Hacıömerli Köyü, henüz tarihten silinmemiş ama? Aliağa’ya bağlı bir mahalle. Şu köylere mahalle denmesine de illet oluyorum. Biliyormuş gibi anlatmayayım. Batunan geçen sene anlatmış fotoğraflarını göstermişti. O avcı olduğu için Yuntdağlarında adım atılmamış yer bırakmadığından böyle antik yerleri görünce bana gaz veriyor. “Baba mutlaka görmen lazım, birgün götüreceğim seni.” Bu yaz Yenifoçadan rota yaptım, bisikletle gideceğim. Olmadı. Bu Pazar oldu. Foça’ya geldiğinde yedek kask da getirmiş benim için. “Tamam” dedim. Atladık motora, vurduk yola, selam verdik sağa sola, acep, Hacıömerli bizi bekliyor mu ola?
Kimse beklemiyormuş çünkü köyde kimsecikler yok. Köy meydanında inekler güneşe karşı D vitamini alırken yayılmışlar meydane, hepsi birbirinden dürdane. Aralarından motorla geçtik insan yüzü görmeyen inekler motora bön bön baktılar. Hakim noktada meydana bakan caminin yanında ki Palamut Ağacının gölgesine bıraktık motoru.

Elde Steve Jobsun harikası; bak, gör, bas deklanşöre. Bunlarla herkes silahşör değil ama deklanşör oldu..

Köy, yıllar önce Manisa’ya bağlı iken (Zaten Manisa’nın Durasallı Köyü en yakın komşusu) 1941 yılında Bergama’ya, 1982’de Aliağa’ya bağlanmış, yani sizin anlayacağınız köye yıllarca öksüz muamelesi yapılmış. Seçmen sayısı çok olup da seçim sonuçlarını etkileyecek bir ağırlığı olsa, siyaseten diyeceğim. Coğrafi olarak olsa, üç beşi hariç Yuntdağ Köylerinin makus tarihi meydanda. Yani yatırım güçlüğü diye bir zorlama da yok.
Dokuz Eylül’xen Prof.Dr.Eti Akyüz Levi, Öğr.Üyesi Umut Devrim Tunca 2021 yılı Bakü Konferansında sundukları makallelerinde: “Geçmişte çevre köylere göre daha gelişmiş durumda olan köy, artık durağan bir nitelik yansıtmaktadır. Çalışmada eşsiz panoraması ve baraj manzarası, göletleri otantik taş düz damlı evleri, harabe peyzajı ile etkileyici bir doku oluşturan köy (ekoyaşam alanı) durumuna dönüşmesine yönelik önerilere yer verilmektedir.

Kırsal alanların gün geçtikçe terkedilmesine yol açmaktadır. Oysa geleneksel mimari giderek neredeyse herşeyi ile tektipleşen dünyada yerel kimliği yansıtan ve yaşatılarak korunması gereken değerlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Dünyanın kültürel çeşitliliğinin yansıtmaları dolayısıyla da önemlidir. Demişler.
İzmir 2 numaralı kültür varlıklarını koruma bölge kurulu 2020 tarihinde, tekil olarak korumaya alınmış yapılardan müteşekkil bir karar almış, oysa kentsel sit ilan edilip köyün tamamının korumaya alınması gerekir, hatta koruma imar planı yapılıp plan notlarıyla restorasyon ilkelerinin belirtilmesi gerekirdi.
Kıymetli hocalarım, Hacıömerliyle ilgili çok güzel araştırma yapıp ayakta olan kamusal yapıların ve özel evlerin plan tipolojilerini dahi çıkarmışlar.
1970’li yıllarda terketmeye başlamışlar burayı. Her terk eden arkasına dönüp bakmamış bile. Bu da maddiyatın, aidiyet duygusunun önüne geçtiğini gösterir. Ahmet Kutsi Tecer gibi “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. Gezmesek de tozmasak da o köy bizim köyümüz” dememişler. (Ahmet Kutsi Tecer’in Apçaağaç Köyünde evini ziyaret etmişliğim var.) Aliağa’da petrokimya tesisleri faaliyete başladığında işçi ihtiyacının çoğu bu köyden karşılanmış ulaşım aracı olmayınca köyün çakmasını yolun kenarına aşağıya kurmuşlar, giderek nüfus azalmış bugün beş hanede yaşam olduğundan bahsediliyor. Onlarda, aha bu inekleri var diye burada yaşıyorlar.
Köyün tarihi bilinmiyor. Rastgele atmanın en isabetli sayısı önce beşyüz sene ile sınırlayıp 300-400 sene yakışıyor be. Ben bu kadar seneden fazla olduğunu tahmin ediyorum çünkü yakın sayılacak mesafede Güzelhisar var tarihi 1350.
Ne kaşaneler ne viraneler ne mezar görünümlü toprakla örtülmüş evler, evlerin dizilişinden oluşan o muhteşem sokak dokuları dahi duruyor. Hepsi yıkılmış ama sanki daha düne kadar bu kadar yıkım yokmuş gibi çoğu evlerin dört duvarı durduğu gibi yıkıntıların da duvarlarının bir kısmı ayakta. Yani köy, ayağa kaldırılmasının son demlerini yaşıyor. Fatiha okumak için beş senelik ömrü var.
Hacıömerli’yi ayağa kaldırabilmek maliyetli bir iş gibi gözükmüyor: Süslemesi olmayan basit evler. Ve evlerin taşları, duvara yerleştirilecek gibi yanı başlarında duruyor. İşin kolay ama maliyetli olanı köyde su yok, Güzelhisar Barajından köye, pompayla su basılması gerek. Dokuz Eylül Hocaları ‘ekoköy’ önerisinde bulunmuşlar.
Olur mu? Hem de bal gibi de olur.
Bu köye benzer; Fethiye Kayaköy, Soma Darkale, Bursa Cumalıkızık, benim bildiğim köyler. Bunlar koruma altında ama her geçen gün bir kiremit uçuyor bir duvar düşüyor bir kapı kapanıyor tarihimiz de kültürümüz de yok oluyor.
Bunları, tarihimizi kültürümüzü korumak yaşatmak için harcayacağımız maddi kaynaklarımızı; kent müzeleri, etnografya müzeleri yaparak, yapay objelerle kültürümüzü tarihimizi yaşatma çabasına harcıyoruz.
Ne akıl ama? Plansız çarpık gelişen kentlerimiz, her m3 beton ile kimliğini kaybederken ne sosyal yaşantı, ne kültür aktarımı, ne eğitim ne gelişim gösteremezken çeşit çeşit üretilen inşaat malzemeleri binalarda kullanıldkça aynı kimliğe bürünen kentler. (Zaten öyle bir hale gelindi ki marka giyinen insanlar yaşadıkları kentleri de “Marka Kent” olarak nitelendirmeye çalışıyorlar.) Gastronomi astronomi. Sonuna nomi eklenenler, olur olmaz işlerde muzeum yarışı, kimliği kültürü kaybolmuş; küçücük mekanlara sığdırılmaya çalışılan üç mumya, iki fistan, beş mintan bir de tahta yer sofrası, karavanaya kaşık sallayanlar maket evlerin içinde müzelikler.
Hacıömerli; hakimtepe denilecek nitelikte yükseğe kurulmuş bir köy. Havası çok güzel, biz oradayken öyle güzel bir esintisi vardı ki Palamut Ağacının altından kalkmak istemedik. Sağa baktığınızda Aliağa körfezi mavi deniz, sola baktığınızda Güzelhisar Barajı yeşil deniz. Panoramik manzarası harika. Buraya ilk yerleşenler keyf insanlarıymış.
Evleri yapan usta ve yamakları çok da sanatkarlarmış. Köşe taşlarının kesimi hatılsız duvar örgüleri, taş duvarları ve toprak çatıyı yağmurdan korumak için, çatıya yakın yükseklikte kıygın (kayrak) taşlar ile saçak görünümlü çıkıntıları. Herbir ev duvar örgüleri ve farklı planlarıyla yapılmış taştan birer sanat eseri.
Zaten Yuntdağına ne zaman gelsem, buranın kadim tarihinin; izleri, havası, ruhu var derim. Komşu köy Güzelhisar Köyü, adından da anlaşılacağı gibi Güzelhisar Kalesinden evrilmiş, kuruluş tarihi 1350, Saruhan Beyliği dönemini işaret eder. Tarihi bir köy, Arkeolog Prof.Dr.Ersin Doğer Hocanın Güzelhisar kitabını okuduktan sonra burayı da görmeyi çok istiyorum.
Bakarsınız haftaya da oraya gideriz.
Haziran ayının başında, beş günlük bir Doğu Anadolu seyahatine çıktık. Malatya Havalimanı’na indikten sonra otobüsle yolculuğumuza başladık. İlk durağımız Darende oldu ve burada Somuncu Baba’yı ziyaret ettik.
Bu bölgede akan Tohma Çayı, bugüne kadar gördüğüm hiçbir akarsuya benzemiyordu; adeta bir sel suyu gibi öyle coşkun, öyle deli akıyordu ki insana ürperti veriyordu. Suya uzun süre baktığınızda, sanki sulara kapılıp sürüklenecekmişsiniz gibi bir hisse kapılıyordunuz. Bizim yöremizde buna benzer tek su, çok yağmur yağdığında taşan Çaybaşı Deresi’dir; fakat o bile hiç bu kadar hırçın akmaz. Gediz ovayı sulayacağım diye sakindir, kendi halinde akar.
Meğer bu gördüğüm daha başlangıçmış; sonrasında Tunceli’nin Ovacık ilçesindeki Munzur Çayı’nı gördük. Aman Yarabbi! Deli gibi akmıyordu belki ama önünden, arkasından, altından ve üstünden sular sürekli oradan buradan akmak ister gibi bir oraya bir bu tarafa yönleniyor önü kapalıysa hızlıca hemen yan tarafa sapıyordu . Bazen sık ağaçlara çarpıp yön değiştirerek, bazen bir kayaya rastlayıp yönünü çevirerek öyle hızlı ve aceleci akıyordu ki… Hani sanki “Öne ben geçeyim!” telaşındaymış gibi, oradan buradan buluşup, ayrılıp, sonra tekrar birleşiyorlardı.

Munzur Çayı denilen bu cennet vadinin kaynağını, Munzur Dağı’nın eteklerinden kaynayan ve “göze” denilen sular oluşturuyordu. 2000-3000 metre yükseklikteki Munzur Dağı’nın tepeleri, Haziran ayında dahi karla kaplıydı. Eriyen kar suları bulundukları yerde toprağın altına sızıyor; tepeden yamaca doğru dağın içinden yollar bulup aşağıda dağın eteğindeki bu gözelerden fışkırıyor ve Munzur Çayı’nı besliyordu.
Yolculuğumuza devam ederken Çırçır Şelalesi’ne uğradık. Burada da çayın aktığı derin vadiye kar suları fışkırarak çıkıyor, gürleyerek vadiye iniyordu. Muazzam ve ürkütücü bir görüntüsü vardı. Vadinin iki yakası arasına kurulan asma köprüden Maceraperest Indiana Jones gibi geçtik. 100-200 m derinliğinde aşağısı deli gibi gürleyen bir dereydi ve suyun serinliği köprüdeki bizlere kadar ulaşıyordu. Aşağıya bakmak insana gerçekten ürperti veriyordu. Asma köprünün sallantısı yetmezmiş gibi.
Malatya, Tunceli, Elazığ ve Erzincan’ı gezdik. Bu şehirlerin bulunduğu dağlarda, vadilerde ne kadar akan dere, çay varsa, bir damla su dahi yolunu bulup Fırat Nehri’ni besliyordu. Sanki Fırat bunları güçlü bir mıknatıs gibi çekiyordu. Fırat, turkuaz mavisi rengiyle asırlar boyunca bu topraklara can vermiş, etraf gömgök yeşil renkteydi. Yol boyunca otobüsle giderken, yüksek rakımlı yerlerde Haziran ayına rağmen tabiatın henüz yeni uyandığını, ağaçların bile tam yapraklanmadığını gördük.
Ardından Kemaliye’ye geldik. Fırat Vadisi’nin yamacına yerleşmiş bu ilçede, insanların oturdukları tarihi ve yöreye has özellikte olan evlerin altından, üstünden, sokağından, hatta bacasından, yani her yanından su kaynıyordu demek hafif kalır, gürleyerek çıkıyordu. Sular, sanki geç kalmış gibi bir telaşla doğruca Fırat’a ulaşıyordu.
Karanlık Kanyon’da kıçtan takma motorlu dev bir tekneyle gezdik. Altımızda turkuaz rengi su, iki yanımızda ise belki 300-500 metre yüksekliğinde vadi yamaçları vardı; gökyüzü ve güneşi, kafanızı iyice arkaya attığınızda görebiliyorsunuz. Kendimizi koskoca kanyonda bir ceviz kabuğundaymış gibi hissettik, tüylerimiz diken diken oldu. Hatta otobüsten üç beş kişi tekneye binmekten korktu. Yerel teknecinin anlattığı fıkra tarzındaki yaşanmış hikayeler, bu korkuyla karışık heyecanımızı biraz olsun yatıştırıyordu.
Hayatımda bu kadar suyun böyle delice aktığı bir coğrafya görmemiştim. Yörenin insanı da tıpkı bu coğrafya gibi esmer, sert, kavi ve güçlüydü. Bizim buralarda sakin, sessiz, hatta aktığı bile belli olmayan sular da yolunu buluyordu ama, adres sorar gibi, orası mı burası mı kararsız, nazlı nazlı akıyor.
Türkiye’nin Atatürk Barajı’ndan sonra ikinci büyük barajı olan Keban’dan geçip yoluna devam eden Fırat; kaynağını Ağrı Diyadin’den alan Murat Nehri ile Erzurum Dumludağ’dan alan Karasu Nehri’nin Elazığ il sınırlarında birleşmesiyle oluşur.
Fırat Nehri sırasıyla; Erzincan, Sivas, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep ve Şanlıurfa il sınırlarını belirledikten sonra Dicle ile birleşerek Mezopotamya Coğrafyasını sular. Suriye ve ardından Irak topraklarına girer. Irak’ta, denize yakın bir noktada Dicle Nehri ile birleşerek Şattü’l-Arab’ı oluşturur ve Basra Körfezi’ne dökülür. Bu devasa nehrin en önemli kolları ise; Murat Nehri, Karasu Nehri, Tohma Çayı, Peri Çayı, Kahta Çayı, Çaltı Suyu ve Munzur Suyu’dur.
Şu Fıratın suyu akar derindir. Yarimi götürdü anam, kanlı zalimdir. Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar.
Kömürhan Köprüsünden de geçtik. Köprüden de geçsen, yoldan da gitsen, Keban Baraj gölünde tekneyle, Pertek Kalesinin yanından da geçsen, Fırat hep bizimleydi. Yanımızda, yakınımızda, bazen çok uzakta, ama akıyor ve yolunu buluyordu.
“Su Akar, Yolunu Bulur”
Bu deyim, sanki; zorluklar veya belirsizilkler karşısında endişelenmek yerine akışına bırakmak, “Herşey olacağı yere varır.” İnancıyla örtüşen derin bir anlam taşıyordu.
Hiçbir kuvvet suyun önüne set koyamıyordu.
HAMASET, AMA ASLOLAN VAHAMET
Yaz geldiğinde, güller açar gönlümüz coşar, şarkılar türküler dillerde söylenir. Tabiatla birlikte bizde gençleşiriz. Hayat buluruz. Yanlış mı oldu? Bu bahar geldiğinde söylenirdi galiba.
Her mevsimde birşeyler söyleriz. Mevsim geçer gelen mevsim için konuşuruz. Birinin arkasından dedikodu yaptığımız gibiyizdir.
Yaz geldiğinde yangınlar başlar, susuzluk başlar, çareler arar her bir başlar. Her yaz aynı şeyler söylenmeye başlar.
Sususzluk, her yıl gittikçe azalan su kaynakları, yağmurlar, sıcaklar, kuraklıklar. Peki yaz geldiğinde konuşsakta ne çözüm buluruz. Hamaset, yani çok güzel söz söyleyen yiğitler çıkar. Söyledikleri insanları korkutsun telaşa düşürsün üzsün diye vurgulayıcı konuşurlar. Yazdan sonra ilk yağan yağışlar ile bu gösterişli sözler yağmurla beraber sel olur gider.
Uzun vadeli yatırım millet olarak fıtratımızda yok. Kolay ve günlük çözümlerde kimse elimize su dökemez. Pratik milletiz. Diğer milletlere göre çok da akıllıyızdır. Ancak anlık aklımız vardır. Ölme eşeğim ölme bahar gelecek otlar bitecek… gibi uzun çözümlere kapalıyızdır. 5 Yıllık Planımız dahi yok.
Sudur, iklimdir, iklim değişikliği kanunudur, bunlar uzman işi. Ahkam kesmek yakışmaz.
Mesleğim ile birkaç bildiğim var:
İlk aklıma gelen birçok kişininde aklına gelmiştir. Tuvaletlerde kullandığımız rezevuarlar. Mimarlığa 53 sene önce başladığımda ölçüler ne ise şimdi de aynı. Bu malzemeyi üreten firmaların kılı kıpırdamıyor. Öyle veya böyle ürünlerini satıyorlar. Bir su bardağı kadar çiş yapıyoruz arkasından bir kova su döküyoruz. Başta bu fabrikalara ölçüleri minumuma indirin su telef olmasın talimatıyla başlamak gerek. İkinci adım mevcutların tadilatı. Belediyeler, yeni üretilen ekonomik rezervuarları alarak bila bedel mevcut konutlarda bunları değiştirmeye başlamalı. “Erişir menzilimaksuduna aheste giden.”
Uzun vadeli olsa da her değişen rezervuardan sonra yapılan tasarruf giderek göller, barajlar oluşturacak kadar çoğalacaktır.
Bu güne kadar imar yönetmelikleri kanunları rant ve inşaatların yapım teknikleri sözde depreme dayanıklılıkla ilgiliydi. Su tasarrufuyla ilgili imarda bir kanuna yönetmeliğe rastlamadım.
Yeni bir imar düzenlemesiyle; Başta mutfak, banyo wc lerdeki su kullanımıyla ilgili tasarrufları, site ve villalarda yapılmak istenen havuzlar ile ilgili, yeşil bina diyoruz kendi kendine yeten binalar yapmakla (otopark gibi, yağmursuyunu biriktirecek sarnıçlar yapılması) ilgili, atıksuların arıtılarak tekrar kullanımıyla ilgili, bunlar, üzerinde yapılacak ciddi araştırmalar ve çalışmalar ile çoğaltılabilir. Hızlandırılması için belli bir zaman aralığında teşvik tedbirleri uygulanabilir.
Tek birim konutlardan, imar kanununun her uygulanan yapısına kadar genişletilmeli.
Her köye mezraya beldeye göletler yapılıp yağmur suları planlı bir şekilde toplanmalı. Koca Marmara Gölünü kurutacak gibi yapılmamalı.
Tabii bu tür manzaraları da görmemeliyiz. Böyle manzarayı seyretmek insanın yüreği sızlatıyor. 21.Nisan.2023 tarihli fotoğraf ancak yaz kış yıllardan buyana bu Düden Şelalesi Akdenize böyle düşüyor.
Yürekten istense bu sorun kısa zamanda çözülür.
Yağmur Duasıyla çözülecek mesele değil. Allah insanlığa akıl fikir vermiş.
Bir hamasette benden:
“Göremediğimiz vahamet çok büyük, kuraklık felaketi kapımızda.”

Öfke,
Hiç Türkçe gibi gözükmüyor bu kelime. Öfke okunduğu gibi sert bir kelime. Hele hecelerseniz saatli bomba. Ha patladı ha patlayacak.
Öfke baldan tatlıdır. Küpüne zarar vermek, Barut fıçısı olmak, daha bir sürü yakıştırmalar sıralanabilir. Öfkeden gözü dönmek.
Peki bu sinir küpü olan öfkeyle neden kendimize zarar veririz? Aslında karşı tarafa zarar vermek istiyoruzdur. Ama önce kendimizi telef ederiz karşı tarafı alt edinceye kadar öfkemiz durmaz. Seviyor muyuz bu duyguyu? Seviyoruz hem de çok. Bu bizi diri tutuyor, kendimizi yiyip bitirmezsek bize haz bile veriyor. Öfkelendiğimiz bir konu, bir kimse ile mevzu kapansa da biz kendi kendimize öfke halimizi devam ettirir kapatmayız. Sanki bize güç veriyor gibidir. Aslan gibi kükrer, hindi gibi kabarır, horoz gibi dikleniriz. Bu bize enerji verir. Onunla bir müddet daha beraber olmayı aklı selimimiz bitirmek istese de, içimizden bir ses “haklısın” deyip şiddeti biraz daha yaşar, yaşamak isteriz..
Öfkelenmemek çok daha farklı, sakinlik sakin duruş ama, karşınızdaki bizi çatlatır. Buna rağmen hala öfkelenmiyorsanız; vurdum duymaz, lakayt, korkak, nasıl bir insansınız diye nitelendirirsiniz. Bu sakinliğiniz sizden bir şeyler alıp götürmez aksine karşı tarafa daha çok zarar verir o kudum kudum kudurur. İçimizden bir ses “Haklısın!” deyip o közü ateşe çevirmeye devam ederken, aslında kendi celladımıza alkış tuttuğumuzu fark etmeyiz bile. “Haklısın” duygusu kısa zamanda öyle bir illüzyon sunar ki insana, itici bir güç ile, haklı olmanın verdiği o kibirli hazla, damarlarımızda dolaşan adrenalini adeta bir iksir gibi içeriz.
Peki, bu kadar yıkıcı, kırıcı, aşağılayıcı, kibirin tavan yaptığı, ama bir o kadar da baştan çıkarıcı olan bu duyguyla nasıl baş edeceğiz?
Öfkeyi yenmek ayrı bir meziyettir bu bir yerde durabilmek öfke halini devam ettirmemektir. Ama daha büyük bir meziyet olgunluk, öfkenin bir tercih olduğunu görebilmektir. Toplumun, o sakinliği “korkaklık” ya da “vurdumduymazlık” olarak etiketlemesi ise tamamen bir yanılgıdan ibarettir. Sessiz bir duruş, bağırıp çağıran bir çığırtkandan çok daha derindir. Öfke karşısında soğukkkanlı olun derler. Bu soğukkanlılığınız, karşı tarafın fırlattığı tüm öfke oklarını boşa çıkarır, oklar döner, dolaşır ve yine onu vuran bir bumeranga dönüşür. Karşı taraf kendi öfke denizinde boğulurken, sakinliğinizin verdiği güven ile hakimiyetinizi elinize alırsınız.
Nihayetinde: Akıl süzgecinden geçmeyen her öfke, sahibini tüketen bir yangındır. Belki de hayattaki en büyük zafer, bizi kışkırtan ve karşı tarafa yerinde vereceğimiz en asil ve güzel cevap, kendi iç barışımızı korumayı seçmektir. Çünkü insan, öfkesini yönetebildiği ölçüde özgür, sakin kalabildiği ölçüde güçlü, hakim olabildiği kadar haklıdır.
Gürleyen bir gökyüzü öfkeli insan, ürkütücüdür oysa toprağı besleyen ve yeşerten şey, sessizce yağan yağmurun, sakin insanın ta kendisidir.
Aktivite:
Etkinlik, canlılık, hareketlilik. Bir kişinin (grubun) enerji harcayarak yaptığı her türlü eylem, etkinlik, hareketlilik. Haziran ayı etkin ve yetkin geçti. Hem enerjik hem sempatik hem de dinamik diyebilirim.
1-5 Haziran arası Fırat nehri boyunca (7 şehir boyunca akıyor) biz dördünü genel olarak 6 şehir: Malatya, Tunceli, Elazığ, Erzincan, Sivas Kayseri herbir şehirden bir iki ilçe de gezdik. Otobüse in bin, otellerde yat kalk, yürü yürü gezmeyle yollar aşınmaz. Beş gün hareketlilik, ilikti ilik.
Munzur, Darende, Keban Barajı, Arapgir Çırçır Şelalesi, Kemaliye Karanlık Kanyon, Ahmet Muhip Dranasın Apçaağa Köyü.
Bu saydıklarım suların inanılmaz aktığı yöreler. Fırat’ı besleyen, Keban’ı dolduran sular desem yeridir. Bu sular akmıyor bizim buralarda ki sulara derelere çaylara ”akıyor” deriz, çağlıyor çağıldıyor, hepsi öyle bir köpürüyor ki suyun rengi bembeyaz hele bir yerde çırçır Şelalesinde, pek de mütevaziler alışıklar böyle akan suya çırçır demişler ne çırçırı ne şırşırı ağzımı doldurarak söylüyorum şar şar akıyor, burada bu suyun üzerinden sallanan asma köprüden geçtik, Harrison Ford Indiana Jones filmini burada çevirmiş. Bir tek renk var koyu yeşil. Hurileri olmayan Cennet…Kaptırdım, kendimi tutamadım. Kemaliye’yi Karanlık Kanyonu anlatmayayım gidip görmeniz lazım.
Konumuza dönelim.
Haziran Ayı içerisinde, 12-15-18-21-22-23-27 tarihli günlerin toplamında bisikletle 150 km yol yapmışım. Buna rağmen:
Sabahları dövülmüş gibi kalkıyorum. Vurmuşlar vurmuşlar, yere düşmüşüm, yerde yuvarlandıkça hala vuruyorlar. Yuh, naptım? Zaten uyku yok, sabah kalkmadan yatağın kenarında şöyle bir doğruluyorum ellerimi arkaya atıp esniyorum, sakince kalkıyorum, odadan çıkıncaya kadar tay tay yürüyüp kendimi koltuğa atıp şöyle bi kafamı toparlıyorum. Akşam kiminle kavga ettim?
Yaşlılığımla.
Allahtan bastonum yok bir de onunla vuracaklar. Az daha yaş alırsam o da olacak. Demek ki baston kullanacak duruma gelmeden; kaldır kolların oynasın vur ayakların zıplasın, dizler yukarı, ayak parmakları uçlarında…sür cezveler kaynasın yorgunluk kahvesi gelsin.
Bisikletle gidiyorum, yürüyorum, kimin yanından geçsem bir kantar surat. Akşam bulunla mı kavga ettim diye aklımdan geçiriyorum.
Ya diğerleri?
Hepsi aynı.
Bu kadar adamdan dayak yesem hastanelik olurum, bu suratlar niye? Hem de ortalama benim yaşımdalar. Çoğu emekli, anlıyorum; maaşlar düşük, geçim zor, ekonomi bombok. Eee baba niye yürüyorsun, spor yapıyorsun? Örtte öleyim.
Geççek geççek bu günler de geççek.
Bayrak sallayacak güç.
Torunların yüzüne bakacak yüz.
Yürüyecek diz, olması için bize eğitim değil aktivite şart.
Yürü yürüyebildiğin kadar. Koşabiliyorsan koş.
Bisikletin varsa bin, yoksa edin.
Bas pedallara bas, koş babam koş, yürü anam yürü.
Canlı ol, diri tut bedenini.
Arada bir havaya kaldır ellerini.
Başını değil kollarını kaldır kaldırabildiğin kadar.
Görecek güzel günlerimiz yaşamak için umutlarımız var.
Önümüz kışsa ardı bahar.
Havaya Girmek:
Hazır olmak ya da kibirlenmek… Hayır, ikisi de değil. Benim anlatmak istediğim “havaya girmek” çok başka bir şey.
Bilhassa deniz üstünde alçaktan uçan kuşların yaptığı, “yer etkisi” veya “süzülme” olarak adlandırılan o mucizevi hareket. Hayatlarının büyük bir kısmını gökyüzünde geçiren ve deniz üzerinde bu şekilde alçaktan uçmasıyla bilinen çok özel kuşlar vardır: Yelkovan, Albatros ve Ebabil.
Bilimsel olarak bir kuş, kendi kanat açıklığından daha az bir mesafede, suyun veya zeminin hemen üzerinde uçtuğunda kanat ucu girdaplarının oluşumu engellenir. Bu sayede kaldırma kuvvetinden kaynaklanan sürtünme büyük ölçüde azalır; kuşlar daha az enerji harcayarak havada çok daha uzun süre kalabilirler. Ayrıca deniz yüzeyine yakın olan hava ısındığında yukarı çıkarken, yerini daha soğuk olan havaya bırakır. Rüzgarı oluşturan bu döngü, kuşların daha az efor sarf ederek havada kalmasını kolaylaştırır. Hatta insanoğlu bu prensipten ilham alarak “ekranoplan” denilen, suyun hemen üzerinde uçan özel uçaklar bile yapmış. İşte bana göre “havaya girmek” deyimi tam olarak buradan geliyor olmalı.
Neyse, sabah saat 08.00’de hazır olmuştum. Kısa mesafeli bir sürüşle Gencelli’ye gidecektim. Bu saatte işe giden yazlıkçılar yollara dökülmüş olmalıydı; zira trafik bir hayli yoğundu. Karşımdan gelen araç sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olsa da, arkamdan gelip beni hızla sollayan araçlar biraz canımı sıkmaya başlamıştı.
Köy yolları her zaman en güzeli… Etraf yeşil, yer yer ağaçlık ve gölgeli; köy evlerinin o sempatik duruşu insanı dinlendiriyor. Bazen yol üzerindeki çoban çeşmelerinde serinlemek, matarayı buz gibi suyla doldurmak ayrı bir zevk. Asfaltın karası, vızır vızır araç sollamaları, tek şeritli yolda o endişeli ilerleyiş… Hepsini yaşayıp çift şeritli bölünmüş yola girdiğimde nispeten rahatladım.
Demirdöküm fabrikalarına giden kavşaktan U dönüşü yapıp Gencelli Sahili yoluna girecektim. Fakat kavşak sanki devlet konvoyu! Fabrikalardan dönen işçi servisleri, Foça’dan işe yetişme kaygısıyla süratle gelen araçlar, az da olsa karşı şeritten gelenler… Hepsi sanki sözleşmiş gibi bu kavşakta buluşmuş. Bencileyin bir bisikletli olarak; sabah mahmurluğunu üzerimden yeni atmış, az yorgun ama açık tutmaya çalıştığım gözlerimle, tenis maçı seyreder gibi başımı bir sağa bir sola çeviriyordum. Üç yönden gelenlerin anlık bir duraklamasını, koşarak geçeceğim o boşluğu gözlüyordum. Nihayet “geçebilirim” dediğim uygun bir mesafeyi yakalayınca, üç adımda kavşağa daldım. Bu ilk hamleyle iki yönü halletmiştim, üçüncüyü de rahatça geçtim. Benzinlikten deniz kenarı keyfi için küçük bir atıştırmalık alıp, köy yoluna doğru sağa döndüm.
Offf… İnişe bıraktığım pedalların üzerinde, bozuk yolda kah ayağa kalkarak, kah sarsılarak sahile ulaştım. Parkın o klasik “palmiye-bank-palmiye-bank” düzenindeki banklarından birine oturldum.
Hafif dalgalı denizde, Aliağa Limanı’na girmek için sıra bekleyen konteyner kargo gemilerini gözlemeye başladım. Yukarıda bahsettiğim Albatroslar, Yelkovanlar veya Ebabiller ortalıkta olmadığından, denizin üzerinde neredeyse durur gibi yüzen bu devasa gemileri seyre daldım. Deniz yüzeyi düzdü ama çırpıntılardan oluşan çizgiler suya tatlı bir hareketlilik katıyordu. Bluetooth hoparlörümü telefonla eşleştirip, denizin çırpıntılarını fon müziği yaparak hafif bir müzik açtım. Rüzgarın dövdüğü palmiyelerin yelpaze gibi yapraklarından yükselen o haşırtılara rağmen, sakinliği iliklerime kadar hissettiğim, iyot kokusunu içime çektiğim, doğanın kendi orkestrasına kulak verdiğim bir ortamda keyifliydim.
Atıştırmalığın katır kutur sesi sadece kendi kulağımda yankılandığı için tabiatın ahengini bozduğumu hissetmiyordum. Baktım, uzun uzun baktım… Park bakımsızdı tabii, her yerdeki gibi çer çöp, boş şişeler, naylon poşetler… Gel de bu çevreye saygısı olmayan “insan olmayanların” gönüllerini hoş et. Aslında onlara “hoşt” demek lazım ya, neyse.
Parktan çıkmak üzereyken elektrikli katlanır bisikletiyle 10 yaşlarında bir çocuk laf attı:
— “Amca bisikletin güzelmiş.”
— “Oooo seninki daha güzelmiş, hem Alba marka!”
— “Sen bu markayı biliyor musun? 35 km hız yapıyor ama ben 25’le gidiyorum.”
— “Aferin sana, ama arada pedalları da çevir.”
Maksadı belliydi; bisikletine dikkat çekmek, bana ondan söz ettirmek istiyordu. Akıllı çocuk, büyüyünce adam olacak. Hem girişimci ruhu var hem de pazarlamayı biliyor; çekinmesi falan da yok.
Sahil boyunca sürüp denizi seyrederken, diğer yandan da henüz kepenklerini açmamış evlere merakla bakıyordum. Çok az evde yaşam belirtisi vardı. Sahil yolunda da yalnızca bir iki kişiyle selamlaşmıştım. Aşağı yukarı üç-dört senedir buralara turlamak için uğrarım. Normalde evlerden radyo, televizyon sesleri gelir; yolda yürüyüş yapan yaşlı gruplarla selamlaşır, köpeklerini gezdirenlerle keyifli sohbetler ederdim. Yaz sezonu çoktan açılmış olsa da bu sene sahil evleri derin bir sessizliğe bürünmüştü.
Oysa tam emekli işi bir hayat yaz tatili; terlik, şort, tişört üçlüsü; sabah geç yapılan o keyifli kahvaltı, öğle-ikindi atıştırması, akşamı pas geçip tek öğünle günü kapatmaca… Son derece ekonomik. Ama madalyonun diğer yüzü var: Evlerin bakımı… Akan çatısı, kopmuş sıvası, dökülmüş boyası, rutubeti cabası… Tesisat arızası, bahçe bakımı, sulaması… Bunlar öyle bir öğün tasarruf etmekle yapılacak işler değil. Usta bulması ayrı bir dert, bedelini öde cüzdan pert!
Yıllardan beri ilk defa ekonominin topuzu bu kadar kaçtı. Alım gücünün düşmesi, geçim sıkıntısı buralarda da kendini açıkça gösteriyor. Erken yaşlarda eşin dostun bir araya gelip veya kooperatifleşmeyle yaptığı bu güzelim evler, yaşlılığın bugünkü ağır şartlarında maalesef birer birer yalnızlığa terk edilmiş.
Oysa eskiden nasıldı? Deniz kıyısındaki gölgeliklerin altında koyu sohbetler, bahçeden bahçeye neşeli laf atışlar, duvardan atlayıp komşuya geçmeler, “Kahveyi hazırlayın, atıştırmalıklar bizden!” demeler… Heyecanlı tavla partileri, bir yanda erkeklerin maç muhabbeti, öte yanda kadınların dedikodunun dibine vurmaları… Güneşi batırıp, dolunaylı gecelerin serinliğinde şallara sarılmacalar… Kahkahalar eşliğindeki o mutlu yaşantılar… Vay be! Bu kadarı aklıma gelmemişti, görünce anladım: Hayatta bir şeyleri almasan da olur, az harcasan da olur, idare edip kanaat etsen de olur ama… Hayatı yaşamadan hiç olmaz ki.
Bu yaşantılardan koca bir roman çıkar. Edip amcanın, babasının yazlığında gençliğini geçirip, zamanla yaşlanıp torun tombalak sahibi olması… Bu süreçte araya giren hastane maceraları, ameliyatlar, üzüntüler, boş kalan yazlık… Torunların okulları, evlilikleri, mutlu anlar, heyecanlı zamanlar, yurt dışına gidişler, özlemler… Dünyadan sessizce göçüp gidenler, eksilenler… Yetmezmiş gibi her sabah iki büklüm bir bel ve omuzlarda taşınan o büyük yük, yalnızlık. Ve en nihayetinde son durak. Huzurevi.
Bırakalım şimdi romanı, evi barkı da gerçeklere dönelim. Denizi çırpıntıyla çizen rüzgar, o keskin iyot kokusunu burnuma taşırken, ben sahilden yola çıkıncaya kadar kokuyla birlikte arkamdan esmeye devam etti. Asıldım pedallara…
Artık asfaltlarda pek egzoz kokusu da yok gibi. Elektrikli otomobiller yanından sessizce, adeta süzülerek geçerken fark ediyorsun onları.
Onlar da mı “havaya girmiş” bilmem ama, bizim yaştaki emekliler havana girmiş; döv babam döv.
Bugün arama motorlarına Deniz Göktaş yazdığınızda karşınıza “komedyen, stand-up sanatçısı, mizah yazarı” gibi sıfatlar çıkıyor. Modern zamanın eğlence anlayışı bu dijital etiketlerde saklı belki de. Ama bu isimler ve sıfatlar beni çok gerilere; Levent Kırca’nın, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın… o toplumsal hafızamıza kazınan tiyatro gösterilerine Kemal Sunal’ın filmlerine götürüyor.
Hafızamda birer birer canlanıyor her şey: Ekmek Teknesi’nde Heredot Cevdet’in “Efendime söyleyeyim…” diyerek başladığı o eşsiz hikayeler… Hikayenin en heyecanlı yerinde yanındakinin “Allah!” diye aşka gelmesi ve Cevdet’in onu alnından öpüşü… Kahvedeki o mizah ustası olan müşterilerin karşılıklı diyalogları… Mahallenin direği, gençlerin pusulası Nusret Baba’nın o otoriter ama sarıp sarmalayan, sözü dinlenir babacan tavırları…
Sonra Bizimkiler geliyor aklıma. Şükrü Bey ile Kapıcı Cafer’in bitmek bilmeyen o tatlı sert geçimsizlikleri, Katil’in o külhanvari ama özünde koca yürekli halleri… Her biri sadece birer dizi oyuncusu değil; sanki mahallemizin, sokağımızın birer parçası, komşumuz gibiydiler. O zamanlar televizyon kanalları kısıtlıydı belki ama tüm halk, tüm mahalle ekran başına kilitlenirdik. Ertesi gün sokakta, işte, alışverişte o diyalogları birimiz başlatır, karşımızdaki tamamlardı. Akılda kalan sahneler tekrarlandıkça yeniden kahkahalara gark olurduk.
O günlerde esnaf dediğin akrabadan öteydi. Çarşı pazar esnafı, Mehmet Amca’nın mahalle fırını, bakkal amca, ayakkabılara pençe yapan kundura tamircisi, Bisikletçi Sadullah… Hepsi ailemizin birer ferdi gibiydi. Caminin imamına sadece dini konuları danışmaz, insanlık haliyle bir komşumuza ters yaptıysak vicdan azabıyla kapısını çalar, “Günaha girdim mi acaba?” diye af dilerdik. Babam anlatırdı; bazı sabahlar namaz vaktinde uyuya kalan imamı, cami avlusundaki evinden birkaç cemaatla birlikte uyandırırlarmış. Yaşlı müezzinimiz Arif Hoca, akşam ezanını okumakta gecikince minareye nefes nefese çıkar, aceleyle şerefede göründüğü gibi “Allahu ekber Allahu ekber Lailahe illallah” diyerek kaybolurdu.
Bisiklet kiralar binerdik, ayakkabılarımıza pençe yaptırır öyle giyerdik. Komşudan ödünç kahve, şeker, tuz, fırın kapandıysa ekmek isterdik. Ertesi gün götürürken aldığımızdan fazlasıyla iade ederdik. Öyle içli dışlı, öyle bir hayattı ki… “Kaç göç” zamanı ev kıyafetiyle sokağa çıkmak uygun düşmez, kolaylık olsun diye bitişik komşu duvarından birbirimize kapı açardık.
Yokluk zamanıydı belki ama herkeste aynı hayat, aynı terazi olunca herkes mutluydu. Düğünler salonlarda değil, sokak aralarında yapılır; sandalyesini kapan düğüne koşardı. Ekseriyetle Roman kardeşlerimizin davul zurna eşliğiyle başlardı eğlence. Mahallenin namusundan sorumlu kabadayıları, gençlere kötü örnek olmamak için gizlice kafayı dumanlar, sonra meydana çıkıp diz vura vura Harmandalı oynarlardı. Zurnanın ucuna bükülerek sıkıştırılan beş liralara, kağıt iki buçuk liralık bahşişlere sevinen davulcu bızbızı davula öyle bir vururdu ki, tokmağa sıra bile gelmezdi.
Mahallenin kavgası da sevinci de üzüntüsü de ortaktı. Cenazelerimizi kabre kadar omuzlarda taşır, yoldan geçen yabancılar dahi sevaptır diye cenazeyi omuzlayıp üç beş adım eşlik ederdi. Varlığı olanla olmayanın arasında uçurumlar yoktu; yokluğa alışıktık ama geçimimiz de gönlümüz de yerindeydi. “Bir lokma, bir hırka” felsefesiyle hep birlikte geçinip giderdik. Zengin olan giyimiyle, kuşamıyla gösterişten kaçınır, olmayandan farklı yaşamazdı. Bu yüzden kimse kimseye gıpta etmez, kimse kimseyi kıskanmazdı. Özenmek de özentili olmak da ayıp sayılırdı. Hastalıkta ve ölümde hüzün, tıpkı neşe gibi kolektif bir terapiye dönüşür, paylaşıldıkça hafiflerdi.
O günlerin mizahında bile incitmeyen, düşündürürken sarıp sarmalayan zarif bir hiciv vardı. Kahkahalarımız, zaten alçak olan komşu duvarlarının üstünden yükselir; sokaklardan, avlulardan geçip evden eve taşınır, yankılanırdı. Geleceğe dair sarsılmaz bir umudumuz vardı. İnsanın değeri, komşuluğun kıymeti, yardımlaşmanın anlamı büyüktü.
Bir şarkı mırıldanıldığında hep bir ağızdan eşlik edilirdi:
“Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım, gönüle uçmak düştü bir kanat bulamadım…”
Babamın şarkısıydı bu. Bağbozumu zamanı sergide üzüm çuvalları doldurulup sabah Tariş’e gönderilecek olduğunda keyiflenen babam akşam mehtaba karşı söylerdi. Şarkı söylemek ve dinlemek, ruhları birbiriyle bütünleştiren görünmez, sihirli bir köprüydü aramızda.
Tüm bunlar, gelip geçen belli bir döneme ait geçici alışkanlıklar ya da basit sosyal detaylar değildi. Bu bizim Milli Kültürümüzdü. Atadan dededen gelen, asırların imbiğinden süzülmüş toplu yaşam ahlakımızdı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda içimi sızlatan o malum soru takılıyor aklıma:
“Biz ne ara bu hale geldik?”
İyi günde kötü günde, kederde, tasada ve kıvançta birdik. Gülüşümüz de birdi, gözyaşımız da. Acıyı da tatlıyı da tek bir kaseden içer, aynı dertle dertlenir, aynı sevinçle ferahlardık. Bugün modernleşirken eksildiğimiz, zenginleşirken fakirleştiğimiz bu yapay dünyada, en çok o ortak kaseden içtiğimiz samimiyeti ve birbirimizin gözündeki o sarsılmaz güveni özlüyorum.
Kaybettiğimiz şey sadece, deyim yerindeyse; kerpiç duvarlar ardındaki yaşamlar veya eski diziler değil.
Kaybettiğimiz bizim Milletimizin harcı olan o büyük, o muazzam ‘MİLLİ ŞUURUMUZ.’
Dört yılda bir yapılan dünya kupası futbol maçları. Kesintisiz 1950 yılından bu yana yapılan bu turnuvaya, 1954 ve 2002 yılları olmak üzere iki defa katılmışız bu 2026 üçüncüsüydü. Hırvatistanı 1-0 yenerek zor bela eleme maçlarını kazandığımızda, sidik zoruyla geçtik elemeleri demiştim. Kazandık demiyorum. Kazanmak tesadüfi değildir, inançla olur.
Pupa yelken okyanusları aşıp Amerikaya vardık. Hoooppaa Vancouver Avustralya 28 milyon 2-0, hooppaa Kaliforniya San Jose Paraguay 6-7milyon 1-0. Avustralya neyse de Paraguay’ın haritada yerini gösterecek kaç kişi çıkar. Öğrettiler, Güney Amerika’nın ortasında bir ülke.
İki bıyık bükümü sağa, üç evlek ile ruh, bir gülle tıkıla, sıkıla, ıkıla, mesafe hak getire, haydi Allah rast getire. Diyerek alau vala ile uğurlanan futbol takımının, ‘Vancouver’da büyük hüsran’ haber başlıkları ile yenildiğimizin ilanı yapıldı.
Millet olarak hemen oturduk bahis oyunlarına “Teyzemin bıyıkları olursa eniştem olur, yok o dayımın bıyıklarını yengeme verdiğimizde olur.” Bu arada oynamayı bilmeyen ama laf üretmeyi sataşmayı bilen oyunculardan bazıları “Nolmuş yani arkamızda durup moral vereceğinize…” Bizim bir Massey Ferguson traktörümüz vardı gazla çalışıyordu. Ama önce ateşlemek için benzin koklatıyorduk. 1954 modeldi, tam da o yıl Dünya Kupası turnuvasına ilk katıldığımız yıl.
2002 Dünya Kupası Turnuvasında 3.olmuştuk. Yıkıldık şırkıldık. Arda Güler, Kenan Yıldız gibi futbolcularımız henüz doğmamıştı. Şenol Güneş mütevazı tavrıyla oyuncularını haklı olarak göklere çıkarmıştı. Biz de çok gururlanmıştık.
Dört yılda bir yapılan turnuvaya 24 yıl sonra yani arada 6 defa boşa kürek çekmiş turnuvaya katılamamışız. Ama ülkemiz futbol deyince yıkılıyor hele galibiyetlerde taraftarlar sokakları alev topuna döndürüyor. Yani böyle heyecanlı bir milletiz. 10 çocuğa sor ne olacan diye ikisi futbolcu der. Neden? Parası çok. Havası var. Onlar için ölüyoruz çünkü. Ders çalışmıyor fikstür takip ediyoruz. İki kağıttan topa vurmayla üç çalımla 85 milyon yarısı erkek olsun 50 milyondan 15 tane meşin yuvarlağa vuracak adam çıkartamıyoruz. Çünkü lig maçlarında hepsi kurşun asker veya origamiden oyuncak.
Soğuk, hastalık, mevsimsel olaylar ile istediği verimi alamayan çiftçinin karnını yarmışlar içinden kırk tane gelecek sene çıkmış.
-Allah’tan ümit kesilmez,
-Kolun mu kırıldı üzülme, belki Allah sana kanat verecektir.
-Yüzünde her zaman bir gülümseme olsun çünkü sana çok yakışıyor.
‘Züğürt tesellisi’ diye bir tabir var mıdır acaba, dünyada bizden başka bir ülkede?
Bu bölgede yerleşimlere ve yerleşim içindeki mahallelere ad bulmakta bir zorlama var. Foça çok önemli ve paylaşılamayan bir ad gibi eski diyelim yeni diyelim ama illa ki Foça olsun. Bağarası yeni bağarası. İkisi de aynı yer. İkisi bir olmuş yeni adı Kazım Dirik olmuş. Gerenköy artık kimi gerdiyse yarısı Kemal Atatürk, diğer yarısı Mareşal Fevzi Çakmak.
Kerameti kendinden menkul. Yeniden Eskiye gideceğim. Bu yıl Foça’nın havasına giremedim veya havaya girecek yaşım geçmiş. Erken kalkamıyorum. Sözde bu sabah erken kalkıp sabahın serinliğinde, en azından giderken bisiklet sürecektim. Geçen yıl, sabah serinliği dediğim zaman içerisinde birçok uzun yola sıcak bastırmadan gidip dönüyordum. Neyse 08’de yola çıktım. Rüzgar kuzey yönünden arkamdan esiyor. Foçanın dik yokuşlu dağ yolunu tırmandıktan daha doğrusu tırmaladıktan sonra hafif inişi olan 10 km’lik Bağarasına gidilen komando okulu yanından geçen yola girdim. Bisikletim öyle akıyordu ki pedal basmadan Kocamehmetler viyadüğünü geldim. Viyadüğün bitiminden sağa Pers Kralı Anıt mezarı yoluna girdim.
Bir çok çiftlik evi var bu güzergahta. Anıt mezara hemen yanındaki dere üzerindeki Osmanlı köprüsünden ulaşılıyor ama köprünün giriş ve çıkışı beton bloklarla kapatılmış. Sağıma soluma baktım Deli Dumrul nerededir öyle ya geçenden 5 geçmeyenden 10 akçe alırmış akçesini vereyim. Neyse beton blokların yan tarafından yayalar geçe geçe yol yapmışlar. Bisikletim elimde patikamsı bu dar yerden geçtim. Hakikaten sağıma soluma baktım niye burayı kapatmışlar diye. Anıt, gelen geçen araçtan tahrip mi oluyor? Karbon salınımı esere zarar mı veriyor? Bir anlam veremedim.
MÖ 4.yy tarihlenmiş olan bu anıt Perslerin Sardesi almasından sonra General Harpagos komutasındaki Pers ordusunun Phokaia ele geçirmesinden sonra yapılmış olmalıdır diyor tarihçiler. Tarihçiler efsaneleri sever. İran nireee, Sardes… anlaşılır şekilde yazayım Tahran nire Salihli nire. Üç kuşak önceki dedelerimizin adını bilmezken tarihten MÖden önceki isimleri biliveriyoruz. Hemde MÖ 546 tarihi veriliyor sadece günü belli değil, belki de o yıllarda günlere isim verilmemiş olmasından. Persler Anadoluyu almışlar ama Anadolu onları içine sindirememiş. Perslerin buraya geldiği tarih kitaplarındaki yazılardan anlıyoruz. Büyük eserlerden şehirlerinin varlığından ziyade buradan geçmişler, sağa dönüp Efes’e, doğru gidip Sardes‘e ulaşmışlar gibi hayatları yollarda geçmişmiş.
İşte buradan ana yola çıkıp iki girişli Eskifoça‘nın bisiklet yolu olan girişinden girdim. Yıllar önce bu bisikletli yolda haliyle bisiklet yolu yoktu, deniz üs komutanlığı yerleşkesinin yanından geçtiğinden, emniyet açısından bu yol kapatılmıştı, alternatif olarak ferhat gibi dağlar aşılarak yeni yol yapılmıştı. Eskifoça’ya yeni adet. İnişli çıkışlı virajlı bir yol. ‘Korku dağları bekler’ tabiri buradan çıkmış olmalı. Şimdi üssün yanından gelip geçiliyor, geçenlerin birçoğunun deniz üssünün varlığından bile haberlerinin olduğunu sanmıyorum.
Üssün kapısının karşısı olmasa da karşısı gibi bir yere Foça Belediyesi Hizmet binası yaptı. Asker sivil dayanışmasıyla bu endişe de kalkmış oldu. Burası kestirme bir yol olmasına rağmen diğeri hala kullanılıyor. ”Lüks, vaktin olduğundan kestirme yoldan gitmektir.”
Lafı uzattık ama, eski yeni o kadar yakın ki hemen gelivermeyelim istedim.
Eskifoça’ya geldim. Amacım turdan ziyade bir işimi halletmekti. Bisikleti turlamaktan ziyade ulaşım aracı olarak kullanmıştım. Belediye otobüsü 65 yaş üstü kartı çıkartmaktı işim. Belediye otobüsü tabirini nostaljik olduğu için kullanmayı tercih ediyorum. Çocukluğumda bindiğim ilk otobüs Manisa Belediye otobüsüydü.
Yerini Abdullah’tan öğrenmiştim. Balık halinin yanındaymış. Yine de nokta atışı için bir gençe sordum. Garajın orada demez mi tam ters yön. Z kuşağına güven olmaz. Herşeyi bilir gibi yapıp birşeyi bilmezler. Zaten onlarda kendi aralarında çok bilmişlere Herbokolog diyorlar. Şimdi bu gibi hallerde emin olmak için 40-50 yaş üstüyle muhatap olacaksın. Öyle yaptım, adam başını kaldırdı işte abi şurası deyip üst katı işaret etti.
Müracaatımı yapıp telefonumu bırakıp (yok unutmadım) telefon numaramı bırakıp bir hafta içerisinde haber veririzden sonra zaten kilitleyemediğim bisikletimi çalınma korkumdan hızlıca kalkıp, merdivenleri de trabzandan kayarak indim. Yol arkadaşım beni bekliyordu. Ohhhh.
Kahvaltı için, ana caddeden pazar girişinin solunda ki pasta fırına oturdum. Çaydan sonra buraya kadar gelmişken küçük deniz sahilinde banklara oturup nostalji yapayım diyerek boş bir bank buldum. Bankın üzerinde kırmızı sırt çantası, denizde yüzen sahibi olmalı bana bakıpduru. Çantanın varlığından haberim yokmuş gibi lakaytça oturup çantaya sırtımı döndüm. Öyle ya adam çapa çupa yüzüyor keyfi bozulmasın. Evham olmalı, hemen çıktı denizden çantasının yanına geldi “günaydın” dedim o da “günaydın.” Yan gözle kesiyorum; çantasından havlusunu çıkarıp silinmeye başladı, ben yaşlarda, sonra peştemalını beline dolayıp ıslak mayosunu çaktırmadan bir güzel çıkardı. Ben daha fazla oturmadım rahatı bozulmuştu. Size iyi günler deyip ayrıldım. Meğer adamın donuyla kurulanacak peştemalı varmış kırmızı çantasında. Yaşlıların malı kıymetli olur. Daha ne kadar giyecekler sanki.
Denize dik inen ara sokaktan çevre, ana yoluna çıktım.
Bas bakalım Azmi, anca gidersin.
Sailing diyorlar yelken-motor seyahat eden teknecilere. Yelkenliye merağım yok seyirleri ve maceralarını; okyanusları geçmelerini, adalarda konaklamalarını, rotalarda ki buluşmalarını, sığındıkları marinalarda teknelerinde dalganan bayrağımızı severim, yüzmeyi de çapa çupa diye bilirim. Denizsiz memlekette sailing. Merak işte.
Takip ettiğim bir aile Panama City’e geldiler. Pasifik okyanusunda, daha doğrusu panama kanalının bitişiğinde, Kuzey ve Güney Amerika’yı bağlayan bir noktada, UNESCO miras listesinde, 2003 yılında ‘Amerika Kültür Başkenti’ seçilmiş. 16.yy da kurulmuş, tabii köklü bir tarihi olmayan balıkçı kasabası, ispanyol kolonisi, sonra Panama Kanalıyla zenginlemiş önemi artmış falannn.
Ama napmış. Eski Panama’yı korumaya almış binalarını restore etmiş, sokaklarını doğal taş döşemiş anıt ağaçlarını bile korumuş şehrin sosyal doku ve peyzajına katmış, yapmış, etmiş. Eeee gelişiyor kabına sığmaz hale gelmiş. Eskinin arkalarına gidip yeni şehri gökdelenler dahi dikerek genişlemiş gelişmiş. Avemeleri var yelkenci aile bir tanesinde elsivayı gösterdi, şişindik tabii. Züğürt tesellisi.
Manisam diye diye bitirdik ya Manisayı. 4 bin yıllık tarihi varmış, gülmek için. Şunun şurasında 100 yıllık Cumhuriyet yapıları, çürük diş gibi. Turizm diye tepiniyor, marka kent diye tırmalıyoruz. Yangın bahanesi, Spil, Gediz ananesi, mirasyedi beslemesi, yık yap sat silsilesi, say say bitmeyesi. Geç hepsini. Bu iş görgü meselesi, kültürün ta kendisi.
Bizanstan vazgeçtim, Saruhanlı Beyliği zaten100 yıl, Osmanlı 1412-1922. 500 yıl. Beş asır, bunun iki asrı ‘Şehzadeler Dönemi’ 2 han, 3 hamam, 33 (?) cami, onların da birçoğunun medresesi, külliyesi yıkılmış. Hepimizin bildiği: Yangın felaketi, Yunan mezalimi. 1919-22 yılları arasında ahşap kerpiç karışımı evler, konaklar yanmış yıkılmış. Sivil mimari yok olmuş. Taş yapılar günümüze gelebilmiş.
1925’te imar çalışmaları başlamış, Manisa yeniden ihya edilmiş. Çocukluğum; yeniden inşaa edilmiş tek ve iki katlı evlerinin oluşturduğu, eski dokunun korunduğu, kalan tarihi eserlerin dikkate alınarak imar planlarının yapıldığı bir Manisa’da geçti.
1965 yılında çıkarılan kat mülkiyeti kanunu 1966 yılı başlarında tüm Türkiyede yürürlüğe girdi. Girmedi ülkemiz hançerlendi. Böylelikle, Manisa yangından sonra ikinci bir yıkıma girdi. 1989 planı bu işe teşne oldu. Gerisini zaten biliyorsunuz.
Panama City muhabbetinden mevzu açılmıştı.
Saruhanlı, Osmanlı, Yangın öncesi, Yangın sonrası Cumhuriyet deyip aşamalı bir şekilde korumayı dikkate alsaydık. (İstanbul’u dahi alamamışlar bize noluyor?) Diye bir dertleşelim istedim.
Yaşlanınca, anılara eskilere daha mı çok tutunuyoruz, bilemedim.