İçeriğe geç

DUA

İlkokula başlayana kadar: Bebekliğimizin agularından sonra çocuk olduğumuzda, elleme, kurcalama, yapma, etmeler zamanı daha sonra; tutturma, herşeyi istiyorsun, olmaz, alınmaz, yapılmaz, koşma düşersin, atlama fıtık olursun… okul çağına kadar nazlar niyazlar zırlamalar bazen fayda eden tutturmalar biter. 

Okula başlama ile işler tersine döner. Bu defa anneler başlar: Çalış, oku, dersini yaptın mı? Hadi kalk okula geç kalacaksın, hadi yat erken kalkacaksınn.

Artık naz niyaz devri bitmiş ipler annenin eline geçmiş sorumluluk çağı başlamıştır. Senden istenen okuyup başarılı olmandır. Tek amaç budur. Tabii karşılanması zor, güç ve sürekli olması açısından tek ama kapsamlı istek. İçinde hayatın renklerinin binbir tonunun olduğu bir taleptir bu. 

Peki babalar nerede? Feministçe yaklaşırsan; kahvede okeye dönüyordur. Bi yerlerde toplanmışlar kadehleri parlatıyordur. Maç diye ölüyor adam. Falan. Hakça düşünürsen; Tek gerçek, dünya gailesine karşılık, davranışlara uygulama ile örnek rol model olmak ve iaşe temin etmektedir.

Çocukluğumuzun en güzel günleri sorumluluğumuzun ebeveynlerimizde olduğu günlerdir. İlkokulla birlikte hayat gailesi başlar ve giderek artar. Pandoranın kutusu henüz açılmamıştır ama açılma zamanı yaklaşmaktadır.

İyi, kötü, hayatın cilvesi diye nitelendirilen beklenmedik olayların ortaya çıkmasıyla oluşan bir eylemin neticesidir Pandora’nın kutusunu açmak. Mitolojik bir deyim olduğundan bahsederler. Hikayesi de güzeldir.

Sen açsanda açmasanda o mutlaka açılır. İlla açılacak mıdır? Açılacak ki imtihan olasın.

Bu şuna da işaret eder. Hz. Adem ile Havva validemizin yaşayıp azledildiği, hani her mümin, mütedeyyin insanın arzuladığı, derviş Yunus’un “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver onları bana seni gerek seni” deyip Cennet’e değil Hak’ka varmak istediği, ama kimlerin gireceğinin kararının verileceği Cennet: İki kapılı hanın bir kapısından girip diğer kapısından çıkıncaya kadar geçen zaman zarfında, kutunun açılmasıyla başımızdan geçen olaylara, gösterilen sabır ve sükunet ile kararlaştırılacak olan ve emr-i maruf ile bir kapıdan diğer kapıya yürümeye bağlıdır..

Ancak, hem bu dünyada hem ahiret hayatında en büyük duacımız annemizdir. Koruyucumuzdur. Kanatlarının, her gittiğimiz yerde sıcaklığını, her uzaklaştığımız noktada rüzgarını hissederiz. Annemiz hakka yürümüşse iş bize kalıyor demektir. Yine onun kanatlarının rüzgarını hissederiz, ama annemizi andığımız takdirde. Babamızı, zaten yaptığımız işlerde verdiğimiz kararlarda “babam olsaydı” deyip hayatımıza yön verirken haliyle anarız. 

Murat germen, ilk okuluma giderken İzmir Caddesi’ni geçiyorum. Yıl 1957 caddede trafik yeni yeni oluşmaya başlıyor. Bisiklet motosiklet zaten var, şehir otobüsü saatte bir geçiyor. Daha sonra kuyruklu amerikan arabaları Chevrolet’ler Ford’lar ilk defa taksi olarak kullanılmaya başladı. Rahmetli anacazım, ütülü okul önlüğümü kolalı beyaz yakamı, babamın yaptığı ayakkabılarımı giydirir. Babamın sağdıcı marangoz Hayri amcanın yaptığı tahta okul çantamı elime verir ve her sabah “Sağa sola bak” diyerek tembihleyip okula gönderirdi. 

Yıllar sonra artık koca adam olduğumda, ki  evliyim. Ben 58 o 88 yaşında her sabah üst katımızdaki dairesine uğrar bazen kahvelerimizi içer bazen laflayıp Allahaısmarladık dediğimde. Arkamdan “Oku üfle” diye tembihlerdi. Taki 10 sene, hem de her sabah. 

Cüzdanımda şöyle bir dua yazısı vardır. Arada bi çıkartır okurum. Buraya yazayım. Belki yanınızda taşımak istersiniz.

“Allah’ın ismini anarak yola çıkıyorum. Sen ne dilersen o olur. Sana tevekkül ettim.

Allah’ım, evime dönünceye kadar Hak’tan sapmamak ve saptırılmaktan, hata yapmaktan ve yaptırılmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilce davranışlara itilmekten, günün her türlü sıkıntı ve meşakkatinden, bedenime ve malıma bir zararın gelmesinden, aileme ve çocuklarıma çirkin bir dönüşle dönmekten sana sığınıyorum.

Allahım, bu günümde de senden iyilik, takva ve senin hoşnut olacağın işleri yapmamı nasip etmeni dilerim. Beni doğru yola ilet ve işlerimde başarılar eyle.

Allahım, bana yardım eyle, zorlukları kolaylaştır ve bana helal rızık nasip eyle.”

Rahmetli annem duayı önemser “Yer gök dua ile ayakta duruyor” derdi. Yukarıdaki dua metni bir alıntıdır. Bu kendimle ilgili günlük yaşantıyı ilgilendiren bir dua olduğu için tekil, aslında kendim için dua etmem, ortaya söylerim, herkesi katarım dualarıma.

Sağlıcakla kalın, hoşçakalın.

NOSTALJİNİN TONLARI

Yaştan mı? Baştan mı? Yeni baştan mı? ne derseniz deyin. Üç günlük nostaljinin yaştan olduğu kesin teşhis.

İlkokul çağından önce, yarım konuşmaların, aslına yakın uydurma kelimelerin etrafı güldürdüğü, tekrarlayarak sizi taklit edildiği, hatta bir kenara yazılıp büyüyünce hatırlatıldığı çocukluk günleri. Böyle yarım ve benzetmeli kelimeleri bizim büyük torun Alperen’in defterinde: Havai fişek/havaya fişek, noel baba/ye baba, bi daha/bada.

Şirince kelimelerin söylendiği günlerden kanın deli dolu aktığı gençlik aşklarına gelindiğinde; bi sonraki günün gelmesinin dört gözle beklendiği buluşmalarda, her günün bir gün olduğu zamanlarda, günlerin kaç saat olduğunun dahi önemi yoktu. Oysa ekmek torbası boynumuza geçtiğinde çek senet günleri rüyalarımıza girdiğinde, nostaljinin farklı tonları hayatımıza girer.

Bunlara rağmen günler haftalar, aylar, yıllar gelip geçtiğinde, yaşlar kemale erdiğinde, çocukken “Sar makarayı sar sar” diye şarkı türü avutmacaların, yaşlılıkta da “Sar makarayı geriye geriye sar sar” diye bir avutmacası yok. Aslında yaşlılar için çocuk gibi oluyorlar deniyor ya, bu teselli şarkısı aldatmaca yerine geçebilir. O zaman da nostaljinin siyah beyaz tonları buğuludur.

Artık geçen birkaç yılın dahi nostalji olduğu yaşlardayım. Ben yaşlı, nostaljiler gençtir. Dört beş sekiz yıl öncesinin fotoğrafları vay be dedirtiyor. En genci, en beyazı, şu illet kovidden önceki yıllar tam bir nostaljidir. Hatta kovidli yıllar. Yasaklı olduğumuz onca günün ardından belirli saatlerde sokağa çıkıldığında günlerce hareketsiz bedenlerimiz ile ‘walking dead’ dizisindeki insanlar gibi gezindiğimiz yerleri gördüğümde kovidli günler benim için nostaljidir. Maskeli yüzlerin ardında tanıyamadığım tanıdıklarımı tanımak için gözlerimi ayıramadığım tanıyamadığım tanıdıklarım ile şimdi karşılaştığım da o günü hatırlar konuşmadan önce kahkahayla güleriz. 

Foça’ya giderken açık plan tipinde bir AVM var, Novada. Akaryakıt istasyonundan yakıt alırken “Eh buraya kadar gelmişken bi dolanalım” diye bir ses gelir yanımdan. English Home komşu kapısıdır çıkın çıkın gelin misali her çıktığımızda uğrarız. Hem kendimize hem hediyelik alımında ne alalımın çözümüdür.

Birgün yine yorgan alacağız, yorganımız yok değil aksine yorganı yastıkları toplasak bir mağaza açarız. Hatta Çin’in kardeş şehrimiz Yiwu’dan İpek kozasından geleneksel usulle üretilen mağaza atölyeden yorgan dahi almışlığımız vardır. English Home’daki tezgahtar kız yatak ölçülerini sordu. 190/200’dir herhalde dedim. Daha sonra, “Yanlışlık olmasın nasıl olsa buraya uğramamız eksik olmuyor ölçelim de gelelim” diyerek ayrıldık.

Ertesi hafta: Daha önceki günlerde de gide gele, ahbap olduğumuz sempatik biraz topluca tezgahtar kızı arıyor gözlerimiz mağazaya girdiğimizde. Bulduk. O da bizi tanıdı artık.  “Kızım, biz bu ara netflixte İngiltere kraliçesinin (The Crown) hayatını izliyoruz. Her halde dizinin etkisinde kaldık kraliyet yatak ölçüsünü vermişiz, bizim ölçü haliyle o kadar değil bu kadarmış” dedik. Her gittiğimizde, yeni bir şey var mı diye uğradığımızda, onu görür gülümseriz. 

Çok yakın zamanlarda anıları olan günlerimiz, yaşlılıkta aradan uzun yıllar geçsin diye beklenti olamayacağı için hemen nostalji oluyor. Unutulmaz anı oluyor. 

Oysa, her günün, her yaşanmış anın, unutulmaz olması hayatın dolu dolu yaşanması demektir. 

“İki günü eşit olan aldanmıştır. Gününe ilavede bulunmayan ziyandadır.” hadisi, bunun en değerli ve en veciz ifadesidir.

BİR KENTİN UYANIŞI

      İlkokul. Okuma yazma öğrendikten sonra geliştirilmesi için öğretmenler “Günlük tutun, hergün ne yaptığınızı yazın” diye süregelen bir ödev verirlerdi. Her günümüzü yazarken başlangıçta “Sabah uyandım elimi yüzümü yıkadım… ile günlüğe başlardık. 

      Sabahları annemizin güzel sesiyle uyandırılırken (ben çocuk, annem sağ olsa) uyku mahmurluğu, yatak keyfi biraz daha sürer annemizin ses tonu bu nispette artardı. 

      Artık yatak odasına kapı çalınarak girildiği yaşlar geldiğinde sabah kalkabilmek için saatler kurulmaya başladığında komşunun duyduğu saat zilini bizler duymazdık kapı çalınıpta girildiğinde yataktan fırlayış ile tavandan sarkan abajura çarpardı başımız.

      Yıllar geçtikçe uyanma şekilleri uyandığımızda ki haleti ruhiyemiz, hislerimiz, yüzlerimiz, yüreklerimiz, kalp atışlarımız, heyecanlarımız, morallerimiz, işe gitmenin bin tonunu yaşadığımız günlerimiz olmuştur. Sendromlar yetmezmiş gibi birde Pazartesiyi ekleriz. Ama nihayetinde,  ortaokul çağlarında babama, (ortaokulda olsam babama yine okusam.) Ahmet Kabaklı’yı okuduğum Tercüman Gazetesi’nin, başlığının altında “Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.” Diye yazılıydı.

       Bunu idrak ettiğimiz, hayatın anlamını anladığımız yıllara rastlar.

      İnsanoğlu kenti yapar. Yaptığı kentin bir uyanışı vardır. Kenti canlıya benzetirim. Plansız gelişen kentleri mutasyona uğramış canlı gibi nitelendiririm. Planlı kent haza beyefendidir saygıyı hakeder, bu saygı zamanla sevgiye dönüşür. 

     Sevdiğimiz kenti hor kullanmayız, kullanmak istemeyiz. Kullandırtmayız.

     Kent sabah beşte uyanmalıdır. Her insanın elini yüzünü yıkadığı gibi kent yıkanmalı temizlenmeli süpürülüp ondan sonra uyanacaklara hazırlanmalı. Sonra adım başı kurulmuş market dediğimiz alışveriş mağazaları lojistiğe başlamalı. Kağıtçı, tavukçu, gazlı içecek, yoğurtçu. Sebze meyve peynir tereyağ mandıra, Kısa sürede tamamlanmalı trafiğin üçüncü sırasına park etmemeli, boşaltmalı malı kamyonlar sıra sıra. 

      Sonra servisler çıkagelir mümkünse sessiz, klaksonsuz, kornasız, sanayi kenti Manisa’ya! Fabrikalara işçi taşımaya. 

      Memur kahvaltısını işyerinde yapsada mesaisini aksatmaz. Dokuza kadar bunların telaşı biter. Dokuz olduğunda okul zili çalar haydi çocuklar sınıfa, istikbal onlarda. 

        Esnaf eskinin ahi teşkilatıdır. O edeple canlanır caddeler, kalkar kepenkler, aydınlanır vitrinler. Bu, kentin kısacası uyanışıdır.

    Oysa:

    Sabahın ayazı, havanın tan yerinin ağarmadığı, ufacık bedenlerin gözlerinin açılmadığı mahmur, mahzun, ağlamaklı,  okullara gidilir, kitaplar defterler açılır, eğitim yapılıyor sanılır.

     Esnaf keyfidir zorlama veya saat mefhumu, zaten sabah ezanında gelen de artık yoktur. Önce temizlik kovaları paspaslar, sonra sırayla mankenler, askıda donlar, kaldırıma. Caddeye bordür dibine salon fiskos köşesi gibi takımlar sehpa, tabure konulur. Sehpa, seslenilmeyince masa, tabureler koltuk olur.

      Süpürülen işyerleri, kaldırımın dibine boşaltılır çöpleri. Sabahın köründe tak tuklar, inşaatın önüne caddeye indirilen demirler. Karayollarında alışa geldiğimiz çok uzaklardan okunsun tipinde görüntü kirliliği devasa tabelalar. Tabeladan medet ummalar. Okul önlerinde nöbet tutan, koca gece havlayan köpekler sabah kaldırımlarda uykudalar. Mamalar saçılmış her yere, akşamdan kalan kemiklere musallat olur sinekler. Kaldırımlar kirin pasın aynası, ağaç dipleri izmarit tarlası. Yıkılmayan izinsiz yapılar cabası…

       Çöken, oynayan, sık sık kazılıp bozulan kilit parke taşlar, tamirat için kazılan asfaltlar, unutulan çukurlar. Tamiratlar için araya aracı konulur. Tamiratlar eskisinden kötü olur. Asfalt döküldüğü gibi lök diye kalır, parke taşlar acemi usta savunması çökecek diye hep kodsuz yüksekçe yapılır. Kış boyu bakılan ekilip biçilen yeşillikler, baharla birlikte masalar sandalyeler ezilen bozulan çimler… Daha neler neler. Çek kulağını uzasın derler.      

       Üstüne alınmayanlar çıkabilir. Yukarıda, kamudan sivil toplum kuruluşlarına kadar her gruptan insanın yaşadığı Manisa’dan bahsediyorum. 

      Bu şehir! yedisinde neyse yetmişinde de o. Geleceği olmaz mı canlıların? Canlı diye nitelendirdiğim gelişen kentin. 

      Bu kentin uyanışı değil.

      Unutuluşudur. 

Gazetesi – 03 Ocak 2022, Pazartesi

Gazetesi – 03 Ocak 2022, Pazartesi
— Şurada oku www.manisadenge.com/m/e-gazeteler/1647-2021-12-24

E-Gazeteler


E-Gazeteler
— Şurada oku www.manisaolaygazetesi.com/m/egazeteler/1487/manisa-olay-gazetesi

MANİSA HUZUREVİ VAKFI (2)

   Tüm bu uğraşlar meyvesini vermiş, şimdiki ormanlık alan bulunmuş, o akşam Eşref amcanın telefondan duyulan coşkulu sesiyle evde bayram havası vardı. Babam yer bulundu diye sevinirken biz de artık telefon rahat bir nefes alacak diye seviniyorduk!        

    Herşey bitmiş, projeler hazırlanmış, 1986 yılı sonunda Eşref Orcan adına inşaat ruhsatı alınmıştı. Babam inşaatın başlayacağı gün temel atma töreninde “Abdurrahim bey (Rahnetli Abdurrahim Ot vakıf kurucularındandır.) ile konuştuk inşaatın yapımında kontrollüğü meccanen sen yapacaksın” diyerek beni görevlendirmişti. Manisa Belediye Başkanı Rahmetli Ertuğrul Dayıoğlu iş makinalarını kamyonları göndermiş temel kazısı yapılırken birçok davetli de hazirunda bulunmuştu ben birçoğunu tanımıyordum.

     İnşaat envanterini Abdurrahim ağabey tuttuğu için kimlerin ne bağışta bulunduğunu pek hatırlamıyorum. Ancak Abdurrahim ağabey daha sonra bağışcıların, hizmeti geçenlerin adlarını büyükçe bir levhaya yazıp giriş salonunda ki duvara çakmıştı. İnşaat 05.01.1996 yılında bitirildiğinde bağışlar ile yapımı 10 yıl sürmüştü. İnşaatın bitmesine yakın Abdurrahim Ağabeye “Artık görevim bitiyor ama ben yine yanınızda olurum” dememe rağmen beni bağlamak için önce kurucular kuruluna sonra yönetim kuruluna yazdı. Ancak birçok toplantıya katılamadığımdan ayrılmak istememe rağmen yine bırakmadı “Babana sözün var” deyip tuttu.  O gün bugündür şimdi başkanlığını yaptığım yönetim kurulundayım.

  Vakfa yer aranmasının başlıca sebeplerinden biri şehrin gürültüsünden trafiğinden asude sakin huzurlu bir ortam olmasıydı. Gerçi o tarihlerde Küçük sanayi sitesi inşaatları yeni başlamış, 75. yıl mahallesi henüz  zeytinlik alan, Manisa Birlik alanında saksağanlar, karatavuklar ortalığı çınlatıyordu. Güzelyurt diye bir semt hiç yok, bu isimde Kıbrıs’ta bir şehir olduğunu dahi pek az bilen vardı, henüz kardeş şehir olmamıştık hatta kardeş şehir diye bir tanımlama dahi yoktu.   Organize sanayi bölgesi ikinci kısmı  henüz boş, Manisa’lı küçük sanayiciler atılım yapıp buraya geçmek için cesaret topluyorlardı. Kısacası neredeyse bu bölgede heryer huzurevi yapılabilecek şekilde tarla bağ bahçe ve ucuza alınabilecek imarsız yerlerdi. Ama istenilen huzurlu yer, şimdiki ormanlık alanın yamacında, çam ağaçlarının arasında, birçok kuş sesinin ormanda yankı bulduğu, sabahları tan yeri ağarırken andoliplerin melodisi, Spil’in esintisinin son bir kez çam dalları arasında gezindiği,  Manisa’nın yaz sıcağından üç beş derece daha serin olduğu sakin huzurlu bir yerdi.

      İnşaatına 1986 yılında başlandıktan sonra bitmesine yakın Celal Bayar Hastanesi’nin bu bölgede yapılacağı haberleri gelmeye başlamıştı. Huzurevi sakinleri; sessiz sakinliğini, huzurlu havasını teneffüs ederken hastane bitmiş doktor ve sağlık ihtiyaçları ayaklarına gelmişti. Aradan geçen onca yıl boyunca Celal Bayar Hastanesi; ek binalar, poliklinikler, sağlık teçhizatı, ekip ve ekipman ile sağlık yönünden donanıma sahip olmuş ve burnumuzun dibine en son yapılan yeni polikinikler ile bizim huzurevinden rahatça ulaşılabilmesi için bizim kapının karşısına kapı açılmıştı. Bağırsan duyulacak kadar yakın olan bu durum huzurevimizde yaşamak için  önde gelen tercih sebeplerden biriydi.

    Hastanenin yakınlığının avantajına rağmen Vakfımızda sosyal çalışmacı müdürümüz, sosyal hizmet uzmanı müdür yardımcımız, kurum doktorumuz, psikoloğumuz, fizyoterapistimiz, beş uzman hemşirenin yanında özel bakım yataklı yaşlılara sosyal ve temel hizmetlerini karşılayan onbir özel bakım teknikeri, dört yaşlı bakım elemanı, dört temizlik görevlilerimiz mevcuttur. Ayrıca haftanın belli günlerinde kurumumuza gelen sözleşmeli nöroloji ve ortopedist uzman doktorlarımız ile daha da konforlu hizmet verilmektedir.

    Yıllar önce muhafazakar tutumun ağırlıkta olduğu toplumumuzda yaşlılarımızın huzurevlerine yatırılması gizlenecek aile sırlarından biriydi! Ancak değişen yaşam şartları, sosyal hayat standartları, çalışma iş aş derdinde ekmek peşinde başka şehir ve ülkelere göçler ile  zamanımızda huzurevlerinin bir ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

     Okuma salonumuzun yanında konser ve söyleşi salonumuz, halk eğitim merkezinden gelen ressam, el işi, boyama ve seramik sanatçısı eğitmenlerimiz ile hoşça vakit geçirebilecekleri atölyelerimiz, fizyoterapi merkezimiz, bahçeye açılan yemekhanemiz, mescid, spor yapabilecekleri geniş bahçemiz,  yürüyüş yollarımız, özel günlerde kutlama ve eğlencelerin yapıldığı, tavla turnuvalarının tertip edildiği dinlenme ve televizyon salonumuz ile verilen hizmetler sayesinde mutlu ve huzurlu bir yaşam merkezidir. Ayrıca Manisa’da ilk ve tek Huzurevi Vakfıdır

MANİSA HUZUREVİ VAKFI (1)

      Geçen Cuma günü: Manisa Huzurevi Vakfımızın 30 yıldır vakfımız ile özdeşleşmiş Gönüllü Hanımları bir otelde yemek organizasyonu düzenlediler. Yemeğin amacı, kendi grup üyeleri ile pandemi döneminden önce başladığımız ikinci yaşlı bakım ünitemizin bağışta bulunan hayırseverlerimize (hanımlarına) teşekkür etmek ve plaketlerini takdim etmekti. Basından takip etmişsinizdir.

       Gönüllü hanımlar başkanı eşim İnci Açıkdil (Bu görevi gönüllülük usulü ile devralıp devrediyorlar.) 

         İnci Açıkdil konuşmasında: 

        ………….1976 yılında kurulan vakfımız, 1994 yılında bağışlar ile tamamlanan binamızda, o yıllarda toplumumuzun muhafazakar tutumu ve anlayışı ile az sayıda yaşlıya hizmet vermeye başlamıştır.

       Eski yıllardaki muhafazakar tutum, günümüze gelindiğinde huzurevlerinin bir ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

       Vakıf binamızda yapılan tadilat ile, 2016 yılında birincisini 2020 yılında da ikincisini yaptığımız özel bakım servislerimizde temel ihtiyaçlarını gideremeyen 45 yaşlımıza hizmet verecek kapasiteye ulaşmış olduk. Şu anda 30 yaşlımız bu özel bakım hizmetini almaktadır.

        Normal, ayaklı yaşlı tabir ettiğimiz 52 yaşlımız vardır. Toplamda kapasitemiz 97 kişidir.

      Vakfımızda sosyal hizmet uzmanı müdüre hanım, yine sosyal hizmet uzmanı müdür yardımcısı, kurum doktoru, psikolog, fizyoterapist, ön muhasebe elemanı, beş hemşire, onbir yaşlı bakım teknikeri, dört yaşlı bakım elemanı, dört temizlik elemanı, olmak üzere 30 çalışanımız mevcuttur.          

       Ayrıca sözleşmeli olarak destek aldığımız, Nöroloji uzmanı, ortopedist doktorlarımız da haftanın belirli günlerinde hizmet vermektedirler…………….

Açıklamalarda bulunduktan sonra plaket takdim törenine geçilmişti.

     İşte; 1976 yılında Vakıf olmuş, 1986 yılında inşaatına başlanmış, 1996 yılında da yaşlı kabulüne başlanmış Manisa Huzurevi Vakfı 1976’dan bu yana 45 yıldır Manisa’da ilk ve tektir. 

    Çocukluğumun bir çok anısının daha dün gibi hafızamda olduğu bahar mevsiminde başlayıp sonbaharda neticelenen üç dört ay süren bağ hayatımız şimdiki Hafsa Sultan Mahallesi’nin bulunduğu bölgede Altınçukuru mevkiinde geçmişti. Kirazın, eriğin birçok çeşidinin yanında incirin bardacığından lopuna, taş bademinden diş bademine, üzümün misket, şam, siyah, razaki, tabiiki kehribar tanesi çekirdeksiz üzümüne kadar bir çok meyvenin bulunduğu lezzetleri hala damağımda olan bağımızdaki yaşantımda: Kocagudo isimli köpeğimin arkadaşlığı, ağabeyimlerden kalan philips marka bisikletimin aşkı, hala anılarımda dururken, sapantayla ayaklarımın ucunda ağaçtan ağaca izlerini sürdüğüm şimdi nesilleri tükenmiş, ötüşleri susmuş kuşların nağmeleri kulaklarımdadır. Altınçukuru tabiri, hakikaten geçimimize destek sağlayan bağbozumundaki üzüm çuvalları, tımarın adı gibi herbiri altın değerindeydi.

    Ancak yıllar sonra gecekondulaşan Manisa’da gecekondu yapılaşması bizim bağımızı da sarmalamıştı. Satmak zorunda kaldığımız bağımız, önce tek katı yapılmış olan evimizin diğer iki katını tamamlatmıştı. Manisa Lisesi’nden sonra üniversite imtihanlarına hazırlanırken babam, kırmızı ahizeli bir telefon almıştı eve. İstanbul Yıldız Teknik Akademisi Mimarlık Bölümü’ne gittiğimde anlamıştım meğer babam iletişim için altyapı hazırlıyormuş. Oturma odasındaki büfemizin üzerinde duran akşamları babamın daha çok ajans dinlediği lambalı Philips marka üzerinde dantel örtü bulunan  radyonun yanına annem, üzerine dantel örtüsünü yaptığı telefonu yerleştirmişti.

     Yıldız Mimarlık Fakültesi’nden 1973 yılında mezun olup Manisa’ya döndüğümde babam telefondan neredeyse her akşam olmasa da iki akşamda bir Eşref Orcan amcayla uzun uzun konuşurdu. Zaten çok az çalan telefon, akşam yemeğinden hemen sonra çaldığında Eşref amca arıyor derdik. O kadar uzun konuşuyorlardı ki annem, büfenin yan tarafı ile duvar arasındaki boşluğa bir sandalye yerleştirmişti. Babam artık oturarak konuşuyordu. Bu konuşmaların tamamı Huzurevi ile alakalıydı. Huzurevine yer aranmasından tutunda, inşaatına, bağışçılar vasıtasıyla yapılmasının programlanmasına, kimlerin bağışta bulunacağına kadar birçok detay üretiliyor ve bir an önce yerin bulunması heyecanını yaşıyorlardı…

AYAK UCU

Ayak parmaklarının ucunda durmaya çalışan dengesini bozar gibi olduğunda ayak tabanlarını yere yapıştırıyor anlık dinlenme ile tekrar parmaklarına güç veriyordu.

Yılda sadece onbeş milyon insan, Louvre 

Müzesi’nde bu resmi görmek için bu odaya girer diyerek övünen fransızlar belirli sayıda insanları odaya alırlar. Arka planda kalanlar ayak parmaklarının ucunda yükselmeye çalışarak bu sanat eserini görmeye çalışırlar. Bazen öndekinin omzuna tutunmak zorunda kalırlar düşmemek biraz daha parmak ucunda kalabilmek için.

Yol kenarına dizilmiş insanlar resmi geçitte, işte geliyorlar nidaları yükseldiğinde arkada kalmışlar, suyu içtikten sonra başlarını kaldıran ördekler gibi başlarını kaldırır boyunlarını uzatır parmak uçlarında kalkarlar, bu şekilde boyları bir buçuk misline çıkar.

Hafriyat makinesinin homurtusu, her güç verildiğinde yandaki duvar olmuş binalar arasında yankılanırken şiddeti katlanarak artar. Yoldan geçen meraklı bakışlar ilgiyle gürültüye doğru yaklaşırlar binanın bir hayli çukurlaşmış olan temel hafriyatının kıyısında uçurumun ucundaymış gibi bir ayak önde diğeri geride yan pozisyonda duran öndekilerin arkasındakilerin ayak uçları harekete geçer ancak dengeyi kaybedip öndekiler ile birlikte makinanın önüne düşme ihtimali yüksek olmasına rağmen yine de denerler, bazıları öndekine doğru düşer gibi olduğunda şamata başlar. Meraklı bakışlar karşısında iş makinasını kullanan operatör ekskavatörün kepçesini fırıldak gibi döndürüp kocaman kepçesinden toprağı kamyona boşaltma esnasında kamyonun içindeki şoför gayri ihtiyari başını eğer. Meraklılar heyecanla bağrışırlar.

Hep öyle derler, direksiyon hakimiyetini kaybeden sürücü (aslında telefonuyla mesaj çektiğini veya telefonda karşı taraftaki ile kavga ederek konuştuğunu söylemezler, söyleseler araç kullanırken telefonunu elinden bırakmayan sürücülere ders olmasın diye) yolun kenarındaki direğe çarptı şans eseri sürücü hafif sıyrıklarla kazayı atlattı. Trafik polisleri her ne kadar emniyet şeridi çekseler dahi şeride yaslanacak şekilde, ayak ucunda duranlar da dahil “Verilmiş sadakası varmış” diyebilmek için omuz omuzadırlar.

Merak= Teveccüh, heves, kaygı… bunlar insan hasletidir. Ancak yukarıdaki misallerde çoğu zaman kazalar yaralanmalar, kavgalar da olur. Bunun İçin insanın başına ne gelirse meraktan gelir. Bu meraklı bakışların esnasında veya sonrasında; “Ne bakıyorsun birader,” “Git yoluna kardeşim,” “Dayı sen baksana işine .”  

Küfürün bi alt versiyonu olan dayılanma sinirlenme edaları, yeni bir merak alanı oluşturmaya namzettir.

Ancak ayak ucundan ziyade tabanlarını sağlam basanlar, güç aldıkları zemine iz bırakarak yükselirler. Bıraktıkları iz, tarih sayfalarından biri olur.

GÖLMARMARA,TARİH SAYFALARINDAN SİLİNDİ. GEDİZ’DE SIRAYA GELİNDİ.

Filmlerde sıkça görürüz dağdaki ahşap evinin terasından kıstığı gözleriyle ufukları süzerken, yaşlı adam “Bu kış çetin geçecek” der. Bizim yağışsız kurak geçen aylarımız da bu film karesini anımsatıyor. “Bu yaz kurak geçecek.” Kurak yıllarda daha önce ozon tabakasına bahane bulunurken meğer işin bahanesi değil gerçeği, ülkemiz kuraklığa doğru hızla gidiyormuş. İnsan şehri yapar derken insanlarda ülkeyi yapıyor. Toprağın, suyun, ağacın, ormanın kıymetini bilmezsek olanlardan ne bekleriz ki?

        Jeomorfoloji biliminde doğanın tahrip olması iki farklı olaya daha doğrusu felakete bağlanır. Birincisi, sel, deprem, heyelan, rüzgar, vb gibi tabiat olayları.  İkincisi insanların yaptığı, maden ocakları, karayolları,  plansız yerleşim alanları, kentleşme, kontrolsüz sanayileşme, orman yangınları gibi yeryüzü tahribatları.

         Gediz (Hermos): Murat Dağı’ndan doğmuş dünyanın oluşumu zamanında çöken ve yükselen yer kabuğunda kendine bir yatak bularak Ege Denizi’ne doğru yola çıkmış, Uşak’tan geçip Selendi’ye ulaşmış volkanik yapı burada Gediz’e yatak hazırlarken yorgan gibi üstüne gelen lavları soğutarak yüksek duvarlar meydana gelmiş Yelimere Kanyonu oluşmuş.

        Buradan akmakta biraz zorlansa da Kula’ya geldiğinde daha doğrusu Katakekaumene’ye geldiğinde aman Allah’ım; tozlar, dumanlar, kazanda kaynayan Kula keşkeği gibi ordan burdan fışkıran lavlar, gulup gulup yaparak kaynayan tepecikler ile boğuşmuş. Yol boyunca lavlar, tepeciklerden inip çıkıp akarken her bir krater ağzından, aşina bildiği toprakları vadileri yol etmiş akmış, gitmiş de gitmiş. Gediz bunlarla yıllarca cebelleşmiş. Kâh yönünü çevirmiş güze, kâh kızgın lavlarla gelmiş yüz yüze, ne yöne gideceğini akacağını bilmez avare bir halde, darbeyle başı ezilmiş yılan gibi kıvrılmış eğrilmiş bükülmüş çoğu yerde kıpkızıl lavları soğutmuş heykel yapmış, üstüne çok gelenlere yenik düşmüş, vadilere çökmüş. Her çöküşte zeminde bıraktığı çökeltiler ile yaşanan zamana çentik atmış. Kula Peribacası, Adala kanyon loncası, derken Ahmetli’ye yaklaştığında nefeslenmiş lav akıntıları ile boğuşmaktan bitap düşmüş Gediz. Ahmetli, Dibekdere, Kendirlik, daha ileride Gölmarmara’ya ulaştığında, bu düz alanda, bölgede, ovada, Gediz, Amazon yağmur ormanlarında ki sular nehirler gibi sakin durgun ve ormanların içerisinden akmış yıllar, yıllar önce. Bu topraklara taşıdığı alüvyonlar ile bereketi de taşımış. Bulduğu geniş düz yumuşak kumlu zeminde yayılmışta yayılmış. Siz Ramazan Pidesi deyin ben diyeyim Seha Ülkesi. 

      Gediz’in suladığı verimli topraklar, lav kumlarından oluşan tarlalar, eski insanlara mekân olmuş her bir kıvrımına boyna dolanan fular gibi birileri gelmiş otağ kurmuş. Kimileri beylik, kimileri dirlik, güçlü ve kalabalık olanları krallık olmuş. Seha Ülkesi 12 Pisidia kentinden oluşmuş. Seha Krallığı da, Ahmetli’nin Dibekdere, Kendirlik az daha gidince Marmara gölü ve şimdiki Hacıveliler’in sırtlarına Kaymakçı Tepesine Gediz’in Marmara Gölü’nü oluşturduğu geniş, denizi andıran bölgeye yerleşmiş. Tarım ile zengin olan bu krallık büyük tekneler ile Ege Denizi’ne Gediz’den ulaşmış denizaşırı tarım ticaretini de elinde tutarak Gediz kıvrımlarında ki diğer kentler ile ticareti yönetmişler.

       Gediz: Lavlarla olan güçlü savaşı, büklüm büklüm kıvrılarak akışı, topraklarında insanlara hayat bağışlayışından asırlar sonra, doymaz insanlar ile yüz yüze gelmiş. Kaybolan ihtişamı ile sicim gibi olmuş, rüzgârlar yağmur bulutlarını başka yerlere taşımış. Söğüt yeşilleri kaybolurken; taşkın önleyeceğiz diye kesilirken etrafında ağaç kalmaz, yağmayan yağmur, akmayan dereler, Gediz’i beslemez olmuş. Yayıldığı topraklarından çekilmiş de çekilmiş. Kendilerinden başka birşey düşünmeyen birçokları gelmiş bu topraklara, hatta Gölmarmara çekildikçe susuz kalan taban topraklarına çekilen suyun her karışına adım adım girmişler. 

      Yılda üç mahsul kaldıran, ekilip biçilen toprakların bereketini bilmeyenler, şükretmeyenler, suları çekilen Gediz’i sanayi atıkları ile kirlettiler, tarımsal ilaçlarla zehirlediler. Gediz’in binlerce yıldır suyunu depoladığı Marmara Gölü bile sazlık oldu. Sulama göletleri ile kapatılan dereler, ortaçağ kaleleri gibi beden duvarlı barajlar, Gediz’i beslemez, suyunu vermez oldu. Odun olsun diye kesilen ağaçlar yağmuru çağırmaz oldu. Az verim ile toprak yetmezken çekilen Gediz’in yatağını tarla yaptılar, bağ yaptılar ama sulayacak su bulamadılar. 60’lı yıllarda sol sahil sağ cahil sulama kanallarına regülatör denilen düzenleyicinin kapakları ile hür akan Gediz’in sularını, insanlar yönlendirmeye, açılan kanallara akıtmaya başladılar. Sularının yönlendirildiği Gediz’e gem vurulan regülatörün olduğu yerde yıllar önce dolu dolu akan sularının taşıdığı yatağının dibinde ki taşlar kayalar çıkmış orta yere. Onlar bile çatlamış. 

      Su bulamayanlar 50-100-200-300 metre derinlere kadar boruları tarım adına sapladılar. Gediz’in kuruyan topraklarına sulama suyunu yukarı çıkarmak değil, vampir gibi emmek için. Pata pata motor sesleri yankılanırken Gediz grabeninin, ovanın boşluğunda, “Sular çekildi biraz daha derine inelim” sesleri gelirken köy kahvelerinden, bereket tanrısı Hermos’un (Gediz) karaların karasına boyanmış sularından medet umanlar Seha’lı değildiler, çünkü onlar en son, altları düz katamaran denilen yelkenliler ile denizaşırı ülkelere gitmişlerdi.

         Gidemeyenler, burada kalanlar yağmur duasına çıkanlarmış.

         Yağmur duasının yetmediği günler gelmiş çatmış. Allah akıl fikir vermiş, insanı yaratırken rızkını da yaratmış. Ama har vurup harman savurmayı, bolca harcamayı, israfı, kendinden başka diğer canlıları düşünmemeyi yasaklamış, hatta günahlardan saymış. Günaha girenin işi rast gitmez, kendinden başkasını düşünmeyenin beti bereketi kalmaz. İflah olmaz. Bu duruma gelinen noktada artık dua da fayda etmez.

       Hala akıllanmamışlar ki kurumuş Gölmarmara’nın taban toprağı insanlar tarafından yağmalanıyor. Bu göl kimin malı? Bunu düşünen yok. Yağmaladığınızda yetkililer çekilen suyu seyrederken şimdi toprağı da seyrettiler diyelim. Siz bu topraktan elde edilecek gelirin size faydasının olacağını mı düşünüyorsunuz? Kazandığınızı mı sanıyorsunuz? Onca balık, börtü böcek, cennet dediğiniz binlerce kuş buradan beslenirken, göçüp geçtiklerinde suyundan içerken, Sazan balıkları çok kimseye rızık olup geçim kaynağı sağlarken, insanlığa gıda olurken, ganimeti suda bulup, bolca mahsulü sudan gelir sanıp, her yıl kuruyan göle azalan suya bakıp bakıp çare aramazken, benden sonra tufan derken. Sizden sonrasına kalmadan tufana yakalandınız.

Bu harmanın gelir sonu, kapışın giderayak!

Yarın bakarsınız o da biter bugün çatlayan toprak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Paylaştırın, kapış kapış, parselleyin, çabucak…

       SEHA ÜLKESİ

        Seha veya Şeha, Kaymakçı Tepesi veya Kaymakçı Kalesi.

        Marmara Gölü havzasında göl manzaralı tepede yaklaşık 10 yıldır sürdürülen  araştırmalar neticesinde Gölmarmara Hacıveliler Mahallesi’nde, Lidya’lıların atalarının yaşadığı tahmin edilen büyük bir kale bulundu. MÖ 2000’li yıllara ait Hitit İmparatorluğu kaynaklarında Seha Nehri Ülkesi olarak adı geçen Gediz Havzasında Kaymakçı olarak bilinen tepede projenin kazı başkanlığını Koç Üniversitesi Arkeoloj ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Christopher H. Roosevelt ile Christina Luke, kazı başkan yardımcılığını ise Yaşar Üniversitesi Turizm Rehberliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy ile toplam 40 civarında Türk ve yabancı arkeolog ve arkeoloji talebesi kazı çalışmalarını yürütüyorlar.

      MÖ 2 binli yıllar Lidya’lılardan Sardes’den önce yerleşilmiş Bu bölgeye, Gölmarmara’nın o dönemde adı neydi bilen yok ancak şimdikinden daha geniş ve büyük bir göl olduğu kesin çünkü her yıl suları çekilerek göl yavaş yavaş küçülmekte göl tabanı tarıma açılmaktadır. Bir zaman sonra göl kuruduğunda tamamen tarıma açılmış olacak oysa susuzluktan tarımda yapılamayınca çatlak çorak tuzlanmış toprakta ot arayan bir kaç cılız inekten başkası görülemeyecek bu bir kehanet değil maharet. (Gölü besleyen dere yataklarına köyler mezralar evler yapılırsa, dereler doldurulup tarım toprağı diye kullanılmak istenip gasp edilirse, Gediz’in kirletildiği gibi bu gölün suyu neden çekiliyor kuruyor diye herkes kayıtsız kalıyorsa mahir olduğumuz konulardan birini daha hallediyoruz demektir. Kuşlar başka cennet, göç için başka rota bulsunlar.)

        Gölün etrafında Hitit Krallığına ait beş yerleşimden bahsedilir. Bunlardan biri de şimdikilerin dediği Kaymakçı Kalesi. Diğer kaleler ile ilgili her hangi bir araştırma yapılmadığı tarih kitaplarında da çok silik yazıldığı için şimdilik araştırmayı beklemede. Yeryüzü hareketleri ile oluşan Gediz grabeni (3500 yıl önceleri Seha,1000 yıl önce Hermos deniyor) çok verimli topraklara sahip olan Seha grabeni çevresinde 2 bin yıl önce beş yerleşimi barındırmış olabilir. Seha nehri gölün içinden geçiyor hatta bu bölgede genişleyerek gölü oluşturmuş da olabilir Demirköprü Barajı gibi çünkü eski devirlerde böyle bir gölden bahsedilmemektedir. (Gölmarmara’da yıllar önce yaşayan bir cins balığın: Gediz’in Ege Denizi’ne boşaldığı Menemen/Bağarası deltasından geçerek Gölmarmara’ya veya nehrin genişlediği yere ulaştığı ve burada yumurtladığı yavrularının aynı suyolunu takiple okyanuslara döndüğünden ve derin denizlerde yaşadığından bahsedilir.)

      Truva Kentinin dört katı büyüklüğünde olduğu tahmin edilen bu yüksek tepeye (adı bilinmiyor kazılar henüz yeni sayılır.) Hitit krallığına bağlı Pisidia şehirlerinden Kaymakçıya sahip olan ve bölgenin başkentlerinden biri olduğuna kesin gözüyle bakılan bu alanda bu güne kadar ki yapılan kazılarda büyük tahıl depolarına rastlanmış. Bu depolarda buğday, arpa vb. tahıl ve gıda tohumları incelendiğinde Sardeslilerin atası olduğu tahmin edilen yöre halkının depoladığı tohumlarında zamanımız tohumlarının GDO’suz atası sayılabileceği incelemelerden sonra kesinleşecektir! Bu büyüklükte ki depolar ‘Yedi yıl kıtlık yedi yıl bolluk’ Yusuf’un kehanetine işaret ediyor olabilir!

     Bu tohumları diğer beş adet yerleşime satıyor olabilirler, bu şekilde bölgede ticareti öğrenip geliştirmişler ki Sardes’e yerleştiklerinde ipek yolu ticaretini ellerine geçirip insanlığın başına çoraplar ören parayı da icat edip Lidya Krallığı ile bölgede söz sahibi olmuşlar. Bintepeler’de binlerce işçi çalıştırıp toprağı yığıp tümülüslerden mezar yapacak kadar zenginlemişler.

    Kaymakçı Kalesi’nin çok geniş bir alana yerleşmiş olduğu uydu ve yüzey araştırmaları yapılan teknik aletler ile belirlenmiş. İlk yapılan kazılarda tesadüfen tahıl ambarlarına rastlamışlar. İki insanın yan yana yürüyebileceği genişlikte ki sokakların kenarına yerleşmiş, temelleri ve yıkılarak alçalmış duvarları kalmış evler kerpiçten yapılmış. Organik bir yerleşim planı olan kent, kale surları içerisinde kalacak ve kalabalık bir yerleşimi sağlayacak şekilde çok sıkışık bir düzende yapılanmış. Tepenin üst noktasına yakın kent merkezi olabilecek bir yerde yönetim yapılarının olduğu tepeden aşağıya dönerek inen dar sokaklarda ki evlerde halkının sur duvarları ile çevrili kalede güvence içinde yaşadığı sur dışında ve Seha nehri kıyısında ki tarlalarında tarım ile geçindikleri biliniyor.

Şu da bir gerçek ülkemizde arkeoloji tercih edilen bir meslek olmaya başladı. Kazılar ve buluntuların incelenmesinde daha isabetli kararlar alınıp yerleşim hakkında kesin açıklamalar yapılabildiği gibi teknoloji sayesinde konservasyon çalışmaları hız kazanarak tarihleme, antik yerleşim hakkında yaşantı ve kültürleriyle ilgili bilinmek istenenler kısa zamanda sonuçlanmaktadır. Bahsi geçen kazı ekibi bu özelliğe sahip.

        Her noktasında, adım başı denilecek kadar antik yerleşimleri olan Anadolu’nun batı bölgesinde ki bu alanlarda kazıldıkça tarih adeta fışkırmaktadır.

       Alaşehir ilçesinin altında ki Philadelphia Antik Kenti (St.Jean Kilisesi), UNESCO belgeli Kula-Salihli Jeoparkı ve Kollida Antik Kenti (kral mezarları), Salihli Sart Antik Kenti (Sardes Kilisesi), Adala Kanyonu, Bintepeler, (Lidya Kral Mezarları, tümülüsler) Kaymakçı Seha Ülkesi ve Akhisar Thyateria Antik Kenti ve kilisesi.

       Bu güzergâhın turizme kazandırılması için gereken yardım yapılmalı, destek sağlanmalı. Kazı evi ve sosyal tesisi olarak nitelikli bir mimari proje hazırlamışlar uygulamaya geçilmesi için gerekli izinler alınacak. Böyle bir proje bu bölgede uzun yıllar çalışılacağı, kazı ömrünü uzatacağı ve önemli bir tunç çağının ortaya çıkarılacağı demektir.

UNESCO belgeli Kula-Salihli Jeoparkı’ndan sonra aday listesinde olan Sart Antik Kenti ve Bintepeler ile UNESCO belgeli bir zincir oluşturacak olan bu güzergâh: Dünyanın oluşumu, yerleşimi, tarih ve kültürü açısından önemli ipuçlarına sahip.

CANIM, ORADA BURADAYMIŞ.

    Rahmetli Babam 1989 yılında hak’ka yürüdü. 1973 yılında İstanbul’da mimarlık eğitimimden sonra evlilik çoluk çocuk derken  vefatına kadar 16 yıl bir arada oldum kendisiyle. Rahmetli Annemle daha uzun 45 sene aynı çatı altında beraberdik. 2018’de o da hak’ka yürüdü. Anıları taze olduğu için onun anlattıkları, konuştukları, laflarını sık sık yadederiz. onun ağzından konuşuruz. 

    Rahmetli Anam “İnsanın neresi ağrıyorsa canı ordadır derdi.” Yaş ilerledikçe canımı her yerimde arar oldum. Ağrıyıp sızlanma duymanızı biraz daha uzatmak istiyorsanız hareketli olun. Her ne şekilde hareketlilik yapıyorsanız durmayın. 1 metre yükseklikten atlayanlara özeniyorum ne ara bu özelliğimi kaybettiğimi hatırlamıyorum. Ama bir metre değil 50 cm’den atlayamayınca farkettim. Allah Alllah herkes rahatlıkla atlıyor sen niye çekiniyorsun elli santim dediğin iki karış. Yok nemelazım bişey olur sen elini koy da atla. Öyle yapınca 30 cm’den atlayamamaya doğru gideceğim.

    Hayatım boyunca birkaç ameliyat geçirdim. Her defasında canım ameliyat yerlerimdeydi. Ancak birkaç yıl önce iki gözümden de katarak olduğumda bi sıkıntım yok ama Allah’ın insan mucizesine yaradılışına ufacık aklımla hayret ettim. Akıllı telefon üreten firmalar çözünürlük kamera gibi özellikleri ile piyasada öne geçmeye çalışıyorlar ama göz gibi bir mucizeyi geçemeyecekleri aşikar. Şimdi dişlerimle uğraşıyorum. Yıllarca fırçaladım ama buna rağmen hangisi ağrıdı çek diye diye çok az dişimle idare ettim. İşte idare etmemek lazım 32 tane ya, biri olmazsa biri daha. Bu 32’yi sayan var mı bilmiyorum ben saymadım eksilir diye! gerçi farketmedi yine eksildi. Şimdi canımın dişlerimde olduğunu farkettim. O yüksek bu alçak diye törpüleyerek dengeyi sağlamaya sağlayan hocam uğraşırken ben de bunlar çocukken düşüp de yerine yenileri çıktığında niye yüksek alçak olmadı da büyürken uzarken duracakları yeri bildiler diyerek, bir daha mucize insanın her noktasında zerresinde hücresinde Allah’ın varlığı kendini gösteriyordu. Ben size şah damarınızdan daha yakınım ifadesi bu olsa gerek.

    Mesleklerin her biri çok önemlidir ama sıralamaya koyduğumda eğitim ve sağlık bence kutsal meslekler. Mesleğimi çok severim ama bu mesleklere sevgim hürmetim başkadır. 

    Yıllarca atan kalbi, son nefesi alamayınca hayatın sonlanacağını bildiğimiz ciğeri al yerinden, ameliyat masasının bir yerine koy, ameliyatını yap, sonra birşey olmamış gibi al onları oradan yine yerine koy, sonra da açtığın ameliyat yarasını dik, birşey olmamış gibi ıslık çalarak ameliyathaneden çık.

    Hele birinde, ameliyat sonrası kafamdaki dikişleri almaya odama bir uzman geldi. İşi sadece kafa ameliyatlarında dikişleri almakmış. Ben kafama nasıl dikiş atıldığını biliyor muyum?  Neyse her bir dikişi keserken tın diye tel sesi çıkıyor. Size basite indirgeyerek anlatayım hani koltuk yüzü takarlarken bir alet var, tel zımba aleti. Çat çat sıkar koltuk yüzüne o da zımba teliyle yüzü koltuğun ahşabına zımbalar ya. Meğer kafamdaki ameliyat yarasını bu zımba teli zımbalar gibi dikmişler. Tel midir nedir her neyse her kopuşunda hala kulaklarımda, tın diye bir ses çıkarıyordu kafamdan çıkarken, kasnağından boşalan kayış gibi fırlayıp çıkıyordu. 

    Yani kısaca, ilkokul öğretmenimin sesi, kalp atış sesi, ciğerlerimin nefesi, bu tın sesi, en son diş hekiminin  vınnnn sesi. Her bir ses meğer hayatı öğreten, hayata bağlayan düğümlerin sesiymiş. Kutsal mesleklerin insanlığa adanmış ayakların sesiymiş.

    Allah her birinden razı olsun. Her birini minnetle anarken herbirine ayrı ayrı teşekkür ederim.