorlar, ölçümmüş. Zaten evin her tarafında mum yanıyor. Mutfak olsun, banyo olsun, Pakizeler yaptırmışlar çok da güzel olmuş, biz de ondan sonra başladık. Gel bak gezdireyim aman neydi o beyaz fayans duvarlar, çarşı hamamı gibi banyo demeğe bin şahit ilazım. Mozaik mutfak tezgahı evin her yanı kara kara çirkin karolar nasıl örteceğimi bilemiyordum.


İşte kentsel dönüşümün muradı, ev dönüşüyor da, kent patinaj çekiyor. Kaldırım aynı, sokak aynı, araba park kavgası ağız dalaşı aynı. Yan sokakta ki tükürük kadar park aynı, oyuncaklar aynı. Bakkal Rüstem aynı. Mahallemizde ki okul aynı. Yani yapılanın adı Evsel dönüşüm.



Okul demişken: Adakale mahallesinde ki Murat Germen İlkokulu 1936 yılında yapılmış. Alirıza Çevik İlkokulu 1945 yılında. Elli defa boyanmış, 112 defa çatısı aktarılmış, 16 kere kapıları değiştirilmiş, camların değişim sayısı bilinmiyor. Bahçesinin müsaitliği ölçüsünde sıkışık düzende olsa 1961 ve 1982 yıllarında ek binalar yapılmış. O tarihte pamuk borsasından toplanan kuruşlar ile yapılan ek binaya Pamukçular Okulu denmiş. Bir başka mahallede Tütüncüler Okulu da var şimdi pamuk tütün kalmadığı için Gediz Ovası’nda Mısır mahsulü ekilip biçildiğinden Mısırcılar Okulu sırada demektir.



Kent adı altında evler dönüşüyor da kent gibi okullar da dönüşemiyor. Çift daireli beş katlı bir apartmanda yani 10 dairede 50 kişi yaşasın. Hastası yaşlısı genci var. Bir okulda çiftli tedrisat deniliyor 1500 ila 2000 arasında tazecik beyinler ufacık melaikeler eğitim görüyor, ana okulları dahil. Evsel dönüşüm neden? Tepemize depreme dayanıklı olmayan evler yıkılmasın ölüm olmasın dolayısıyla sağlamlaştıralım gayesiyle yenileniyor. Okullar 1936-1945-1961-1982… bunların neresinden tutalım. 



Alirıza Çevik İlkokulu: Eski mi eski. Manisa’nın merkezinde Mimarsinan Mahallesi’nde. Çarşı, ticaret merkezine yakın tedrisat müfredat eğitim yönünden sayılı okullardan biri hatta folklorda uzun yıllar kazanılmış ödülleri var. Eskisi, devrin valisi öncü olmuş vatandaşın maddi desteği ile devlete bir kuruş harcatmadan yapılmış, yıl 1945. Yıl 2016 Manisa Büyükşehir: Belediyesi: Modern derslikleri (24 ilkokul, 31 ortaokul) ve 450 araçlık otoparkı olan, bilgisayar laboratuvarı, toplantı salonu, projeksiyon odası, kütüphane, çok maksatlı salon, müzik, resim atölyeleri bulunan hem ilkokul hem ortaokul yapmak için proje hazırladı gereken yerlere önce Manisa Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğüne sonra (MEB) müracaatını yaptı. Ankara’dan gelen yazı, proje uygun değilmiş. 

Neresi? Uygun olmayan yer düzeltilsin???

Benim torunum Alirıza Çevik İlkokulu’nun 2. sınıfında okuyor. Bu okuldan mezun olması için altı senesi daha var. 

Sağlık sıhhat diler, kaza beladan korunması için her gün dua ederken, bundan sonra burada ki gencecik yavruların başlarına bir afet gelmesin diye de dua edeceğim.

UZAKLAR

Üç beş gün önce 60 km yol yapmıştım. Onu sonra anlatayım. Bugün farklı bir rota izleyip bir uzun tur daha aklıma koydum. Hazırlığımdan evdekiler anlamış nereye böyle telaşlısın dediler takip edin dedim. Teknoloji dedikleri bu olsa gerek, artık kaçıp başını dinleyecek yer kalmadı, yeter ki konumunu kapatma. O zaman da merak ediliyorsun. Neyse öyle böyle derken pedal basıp teker döndüğünde keşmekeş trafikten kurtuluncaya kadar pür dikkat pedalladım bisikleti indim sırtladım, kaldırımda ittim, Hatuniye Camii’ne gelebildim. Düşünün aralardan dahi gidemiyorum araçların arasında konvoydayım. Hatuniye’den aşağıya taa İstasyon hemzemin geçidine kadar kırmızı yeşil demeden inebildim. 

Fuar alanı na yaklaştığımda yine tek şerit yolda araçların önünde gidiyorum. Arkamda sırtlan sürüsü parçalamak için fırsat kolluyorlar. Mesir vesilesiyle buraları dolmuş kimi yan kimi burunlama parketmiş arayan soran yok.  otogarın Gediz taştı ovayı su bastı tarlalar sürülemedi mahsul gecikti. Ne yaygara ne yaygara işte sular kurudu, Gediz yatağına çekildi. Ortasında ki söğüt çamur çalı cangıl kaplı adacıklar çıktı ortaya. Bir Allahın kulu temizlemez mi bu yatağı uzaklardan gelen yağlı çamuru, buralara takılıp kalmış kokudan geçilmiyor. Arayan soran yok. Gediz Kavşağı çalışmalarında çalışma var mıydı farketmedim. 

Köprünün oradaki  kokudan Menekşe Restorana döndüm yola paralel kanal boyunca koku daha kesif vaziyette benle beraber arkamdam geliyor burnumun direği kırılacak. Taa Tilki Süleymaniye Üçpınar kavşağından Selimşahlar ova yoluna dönünceye kadar. Leş, bok, sanayi artığı çamur, balçığa yapışmış ….. her türlü koku arayan soran yok.

Selimşahların içinden geçtim çıkışında Saruhanlı istikametine döndüm. Koca köy in cin top oynuyor. Saruhanlıya girdim alt yapı çalışmaları varmış ara yollardan İstanbul Kavşağına ulaşabildim. Tali yola yönlendirilince yoğun trafikten zor sıyrıldım. Işıklardan geçip karşı Mütevelli yoluna girdim. Mütevelli sağağına kadar çok araç beni sollamakta zorlandı yani karşıdan gelen araçlardan beni geçemediler sabırlı davranıp boş yolu gözlediler ben de elim her birine havada teşekkür ettim. On gün kadar önce Ali Taylan’ın cenazesinde karşılaştığım bizim dönemde büyükşehir meclis üyesi Şerafettin ile karşılaştım. Camiyi bitirdik birgün Mütevelliye gel camiyi bi gör. Dediğinde biskşetle gelirim demiştim. Onu aramadım zamanım azdı çay kahve yemek derken gecikirim diye. Karnımda acıkmıştı şurada köfte ekmek yer yoluma devam ederim dedim. Bis

Bisikletimi kaldırıma direğe dayadım onu görebileyim diye ön masada sokağa karşı oturdum. Köftecinin kapı açık perde var biri perdeyi şöyle bir araladı beni gördü ooooo Azmi Başkanım, Vay muhtarım. Ben de kalmak 

Üzereydim şurada bir çay içelim vaktim yok yaa buraya kadar gelmişsin olmaz iyi sen git ben bisikletle gelirim dedim. Gittiğimde şerafettini görmüş beni bekliyorlar. Hani haber vermeden gelmişsin. Yahu sessiz sedasız geçer giderim diyordum ama herkes beni gördü. Tamam birer çay içelim çaydan sonra camiye de bakarız.

15 sene belediyecilik yapınca çok anılarımız olmuştu: Bu bakalım dediğimiz cami tescilliydi, depremden hasar görmüş yıkıp yeni yapalım dediler. Tabii tescilli olunca yıkıp aynısı yapılsın diye koruma kurulundan karar çıktı. Büyükşehir projesini hazırlayacak valilik inşaatını yapacaktı. Proje hazırlandı kurulca tasdiklendi. Yapım aşamasına gelindiğinde ödeneksizlikten dolayı dernek kurup yapmaya başladılar. Ben büyükşehir ile arayı bulurken kaymakam necmettin bey diyanet ile araya giriyor ve inşaata başlandı. Bir kaç defa kaymakamlıkta muhtar şerafettin eski başkan süleyman toplantılar yapmıitık. Ama iş uzadı yüklenici bitiremedi yarım bıraktı derken bizim görev sona erdi camiyi güres tavuk işletmesi bitirmiş. Çok da güzel olmuş. Vakit darlığında iki rekat namaz kılamadık ama tekrar gelir.m diye sözleştik. 

Mütevelliden Yeniharmandalı yoluna saptım güzel bir asfalt bisikletim yağ gibi kayıyor köfteyi yemiş ben de pedallıyordum. Yeni harmandalıya geldiğimde yorgunluk alametleri baş göstermişti. Pedallar ağırlaştı durup kalkmalar sıklaşmıştı. Köprünün altından Turgutlu kavşağına çıktığımda az ileride ki otobüs durağında soluklandım. Yolum azalmış zamanım daralmıştı. 

Doğu kışladan sonra trafikğe girdim ama sakindi. Manisanın Kuzeyinden çıkmış doğusundan girmiştim. Hükümetin önünden Şükran Lokantısının yanından Çarşı Bulvarına girebildim. Mesirden dolayo Sıltan Camiinin meydanında çalışmalar vardı konvoya girdim bu defa ara sokaklardan evin yolunu doğrultmuştum. 55 km olmuş geçen hafta 60 yapmıştım.

MANİSA DAĞI/SPİL+MANİSA

Hıdırellezin bir gün evveli 5 Mayıs Salı günü avara kasnak bisiklet turuna çıktım. Naht Sanatçısı Hasan Kabadağ’a uğradım. Fatih Sanat Galerisinde Frida Kohl günlükleri sergisi vardı onu bugün ziyaret edecektim, ama İnciyle birlikte bir vesileyle dün gezmiştik, girmemle çıkmam bir oldu diyebilirim. Bazı konuları olayları günleri kutlama ve temsilleri abartıyoruz tabii bazılarımız ve belli bir grup. Buna benzer birçok sanatçımız var, önce vatanımızı tanıyalım sonra yurtdışına turlara çıkalım deriz. Bu da bu dediğimiz gibi bir sergi. Ve ayrıca günlüğü animasyon portreler, fantastik odalara konulmuş alçı yapımı kafataslar egzotik ışıklandırma ve esrarengiz odacıklar içinde camekanlara konulmuş not kağıtları ve bu kağıtlar üzerine yapılmış karalama resimler. İlham anılacak, özenilecek hiçbir şey yoktu. Sadece, hayat hikayesini bilenler ömrünün yarısını hastanelerde ameliyatlarla geçirmiş bir sanatçı ama sanatını göremedik tabii. Neyse bu dünkü anımdı.

Hasan Üstadın mekanından aşağıya Atatürk Bulvarından İstasyona kadar sarkıldım. İstasyon Meydanından sola dönüp bisiklete dahi ayrılacak bir emniyet şeridi olmayan Mehmetçik Caddesinde ensemde taksiler, sırtımda servis midibüsleri gitmekte zorlanınca soluğu, kaldırıma çıkarak aldım. Neydi derdin Azmi demeden geçemeyeceğim: Evimizin balkonundan kule vinç gözüküyor tahmin etmeme rağmen o kadar yakında duruyordu ki bir türlü anlam veremiyor ama tahminim de ısrarlıydım. Cider Yağ Fabrikasının arsasına yapılan inşaatın kule vinçi diyordum. Kuş uçuşu ne kadar yakın gözüküyordu. Oraya doğru meydandan sola dönmüştüm. Neyse muradıma erdim! tahminimi doğruladım. Avara kasnak nereye gideceğimi bilmez bir vaziyetteyken İnci aradı telefondan “biz Kır Kahvesindeyiz gel.” Nereden gideyim? Yolumdan döndüm, o kadar yoğun bir trafikteyim ki; Öğretmenevi Kavşağının Barbaros Mahallesi yönünden Mimarsinan Bulvarına bisikleti, biraz yürüterek biraz sürerek çıkabildim. Kumludere Caddesi’nin Aynı Ali Türbesi Mevkiine geldim. Buradan Niobe’ye kadar süreceğim. Derdim trafik; yollar parklanmalardan dolayı tek şerit, o da araçlar için. Kaldırım diye birşey yok, işgal işgaliye. Şu işi biz çözmüştük. 15 yıl boyunca hiçbir esnaf dükkanının önüne çıkamamıştı şunu da başkanlara örnek olsun diye söyleyeyim: 2009 seçim dönemi öncesi yönetim, ne kaldırım ne cadde her taraf her cadde, sokak işgaller altına, millet nereden yürüyeceğini bilemiyor, kaldırıma çık yola in, makaslar atıyorlardı. 2009 yılında belediyeye geldiğimizde ilk işimiz işgalleri kaldırmaktı. Birçok esnaf “bir daha ki döneme seni de göndeririz” diyerek yemin vermişti ama, 15 yıl işgalsiz belediyecilik yapmıştık. 

Zar zor Kumludere’nin başlangıcına ilk noktaya çıkabildim. İvazpaşa Camii’ne geldiğimde Hıdırellez karşılaması yapan; yürüyen, oturan, gezen, dere duvarlarında oturan, birçok kadınla karşılaştım.

Nihayet son durak bizimkiler bahçe duvarının yanında ki masada oturuyorlar ben de bahçe duvarını aştım sarmaşık güllere dalaşmadan masaya iliştim bisikletimi de duvara dayadım, gidonu sırtıma değiyor varlığını hissediyordum. Şöyle bir etrafıma baktım, vallaha hizmet eden garsonlardan başka bir tek erkek bendim, emekli olduğum için farkedilmiyor ortama uyum sağlıyordum! 

Bedriye Aksakal Ablam Büyükşehir Belediyesinin aylık Niobe Dergisini çantasından çıkarıp verdi. Meğer çantasında devamlı bulunduruyormuş. Bir yandan dergiye göz gezdiriyorum öte yandan çayımı yudumluyor arada bir masaya dönüp lafa söze karışıyordum. Bir zaman sonra başlarına sarmaşık otlar papatyalardan taç yapmış kadınlar hareketliliği oluşmaya başlamıştı. Bizim masa da bu akıma uydu. Ben de işe yarayayım diyerek bol bol fotoğraflarını çektim. 

Hıdırellez bilmeyen yoktur. Son yılların mucizesi yapay zeka bile öğrenmiş. Öğrenmeyenler hala var. Adı Fetih Mescidi olan yeni restorasyonu yapılan yapıya Fatih Mescidi deyip çapıt bağlamışlar diye hala kınıyorlar. Orası halk arasında bez bağlanarak dilek dilendiği için Hacet Mescidi olarak bilinir. Her ne kadar restorasyonu yapılıp ibadethane olsa da gelenek değişmiyor. Bu bir orta asya türklerinden gelen ritüeldir. Buna benzer inançlarımızda ritüeller olduğu gibi yürütülmesinde, her yıl zamanı günü geldiğinde uygulanmasında bir beis görmüyorum. Bilhassa geleneklerimize bağlı biri olarak unutulmasını köksüz bir millet gibi giderek yozlaşmamızı istemem. Baharın gelişinin bir başka anlamda anımsanmasına baharla birlikte uyanan tabiatın kutlanmasına ümitlerin yeşermesi için edilen dualara “dilekleriniz kabul olsun” diyerek, masadan ayrıldım,sırtıma değen gidonu tutup duvardan yola atladım. 

Kalabalıktan dolayı bisikletimi bir müddet elimde götürdüm. Niobe’ye geldiğimde iniş aşağı frenleyerek bolca dikkatle İvazpaşa Köprüsünü geçince sağa ara sokaklara saparak trafikten azade yüksek duvarlardan oluşan dar sokaklardan avara kasnak turumu bitirdim.

Şunu bir daha düşündüm. Manisa Karaköy daha doğrusu İzmir Caddesi üst tarafı güneyi devamında Murat Caddesi bu yönde ki birçok mahallesi yani Spil’in etekleri Eski Manisa yerleşimleri dağla iç içedir. Hakikaten Kırmızı Köprü’den yukarı doğru yürüdükçe dağın içine girersiniz. Bir büyükşehir ama dağın eteğine yerleşip Gediz Ovasını seyrediyor. 

Ama bu tokiler, dağ taş ova nehir deniz yeşil bilmiyor, mektepte okutmamışlar bunlara. Göktaşlı, İshak Çelebi Mahalleleri Bayındır, ile araya bu tokiler girdi çin seddi halt etsin dağın manzarası, yeşili, ihtişamı, rüzgarı, yaz günlerinin esintisini kesti. Sadece bu mahalleler değil Manisa’nın da iflahını kesti.

Yapanlara yaptıranlara, mübarek olsun. 

Ovası ayrı, dağı ayrı. Spil, söz de Milli Park; kepçe denilen ekskavatörleri eline geçiren dağı oymaya düzlediği yerlere, eciş bücüş evler yapmaya başladılar. Arayan soran yok, yağma Hasanın böreği; Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin. T.F.

Gün gelir devran döner.

YİNE YENİDEN YENİFOÇA 2026.MAYIS.08

İki hafta önce Foça’da ki bisikletimi genel bakım için arabayla manisaya getirmiştim, Kumludere boyunda Bisikletçi Yalçın bakımını yapmıştı. Bugün Foça’ya gideceğiz. Akşam program yapmıştım. İnci foçada ki halıları yıkamaya getirmişti o da halılarını götürmek istiyor hem halı hem bisiklet arabaya sığmaz, o halısını alsın ben bisikletimi alayım foçaya gidelim. Nasıl? O halıları arabaya koyacak ben bisikletin üzerine konacağım. Anlaştık. 

“Hadi ben yola çıkıyorum anca giderim. Sen arabayla gel belki yolda buluşuruz.” Tamam mı tamam, ohh itiraz yok ya bana güveniyor artık ya da halılarını çok seviyor. Ne olursa olsun ben bisikletle Foça yoluna koyuldum. Kadroma bir çanta daha bağladım onda telefon, güç kaynağı ile atıştırmalıklar var. OSB içinden Akgedik Kavşağına gelmiştim. Menemen yoluna girdiğimde bildiğim gibi geniş bir emniyet şeridi var tırların rüzgarına giren bisiklet daha bir hızlanırken ben de pedalları boş bırakmıyor bas Azmi bas modundayım.

Ayvacık istasyonunu geçtim Bağcılar rampası yol boyunca gözümde büyüyordu elektrik motoruna güveniyorum ama daha yolun başında açarsam yol boyunca batarya yeter mi? Ama başka çarem yok bacaklar için de yolun başı bu rampayı pedallayarak çıkarsam yolun sonu gelmez. Yolun sonunu düşünen başında çıkmaz açtım motoru pedal eşliğinde rampayı sarmaya çıktım. Büyüttüğüm kadar değilmiş. Her yokuşun bir inişi var derler Ayvacık Köyünün kavşağından rampa aşağı o hızla Menemene kadar geldim, Araç yolundan ayrılamıyorum. Asfalt hem rahat hem hızlı gidiliyor ova ve köy yolları karmaşık ve yavaş yanlış yola girmekte var, lastiği patlatmak ta. Menemen’den Çanakkale yoluna giriş için köprü üstü yoluna yine motor desteği ile çıktım. 

İnci aradı; “Menemen’den çıktım sen neredesin?” “Ben de çıktım Shelle yaklaşıyorum orada buluşalım.” Ben shele girdim henüz bisikletimden inmeden İnci geldi. “Atıştırmalık al da çayla içelim ben şurada gölgelikte sandalyelerden birine ilişiyorum” deyip küt diye oturmuşum. Ayakkabılarımı çıkardım Ayaklarımı uzattım zannedersin yakıt pompalarına değecek o kadar yorulmuşum ve uyuşmuşum ayaklarımın ucunu göremiyorum uzandıkça uzuyor. Çayı içtik lafladık sen devam et ben de arkandan geliyorum. 

Allahallah gidemiyorum pedallar ağırlaşmış basamıyorum. Dinlenmek bana yaramıyor. Ayaklarım tembelleşiyor. Bir km kadar gittikten sonra tempoyu yakaladım. 

Menemen yoluna girdiğimden bu yana, emniyet şeridi dar olduğu gibi asfaltı bozuk bazen toprak ve çukurlar bazen araç yoluna çıkmak da var. Zar zor Eskifoça kavşağına geldiğimde biraz rahatladım. Her ne kadar bu eski yol geliş gidiş olsa da ana yoldan daha emniyetli sayılırdı. Yıllarca bu yoldan Eskifoça’ya gitmiştim ağacına kadar yolu tanıyorum. Biraz rampa az iniş sağda solda yeni yapılmış düğün salonları, kapanmış bungalov tipi konaklama odacıkların olduğu kamping alanı. Sık Çam Ağaçları arasından havanın gri rengiyle kapkara gözüken kamptan Karanlıklar Prensi Pentagon Danışmanı Richard Perle (Irak işgalinden sonra ulaşım sistem ihalelerini alan şahıs. Bu Amerikan’ın burnunu sokmadığı iş sadece Amerikada yok herhalde, burnu hep dünyada ve bizde) çıkacak sanki. Burada da kalınır mı hissini içimden atarken, saygın sürücüler eşliğinde Ilıpınar’a geldim. Paris olmuş kilit parke taşlar, cafcaflı akaryakıt istasyonu, üç harfli marketler, Egelim Lojistik depolarının planlı yerleşimi. 

Buradan sonrası yaz günleri benden sorulur. Kozbeyli-Gerenköy-Bağarası ışıklı kavşağına geldim. Bağarasına doğru tam gaz gidiyorum, burası merakımı celbeder inişi olmayan düz bir yol ama 25-30 km gibi gidiyorum hem de Bağarasına kadar. Bağarası’na geldim. Burada da kahveler, fırınlar, marketler, beyaz siyah eşya satıcıları, otobüs durakları zannedersin Bağarsı’nın tümü otobüs bekliyor bağarası boşalacak. Kaldırımlar hak getire, caddesi parkeden araçlardan alışverip yapacak şoförkerden hemen açılan araç kapılarından “haydi Allah rast getire.” 

Yol boyunca hava bulutlu bazen gök yükseliyor çoğu zaman da alçaktan gidiyordu. Yağmurun serinliği yüzüme geliyor,ileride yağmur var diyorum ama yağmur ne yağıyor ne de ileride ki yağmuru yakalayamıyorum. Bağarası’ndan çıktığım da İnci burada yağmur başladı bilgisini verdi. Pedallara asıldım. Hem yağmura yakalanmak istemiyorum hem de yağmura doğru pedallıyorum hem de tam gaz.

Komando okulunu geçtim, bizim komşu Almancı Hacı’nın her yerde evi olduğu gibi bu yol üzerinde de var. Onunbahçesinde ki Çam Ağacını gördüğümde, bu uzayıp giden yolun bittiği sevincini Çam müjdeliyor. Yenifoça’ya giriyorum yağmur yok olsa da fazla ıslanmam güvencesiyle rahatlıyorum. Işıklı kavşaktan sağa dönerken şöyle bir kendimi arkaya attım pedalları bıraktım parmaklarım gidon da “Of yorulmuşum be” dedim ama yüzümde rahatlamanın tebessümü vardı. 

Kısa giriş sokağı Rampa aşağı olduğu için frende gidiyorum. 

Eve geldim, yağmur yok ama hava alçaktan gidiyordu.

Akşama gök gürlemeleriyle birlikte çok yağmış ama yorgunluktan öyle bir uyumuşum ki sabah kalktığımda 74 km yolu pedallamamış gibi dinlenmiş vaziyetteydim.

HER GÖNÜL KENDİ MEVSİMİNİ YAŞAR.

Herkesin; bir umudu, bir savaşı, bir hüznü, bir acısı, bir yalnızlığı vardır. Sevgilerin çok olduğu, iyi niyetlerin güzel olduğu, gönlünüzce yaşayacağınız bir güne GÜNAYDIN.

Huzurevimizde kalan sakinlemizden Hocanımın sabah gönderdiği bir günaydın mesajıydı bu. 

Huzurevimizde çok kimseyle oturur sohbet eder dertleşir söyleşir daha çok eskilerden konuşuruz. Yaşım onlara yakın hatta bazılarından fazla olmasına rağmen ağabey, bey, abla, hanım diyerek hitap ederim. Onlarla muhabbet çok renklidir. “Her kalp kendi mevsimini yaşarmış.” Ne fırtınalar kopmuş ne güneşler batmış, ne ayazlar yaşanmış, ne güzellikler doğmuş ne anılar biriktirilmiş, ne çok sevgiler beslenmiş. 

Hayatlarının son yolculuğunda bizim evimize misafir oldular ve ikinci baharlarını yaşıyorlar.

Macera meraklısı, doğa tutkunu bizim Batuhan: Her fırsat bulduğunda motoruna atlar, derin bir nefes almak, tabiatla kucaklaşmak ister ve sıkılıkla Yuntdağlarında manzaralı yerlerde; bazen bir gölet başında, bazen ulu bir Çam Ağacının altında, ormanda, yıkık köylerinin bulunduğu terkedilmiş köylerde hüznünü paylaşır, daha çok tepelerde engin manzara eşliğinde uzaklara bakar ufukları gözler. 

Bana da çektği bu güzellikleri yaşatmak ister ama, bende de çeşitli duyguları canlandırır. Onun fotoğraf karesini bir mesajla, kadim bir sözle birleştirir yazıya döker, bazen de fırçayı elime alır o karenin resmini yapar tablosunu duvarıma asarım.

Her Kalp Kendi Mevsimini Yaşar.

Şehrin gürültüsü beynimizi yıkarken, bazen sadece susup içerideki o sessiz ritmi dinlemek gerekir. Her gün yanından geçip gittiğimiz, o daracık kaldırımlarda: İnsandan başka daha birçok nesnenin dükkan önlerine sıralandığı kaldırım kenarlarının elektrik, telefon panoları ile olmadık yerlere yerleştirildiği, kapalı durakların, hesapsızca ortalık yerlere montajlandığı, çimi toprak olmuş parklarından tutunda budanmıştan ziyade kesilmiş Çınar ağaçlarına kadar, kontrolsuz kendi haline bırakılmış trafiğinden başımızın döndüğü, uğultulu karmaşık hayatlara, gürültüye keşmekeşe kadar daha birçok çirkin görüntülerin arasında, omuz omuza yürüdüğümüz yüzündeki maskelerle hayatın hengamesine yetişmeye çalışan binlerce insan. 

Her bir bakışın ardında, haritası sadece sahibinde saklı koca bir dünya var. Bu dünyada kendine rota çizmeye çalışan, umutla bekleyen gailelerin ağırlığını taşıyan, özlemlerini bir demet gül yapıp koklamak isteyen ama çoğu zaman, hayal kırıklıklarından yorularak her şeyi geride bırakıp gitme arzusu.

Nereye?

Şöyle bir başını dinleyeceği, bu keşmekeş içinde bir türlü fırsat bulup duyamadığı o iç sese kulak vereceği bir yere. Yani kendi yalnızlığına. Sevinçler, insanı yalnızlığa itmez, ancak yitip giden umutlar, ruhun hüznü ve gözyaşıyla yıkanan bir kalp, insanı o uçurumun kenarına kadar getirir. 

Herkesin; bir umudu, bir savaşı, bir hüznü, bir acısı ve bir yalnızlığı vardır.

Kalabalıkların ortasında bile bizi bir gölge gibi takip eden o vazgeçilmez duygu. Yalnızlık, insanın kendisiyle buluştuğu o kutsal sığınaktır. İç sesimizdir; güneşsiz havada bile bizi terk etmeyen gölgemiz, hüznümüzün, umutsuzluğumuzun ve acılarımızın yegâne şifasıdır. İki elimizin arasına başımızı değil de düşüncelerimizi alıp dinlediğimizde, o sessizlikte içimizde ne çok sesler duyarız.

Umudu parlattığımızda gözlerimiz açılır; karşımızdaki sonsuz boşluk bütün yalınlığıyla durmaktadır. Ancak hüzün, o parlayan umudu söndürmeye çalışan, sert sonbahar rüzgarları gibi her yönden eser. Gözlerdeki parıltı söndüğünde, acı sırasını beklemektedir. En derinden bir sızı başlar, sönen umudun sızısı, acıyı yaşatmaya başlamıştır. O an yalnızlık bile kâr etmez, aksine, iki elimizin arasında tuttuğumuz tüm o ağır duyguları daha da tetikler.

İşte tam o noktada zihnimiz ısınmış, çarkları yağlanmış bir motor gibi harekete geçer ve yalnızlığın içinde bir savaş başlatır. Az önce bizi yiyip bitiren uçurumun kenarına getiren umutsuzluk, hüzün ve acı, bir yumak gibi birbirine girer. Aklımız, yalnızlığın o derin sessizliğinde bu savaşın galibiyetini hazırlar. Düşünce yumağı çözülür, iki elimiz omuz hizamızdan aşağı iner, dizlerimize kenetlenir ve tıpkı binlerce yıl öncesinden, Tanrıça Amon-Ra’nın dünyaya yeniden döneceği inancıyla mezarından doğrulması gibi, biz de o kederin içinden doğruluruz.

Gözlerimiz, alabildiğine sonsuz boşluğu yırtıp ardındaki gerçeği görmek istercesine parlar, o anda kalbimizin sesi yeniden duyulur hale gelir. Çünkü her kalp kendi mevsimini yaşasa da, en çetin kışın sonunda bile yaşam umudu, küllerinden yeniden doğmayı bekleyen sönmez bir meşaledir. 

İnsan, kendi yalnızlığında boğulmak için değil, o sessizlikten daha güçlü bir nida ile çıkmak için çok uzaklardan dönercesine çekildiği içinden kendine gelir.

TAŞI TOPRAĞA SÜRTMÜŞLER TOZ ÇIKMIŞ.

Taş toprak artık problem değil. Altının onsunun hergün artarak tırmanmasının esbab-ı mucibesi Manisa. ‘Bu şehr-i Manisa ki altına teşne ola.’ Şehzadeler Şehri Manisa Osmanlı İmparatorluğunun idaresi için cihan padişahları yetiştirip İstanbul’a göndermiş. İstanbul için taşı toprağı altın derler ama aslında o taş toprak Manisa’da altın olup suyu çıkarılıp İstanbulun taşlarına sürülmüştür. Hikayenin aslı böyle mi? Plancılar iyi bilir.

Şu yapılamayan yapılıp da herkesin başına dert olan imar planı, ben ona yaşam planı diyordum. Yaşanacak bir kent olsun Manisa diyerek. Ama seksen parçaya bölünüp 180 parçası ayrı ayrı planlanınca plan prematüre (orası 10, burası 15, şunun şurası 25. Yok mu arttıran?) doğuyor. Doktorlar, erken farkına varırlarsa çocuğu alıyorlar. Daha doğrusu bu işi şehir planlamacıları yapıyor adı üzerinde şehir planlama. Manisa’nın Mani si gitmiş nahı kalmışken.

Bir yanda efsaneler döktürülen dumanlı dağı geçit vermiyor ama, yamaçlar ta-ki.

Alt yanda mümbiti gitmiş, gedizi bitmiş, hastalıklı Gediz Ovası o da hacel ovası çal çal oynanası. 

Gediz Ovasını engin mi sandın?

Ayağında çizmesi, ağayı zengin mi sandın? 

Ay doğdu, güneş mi sandın?

Toprağın gidiyor, imar mı sandın?

Bir türlü yapılamayan ama gecekonduları 100 yıldır yapılagelen Doğu yakası, konut fabrikası. 

Batı yakası Vaka-i Laklakiye. Güzelyurt’un donatısını Karaali kurtardı. Manisa Birlik sözde kooperatif evleri 15 bin planlanırken 5 binde kaldı. 

Harcadık mı taşı toprağı altın olan buraları bozuk para gibi. Harcadık. 

Şimdi bir düdük çalıyor donatı, hop bir düdük daha masa altı, bir düdük daha rant kavgası, düdükler bitmiyor, maç bitmek üzere bir düdük daha penaltı, hooppaa gol, kavga, maç iptal, erteleme. Bir daha ki seçime, yeni gelen yönetime.

Biri yapıyor diy(ğ)eri yıkıyor. Yapan yaparken alkış alıyor yıkılırken gene alkış alıyor. Arada malı götürenler yerle yeksan olup kayboluyor. Bir bakıyorsun 99 kat duvar panosu Çin Seddi. Dumanlı Dağı kapatıyor. Yanmış Manisa’nın dağı gitmiş, arkada dumanı tütüyor. 

Bitmedi. 

Şehzadeler şehrinin Boğazı olmayınca vapurları da olmaz tabi. Ama İstanbul’un esamisi var ya. İstanbulun Boğaz vapurlarında çakı çakmakçılar var. Sayar sayar vereceklerini siz Eminönü’ne gelirsiniz onun saydıklarının bir türlü sonu gelmez. “Bitmediiii, yanında beş renkli bu kalemler de var. Bitmediiii,  beş türlü silen silgi de var. Eeee Ali yazar Veli bozarsa bu imar planı yapılır mı? Yapılsa da biter mi? Bitmez tabii. Kahrolası donatı. Manisayı donattık gari de planın donu kaldı. 

Donsuz gezmeyeceğiz de, şeker çovalından olsa da olmaz mı? Olmazz. Neden? Yarın ağın yırtılır ‘net 50 kg’ yazısı okunur. Okunmayan bi orası kalmıştı zaten. Hayır, herşey net olsa sıkıntı olmayacak. O düdük var ya zırt pırt çalan. O kaçtı bi tarafımıza ne kadar sıksak ta bir hava almaya gör,  ötüveriyor. 

Evler ateş pahası alınamayasıca.

Kiralar aldı başını gidiyor durdurulayamasıca, 

Planlar çizilemeyesice çizilse de plancılar yaptırılamayasıca. 

Ağımız yırtıldı net 50 kilo göründü, artık sorulup soruşturulacak birşey kalmadı. 

Ali yazar Veli bozar

Bundan sonra bu plan kime yarar?

Adam traş olmuş, üç beş tel saçını berber tararken sağa mı yatırayım sola mı  diye sormuş. Adam bırak dağınık kalsın, yakında tüy diktireceğim kardeşim. Demiş mi? Demiş.

BEN DE GİDİYORUM.

Akıllılar gitti, uzman meslek sahipleri gitti, o gitti bu gitti şimdi sıra sanayide fabrikalarda. Geçenlerde Tekstil sektörünün önde gelen isimlerinden iş insanı Abdullah Kiğılı anlatıyordu. “Tekstil batarsa AVM’ler kapanır giyecek pantolon bulamayız diyordu.” Bugün de fabrikalar taşınıyor diye bir haber vardı.

YİWU

Daha fol yok yumurta (yurt dışına giden sanayi) yokken, şahit olduğum: Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin kardeş şehri olan Yiwu.

Yiwu’ya Manisa Ticaret Odası Başkanı Rahmetli Bülent Koşmaz’ın daveti üzerine 2015 yılının Nisan Ayında gitmiştik. (O yıllarda Yiwu ile ilişki tamamen ticaret ve ekonomi odaklıydı. Manisalı iş insanlarına ve sanayicilere, dünyanın en büyük emtia pazarı olan Yiwu’daki Uluslararası Ticaret Fuarına katılma ve Çin pazarına girme amacıyla Koşmaz’ın talebiyle Yiwu kardeş şehrimiz olmuştu.) Çince bilen rehberimiz İstanbul’dan gelmişti. Bir çantamız, zeytin peynir reçel gibi yiyecekler ile doluydu. Kanola yağından yapılan yemekleri öyle bir anlatmışlardı ki kokusunu, daha gitmeden almıştık. Sabahattin Ali’nin “Yolcu bahanesini, valizinden önce hazırlar” dediği gibi hazırlanmıştık. İlk bir kaç gün bir AVM’de fast food yemekle başladık sonra bir Türk Lokantası bulduk o et yemeklerini Manisa’da dahi yememiştik.

Çin’in doğusundaki Zhejiang eyaletine bağlı Yiwu kenti üretilen gündelik eşyalar dünyanın her köşesinde satılıyor. Bu nedenle, Yiwu, “dünyanın süpermarketi” olarak adlandırılıyor. Ancak 30 yıl önce yani Çin’de reform ve dışa açılma siyasetinin uygulandığı ilk yıllarda Yiwu, Zhejiang eyaletinin ortasında yoksul bir tarım ilçesiydi. Nüfusu kalabalık olan Yiwu’nun kaynakları yetersiz, ekonomik gelişme seviyesi düşük ve halkın yaşam koşulları geriydi. Reform ve dışa açılma uygulamaları sayesinde Yiwu, 20 yıl içinde yoksulluktan kurtularak gündelik eşyaların dünyaca tanınmış “başkenti” oldu. 

“Ticareti geliştirerek kent inşa etme” şeklindeki stratejik gelişme hedefi doğrultusunda Yiwu gündelik eşya pazarı kısa sürede gelişerek Yiwu bölgesinin ekonomik gelişmesini sağlayan önemli itici güç haline geldi. Yiwulular, öncelikle ataç, çorap, çakmak gibi insanlar tarafından pek önemsenmeyen gündelik eşyalar satmaya başladı. 10 yıldan az süre içinde yani 1991 yılında Yiwu pazarı, Çin’in en büyük gündelik eşya pazarı haline geldi.

Şimdiki Yiwu gündelik eşya pazarı, 4 milyon metrekare genişliğinde bir alanı kapsıyor. 70 bin tüccar aile, 400 binden fazla çeşit eşya satıyor. Yiwu’da üretilen gündelik eşyalar dünyanın 215 ülkesi ve bölgesine satılıyor. Yılda ihraç edilen mallar, 500 bin standart konteynere ulaştı. Yiwu, gerçek anlamda “dünyanın süpermarketi” haline geldi. 2005 yılında Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından ortaklaşa yayınlanan “Dünyayı Şok Eden Çin İstatistikleri” başlıklı raporda, Yiwu pazarının dünyanın en büyük gündelik eşya toptan pazarı olduğu ifade edildi.

2008’de Çin’de reform ve dışa açılma uygulamalarının 30. yılı kutlandı. Yiwu, ülkenin reform ve dışa açılma girişiminin öncüsü ve örneği olarak gösterildi. Yiwu Belediyesi yetkilileri, 2020 yılına kadar Yiwu’nun dünyaca tanınmış uluslararası ticaret kenti olmasını hedeflediklerini söyledi.

Otobüsteyiz camdan seyrediyorum. Büyük bir yerleşim daha yeni yapılıyor git git bitmiyor inşaatlar. Otobüsün önünde rehbere sordum “Nedir burası ne yapıyorlar?” “Konfeksiyoncular Kasabası” site değil köy değil kasaba koskoca bir yatırım. Aklımdan geçirdim Manisa’da da var ama farklı meslekten yatırımcılar kiralamışlar her telden meslek var konfeksiyon haricinde oysa amaç konfeksiyonun kooperatifleşmesiydi. “Konfeksiyonculuk öldü, onun için kiraya verdik atölyelerimizi” diyorlar.

FAS’A TAŞINIYORUZ.

Ben gittim bir daha giderim.

Kazablanka’yı eskiler, burada çekilmiş filmden dolayı hatırlarlar.  Humphrey Bogart Ingrid Bergman 1942 yılı yapımı ABD filmi; en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi film dallarında 3 oscar kazandı. Kısaca konusu: II. Dünya Savaşında nazilerden kaçan mültecilerin Amerika’ya gitme umuduyla, son durak Fransa’ya ait (sömürgesi) olan Kazablanka’ya gitmek için, Lizbon’da bekleyen insanlarla doludur. Senaryo Kazablanka’nın en meşhur gece kulübü olan Amerikalı Rick Blaine’in (Humphrey Bogart) işlettiği meşhur gece kulübü ‘Rick Cafe Americain’ çevresinde döner. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow (Paul Henreid) Alman toplama kampından kaçarak eşi İlsa Lund (Ingrid Bergman) ile Kazablanka’ya gelir. Amaçları, Lizbon üzerinden Kazablanka’ya gelip Amerikaya iltica etmektir.

Film; siyasi gerilim, mülteci dramı ve imkansız aşk üçgenini çarpıcı bir şekilde birleştirilerek geçer.

2023 yılının Eylül ayında Fas’ Kızıl Şehir olarak anılan Marakeş şehrine gitmiştik. Kiraladığımız araç ile yakın çevreyi ve bahsettiğim filme konu Kazablanka ile başkent Rabat’a gittik. Her iki şehir de Atlas Okyanusu kenarındadır. Kazablanka modern ve zengin bir şehir. O günkü şehir gezimizin cumaya rastlaması sebebiyle Okyanus dalgalarının avlu duvarlarına vurduğu şehrin ihtişamlı II. Hasan Camii’nde kılmıştık.

Marakeş: Kırmızı, Sarı, Kahverengi, daha doğrusu çöl toprağının renk tonları bina cephelerinde uygulanmıştır. Bu renklerin haricinde başka bir renge rastlayamazsınız, altı kattan yüksek bina da yok. Bulvarları o kadar geniş ki bazılarının refüjlerinde kafeteryalar var. Şehir plancılarına tavsiye ederim. Marakeş ve çevresi Varzazat, ‘Fas’ın Hollywood’u’ olarak nitelendirilir. Gladyatör, Truva, Cennetin Krallığı hatta Görevimiz Tehlike 5 burada çekilmiş. Fransızca ikinci dilleri. Uzun yıllardan sonra Marakeş’te ilk defa deprem olduğunda oradaydık. Gazetelere haber düşmüştü. Marakeş’i daha önceki yazılarımın birinde bu köşede anlatmıştım.

Bunlar güzel anılar. Üzücü olanı, ülkemizden taşınan fabrikalar ile Fas gündeme geldi. Fas, bu bahsettiğim modern ve planlı şehirler dahil tüm yerleşim yerlerinin haricinde uçsuz bucaksız çöl, çöl deryası. şimdi fabrikalara tahsis edilecek hem de bedavaya.

Son yıllarda artan maliyetler ve iş gücü avantajları nedeniyle bazı sektörlerde, özellikle emek yoğun sektörlerde, mevcut tesislerin tamamen yurt dışına taşınması eğilimi dikkat çekiyor.

Bir lojistik firması CEO’sunun 2025 Kasım ayında yaptığı açıklamaya göre, özellikle tekstil sektöründe ciddi bir taşıma faaliyeti gözlemlenmiştir: Sadece Tekstilde Taşınan Fabrika Sayısı (2025 Yılı Başından İtibaren): Yaklaşık 160 fabrika (çoğunlukla Mısır ve Fas gibi ülkelere). Diğer Sektörler: Bu trendin mobilya ve diğer fason/emek yoğun sektörlere de başladığı belirtilmektedir.

Sanayi ile uzaktan yakından biraz ilgim olduğu için, belki de o bölgeye bisikletle sıkça gittiğimden olmalı, bana BYD’yi soruyorlar “Fabrika yapılıyor mu, taşınacak mı?” 

Taşınırken Ülkemin fabrikaları,

Gelir mi BYD’nin arabaları?

Varın siz düşünün ileride olacakları.

BU YILIN EN UZUN TURU

   Haftasonu gelmiştik  sona iki gün daha ilave ettik. Emekli olunca böyle oluyormuş demek ki, programsızlık. Aklına estiğini yap; hürriyet bu olsa gerek, başı boşluk, kaygısızlık, adam sendecilik, bugünün işini yarına bırakmak. Öyle ya acelesi mi var? Bugün bitirsen yarına iş mi kalır?

   Bahçe temizliği koca kıştan çıkmış uyanan bahçenin çiçekleri filizlenen dalları yeni uyanan çocuk gibiler gözlerini oğuşturuyorlar sanki. İrice otları, boyluca soysuzları yolunca arada sıkışıp boğulmuş çimler nefes aldı. Biraz boylarını kısaltalım diyerek biçtim, geriden gelenlere yol açtım. Eh işte. Sonbaharda bıraktığım hali gözlerimin önüne geldi böyle bırakmıştım, seneye görüşmek dileğiyle dediğim gibiydi.

   Sahi emeklilik nası bişey? Henüz farkedemedim. Bayram, Antalya seyahati, 

İnci’nin Ankara seyahati, benim Foça bahçe temizliği derken Nisan sonunu bulduk. Bugün 6 Mayıs Hıdırellez. Günler yetmiyor gibi uç uca ekle aysonu geliveriyor. Hani yan gelip yatacak, uykuyu uzatıp mahmurluğu geç vakit patlatacak, öğle ile ikindiyi karıştırıp akşamı yapacaktık. Emeklilikte adet olduğu gibi taş döşeyip fayansları ıstakaya yapıştıracaktık. 

   Tabii bu olması gereken iş. Olmaması veya olması heyecan uyandıracak eylem:  Aklımdan çıkmadığı gibi içim içime sığmıyor, bir an heyecan basıyor kalbimin atışı hızlanıyor. Niye olmazmış diyorum. Daha önce iki defa yapmıştım ama o önceki senelerdi. Hava raporuna bakıyorum rüzgar hem de 18 kilometre saat gibi bana göre hızlı bi rüzgar. Yelkenimiz mi var şişirecek, bandırma kazanı üstüne çıkıp savrulacak üzümümüz mü var? Es haydar dediğimiz çocukluk yıllarımız mı geri gelecek? Hiçbiri. Öyleyse bu rüzgarda yola çıkılmaz hem de göğsüne göğsüne esecek. Antreman da yok, bahaneler bir bir geliyor ardı sıra. İçimdeki ses paye vermiyor kalbimin sesine, gidemezsin diyor. Başarırsam, (içimdeki ses) nefis yer değiştirecek koltuklarımın altına karpuzu hazır edecek. Ne yapsan karşımda. Hazreti Adem’i Cennet’ten eden nefs, az namussuz değil. 

   Akşam uykularım kaçmadı ama düşüne düşüne uyuyakalmışım. Sabah çantamı hazırlamaya başladım. İnci’ye “sen biraz oyalan beni yolda nasıl olsa yakalarsın, ola ki lastik patlar matlar bagaja sırtlarsın bizi” dedim. 

   Novigasyondan rotamı çizdim. Bisiklet rotası araç trafiğine çıkarmaz. Dağ taş dere tepe gönderir, aman bi araca rastlama der. Kozbeyliden sarktığımda Eskifoça yoluna indim, sola döndüğümde Ilıpınar, tavuk çiftlikleri falan, Novada Kavşağına çıktım. Kahvede bir çay içtim bisiklet motorumun bataryasını, telefonumu şarja bağladım. Kahveci prizin yerini gösterdi ama “Ne demek abicim dükkan senin” demesini beklerdim. Bi çayla olmaz bataryaları doldurmak değil niyetim strava denilen program kaç kilometre, hangi hızla, kaç kalori yaktın, iniş çıkış, hepsini gösteriyor. Karpuzu koltuklamak için bunun olması lazım. Fotoğrafını ekleyeceğim yazının altına. 

   Bir de soda söyledim. Kalkarken kullandığım elektriğin parasını çayın sodanın üstüne ekledim “Bu çok abi demesine rağmen bu defa söz bana geçmişti. “Hakkın geçmesin.”

   Buruncuğa kadar trafikle gittim. Novigasyon rotasıyla Buruncuk’tan Emiralem’e ova yollarından gideceğim. Gediz boyunca gidiyorum. Bi yollara girdim, hayatı anlatırlarken dikenli yollardan bahsederler hayatın zorluğunu anlatmak için. Bisiklet boyunda devedikenleri, gidonda ki elime batıp kanatacak kadar boylanmışlar. Akan kanla trafikte olabileceklerin diyetini ödüyor gibiydim. Öyle böyle Emiralem’e geldim. Bi kahve de, Menemen Manisa asfaltına çıkmadan önceki bir kahvede höpürdettim.

“Ustam buradan devam edersem asfalta çıkar mıyım? Novigasyonu kapamıştım telefonumun şarzı bitmesin diye, güç desteği yoktu çünkü yanımda.

   Asfalta çıktım. Ne esiyor hem de yiğidin bağrına bağrına ben de basıyorum pedallara bağrına bağrına.

   Ayvacık köyü bölgesinde arkamdan bir bisikletli yetişti. Gençten biri sakallı. illet oluyorum şu sakallara. Yolda, ne bu sakallar deyip kavga edecek halim yok. “Ben yavaş giderim seni de yavaşlatmayayım sen basabilirsin” dedim biraz muhabbetten sonra uzadı ben de peşini bırakmayayım diye ardı sıra gider oldum. Muradiye istasyon kavşağında yetiştim belki de o yavaşladı, neyse. 

   Ben, Muhsin Yazıoğlu Bulvarına dönerken o “Allah bana da senin yaşında bisiklet sürmeyi nasip etsin diyerek dua etti” “İnşallah sağlıkla” derken o yoluna ben yoluma. 

  Beni novigasyondan takip eden bizimkiler, iki torun ile babaları bisikletleriyle karşılamaya gelmişler. Bi anda dünya turundan dönen gezgin gibi hissettim kendimi! Hani diğer bisikletliler, halk nerde??? Terli olduğumdan soğutmamak için durmadım peşime takıldılar. Hep birlikte, dede baba torunlar dört bisiklet eve geldik.

BU YERLERDE TRENLER DOĞUDAN BATIYA BATIDAN DOĞUYA GİDER GELİR…GİDER GELİRDİ (Cengiz Aytmatov)

Son günlerde hızlı tren tekrar gündeme oturdu. Ama bu trenin hızını görür müyüz? Sesini duyar mıyız? Nereden biner? Nerede ineriz? Sanki biraz muamma gibi gözüküyor. Bir zamanlar bu işle ilgilendiğim, Belediyenin görevlendirmesiyle Ankaralara kadar gidip zamanın Genel Müdürü ile konuşmuşluğum olduğu, güzergahın şehir içinden geçecek şekilde planladığının yanlış olduğunu kabul eden genel müdür, güzergahın, çevre yoluna paralel olmasını ve istasyonun da Gediz Kavşağını geçtikten sonra batıya doğru yapılması uygun görüp otogarla aynı paralelde olmasından dolayı  yolcu taşımacılığının şehrin trafiğinden uzak olmasının doğru olacağı talimatını verip, güzergah değiştirilmişti. Ve Gediz Kavşağı projesinin, Karayolu Gn Md ile Demiryolları Gn Md’nün anlaşmaları zaman alıp, planlaması uzamıştı!

Şimdi; bu gündeme oturan konuyla ilgili, 20.08.2016 tarihinde bir yazı yazmışım.

(HER YOL ANKARA 

Vurdumduymaz Köyünün yakınlarında orman yangını çıkar. Köylüler tepeden baktıklarında yangının, köylerine uzak olduğunu görürler. Muhtar ve bazı tecrübeli köylüler işaret parmaklarını gırtlaklarına kadar ağızlarına sokar havaya kaldırırlar rüzgar, köylerinden yangına doğrudur bize gelmez deyip köylerine dönerler.

Daha sonra rüzgar yön değiştirerek yangın köye yaklaşmaya başlar. Aksine rüzgar şiddetini arttırmış kısa zamanda köye yaklaşmıştır. Bize gelmez deyip tedbir almayan tedarikte bulunmayan köylüleri telaş alır ama, aralarında yine de “şimdi terse döner korkmayın” diyenler olsa da, rüzgar şiddetlenir köyün kenarı paçası demez, uğraşlar fayda vermez, ıslak parmakla rüzgar tayini yapılan eller kollar söndürme çabalarından takatsiz kalır, köy yanar.

Ankara Mavi Tren, Alaşehir seferi yapan kara tren: Önce Nurlupınar’dan Manisa’ya girer kuzeyinde yani demiryolunun alt tarafında Ahmet Bedevi Mahallesi kalır.

Sonra istasyon mevkiine gelir yıllardır her yerde paşaya kelle yetiştirir bir telaşımız olmasına rağmen burada saatlerce bekleyen araç trafiğinin yoğun olduğu Devlet Hastanesinin bulunduğu hemzemin geçidden geçer. Kuzeyinde stadyum gıda çarşısı, hal, fuar merkezi, yeni otogar, İkinci Anafartalar Mahallesi kalır.

Tren devam eder; Öğretmenevininin Kavşağında uyduruk bir hemzemin geçidle galericiler sitesine bağlanılır. Kuzeyde Kuşlubahçe, Spil Mahalleleri kalır.

Tren 150 metre daha gider Cider Yağ Fabrikası’nın orada uzun yıllar insan doğrayan kontrolsuz hem zemin geçidin kuzeyinde, Barbaros Mahallesi kalır bu mahalle Perşembe Pazarına bu hemzemin geçidden gider gelir.

100 metre sonra Barbaros Mahallesine bağlanan sözde kontrollu bir hemzemin geçid daha vardır.

Tren Menemen’e doğru devam eder 250 metre sonra Horozköy İstasyonuna gelir burada da sözde kontrollu hemzemin geçid vardır. Kuzeyinde ki Atatürk Mahallesi’ni bağlar, Fatih Mahallesi’nden geçilir.

Tren durmaz hat boyunca demir parmaklıklar arasından geçilen bir çok yırtık geçid vardır Hafsa sultan, Cumhuriyet mahallelerine geçilir.

50 metre sonra bir geçid daha vardır arabadan inilenerek kontrol edilen cinsten Fevziçakmak Mahallesi’ne geçilir.

Tren Manisa’dan çıkmak üzeredir en son Muradiye istasyonundan geçerken, kavşak geçid karayolu karışımı bir geçidden şimdilik 16 bin sonra 66 bin olacak Muradiye ve Yuntdağ köylerine gidilir.

Şehir içi seyr-ü seferini güç bela tamamlayan tren uzun uzun sirenini çalsa da koca gövdesiyle ağır ağır yol alsa da hayat gailesi sarmış vatandaşlar dalgın halde 147 cm’lik demiryolunu geçerken uzun yıllar trenlerin altında kalmış çok canlar yanmış çok evlere ateş düşmüştür.

Bir devir gelir bu hatta hızlı tren yapılmak istenir kestirmeden tren gibi hızlı yapılması için 80 senelik güzergah iyileştirilerek hızlı tren projesi hazırlanır.

Manisa’yı bölüyormuş, nüfusun yarısı bu hattın kuzeyinde kalıyormuş, yavaş tren hattı iki yakayı bağlayamazken hızlı tren ustura gibi Manisa’yı ortasından karpuz gibi keserken, Devlet Hastanesi acil servisine ambulans içinde hasta beklerken kan kaybından insanlar hastane yerine Hak’ka giderken, her noktasında tehlike arzetmesine rağmen ölüm pahasına her yerden geçmeye çalışan insanlarımız evlerine bir an önce kavuşacağı yerde rahmeti rahmana kavuşurken…

Rüzgarı parmağıyla tayin eden insanlar; yıkım, söküm, kamulaştırma, bakanlar kurulu gibi yüksek makamdan kararı resmi gazetede okuyunca ateş bacayı sardığında; babadan kaldı, atadan mirastı, kıt kanaat aldım, başımızı sokacak bir evimiz vardı o da… Ne yapmamız lazım, sızlanmalarına karşılık. Dilekçe mi yazsak? Okunmuş pirinç mi yutsak? Belediye bakmıyor mu? Valilik mi karışıyor? Demiryolları mı arşınlıyor?

Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Üç maymunu oynayan bizler. Üç silahşörler gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” desek, düşünsek, davransak, çalışsak, birlik olsak, sadece demiryolu değil.

Her yol Ankara olur.)

Olur muuu? Olmaz mı? Zaman gösterecek dersek, rüzgar yön değiştirmiş olup yangın bize doğru yaklaşıyor demektirrrr. Düşünün bir türlü yapılamayan imar planı, çevre yoluna dayanacak. Şimdi, 450 bin nüfus, tren gelinceye kadar yarın 700 bin olduğunda; 300 bin Spil’in eteğinde, 400 binimiz ovanın göbeğinde oturuyor olacağız. Manisa karpuz gibi ikiye bölündüğünde, ayıkla Manisa’nın (karpuzun) çekirdeğini.

Mevcut normal tren hattı: Manisa’nın doğusunu batısına taşıyan. Şehrin Merkezini, OSB’lere, Tokilere, Muradiyeye, CBÜ’ye, orada ki yurtlara öğrenci taşıyan Banliyö Hattı olur mu? Olur. Az önce Ekvator Çizgisine paralel bölünen Manisa’nın, Meridyen çizgisi gibi bölündüğünde; doğusu batıya, batısı doğuya, şehir trafiğini görmeden kenardan kenardan gider gelir, gider gelir.

  •  

“EN SON HASTANEDE GÖRÜŞTÜK.”

Bazı ayrılıklar, boğazda düğümlenen o meşhur cümleyle başlar: “En son hastanede görüştük.” Bu cümle aslında bir vedanın ilanıdır. Ömür boyu biriktirilen dostlukların, paylaşılan anıların ve hayatımıza yön veren yaşanmışlıkların o soğuk koridorlarda noktalanışıdır. Sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurlarken, son durağımız hep orası olur.

Çocukluğumuzun Manisa’sında ne bu kadar hastane vardı ne de bu kadar kalabalık bir yalnızlık… Topu topu bir Devlet Hastanemiz, bir de Çocuk Hastanemiz vardı. Özel doktorlar parmakla sayılacak kadar az, ama şifaları derya kadardı. Ulaşımın faytonlarla yapıldığı o zarif yıllarda, “Faytonu kap gel, gecikmeyelim” diyen doktor, çantasını hazırlarken atlar çoktan yola koyulurdu. İki atın nalları dar sokaklarda yankılanır, doktoru hastanın kapısına yetiştirirdi. O zamanlar şifa; bir stetoskopun soğuk metalinde değil, doktorun “nefes al, nefes ver” diyen güven veren sesindeydi. Kinin, aspirinin en sadık yoldaşıydı.

Beslenmemiz doğal, dertlerimiz ise bugünkünden daha “tanıdıktı”. Kızamık, kuşpalazı, verem derken; bugünün havalı isimleri olan Alzheimer’a “bunama”, Parkinson’a ise “şeytan çarpmış” der geçerdi eskiler. Ölümcül hastalıklar kapıdaydı belki ama aşılar imdada yetişir, korurdu bizi.

Daha dün gibi hatırlıyorum; o eski Devlet Hastanesi’nde beyin ameliyatı olup şifa bulmuştum. Meğer o hastaneye son gidişimmiş. Şimdi onların yerini devasa Şehir Hastaneleri, yenilenen Merkez Efendi’nin o haşmetli binaları aldı. Nüfus katlandı, doktorlar çoğaldı, sistemler dijitalleşti. Ama ne acı ki; o uzun randevu kuyruklarında bekleyen hasta, ya hastalığının son evresine ulaşıyor ya da o randevu günü gelmeden çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşuyor.

Tıbbi cihazlar şimdi her şeyi görüyor, ilaçlar çeşit çeşit… Ama ecel peşimizi bırakmıyor, Azrail işini hiç ihmal etmiyor. Ve yine o cümle düşüyor dillerden: “En son hastanede görüştük.” Bu cümleyi kurabilmek, aslında bir sadakat nişanıdır. Herkes tanıdık olabilir ama herkes o son saniyede elini tutamaz. Helallik istemek, son arzuyu yerine getirmek herkese nasip olmayan kutsal bir borçtur.

Dostluk, karanlık çöktüğünde çıkan yıldızlar gibidir. Kara günde parlar; acıyı paylaşır, teselli eder. Hastalığın peşinden gider, derman ararken moral olur, elini bırakmaz dostunun.

Bir de o diğerleri vardır… Cenaze namazında saf tutup, “Hay Allah, bir türlü görüşmek nasip olmadı” diyenler. Evet, Allah nasip etmez; çünkü ayakların gitmez. İşin gücün telaşından, dünyanın gürültüsünden başını kaldıramayanlar, bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünemezler. Sadece “vah vah” diyerek dövünmeyi bilirler ve ne yazık ki zamanımızda sayıları çok arttı.

Lakin yolcu olanın umurunda mıdır bu gecikmiş pişmanlıklar? Son yolculuğuna çıkan, programını çoktan yapmış, rotasına girmiştir bile. Geride kalanlara sadece o soğuk hastane koridorundaki son bakışın burukluğu kalır.