BOZKIRDA DOĞAN GÜNEŞ: KÖY ENSTİTÜLERİ
“Yarım kalan bir aydınlanma projesi”
1940 tarihinde Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Enstitülerin siyasi mimarı) ve İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç (Enstitülerin kurumsal mimarı) tarafından kurulmuş olan Köy Enstitüleri Cumhuriyet Devrimlerinin köylere taşınması hedeflenmiştir.
Köy Enstitüleri sadece bir öğretmen okulu değil kırsal kalkınma projesiydi. Nüfusun %80’inin yaşadığı köylere ilkokul öğretmeni yetiştirmek için fırsat eşitliği tanıyan bir projeydi. “İş için iş içinde eğitim.” Okullarını kendileri yapıyor kendi emekleriyle tecrübelerini geliştiriyorlardı. Müfredat:
%50 Türkçe, tarih, matematik, yurttaşlık vb
%25 Ziraat Dersleri
%25Teknik derslerden ibaretti.
Anadolu’nun uçsuz bucaksız, sessizliğe gömülmüş bozkırında, 1940 baharında bambaşka bir uyanış başladı. Yüzyıllardır kaderine terk edilmiş, “oradadır” denilip gidilmeyen köylerde, Cumhuriyet’in aydınlanma meşalesi, bizzat o köyün çocuklarının ellerinde yükseldi. Köy Enstitüleri, sadece bir okul, bir bina veya bir müfredat değildi; toprağın uyanışı, insanın kendi kaderini eline alışıydı.
Kuruluş ve Mimarlar 17 Nisan 1940’ta, 3803 sayılı yasayla resmen kurulan bu ocaklar, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in vizyonu ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un kuramsal zekasıyla hayat buldu. Amaç netti: Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı köylere, sadece alfabeyi değil, modern tarımı, sanatı ve sağlığı da götürebilmek. Kendi kendine yeten, düşünen ve üreten bir nesil yetiştirmek.
Müfredat: İş İçin, İş İçinde Eğitim Enstitülerin eğitim felsefesi ezbere değil, hayata dokunmaya dayalıydı. Derslerin yarısı kültür dersleri (Türkçe, Tarih, Matematik) ise, diğer yarısı Ziraat ve Teknik derslerdi. Sabah dünya klasiklerini okuyan bir öğrenci, öğleden sonra tarlada ekim yapıyor, akşamüzeri ise demir dövüyor veya duvar örüyordu.
Kendi Okulunu İnşa Eden Nesil Bu eğitim modelinin belki de en çarpıcı, bir mimar gözüyle bakıldığında en hayranlık uyandırıcı tarafı, “Yapıcılık” koluydu. Öğrenciler hazır binalara konmadılar. Tuğlasını kendileri kesti, harcını kendileri kardı, çatısını kendileri çaktı. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında hala ayakta duran o taş binalarda, 12-13 yaşındaki çocukların el emeği, alın teri vardır. O çocuklar, o binaları inşa ederken aslında kendi özgüvenlerini ve geleceklerini de inşa ettiler. Bataklıkları kurutup gülistana çevirdiler, bozkırı yeşerttiler.
Yarım Kalan Bir Memleket Sevdası. Bu okullar 1954 yılında tamamen kapatılıp İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldüğünde, geriye ne o eski binaların ruhu kaldı, ne de o büyük heyecan. Ancak o “Enstitülü” öğretmenlerin köylere ektiği tohumlar, yıllar sonra bile meyve vermeye devam etti. Onlar, siyasetin gölgesinde değil, sadece ve sadece vatanın kalkınması ülküsüyle çalıştılar. Ellerinde nasır, yüreklerinde memleket sevdasıyla; elektriği olmayan köye ışık, yolu olmayan köye yol oldular.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Köy Enstitüleri bir “keşke” olarak değil, bu toprakların çocuklarının imkan verildiğinde neler yapabileceğinin en somut ispatı olarak hatırlanmalıdır. Hasan Âli Yücel’in nezaketi ve Tonguç Baba’nın emeğiyle kurulan bu rüya, belki yarım kaldı ama bıraktığı iz, Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir köy okulunun kirecinde, harcında ve yetiştirdiği nesillerin hafızasında hâlâ yaşıyor.
Yıllar önce Gülbahçe Köyünde Muhtar, haftasonu bir Pazar günü kutlama gerçekleştirmişti. Bizleri de davet etmişti. Çok neşeli insanların bir arada olduğu bu günde kaynayan kazanlardan halk oyunları oynayan insanlara kadar neşe sohbet dolu bir gündü. Yaşlıca biri oynadığı halk oyunu sohbeti ile dikkatimi çekmiş tanışmıştım. Köy enstitüsünde yetişmiş bir öğretmen olduğunu söylemiş sohbetimiz enstitülerin eğitimine yönelmişti. Bilgisi konuşma tarzı farklıydı. Halk Oyunlarını enstitüde öğrendiğini söylemişti.
1950 doğumluyum mutluluk doluyum. Taaa 1983 tarihine kadar. Bu tarihe kadar arabalarımız, kuşların adını taşırken kuşların cinsi değişse de arabalarımızın modeli değişmiyordu. Kartal’dan Serçe’ye, Doğan’dan Şahin’e, Murat; Bir iki üçler yaşasın Türkler… Reno desen başöğretmen gibiydi; Reno12 en popüler markası benim de olmuştu. Reno5-9 hatchback, sedan. Keçeçi çırağının dediği gibi, teptim keçe sivrelttim külah misali. Araçları yıkar parlatır, çarpar boyatır, Toros’unu önemli mevkilerde kullanırdık.
Özal geldi gözümüz açıldı. Otomatik vites otomatik camlı araçlarla tanıştık. Erdim şükür gördüm şükürle yola çıktık. Bu zamana kadar karnımız tok gözümüç aç/ıldı. Mutlumuyduk musmutluyduk. Bir tek bugüne kadar yere bakarken, önce karşıya, sonra yukarılara baktık. Özal Dönemi, Cumhuriyet tarihinin en kritik kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilirken bu dönem, Ülkemizin siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısında kalıcı etkiler bıraktı. Para para paraaa varlığı bir dert yokluğu yaraaa.Turgut Özal başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yıllarında ihracata dayalı büyüme, özel sektöre verilen değer ve destekler kalkınma anlayışının temel unsurları olurken, 90’lı yıllar 2000’li yıllara kadar koalisyon hükümetleriyle devam ederken, pat iktidar ortakları yaka paça, hop 2002 Ak parti tek başına iktidar. O zaman da çay simit hesabı yapılarak iktidar olunuyordu. Şimdi de aynı hesap yapılıyor ama, evde ki hesap çarşıya uymuyor. Alınamayan çay simit, mutluluğumuzu da alıyordu. mutlu O zamandan bu zamana çay simit alınamaz hale geldi, mutluluğumuz umudumuz oldu. gelmesiyle başlayan yeni bir siyasi döneme girildiii.
Tabii internet, sosyal medya, mobil telefonlar hayatımızdan dönem mönem tanımadan hızla gelişirken. Mutluluğumuz da o nispette geriliyordu. Sosyal medya fenomenleri, dizilerde ki renkli hayatlar yutubırlar gibi modellere özentiler:
Şişlide bir apatıman,
Yoksa eğer halin yaman
Lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat.
Gösteriş, hemen zenginlik çokça para, hergün harcama trendine girildi. Ulaşamayan sayısı arttıkça yüzler asılması da o nispette arttı. Mutluyum diyen bir tek Mersin’in Mut ilçesinde doğup büyüyen vatandaşlar diyebildi.
Mutluluğun evrelerini biz yaşlarda olanlar yaşamışlardır.
Eskiden mutluyduk be.
Bir gizli aynaydı zaman bakışlarda sır sızdı.
Sen de olan bende bende olan sen de vardı.
Kararımızı verdik nereye gidiyoruz Manisa? Önce mola verdiğimiz yerde Manisa Kebabı yiyelim, ikindi vakti Tarhana Çorbasıyla açlığı bastırır akşam geç ama mükellef yeriz. Sonra yolumuza devam ederiz. Aç karınla kordon sefası olmazmış.
Mezarlık ziyaretimden sonra bisikletleyim trafik bir alem çarpacak en azından sıkıştıracak bisikletli arıyor. Bazıları bisikletin kaportası olmadığından çerçöp deyip vurup geçiyor. Allah mafaza.
Necatibey okulunun yoluna girdim ulutepe yoluna saptım. Amanın sabahlar olmasın. Romantik tarifleyeyim “Dumanlı Dağ Spil’in yamaçlarında, batı güneşinin vurmasıyla gölgelerin uzadığı zamanı yakaladım. Elimi kaşlarımın üzerine asker selamı gibi koyup güneşi siper ettim. Yamaçlara derinlemesine baktım.” Bakmaz olaydım. Gerçekler bazen acıtır.
9 mu, 10 mu? Katları sayamadım. Ha bir eksik ha bir fazla, keser mi rüzgarı, batırır mı güneşi. Sıkış tepiş, uzat elini bayramlaş. Bir de dağın yeşiline inat, rengarenk. Bir tarafta kazık çakılıyor zemin sağlamlaşsın diye öte yanda doğramalar takılıyor. Herşey hakgetire, haydi Allah rastgetire.
Ulucami garip kalmış. Çukurhamam pusmuş daha da çukura batmış. Ulucaminin batısı millet bahçesi olsun derken illet bahçesi olmuş çer çöp öylece duruyor. Aslında bir öneride bulunmuştuk ama…
Kararımızı vermiştik yola çıktık.
Horasan Erenlerinde İbrahim Seydi Hz. konu komşu gidince garip kalmış. Taşını silen bile yok. Fatiha verip yürüdüm. Solum eserler hazinesi, kazsan tarih baştan yazılacak. Vak Vak Çocuk Kütüphanesi kapısı paslanmış pencereleri örümcek tutmuş örümcekleri toz yutmuş. Bir zamanlar çocukların bağırış sesleri susmuş bahçesindeki sıralara oturmuş örgü ören analardan kimseler kalmamış. Altta Vak Vak Çeşmesi iki eğri boruya takılmış aç kapa musluk ile o da geme alınmış.
Oysa:
Vak Vak Tekkesinin duvarına yapışık olan bu çeşme, tekke 1575 de yapıldığına göre çeşme de bu tarihlere yakın bir tarihte yapılmıştır. Çeşmenin yapışık olduğu duvar Karlızade Şeyh Süleyman Efendi’nin tekke ve türbesinin duvarıdır. Şeyh Efendi’nin vefat etmesiyle naşı tekkenin bahçesine defnedilir. Daha sonra Padişah III. Murat hocası olan bu zat adına buraya türbe yaptırır. Türbenin yakın tarihe kadar yerinde olmasına rağmen günümüze ulaşamamıştır.
1575 yılı III. Murat’ın tahta geçtiği tarihlere rastlar. II.Selim ve Nurbanu Sultanın oğlu olan III.Murat 1546 yılında Manisa’da doğmuş, dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sonra da babası II.Selim tarafından Manisa Sancak Beyliği’ne getirilmiştir. Tasavvuf eğitimini aldığı hocası Karlızade Şeyh Süleyman Efendi; (kitabesi uzun.) Kadim tarih geç.
Çeşmenin hemen karşısında Seyyid İbrahim Hoca Mescidi. Buranın çevre düzenini yaparken (gidip görmenizi tavsiye ederim) mescidi sarmalamış üç beş evi istimlak edip hem mescidi hemen altında mağaramsı su kanalı ve dere misali akan suyu, burayı ziyaret edenler bu enteresan su kanalı ve bolca akan suyu görebilsinler diye lokma bağlantılı demir kafes yapmıştık. Buradan aşağıya inen yolu yayaya açıp Çınarlı Kahve ve Alibey Camisine bağlantı sağlamıştık. Bu Ulutepe Yolu üzerinde birçok eserin bakım ve çevre düzenlemelerini yapmıştık. Daha sonra ‘Kültür Yolu’ projesi olarak hazırlayıp Tarihi Kentler Birliğinden Ödül almıştık. Roman gibi.
Bu anlattığım bölge (Dilşikar Hamamından batıya Hakibaba Mescidine kadar) adım başı tarih, adım başı medeniyet, adım başı kültür, demektir. Ayrıca, şehir merkezindeki her Osmanlı Camisinin hikayeleri kitaplara sığmaz. Yazabilene aşkolsun.
Neyse uzatmayalım. Nereye gidiyorduk.
Ulutepe yolundan Şehzadeler Şehrinden çıktık. İzmir Caddesinde Vardiya Kentine geldik. Ne demek bu, vardiya kenti? 8/4 4/12 saatlerinde duraklara bakın insan seli.
Şu ulaşımdan zannımca herkes memnun olmalı. Alışılmış sanki. Ama,kahve, dost sohbetlerinde laf çok. Konvoyda lanetler. Hele kırmızı ışıkta bini bir para. Ulaşım tabak derisi gibi yerden yere vuruluyor tabaneci görmüyor, duymuyor. Çaresizlik vurdumduymazlığı yeğ tutuyor. Sor, sıra ona da gelecek. Neyin sırası yapılmış ki? Sağdan say araç, soldan trafik. Çift sıra park, akla esilince ceza, başa bela, akla seza. Çözülse İskender’in düğümü Makedonya’ya kral olursun. İki kavşak, bir üst geçit, bir bulvar, üç dört değil kırmızı ışık sonra hadi yolun aydınlık olsun. İpe asılmış mandalsız çamaşır gibi kurumasını bekle. Altın sersen seçmenin önüne kimse sandığa gitmez. Kurutma makinası en iyisi, marka farketmez.
Ekonomi…………O
Eğitim……………O
Sosyal Yaşam….O
Bu halkaları kolumuza takıp tef çalıp oynayalım.
Pazarı da bilmem pazarlığı da. Hiç gitmedim desem yalan olmaz, karaköy otoparkından aracımı çıkaracağım zaman gitmişliğim vardır. Foçadayız Manisa’da ki pazarları yakalayamayıp geldik. Burada da birgün önceden kaçırmışız. Cumartesi Pazarı Aliağa’da o pazara gittik iki katlı prefabrik kapalı pazaryeri. Serin bağıran çağıran yok tembihliler hepsi, kolonlara Aliağa Belediyesi kağıt yapıştırmış, yüksek sesle bağırmayın diye.
Ben pazar arabasını yürütüyorum eşim pazar kurdu o pişirip ayıkladığı için tazesini güzelini biliyor bir iki karışır gibi oldum “araba sende mi?” Diye sordu o bana ben ona karışmayacağım. Eskiler hatırlar ağa veya hanımağa pazara gider onun hamalı vardır her pazara gittiğinde yanına alır. Sırtında küfesi, ağa alır küfeye koyar, koca pazar dolaşılır küfe doldurulur, evin yolu tutulur. Hamallar arada bi dinlenmek için yuvarlak hamal köşe taşları vardır. Bir de anlatırlar ya, cami yapılırken duvara çıkıntılı bir taş yerleştirilir, hamal yükünü oraya dayar dinlenirmiş yakınlarda cami mescid yoksa pazar yolu boyunca yuvarlak yükünü koyacağı yükseklikte taşlar olurdu silindir şeklinde, ortası da yumruk büyüklüğünde oyuk olur. Oraya yağmur yağdığında su toplanır kuşlar içerdi. Osmanlı emeğe ustaya saygının yanında kuşlara da ayrı bir önem verirlermiş Divan Edebiyatında kuşlarla ilgili çok şiirler vardır.
Pazar Aliağa da ama, Adana Karpuzu, Balıkesir Sarımsağı, Ödemiş, Bozdağ Patatesi, Afyon Şuhut Fasulyesi, Salihli Kirazı… Her vilayetten ilçeden sebze ve meyveler var. Bu da pazar ittifakı olmalı. Kiraz 350, sarımsak 150, erik 200 olunca alışverişçiler de muhalif taraf ‘pazara gidilecek gibi değil’ ittifakı oluşmuş.
Gelelim günümüze bakalım önünüze. Her alınan sebze meyve arabaya koydukça daha önce çekerek götürdüğüm arabayı çevirdim iterek götürmeye başladım. Savaş esnasında koca Yusuf ve asker arkadaşları top arabasını çekiyorlar önde yusuf arkadakilerde itiyor bi ara yusufun yükü ağırlaşmış arabayı çekmekte zorlanıyor. Arkasına dönüp bakıyor, arkadaşları yorulmuş topun üstüne çıkmışlar yusuf oflaya puflaya çekiyor. “Be insafsızlar topu itmiyorsunuz bari üstüne oturmayın” demiş. Benim de o hesap arabanın torbası doldu arabanın sağında solunda yanında askılıklar dolmaya başladı.
Ben duymadım ama, önümüzdeki günlerde kıtlık olacak galiba veya yıllarca gitmediğim pazara gittiğimde gör halini der gibi.
E tamam yaştan diyoruz ama uzmanlarda 7 saat uyku diyor. Hadi 6 olsun 5 te olmaz ki gözünü aç kapa. Kalkmadım uyumakta istemedim. 06.15, strava’yı kurdum adımımı attım. Antreman hak getire. Sıcak, daha çok rüzgarın 15/48 km olduğu günler keyif vermez diye hiç çıkmadım 10 gün oldu tabii.
Kozbeyli’den Bağarası‘na gideceğim. Kozbeyli’ye geldiğimde antreman olmasa da vakit bolluğu ve sürüş keyfi rotayı uzatayım diyerek Gerenköy’e girdim. Yolun ortasında alaca bir güvercin çarpılmış olmalı, ölmüştü. Gerenköy Ovasında Günebakan tarlalarının yanından geçerken her iki tarlada da Günebakanlarla fotoğraf çekildim. Şöyle bir yandan baktığında o çiçekli koca başlarını herbiri sabah güneşine çevirmişler ip gibiler sağa sola bakan yok. Bunlara, kainata hükmedenin emrine uymuşlar. Hep karşılarından bakmış, ince sapın üstündeki davet tepsisi gibi başları, neredeyse gülümseyecek gibi bakıyorlardı.
Az daha gittiğimde bir Kumru o da çarpılmış yolun ortasında yatıyordu. İki kuş asfaltın ortasında karşıdan karşıya mı geçiyordunuz be mübarekler. Böyle ecel de kaderleri demek ki. Ağaçtan düşmüştür diye aklınıza gelebilir. Bomboş ova, ufku kapatacak bir ev, ağaç, bir nesne yok.
Bağarasına girdiğimde durakta bekleyen çok az kişiyle trafik de serbestti mesai saati başlamış dedim, kendi kendime. Benim kahveye geldim kahveci de yanıma geldi çayımı da almış gelmiş hal hatırdan sonra ikinci çayı da aldı geldi. Muhabbeti koyulaştıramadık sabah müşterileri gelmeye başlamıştı.
Bardağın altına kıstırdım her zaman ki gibi. Rüzgarlı ve farkedilmeden çıkılan yokuş, az meyilli ama uzun 10 kilometrelik yola girdim. Karşımdan rüzgar, motoru açmayacağım dedim kendi kendime. Bu kendi kendime konuşmalar; düşünceler, gelip giden hikayeler, kafamın içinde kopan kıyametler, hatırımdan silinmeyen günboyu anımsadığım ama, unutulmaya yüz tutmuş arkadaşlıklar, unutmamaya çalıştıklarım, öyle ya beraber bir ömür geçmiş, yapacaklarım, yaptıklarım, yapamadıklarım, hangisi daha çok diyerek düşündüklerim, geçip giden günlerin hesabı hep bu yolculukların yoldaşlarıydı.
İnsanın yapamadıkları için; artık çok geç zaman dar dediğinde, yine bir umut var olanlardır. Bir de yapamadığın ve geri gelmeyecek olanların ama hep hatırında olanların yapılamayacak olması. Bunlar bir pişmanlık değil, keşkeler hiç değil. Sadece o zamanlardaki hayatın, yaşamın verdiği, ortamın sürüklediği anlar kararlar, zamanlar ve geçip giden günlerdir. Pişmanlık duydum mu? diye aklımı zorladığımda, hayatımın bugüne kadar ki zamanına kadar hiç pişman olmamışım aksine Allahıma hamdüsenalarda bulunmuşum. Her bir anın ihtiyarım altında olmadığını, olanlar ile kaderimi yöneltmeye çalıştığımı gayet iyi bilenlerdenim.
Müzik topuna paralel bağlı yutuptan Ayşen Birgör’ü dinliyorum rampacığı tırmalarken. Sesinin güzelliğinin verdiği özgüvenle her telden ve çok rahat söylüyor.
Aşkın için çeksen binbir zilleti
Sevgidir kul için hakkın serveti
Ödül diye sunsa mevlam cenneti
Gönül sensiz girmez belki kimbilir.
Hayalle gerçeğin nicedir farkı
İlahi misali yazdığım şarkı
Ölüme de götüren böyle aşkı
Ölüm de bitirmez belki kimbilir.
Bunun adı şarkı kendisi ilahi.
Ölüm, herşeyi bitirmez. Mevlana, ölüm için yeniden doğuştur der. Güneş batıyor gibidir ama o doğmaya hazırlanıyordur.
Yeni şarkılardan olmalı. İlk defa dinliyordum. Şarkı dinleyecek ne ortam, var ne keyf, ne de zamanı. Ömrümün üç çeyreğinden biri gitti. Her yıl, gelecek yıl demeylen. İlk bir çeyrek, oluyordu bitiyordu ile geçti. Bir çeyrek yaşamışım. Mutluluklar paylaşıldıkça büyürmüş, neden kendiliğinden büyümez de ondan. Üzüntüler içe atıldıkça binbir parça olur, içi kemirir de kemirir.
Eskiden, ülkenin felaket günlerinde, sevgilisini kaybettiğinde, derdtlerin dermanı olmadığı zamanlarda ağıtlar yakılır, destanlar düzülür yanık türküler söylenirdi.
Nesini söyleyim canım efendim?
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim.
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor.
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak.
……….
Yol boyu askeri eğitim okulundan başka yerleşim yok. Aç sesini tut nefesini. Kulağıma giren nağmeleri rüzgar kulak arkasına atıyordu. Bas bas bağırıyordu JBL bu gazla rampanın sonuna kadar geldim. Bir ara rampa dikleşti, rüzgar keskinleşti, ama söz vermiştim kendime açmayacağım motoru. Yolun sonuna geldim, bundan sonrası eve kadar pedalsız.
Dünyada pedalsız olaydı???
Bisiklet, günümüzde her türlü kıyafetle kullanılabilen, sağlıklı bir yaşam aracıdır. Kaskı, fosforlu yeleği, eldiveni ve lambasıyla kurallara uyulduğu müddetçe şehir içi veya şehir dışı fark etmeksizin herkes özgürce pedal çevirebilir. Memur takım elbisesiyle mesaisine, işçi tulumuyla işine fabrikasına gidebilir, kadın eteği veya şortuyla bisiklet sürebilir. Bireysel sürüşlerde tayt giymek şahısların kendi inisiyatifindedir; her ne kadar halk arasında pek makbul ve makul karşılanmasa da bu bir tercihtir.
Ancak söz konusu mülki amirler olduğunda işin rengi değişir. Sadece vali değil; makam ve mevki sahibi kimseler, bilhassa yöneticiler, dağda bağda spor da yapıyor olsalar şehirde turlarken de halkın içine öyle her sporcu kıyafetiyle, bilhassa taytla çıkamazlar. Buna hemen “gerici”, “hangi devirdeyiz” “bu neyin kafası” yaftası yapıştırmaya kalkanlar çıkacaktır, hiç itiraz etmesinler. Çünkü mesele bir şekilcilik değil, bir temsil meselesidir.
“Vali, ilde devletin ve Cumhurbaşkanının temsilcisi, idari yürütme vasıtasıdır.”
Böyle yüksek bir temsiliyetin; kıyafetinden, konuşma adabına, erkanından davranışına kadar her şeyiyle devlet geleneğimize uygun olması gerekir. Eğer Sayın Vali, o taytın üzerine bir şort giymiş olsaydı bugün bu vaveyla kopmazdı. Hem makamının ağırlığını korur hem de bisiklet kullanımına çok daha güzel bir şekilde destek olmuş olurdu.
Bir zamanlar Hırvatistan’ın kadın cumhurbaşkanının mayolu fotoğrafları bizde olay olmuş, kendi ülkesinde ise pek yadırganmamıştı. Bu onların kültürüdür, bizi bağlamaz. Bizim devlet geleneğimiz ise gücünü sadece kanun maddelerinden değil, kökten gelen o sessiz hürmet bağından alır. Bu topraklarda yıllarca süregelen “Devlet Baba” kavramı, adaletin, ciddiyetin ve toplumsal ahlakın somutlaşmış halidir.
Geçtiğimiz günlerde Ardahan Valisi’nin taytlı bisiklet sürüşü sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. Kuşkusuz sağlıklı yaşamı teşvik etmek, hiyerarşinin ulaşılmazlığını yıkıp sokağa inmek niyet olarak takdire şayandır. Modern zamanların o “ulaşılmaz bürokrat” imajını yıkmak ilk bakışta göze hoş gelebilir. Ancak madalyonun bir de arka yüzü var: Kıyafet, edep ve makamın adabı.
Burada sormak gerekir: Sporun kendi içindeki “aerodinamik” kuralları, bin yıllık devlet adabının ve toplumsal haya ölçülerinin önüne geçebilir mi? Vücut hatlarını tamamen gözler önüne seren, sokaklarımızın estetiğine ve örfümüze fersah fersah uzak olan o görüntü, bir valinin makam vakarıyla ne kadar uyuşmaktadır? Geleneksel kültürümüzde kıyafet, kişinin hem kendine hem de temsil ettiği halka duyduğu saygının ilk nişanesidir.
Edep, kişinin haddini ve hududunu bilmesidir. Bir yöneticinin modern dünyaya ayak uydurması güzeldir ama doğallıkla laubalilik, samimiyetle kuralsızlık arasındaki o ince çizgiyi kaybetmemek şartıyla.
Ardahan gibi geleneksel bağları kuvvetli, serhat boyunun o vakur ve mert insanlarının yaşadığı bir şehirde, sokakta devletin zirvesini o kıyafetle görmek halkın zihnindeki “Devlet” imajını hırpalar. Samimi olmak için ciddiyeti, halka yaklaşmak için de kamusal haya sınırlarını esnetmeye gerek yoktur.
Vali Bey yine bisikletine binsin, yine halkıyla hemhal olup sporu teşvik etsin. Ama bunu yaparken temsil ettiği o ağır makamın resmiyetini unutmasın. Makamlar gelip geçicidir, fakat devletin ciddiyeti, edebi ve adap sınırları her daim baki kalacağı gibi sahiplenip korunmalıdır da.
Manisa’mızın Kurtuluş Mücadelesi verdiği ve Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar ki tarihi (1908-1938) halk arasında kulaktan kulağa ve sadece bireysel yaşananlar anlatılırdı. Bu mezalimi anlatan büyüklerimiz rahmete kavuştukça, anlatan kimse kalmamış ama unutanlar çoğalmıştı.
2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. Bu tarih şimdilik dursun. Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin cayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken, binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşçe emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı. (2010 yılında yapılan Çanakkale ve Atatürk Müzesinde dioramayla resmedilmişti.)
İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyla ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, Prof. Dr. Nejdet Bilgi ve Prof. Dr. Nurettin Gülmez hocalarımızın yazı ve organizyonları sayesinde 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Millî Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser.
Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bir müze bırakmalıydık.
Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak: 2020 yılında ‘Millî Mücadele Döneminde Manisa’ adı altında, 1919-1922 yılları arasında geçen tarihi olayları, kurtuluş mücadelesini, halk kahramanlarını anlatan dört ciltlik kitap seti bastırılmıştı. Mart 2021.
2022 yılında başlayıp 2023 yılında 100. yıl anısına, kentsel sit alanı içerisindeki Osmanlı Tarihinden Cumhuriyete ve 100 yıllık esnaf yapısını, çarşı yaşantısını anlatan 852 sayfalık ‘Çarşının Öyküsü’ adı altında bir kitap daha bastırdık. Şimdi, inşallah 2023 yılı sonuna kadar tamamlayacağımız, bu defa da yine Manisa eşrafını anlatan ‘Esnafın Öyküsü’ adlı kitap hazırlığı içerisindeydik.
Kasım 2022 tarihinde projesine, 2023 yılı başlarında inşaatına başladığımız; 1919 işgal yıllarını, 1922 Manisa Yangınını, 1923 Erken Cumhuriyet dönemini ve kent belleğinin yaşatılacağı, aidiyet duygusunun canlı tutulacağı, Manisa Kurtuluş Müzesi Cumhuriyetimizin 100.yılında Manisa’mıza kazandırılmak için başlanıldı, açılışını, 2024 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi yönetimine gelen idare yapmıştı. Yeri gelmişken ‘Esnafın Öyküsü’ kitabı matbaada beklerken bu yönetim döneminde yayınlandı.
Manisa Kurtuluş Müzesi 2025 yılında açıldığında 8.Eylül kurtuluş gününe yetiştirilememişti. 2026 yılında aylar öncesinden programı yapılmış (Nejdet Bilgi Hocamdan bu konuyu öğrendiğimde çok heyecanlıydı.) yine öncülüğünü Nurettin Gülmez ve Nejdet Bilgi hocaların yaptığı Milli Mücadele Döneminde (1908-1938) Manisa Sempozyumu 8-10 Eylül tarihlerinde yapıldı. Değerli 63 ve 66 akademisyen ve araştırmacının katıldığı ve bildirimlerini sunduğu Sempozyumu Manisalılar 3 gün boyunca dikkatle merakla ve yepyeni bilgiler öğrenerek izlediler. Bu kapsamda başka bir sempozyum yapılamaz malumun ilamı olur.
Ayrıca; Manisa Tarihi açısından; acılarla dolu, zor yılların, mezalimin bugünlere gelerek ve gelecek kuşaklara aktarılması için gidilen yolda tuğlalar bir bir hem de seçilerek döşeniyordu. Manisa Kurtuluş Müzemiz bu konuda; kullanılan tuğla malzemeden tutunda, yaşananları anlatan içinde barındırdığı evvel zaman odalarına kadar, mezalimden kurtuluşa ve Büyük Atatürk Cumhuriyeti yıllarımıza kadarki geçen günleri, kendi anlatan Manisa Kurtuluş Müzesi’ni ziyaret ettiler.
Bu denli önem arzeden Sempozyum daha geniş kapsamlı yapılmalıydı. STK’lar, Üniversite, Resmî Kurumlar, Milli Eğitim, 2 büyük askeri garnizon komutanları, bu yılları yaşayan İlçelerin Belediye Başkanları da davetliler arasında bulunmalıydı.
Yerel gazeteler haberlerinden: (Manisa’nın düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümü nedeniyle “Öncesi ve Sonrasıyla Milli Mücadele’de Manisa (1908-1938) sempozyumu düzenlendi. Sempozyuma, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, Yunusemre Belediye Başkan Yardımcıları Mehmet Mesut Doğan, Emine Özge Arslan, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Burak Deste, Büyükşehir Belediyesi Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanı Gencay Genç, daire başkanları, akademisyenler ve araştırmacılar katıldı.)
2019 yılından 2026 Sempozyumuna kadar bu yolda yürüyen emeği geçen, vatanperver tüm çalışan ve uğraş verenlere minnet duygularımla en kalbi hislerimle teşekkür ederim. Varolsunlar sağolsunlar.
Yıllardır girişinin önünden geçerim sonra diye diye köye girmek bugüne nasip oldu. Aslında 15 gün önce şöyle bir girip meydanından U dönüşü ile çıkmıştım.


Bugün meydana bakan köyün girişinde bisikleti parkedip oturup öğrenme amacıyla çay içmeye kahveye girdim. Çok kimse yoktu, yan masada oturan iki kişiyle devamlı konuşan askılı elbisesiyle bir kadın kahveciyle yüksek tondan konuşuyordu. Çayı içerken laf attım, iki oturan kişiye;
-Yan tarafa güzel bir yörük evi yapmışsınız açık mı?
-Haa resim sergisi var. Çayı başıma diktim kalktım hızla yörük evine girdim.
Önüme bakarak Kapının ağzında ayakkabı galoş görünce daha başımı kaldırıp içeriye bakamadan
-Hoşgeldinizzz dediler.
-Hoşbuldummm, resim sergisi varmış üst katta olmalı burada bir şey göremiyorum.
-Evet orada galoşlar var.
– Yok ayakkabılarımı çıkarırım.
Basamaklardan çıkmak üzereyken imamın minbere çıkışı gibi olmasın diye küpeşteye tutunup ilk basamağın önünde kendimi tanıtmak istedim.
-Ben, Manisa Huzurevi Vakfı Başkanıyım, ismim….
En masum, en naif bir takdimdi. Güven sağlamıştım. Merdivenden çıkarken iki kadın peşimden benimle birlikte üst kata çıktılar. Kadınlardan biri resimlerin sahibi olmalı tablolarının alt köşesinde ismi yazılı, Ressam Ayşe Poyraz Hanımmış. İzin alarak bir çoğunu fotoğrafladım.
-Ben de resim yapıyorum, sergi açmayı düşünüyorum ama cesaret edemiyorum.
-Buyrun burada açın.
-Neden olmasın köyü ilk girişte beğendim içim ısındı. Hem cesaretimi toplarım hem heyecanımı yenerim.
-Biz de memnun oluruz.
Diğer hanım da kitap yazıyormuş.
-Ben de kitaplarımı getirim.
Ulan bu adam da ne dediysek bende bende diyor.
-Aslında benim mesleğim mimarlık.
-Aaaa benim eşimde mimar İTÜ 73 yılı mezunu. Ben de 73 yılı Yıldız mezunuyum. Yuh bunda da mı bende diyor.
Güzel resimler yapmıştı kurs aldım dediğinde belli oluyor çalışmalarınız çok güzel ellerinize sağlık. Hem sergiyi geziyor hem de sohbet ediyorduk.
-Anı defterimizi imzalamak ister misiniz?
-Memnuniyetle.
-Resim sergisini düşüneceğim kendimi ikna edersem yine görüşürüz.
Diyerek Yörük Evinden ayrıldım. Bisikletim kahvenin önünde şöyle bir köyü gezmeye, sokaklarında kaybolmak için köyün iç taraflarına girdim. Eski ev yok gibiydi ama eski evlerin oluşturduğu sokak dokusu duruyordu. Hatta birkaç yıkıntı ev kalmış. Cami duvarında mermer üzerinde 1888 yazıyor. Bu caminin yapılışı ancak köy Rumlardan kalma olmalıydı. Yeniköy’ün tarihini araştıracağım. Köyün adının sonradan koyulmuş olacağını tahmin ediyorum. Ama kültürel havasının yanında sanki Köy Enstitülerinin esintisini hissettim. Birçok evi muhtarlık binası dahil Foça taşından yapılmış. Böyle yerlerde Atatürk Büstü olur ama burada Atatürk Heykeli vardı hem de gayette güzel ve anlamlı bir heykel.
Zaten köyü ilk girişimde sıcak bulmam bu yüzdendi.
TARİHÇESİNE GELİNCE, YAPAY ZEKA İMDADA YETİŞİYOR.
İzmir’in Foça ilçesine bağlı Yeniköy, Antik Çağ’dan Osmanlı dönemine ve günümüze uzanan zengin bir tarihsel geçmişe ve kültüre sahiptir. Kuzey Ege’nin özgün kırsal dokusunu ve mübadele mirasını günümüze taşıyan önemli yerleşimlerden biridir.
Antik Dönem ve İlk Yerleşimler
- Phokaia Etkisi: Yeniköy ve çevresi, Antik Çağ’da Doğu İyonya’nın önemli merkezlerinden Phokaia (Foça) kent devletinin hinterlandında yer almaktaydı.
- Kaya Mezarları ve Kalıntılar: Köy sınırları içinde ve etrafındaki tepelerde (örneğin Sarıkayalar mevkiinde) Antik Yunan ve Roma dönemlerine ait kaya mezarları, su yolları ve seramik parçaları mevcuttur. Bölgenin geçmişte tarımsal üretim ve bağcılık alanı olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Osmanlı Dönemi ve Rum Yerleşimi
- Rum ve Türk Ortak Yaşamı: 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında Yeniköy, ağırlıklı olarak Rum nüfusun yaşadığı, zeytincilik, bağcılık ve hayvancılıkla geçinen bir köydü.
- Mimari Doku: O döneme ait kesme taş konutlar, eski zeytinyağı imalathaneleri ve değirmen kalıntıları köyün geleneksel mimari karakterini oluşturmuştur.
Cumhuriyet Dönemi ve Mübadele
Mübadele (1923): 1923 yılındaki Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile köydeki Rum nüfus Yunanistan’a göç etmiş; yerlerine Selanik, Kavala ve Makedonya bölgesinden gelen Müslüman Türk mübadiller yerleştirilmiştir.
Modern Yapı: Mübadele sonrası gelen nüfus, köyün zeytincilik ve tarım kültürünü devam ettirmiştir. Günümüzde Yeniköy, korunan tarihi taş dokusu, zeytinlikleri ve doğasıyla Foça’nın özgün kırsal yerleşimlerinden biridir.
Gelen mübadiller, beraberlerinde getirdikleri tarım kültürünü (özellikle zeytincilik ve bağcılık) köyün mevcut üretim gelenekleriyle birleştirerek sürdürmüştür.
Köyün özgün mimarisinde Foça ve çevresine özgü olan, kolay işlenebilen ancak havayla temas ettikçe sertleşen sarımsı ve pembe tonlardaki Foça taşı (tüf taşı) kullanılmıştır.
Genellikle iki katlı tasarlanan geleneksel taş evlerin alt katları depo, ahır veya zeytinyağı/şarap mahzeni olarak kullanılırken; üst katlar yaşam alanı olarak düzenlenmiştir.
Pencereler ve kapı söveleri taş işçiliğiyle vurgulanmış; ahşap panjurlar ve kiremit çatılar geleneksel Ege sivil mimarisinin karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır.
Taş döşeli dar sokaklar, evlerin birbirini kapatmayacak şekilde araziye yerleşimiyle organik bir köy dokusu oluşturur.
Eski Rumca Adı: Genikioy / (Yunanca “Yeni Köy”) Eski adı değiştirilmemiş ‘Yeniköy’ olarak kullanılmaktadır.
DİYOR YZ
Ben ne diyorum. Biraz para kazanınca önce ev sonra eş değiştirmek yöresel değil milli geleneğimiz olmuş. Mübadeleyle onlar gitmiş biz gelmiş burası eviniz şurası tarlanız denmiş. Biz de bir deyim var tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurmak. Oturduğun güzelim taş evi yık tarladan kazandığın ile yeni ev yap. Köy evleri daha çok müstakil yani komşu evlerden ayrıdır ortak duvarları pek yoktur, böyle olunca bu evler her yıl bakım ve tamir ister kazandığını yatır, köyde yarışa katıl; eve kat çık, bahçeye ilaveler, yap ha yap. Yarışta öne geçeceksin köyün en güzel evi benim ki olacak yarışı bitmez babadan oğula kızdan damada, geçer ha geçer.
Şimdi köye ziyaretçi gelsin telaşı var hem de her yerde. Taşı toprağı sıvasız tuğla duvarı göster durma turizme açıl. Yemezler gitte elalemin köylerini gör. Bitmediii şehirlerini gör müze müze, yaşayan müze. Yakınmalar, “Bize turist gelmez.” Köyün yapısını boz karakteriyle oyna geç karşısına ‘çal çal oyna.’ O öyle değil ‘bağla başını yat ağla kalk ağla.’
“Yaz gazeteci yaz.” O yaz bu yaz değil. Sabahın erken saatlerinde Eylül’ün ayazı başlayıpta yazın sıcaklığı aranır olduğunda, “seneye” diyerek özlem başlamıştır bile. İnsanoğlunun kaybettiği, hep aklında, hatırında, hatıralarındadır. “Bu yaz da böyle geçti” deyip avunmak istesekte gözlerimiz buğulanıyorsa, yaz öyle böyle geçmemiş, içimizden geçmiştir.
Sizden sonraki gün Kafedeyiz. Altılı masada sizsiz biz bizeyiz. İskele tarafından gelecekmişsiniz gibi gözlerim hala o taraflara takılı. Cavit baba’nın dediği İmbat esiyor tam batıdan. Kafede üç beş masa yazdan kalma biri de biziz. İmbatta anam, adam arıyor gibi masanın etrafında yumak da olsak, neçare. Şal istedim kokusuzundan altımda pantolon var Cavit baba’da da ama üstüme sardım eğreti vaziyette. “Oğlum ikinci çayları da getir” belki ısınırız diyerek. “Esme bre deli rüzigar yolda yolcum var benim.” Nurdan Hocam “Alaplı’ya varmışlar.” Dedi. Ganyanı ben açtım “Var mı atlarda bişey?” Sen yoksun ganyanı tartışan da yok.
“Yoksun, yine varlığın sürüyor” istedim mevzuyu açarken, keyifsizdi baba zaten, heyecanı yoktu. Ben de öyleydim rüzgardan iç içe geçmiştik şöyle bi rahat değil huzursuzduk oturduğumuzdan beri. Belki de rüzgar keyfimizi kaçırmıştı. Bizimkiler Zonguldak’tayken İstanbul’a gitmek için milli eğitime atılan golleri anlatıyorlar, ben de tribünlerden izliyorum. İkinci çayda kesmedi. Kalkıyor muyuz? diyen olmadı ama herhalde rüzgar demiş kalkıverdik. Dar balkonlu diz dize oturanların bizi güldürdüğü evin sokağı, kavuruyor. Dönelim köşeyi evler siper olur diyerek hızlandık.
Sokağı, kendi başına aydınlatmaya çalıştığı direk üstüne takılı sokak lambasının, kimsesiz evin taş duvarlarına vuran ışığıyla harabe görüntüsü yüreğimi sızlattı. Onun akranı evler onarılmış oturuluyor bu kimsesiz, zaten kimsesi yok ki bu halde. Demek cansızların da bir hayatları var. Loş ışık, ölü gözü gibi pencerelerine derme çatma tahtalar çakılmış, eskiden ev olan terkedilmiş hali ve rüzgarın uğultusu, korku filmini önce duygusala bağladıktan sonra romantizme geçmek için “Durun enstane çok güzel bu anı fotoğraflayalım” dedim. “Işığın altına, evin sağına, hah tamam” derken bir kadın attı kendini karenin içine, hoppala. Bizimkilerin tanıdığıymış pozu yakalamışken bastım deklanşöre sonra sordum “Bu kadın kim?” diye. Meğer köşe otelcinin annesiymiş. Sonradan ben de tanıdım samimiyetinden. Artık takılacak kimse kalmayınca Eylülün onbeşinde, selam veren verene.
Sizin anlayacağınız Batı cephesinde yeni bir şey yok. (Birinci Dünya Savaşı’na büyük bir idealizmle katılan genç Alman askerlerinin siperlerde yaşadığı büyük hayal kırıklığını ve çaresizliği anlatır. 1931 yılı bu çığır açan filmin bazı ülkelerde gösterime girdiği veya uluslararası alanda yaygınlaşarak En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar kazandığı bir baş yapıttı.)
Bazen çaresiz kalındığında bu sözü çok kimse söyler.
Foçada değişen birşey var masaların çoğu boş. Güneşten sakınırken gölge arardık. Şimdi her yer gölge güneş yüzünü göstermiyor koca yaz yorgun düşmüş olmalı. Rüzgar karadan denize esiyor denize git der gibi. Eh böyle devam ederse biz de üzerimize alınır çeker gideriz, neticede biz de gurbetçiyiz.
Duygusal halimle daha önce yazdığım bir yazımı paylaşayım.
YAKAMOZ MEYHANESİ
Küçük bir kasaba dalgaların çırpıntısının kapı önünü ıslattığı mütevazi bir ev, tahtaları çürümeğe yüz tutmuş kepenklerin paslı menteşeleri öterken kapanan kepenkler akşam ayazının habercisiydi. Oda bir anda karardı karanlıkta ışığa uzanan kürek çekmekten nasırlaşmış el elektrik anahtarına dokundu çıkan ses aydınlatmadı odayı, bir daha denedi “ceryanlar kesik olmalı” diye aklından geçirdi. Kepenkleri, gıcırdayan sesiyle ardına kadar açtı. Deniz biraz daha kabarmış dalgalar yükselmiş köpükler alaca havada gri renge boyanırken deniz damat takımı gibi laciverte dönmüştü.
Kolay değil yıllardır balıkçılıkla geçinen Ramazan, artık yorgun teknesinin küreklerini asılamıyor birkaç gün dinlenip üçüncü günü gücünü topladığı kadarıyla balığa çıkıyordu. Bazen dertlendiğinde “Bi pancar dahi taktıramadım tekneye” diye hayıflanıyordu.
Balığın yerini, derinliğini ondan iyi bilen yoktu kasabada. Onun için sabırla çivileme indirdiği oltası durduğunda kasasını dolduran balıkları Yakamoz Meyhanesi alırdı. Bu meyhane sahibi İstanbul’dan yıllar önce gençlik sevdası yüzünden gelip buraya yerleşmiş her akşam içeceği bir mekanı olsun diye bu meyhaneyi açmıştı. Ramazan ile iyi anlaşıyordu. Onunla akşam zaten boş olan meyhaneyi kapatmazdan önce uzun uzun konuşur, dertleşir birkaç kadeh de parlatırlardı.
Birkaç akşamdır meyhaneye uğramaz olmuştu Ramazan. Oysa balığa çıkmasa da meyhaneye uğrayacak kadar takati ve hevesi olurdu. Ama yoktu. Balığa çıkarken başa oturan Baço’su da gelirdi akşamları onunla beraber o tahta bacaklı masanın altına kıvrılır uyuklar Ramazan ile beraber eve dönerdi. O gözüktü kapıdan içeriye bakıyordu birini arar gibi. İçeriyi süzdü kokladı havlar gibiye yakın sesler çıkardı bekledi, sonunda meyhaneciyi gördü meyhaneci de onu görmüştü. Hemen kapıya seğirtti, Baço’nun başını okşarken “Yav Baço nerde bizim Ramazan?” Baço hemen döndü, meyhanecinin arkasından gelmesini istiyor gibi gidip gidip arkasına bakıyordu.
Manisa’mızın Kurtuluş Mücadelesi verdiği ve Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar ki tarihi (1908-1938) halk arasında kulaktan kulağa ve sadece bireysel yaşananlar anlatılırdı. Bu mezalimi anlatan büyüklerimiz rahmete kavuştukça, anlatan kimse kalmamış ama unutanlar çoğalmıştı.
2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. Bu tarih şimdilik dursun. Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin cayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken, binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşçe emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı. (2010 yılında yapılan Çanakkale ve Atatürk Müzesinde dioramayla resmedilmişti.)
İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyla ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, Prof. Dr. Nejdet Bilgi ve Prof. Dr. Nurettin Gülmez hocalarımızın yazı ve organizasyonları sayesinde 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Millî Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser.
Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, en önemlisi bir müze bırakmalıydık. Her yıl kutladığımız 8 Eylül Millî Mücadelemizin son gününü, bu müzeyi ziyaret ederek Atatürk heykeline çelenkler koyarak hatırlamalıydık.
- Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak: 2020 yılında ‘Millî Mücadele Döneminde Manisa’ adı altında, 1919-1922 yılları arasında geçen tarihi olayları, kurtuluş mücadelesini, halk kahramanlarını anlatan dört ciltlik belgesel niteliğinde kitap seti bastırılmıştı. Mart 2021.
- 2022 yılında başlayıp 2023 yılında 100. yıl anısına, kentsel sit alanı içerisindeki Osmanlı Tarihinden Cumhuriyete ve 100 yıllık esnaf yapısını, çarşı yaşantısını anlatan 852 sayfalık ‘Çarşının Öyküsü’ adı altında bir kitap daha bastırdık. Şimdi, inşallah 2023 yılı sonuna kadar tamamlayacağımız, bu defa da yine Manisa eşrafını anlatan ‘Esnafın Öyküsü’ adlı kitap hazırlığı içerisindeydik.
Kasım 2022 tarihinde projesine, 2023 yılı başlarında inşaatına başladığımız; 1919 işgal yıllarını, 1922 Manisa Yangınını, 1923 Erken Cumhuriyet dönemini ve kent belleğinin yaşatılacağı, aidiyet duygusunun canlı tutulacağı, Manisa Kurtuluş Müzesi Cumhuriyetimizin 100. yılında Manisa’mıza kazandırılmak için inşaatına başlanıldı, açılışını 2024 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi yönetimine gelen idare yapmıştı. Yeri gelmişken 900 sayfalık ‘Esnafın Öyküsü’ kitabı matbaada beklerken bu yönetim döneminde yayımlandı.
Manisa Kurtuluş Müzesi 2025 yılında açıldığında 8. Eylül kurtuluş gününe yetiştirilememişti.
2026 yılında aylar öncesinden programı yapılmış (Nejdet Bilgi Hocamdan bu konuyu öğrendiğimde bu konuda çok heyecanlıydı.) yine öncülüğünü Nurettin Gülmez ve Nejdet Bilgi hocaların yaptığı ‘Milli Mücadele Döneminde (1908-1938) Manisa Sempozyumu’ 8-10 Eylül tarihlerinde yapıldı. Değerli 63 bildiri ve 66 akademisyen ve araştırmacının katıldığı ve bildirilerini sunduğu Sempozyumu, Manisalılar 3 gün boyunca dikkatle merakla ve yepyeni bilgiler öğrenerek izlediler. (Bu kapsamda başka bir sempozyum yapılamaz malumun ilamı olur.)
Ayrıca; Manisa Tarihi açısından, acılarla dolu, zor yılların, mezalimin bugünlere gelerek ve gelecek kuşaklara aktarılması için gidilen yolda tuğlalar bir bir hem de seçilerek döşeniyordu. Manisa Kurtuluş Müzemiz bu konuda; kullanılan tuğla malzemeden tutunda, yaşananları anlatan içinde barındırdığı evvel zaman odalarına kadar, mezalimden kurtuluşa ve Büyük Atatürk Cumhuriyeti yıllarımıza kadarki geçen günleri, kendi anlatan Manisa Kurtuluş Müzesi’ni ziyaret ettiler.
Bu denli önem arzeden bir Sempozyum, katılımcı olarak daha geniş kapsamlı yapılmalıydı. STK’lar, Üniversite, Resmî Kurumlar, Milli Eğitim, 2 büyük askeri garnizon komutanları, bu yılları yaşayan İlçelerin Belediye Başkanları da davetliler arasında bulunmalıydı.
(Yerel Gazete Haberlerinden) (Manisa’nın düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümü nedeniyle “Öncesi ve Sonrasıyla Millî Mücadele’de Manisa (1908-1938) sempozyumu düzenlendi. Sempozyuma, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, Yunusemre Belediye Başkan Yardımcıları Mehmet Mesut Doğan, Emine Özge Arslan, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Burak Deste, Büyükşehir Belediyesi Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanı Gencay Genç, daire başkanları, akademisyenler ve araştırmacılar katıldı.)
2019 yılından 2026 Sempozyumuna kadar bu yolda yürüyen emeği geçen, vatanperver tüm çalışan ve uğraş verenlere minnet duygularımla en kalbi hislerimle teşekkür ederim. Varolsunlar sağolsunlar.