Haftasonu gelmiştik sona iki gün daha ilave ettik. Emekli olunca böyle oluyormuş demek ki, programsızlık. Aklına estiğini yap; hürriyet bu olsa gerek, başı boşluk, kaygısızlık, adam sendecilik, bugünün işini yarına bırakmak. Öyle ya acelesi mi var? Bugün bitirsen yarına iş mi kalır?
Bahçe temizliği koca kıştan çıkmış uyanan bahçenin çiçekleri filizlenen dalları yeni uyanan çocuk gibiler gözlerini oğuşturuyorlar sanki. İrice otları, boyluca soysuzları yolunca arada sıkışıp boğulmuş çimler nefes aldı. Biraz boylarını kısaltalım diyerek biçtim, geriden gelenlere yol açtım. Eh işte. Sonbaharda bıraktığım hali gözlerimin önüne geldi böyle bırakmıştım, seneye görüşmek dileğiyle dediğim gibiydi.
Sahi emeklilik nası bişey? Henüz farkedemedim. Bayram, Antalya seyahati,
İnci’nin Ankara seyahati, benim Foça bahçe temizliği derken Nisan sonunu bulduk. Bugün 6 Mayıs Hıdırellez. Günler yetmiyor gibi uç uca ekle aysonu geliveriyor. Hani yan gelip yatacak, uykuyu uzatıp mahmurluğu geç vakit patlatacak, öğle ile ikindiyi karıştırıp akşamı yapacaktık. Emeklilikte adet olduğu gibi taş döşeyip fayansları ıstakaya yapıştıracaktık.
Tabii bu olması gereken iş. Olmaması veya olması heyecan uyandıracak eylem: Aklımdan çıkmadığı gibi içim içime sığmıyor, bir an heyecan basıyor kalbimin atışı hızlanıyor. Niye olmazmış diyorum. Daha önce iki defa yapmıştım ama o önceki senelerdi. Hava raporuna bakıyorum rüzgar hem de 18 kilometre saat gibi bana göre hızlı bi rüzgar. Yelkenimiz mi var şişirecek, bandırma kazanı üstüne çıkıp savrulacak üzümümüz mü var? Es haydar dediğimiz çocukluk yıllarımız mı geri gelecek? Hiçbiri. Öyleyse bu rüzgarda yola çıkılmaz hem de göğsüne göğsüne esecek. Antreman da yok, bahaneler bir bir geliyor ardı sıra. İçimdeki ses paye vermiyor kalbimin sesine, gidemezsin diyor. Başarırsam, (içimdeki ses) nefis yer değiştirecek koltuklarımın altına karpuzu hazır edecek. Ne yapsan karşımda. Hazreti Adem’i Cennet’ten eden nefs, az namussuz değil.
Akşam uykularım kaçmadı ama düşüne düşüne uyuyakalmışım. Sabah çantamı hazırlamaya başladım. İnci’ye “sen biraz oyalan beni yolda nasıl olsa yakalarsın, ola ki lastik patlar matlar bagaja sırtlarsın bizi” dedim.
Novigasyondan rotamı çizdim. Bisiklet rotası araç trafiğine çıkarmaz. Dağ taş dere tepe gönderir, aman bi araca rastlama der. Kozbeyliden sarktığımda Eskifoça yoluna indim, sola döndüğümde Ilıpınar, tavuk çiftlikleri falan, Novada Kavşağına çıktım. Kahvede bir çay içtim bisiklet motorumun bataryasını, telefonumu şarja bağladım. Kahveci prizin yerini gösterdi ama “Ne demek abicim dükkan senin” demesini beklerdim. Bi çayla olmaz bataryaları doldurmak değil niyetim strava denilen program kaç kilometre, hangi hızla, kaç kalori yaktın, iniş çıkış, hepsini gösteriyor. Karpuzu koltuklamak için bunun olması lazım. Fotoğrafını ekleyeceğim yazının altına.
Bir de soda söyledim. Kalkarken kullandığım elektriğin parasını çayın sodanın üstüne ekledim “Bu çok abi demesine rağmen bu defa söz bana geçmişti. “Hakkın geçmesin.”
Buruncuğa kadar trafikle gittim. Novigasyon rotasıyla Buruncuk’tan Emiralem’e ova yollarından gideceğim. Gediz boyunca gidiyorum. Bi yollara girdim, hayatı anlatırlarken dikenli yollardan bahsederler hayatın zorluğunu anlatmak için. Bisiklet boyunda devedikenleri, gidonda ki elime batıp kanatacak kadar boylanmışlar. Akan kanla trafikte olabileceklerin diyetini ödüyor gibiydim. Öyle böyle Emiralem’e geldim. Bi kahve de, Menemen Manisa asfaltına çıkmadan önceki bir kahvede höpürdettim.
“Ustam buradan devam edersem asfalta çıkar mıyım? Novigasyonu kapamıştım telefonumun şarzı bitmesin diye, güç desteği yoktu çünkü yanımda.
Asfalta çıktım. Ne esiyor hem de yiğidin bağrına bağrına ben de basıyorum pedallara bağrına bağrına.
Ayvacık köyü bölgesinde arkamdan bir bisikletli yetişti. Gençten biri sakallı. illet oluyorum şu sakallara. Yolda, ne bu sakallar deyip kavga edecek halim yok. “Ben yavaş giderim seni de yavaşlatmayayım sen basabilirsin” dedim biraz muhabbetten sonra uzadı ben de peşini bırakmayayım diye ardı sıra gider oldum. Muradiye istasyon kavşağında yetiştim belki de o yavaşladı, neyse.
Ben, Muhsin Yazıoğlu Bulvarına dönerken o “Allah bana da senin yaşında bisiklet sürmeyi nasip etsin diyerek dua etti” “İnşallah sağlıkla” derken o yoluna ben yoluma.
Beni novigasyondan takip eden bizimkiler, iki torun ile babaları bisikletleriyle karşılamaya gelmişler. Bi anda dünya turundan dönen gezgin gibi hissettim kendimi! Hani diğer bisikletliler, halk nerde??? Terli olduğumdan soğutmamak için durmadım peşime takıldılar. Hep birlikte, dede baba torunlar dört bisiklet eve geldik.
Son günlerde hızlı tren tekrar gündeme oturdu. Ama bu trenin hızını görür müyüz? Sesini duyar mıyız? Nereden biner? Nerede ineriz? Sanki biraz muamma gibi gözüküyor. Bir zamanlar bu işle ilgilendiğim, Belediyenin görevlendirmesiyle Ankaralara kadar gidip zamanın Genel Müdürü ile konuşmuşluğum olduğu, güzergahın şehir içinden geçecek şekilde planladığının yanlış olduğunu kabul eden genel müdür, güzergahın, çevre yoluna paralel olmasını ve istasyonun da Gediz Kavşağını geçtikten sonra batıya doğru yapılması uygun görüp otogarla aynı paralelde olmasından dolayı yolcu taşımacılığının şehrin trafiğinden uzak olmasının doğru olacağı talimatını verip, güzergah değiştirilmişti. Ve Gediz Kavşağı projesinin, Karayolu Gn Md ile Demiryolları Gn Md’nün anlaşmaları zaman alıp, planlaması uzamıştı!
Şimdi; bu gündeme oturan konuyla ilgili, 20.08.2016 tarihinde bir yazı yazmışım.
(HER YOL ANKARA
Vurdumduymaz Köyünün yakınlarında orman yangını çıkar. Köylüler tepeden baktıklarında yangının, köylerine uzak olduğunu görürler. Muhtar ve bazı tecrübeli köylüler işaret parmaklarını gırtlaklarına kadar ağızlarına sokar havaya kaldırırlar rüzgar, köylerinden yangına doğrudur bize gelmez deyip köylerine dönerler.
Daha sonra rüzgar yön değiştirerek yangın köye yaklaşmaya başlar. Aksine rüzgar şiddetini arttırmış kısa zamanda köye yaklaşmıştır. Bize gelmez deyip tedbir almayan tedarikte bulunmayan köylüleri telaş alır ama, aralarında yine de “şimdi terse döner korkmayın” diyenler olsa da, rüzgar şiddetlenir köyün kenarı paçası demez, uğraşlar fayda vermez, ıslak parmakla rüzgar tayini yapılan eller kollar söndürme çabalarından takatsiz kalır, köy yanar.
Ankara Mavi Tren, Alaşehir seferi yapan kara tren: Önce Nurlupınar’dan Manisa’ya girer kuzeyinde yani demiryolunun alt tarafında Ahmet Bedevi Mahallesi kalır.
Sonra istasyon mevkiine gelir yıllardır her yerde paşaya kelle yetiştirir bir telaşımız olmasına rağmen burada saatlerce bekleyen araç trafiğinin yoğun olduğu Devlet Hastanesinin bulunduğu hemzemin geçidden geçer. Kuzeyinde stadyum gıda çarşısı, hal, fuar merkezi, yeni otogar, İkinci Anafartalar Mahallesi kalır.
Tren devam eder; Öğretmenevininin Kavşağında uyduruk bir hemzemin geçidle galericiler sitesine bağlanılır. Kuzeyde Kuşlubahçe, Spil Mahalleleri kalır.
Tren 150 metre daha gider Cider Yağ Fabrikası’nın orada uzun yıllar insan doğrayan kontrolsuz hem zemin geçidin kuzeyinde, Barbaros Mahallesi kalır bu mahalle Perşembe Pazarına bu hemzemin geçidden gider gelir.
100 metre sonra Barbaros Mahallesine bağlanan sözde kontrollu bir hemzemin geçid daha vardır.
Tren Menemen’e doğru devam eder 250 metre sonra Horozköy İstasyonuna gelir burada da sözde kontrollu hemzemin geçid vardır. Kuzeyinde ki Atatürk Mahallesi’ni bağlar, Fatih Mahallesi’nden geçilir.
Tren durmaz hat boyunca demir parmaklıklar arasından geçilen bir çok yırtık geçid vardır Hafsa sultan, Cumhuriyet mahallelerine geçilir.
50 metre sonra bir geçid daha vardır arabadan inilenerek kontrol edilen cinsten Fevziçakmak Mahallesi’ne geçilir.
Tren Manisa’dan çıkmak üzeredir en son Muradiye istasyonundan geçerken, kavşak geçid karayolu karışımı bir geçidden şimdilik 16 bin sonra 66 bin olacak Muradiye ve Yuntdağ köylerine gidilir.
Şehir içi seyr-ü seferini güç bela tamamlayan tren uzun uzun sirenini çalsa da koca gövdesiyle ağır ağır yol alsa da hayat gailesi sarmış vatandaşlar dalgın halde 147 cm’lik demiryolunu geçerken uzun yıllar trenlerin altında kalmış çok canlar yanmış çok evlere ateş düşmüştür.
Bir devir gelir bu hatta hızlı tren yapılmak istenir kestirmeden tren gibi hızlı yapılması için 80 senelik güzergah iyileştirilerek hızlı tren projesi hazırlanır.
Manisa’yı bölüyormuş, nüfusun yarısı bu hattın kuzeyinde kalıyormuş, yavaş tren hattı iki yakayı bağlayamazken hızlı tren ustura gibi Manisa’yı ortasından karpuz gibi keserken, Devlet Hastanesi acil servisine ambulans içinde hasta beklerken kan kaybından insanlar hastane yerine Hak’ka giderken, her noktasında tehlike arzetmesine rağmen ölüm pahasına her yerden geçmeye çalışan insanlarımız evlerine bir an önce kavuşacağı yerde rahmeti rahmana kavuşurken…
Rüzgarı parmağıyla tayin eden insanlar; yıkım, söküm, kamulaştırma, bakanlar kurulu gibi yüksek makamdan kararı resmi gazetede okuyunca ateş bacayı sardığında; babadan kaldı, atadan mirastı, kıt kanaat aldım, başımızı sokacak bir evimiz vardı o da… Ne yapmamız lazım, sızlanmalarına karşılık. Dilekçe mi yazsak? Okunmuş pirinç mi yutsak? Belediye bakmıyor mu? Valilik mi karışıyor? Demiryolları mı arşınlıyor?
Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Üç maymunu oynayan bizler. Üç silahşörler gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” desek, düşünsek, davransak, çalışsak, birlik olsak, sadece demiryolu değil.
Her yol Ankara olur.)
Olur muuu? Olmaz mı? Zaman gösterecek dersek, rüzgar yön değiştirmiş olup yangın bize doğru yaklaşıyor demektirrrr. Düşünün bir türlü yapılamayan imar planı, çevre yoluna dayanacak. Şimdi, 450 bin nüfus, tren gelinceye kadar yarın 700 bin olduğunda; 300 bin Spil’in eteğinde, 400 binimiz ovanın göbeğinde oturuyor olacağız. Manisa karpuz gibi ikiye bölündüğünde, ayıkla Manisa’nın (karpuzun) çekirdeğini.
Mevcut normal tren hattı: Manisa’nın doğusunu batısına taşıyan. Şehrin Merkezini, OSB’lere, Tokilere, Muradiyeye, CBÜ’ye, orada ki yurtlara öğrenci taşıyan Banliyö Hattı olur mu? Olur. Az önce Ekvator Çizgisine paralel bölünen Manisa’nın, Meridyen çizgisi gibi bölündüğünde; doğusu batıya, batısı doğuya, şehir trafiğini görmeden kenardan kenardan gider gelir, gider gelir.
Bazı ayrılıklar, boğazda düğümlenen o meşhur cümleyle başlar: “En son hastanede görüştük.” Bu cümle aslında bir vedanın ilanıdır. Ömür boyu biriktirilen dostlukların, paylaşılan anıların ve hayatımıza yön veren yaşanmışlıkların o soğuk koridorlarda noktalanışıdır. Sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurlarken, son durağımız hep orası olur.
Çocukluğumuzun Manisa’sında ne bu kadar hastane vardı ne de bu kadar kalabalık bir yalnızlık… Topu topu bir Devlet Hastanemiz, bir de Çocuk Hastanemiz vardı. Özel doktorlar parmakla sayılacak kadar az, ama şifaları derya kadardı. Ulaşımın faytonlarla yapıldığı o zarif yıllarda, “Faytonu kap gel, gecikmeyelim” diyen doktor, çantasını hazırlarken atlar çoktan yola koyulurdu. İki atın nalları dar sokaklarda yankılanır, doktoru hastanın kapısına yetiştirirdi. O zamanlar şifa; bir stetoskopun soğuk metalinde değil, doktorun “nefes al, nefes ver” diyen güven veren sesindeydi. Kinin, aspirinin en sadık yoldaşıydı.
Beslenmemiz doğal, dertlerimiz ise bugünkünden daha “tanıdıktı”. Kızamık, kuşpalazı, verem derken; bugünün havalı isimleri olan Alzheimer’a “bunama”, Parkinson’a ise “şeytan çarpmış” der geçerdi eskiler. Ölümcül hastalıklar kapıdaydı belki ama aşılar imdada yetişir, korurdu bizi.
Daha dün gibi hatırlıyorum; o eski Devlet Hastanesi’nde beyin ameliyatı olup şifa bulmuştum. Meğer o hastaneye son gidişimmiş. Şimdi onların yerini devasa Şehir Hastaneleri, yenilenen Merkez Efendi’nin o haşmetli binaları aldı. Nüfus katlandı, doktorlar çoğaldı, sistemler dijitalleşti. Ama ne acı ki; o uzun randevu kuyruklarında bekleyen hasta, ya hastalığının son evresine ulaşıyor ya da o randevu günü gelmeden çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşuyor.
Tıbbi cihazlar şimdi her şeyi görüyor, ilaçlar çeşit çeşit… Ama ecel peşimizi bırakmıyor, Azrail işini hiç ihmal etmiyor. Ve yine o cümle düşüyor dillerden: “En son hastanede görüştük.” Bu cümleyi kurabilmek, aslında bir sadakat nişanıdır. Herkes tanıdık olabilir ama herkes o son saniyede elini tutamaz. Helallik istemek, son arzuyu yerine getirmek herkese nasip olmayan kutsal bir borçtur.
Dostluk, karanlık çöktüğünde çıkan yıldızlar gibidir. Kara günde parlar; acıyı paylaşır, teselli eder. Hastalığın peşinden gider, derman ararken moral olur, elini bırakmaz dostunun.
Bir de o diğerleri vardır… Cenaze namazında saf tutup, “Hay Allah, bir türlü görüşmek nasip olmadı” diyenler. Evet, Allah nasip etmez; çünkü ayakların gitmez. İşin gücün telaşından, dünyanın gürültüsünden başını kaldıramayanlar, bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünemezler. Sadece “vah vah” diyerek dövünmeyi bilirler ve ne yazık ki zamanımızda sayıları çok arttı.
Lakin yolcu olanın umurunda mıdır bu gecikmiş pişmanlıklar? Son yolculuğuna çıkan, programını çoktan yapmış, rotasına girmiştir bile. Geride kalanlara sadece o soğuk hastane koridorundaki son bakışın burukluğu kalır.
Son bir aydır üçüncü kitabımın hazırlanmasında, derlenip toparlanması üzerine çalışıyorum. Hatuniye Camii’nin kadim tarihinden bahisle: Manisa eşrafının, esnafının, iz bırakmışlarının cenaze namazları genellikle bu camide kılınır. Şehrin merkezinde, eski çarşıda konumlanmış bu cami Manisa’nın selatin camilerinden biridir. “Son uğurlanma noktasıdır” diye yazıyorum.
İsmail Akçura’nın kardeşi Haşim Akçura son yolculuğuna uğurlanırken, aslında her birimiz kendi hayatlarımızdan, eksik bıraktıklarımızdan ve biriktirdiğimiz sessizliklerden parçalar taşıyorduk yanımızda.
Manisa eşrafı, eski dostlar, uzun zamandır sesi soluğu çıkmayanlar, hatta bir kenara çekilmiş olanlar ki, onların herbiri Manisamız için birer değerdir. Kısaca Eski Manisalılar, çocukluk, gençlik arkadaşlarımız, dostlarımız hepimiz oradaydık. Musalla taşının etrafında kenetlenen o kalabalık, sadece bir cenaze namazı için değil; hayatın, dostluğun ve “biz” olmanın hakikatinde buluşmak için toplanmış gibiydi.
Musallada mola vermiştik, içimizden sevdiğimiz birini uğurluyorduk. Yola çıkana “yolun açık olsun, Allah’a emanet ol” denilir. Dünya uğurlamasından var mı farkı? Yok gibi. Ama ne yolcu ne yolculayan kimse el sallamıyor
Namazdan sonra merdivenlerden inip avluda cenaze namazı için safa gireceğim esnada, bir an duraksadım. Gözlerim; kalabalığın arasında çok eski, bir zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen ama hayatın getirdiği anlamsız rüzgârlarla yolumuzun ayrıldığı o kadim dostuma takıldı. Aramıza giren mesafeler, verilmemiş selamlar ve bir vesileyle kesilen o koca yıllar, musalla taşının gölgesinde bir anda hükmünü yitirdi. Onu orada, o kederli kalabalığın içinde görmek içimde tarif edilemez bir sızı uyandırdı.
Ayrı düşmemizin, araya giren o anlamsız sessizliğin burukluğu bir bıçak gibi saplandı yüreğime. Meğer ne çok şeyi feda etmişiz gururumuza, meğer ne çok zamanı israf etmişiz “Nasıl olsa oradadır” diyerek. Oysa ölümün soğukluğu bu kadar yakındayken, yaşarken ördüğümüz o duvarlar ne kadar da anlamsızmış.
Cemaat safta namazı beklerken imam “Dünya ve ahiret haklarınızı helal ediyor musunuz?” Üç defa sordu üç defa da “Helal olsun” cevabını aldı. Arkasından üç defa da “Mevtayı nasıl bilirdiniz?” diye sordu. Tüm cemaat hep bir ağızdan yüksek sesle “İyi bilirdik” diye cevap verdi.
Yarın safa dizilmiş Manisalılara, bizler için aynı sorular sorulduğunda yalan mı söyleyeceğiz? Yoksa geç kalmış bir özrü diler gibi cemaate mi uyacağız?
Camiden çıkarken, Hatuniye’nin, sapasağlam duran o asırlık duvarlarına, gözlerim yerde ıslak avlusuna bakarken zihnime; bu camide kimlerin cenaze namazlarını kıldığımız, kimleri bu dünyadan bu musalla taşının etrafından omuzlayarak uğurladığımız bir anda geliverdi. Hayat, bir dostun sesini duymayı erteleyecek kadar uzun değilmiş.
Bu kaçınılmaz ve dönülmez seyahatte ancak yol arkadaşlarımızı ve yol düşüncelerimizi belirlemek hakkına sahibiz. Hep yalnız oluruz; ben kendi nefsime bu yolculuktaki yol arkadaşlarımın “öbür taraf”ı ciddiye alan insanlardan olmasını tercih ederim. Diyor üstad AHMET TURAN ALKAN. (Allah Rahmet Eylesin.)
Ben de aynı düşünceyle hayatım boyunca yaşadım. Herşeyin bir ama’sı varmış. Üstad “öbür taraf’ı ciddiye alan insanlardan olmasını tercih ederim” diyor ama, sonunda öyle ya da böyle olsa da “Hepinize iyi yolculuklar” diyor.
Bugün yine bir cenazedeydim.
Sessiz bir huzurun arifesindeydim
Son yolculuğuna uğurlanıyordu kabristanlıkta
Kısada olsa taşınırken mevta, dostlarının omuzlarında
Çukura yakın bir yere koydular tabutu.
İki kişi indi çukura biri oğlu diğeri torunu.
Kenarda duranlar başları önde kimi eğik mahzun
Hoca başladı okumaya duayı uzattı bir hayli uzun
Hakkınızı helal edin dediğinde hocanın
Yüksek perdeden “Helal olsun” sesi hakkı olan olmayanın
Hoca talkım veriyor, anasının adını söyleyip üçlüyordu.
Onun için herhalde “Cennet anaların ayakları altında” deniyordu.
Dönerken iç geçirenler, rahmet dileyenler, dua edenler, tanıdık kabirlere
Çıktık kabristandan ayaz başlamıştı dua eden eller girdi ceplere
Buz gibi toprak, hava, su, buz gibi soğumuş vücutlar.
Paltoların yakaları kalkık, başlar kısık, gözlerde yaşlar.
Rahmetle anılan; komşular, eş, dost, tanıdık, tanımadıklarımız.
Kabristandan çıkana kadar mahzunluğumuz, ahiret kaygılarımız.
Sessizlik hakim her bir dilde, yumuşamış gönüllerin sıcaklığı,
Kabirleri gördükçe mermer taşları, akla gelen dünya pişmanlığı.
Çok değil daha arabanın kontağı çevrilince bastı dünyanın kaygıları.
Bankaya gideceğim, müşteri gelecek, randevum var aldatmacıları.
Dün yine Hatuniye’deydik. Sevdiğim arkadaşım, dostum Cüneyt Karaosmanoğlu’nun, Cuma vaktindeki cenaze namazında, onunla birlikte iki cenaze daha vardı; sevenleriyle beraberdik. Avlu kalabalıktı. Kabuğuna çekilmiş biz yaştaki Manisalılar, kış uykusundan uyanmış gibi Hatuniye’nin avlusundaydık. “İyi misin?”, “Neredesin?”, “Gözükmüyorsun?”, “Ne yapıyorsun?” en çok konuşulan kelimelerdi. Her bir dostun sırtına değmek, hatırını sormak, ayaküstü de olsa neler yaptığını öğrenmek, kendinden bilgiler aktarmak için bir dost bırakılıp diğerine gidiliyordu. Bizim kuşak (jenerasyon) 70 yaşın üstü, 75 bile denilebilir; hatta “Nassın, iyi misin?”den sonra sorulan “Sen kaçlıydın?” da soruların arasına giriyordu.
Bu sabah, yani Cumartesi sabahı, hep erken saatlerde okuduğum Cengiz Aytmatov’un ‘Gün Olur Asra Bedel’ kitabında; Sarı-Özek Bozkırı’ndaki demiryolunda birlikte çalıştıkları arkadaşı, köylüsü, sırdaşı Kazangap’ın vasiyetini yerine getirmek için köye 30 km mesafedeki Ana-Beyit Mezarlığına giderken (108. syf) şunları okudum:
“……Yedigey bunları düşünürken bir yandan da yarı yarıya unuttuğu duaları tekrarlayıp hatırlamaya, Tanrı’ya yönelteceği yakarışları bir sıraya koymaya çalışıyordu. İnsan kalbinde, başlangıç ile son, hayat ile ölüm arasındaki çelişkiyi uzlaştıran, yalnız ve yalnız, bilinmeyen, görülmeyen Tanrı idi. Başka türlü Tanrı’ya sesini duyuramazsın, niçin yaratıp niçin öldürdüğünü soramazsın ki! Dünya kuruldu kurulalı insanlar böyle yaşıyor, pek azı razı olmasa da böyle katlanılıyor kaderine. Dualar var oldukları günden beri hiç değişmemesinin, hep aynı sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşu boşuna sızlanmamaları içindir. Dualar, yüzyılların okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin, ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir.”
Adet, gelenek böyledir. Cenazeden bir gün sonra 400 sayfalık kitabın 108. sayfasında bu anlatıma rastlamak biraz hayretime gitti.
Cüneyt ile Eski Manisa zamanında Çarşı’daydık. Valilikte çalışan memurlar, mesai çıkışlarında aşağı doğru giderlerken Cüneyt’in eczanesine kadar yolun sağından yürürler, tam eczanenin köşesinden Beyazfil’e doğru karşıya geçerlerdi. Eski Manisalılar çok iyi bilirler. Bu ezberlenmiş bir güzergâhtı. Benim mimarlık bürom da Beyazfil’deydi. Boş zamanlarımda (Cüneyt eczaneyi bırakıp gelemezdi) sıkça ona giderdim. 25’li yaşlardan 75’li yaşlara kadar dostluğumuz süregeldi.
Allah rahmet eylesin. Makamı ali, mekanı cennet olsun. Ailesine ve yakınlarına sabırlar dilerim.
Dünya iki kapılı bir handır. Bir kapıdan girilir, konaklanır, diğer kapıdan çıkılır. Aşık Veysel “Uzun ince bir yolda…” diye anlatır. Dünya hayatı da geçici bir duraktır. Yolculuk, fani dünyadan baki aleme gidiştir. Bu yüzden öldü demek doğru değildir. “Göçtü” en çok kullanılan bir kelimedir. Biraz daha mana yüklemek istenirse “Gönül kuşu uçtu” denir. Genellikle vefat etti anlatımı en yaygın olanıdır. Ölüm, yaşama değer verdiren şeydir. Ölümün varlığı; aldığımız her nefesi, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her anı kıymetli yapar. İnsan fıtratında olan geride bir şeyler bırakmak ölümü anlamlı kılar. Divan Şairi Bâkî; “Avazeyi bu aleme Davud gibi sal. Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” Bu söz insanların eserleriyle, anılarıyla zamana direnmeyi anlatır. Üç şey amel defterinin açık kalacağını söyler Peygamberimiz (SAV): “İnsan vefat ettiğinde amel defteri kapanır; ancak üç şey müstesnadır. Yapılmış ve devam eden hayır hizmetleri, insanlara öğretilen ilim ve arkasında hayır duası bırakan salih evlat.”
İşte yaşamın ve ölümün devamlılığının anlamı bu olmalı.
Ramazan insanlığa daha doğrusu Müslüman halka, dünya gailesi arasında ticaretinden, esnafına, memuruna, sosyal hayata nefes aldıran bir aydı. Herkes frene basar, hareketler yavaşlar, koşuşturmaca duraklardı. Ramazan ne kadar nezaketi zarafetiyle geldiyse her mütedeyyin müslümana dokunur o ulvi hayatı koklatır herkes derin bir nefes alarak içlerine çekerdi. Komşularda bir hareketlilik oluşur: Birbirlerine yemek tarifleri, yemek davetlerinde eksik olan sandalye taşımaları, unutulan gıda malzemelerinin bir kapla taşınacak şekilde alışverişleri hız kazanır, yapılan tatlı, çorba, farklı bir yemekten mutlaka birbirlerine ulaştırılırdı. Çocuklar sakinleşir veya sakinleştirilir Ramazan’ın en önemli özelliği oruçun manası anlatılır, yemenin içmenin kesildiğinden bahisle gün boyunca dışarıda birşey yememeleri tembihlenir, şamatadan uzak bir sakinlikle davranılması gerektiği bilhassa aile büyükleri dedeler nineler tarafından hatırlatılırdı.
Ramazan’a yakın günlerde komşular arasında, imeceyle yuvarlak sofra tahtalarında yufkalar açılır, saç ayağı üzerinde ateşte kızdırılmış geniş saçlarda kızartılır gevrek hale getirilir, bu hale gelmiş kıtır kıtır olmuş yufkalar bir örtü içerisinde mutfağın bir köşesinde korunurdu. Ramazan Ayı boyunca bu yufkalardan birkaç tanesiyle ıslatılır yumuşatılır ve kırma tatlısı ve börekler yapılırdı. Kırma tatlısını Rahmetli Annem her ramazan yapar, Manisa’nın geleneksel Ramazan tatlısıydı.
Esnaf normal aylardan farklı olarak Ramazan ayına münhasır iftarlık gıdalarıyla tesgahlarını süsler, halkta bunları almaya özen gösterir ve iftar sofralarını bu yiyecekler ile yapılan özel yemeklerle donatmaya çalışırlardı. Gün boyu işinde gücünde olan halk, iftar vaktinden önce evine gelir, oruçun verdiği rehavet ile iftar vaktini bekler bu meyanda sofra hazırlanır evin tüm bireyleri sofra başında toplanır topun veya Akşam Ezanının okunması beklenirken dualar edilir, akabinde üzerinde dumanı tüten çorbadan başlanırdı yemeğe.
Ramazanın sakinliği Oruçun verdiği rehavet yüzlerden okunurdu. Teravih Namazından önce bülbül sesli hocalar minarelere çıkar Ramazan Manileri okurlardı. “Onbir ayda bir gelirsin camileri şenlendirirsin hoşgeldin ey Şehr-i Ramazan merhaba.” Selalların ardından makamıyla okunan ezanlar kulakların pasını silerdi.
Şimdilerde önce bu minareler çıkılmaz, maniler söylenmez, bülbül sesler duyulmaz oldu. Vatandaş, bismillah daha sofradan kalkmadan mikrofonu kapan, ses mes hakgetire, hoparlörler sonuna kadar bas basabildiğine, ne makam ne erkan uzat uzat bildiğine.
Ne ulviyet ne ruhuyet. Ramazanlar aynı olmasına rağmen eski tatları kalmadı.
Bazı ayrılıklar, boğazda düğümlenen o meşhur cümleyle başlar: “En son hastanede görüştük.” Bu cümle aslında bir vedanın ilanıdır. Ömür boyu biriktirilen dostlukların, paylaşılan anıların ve hayatımıza yön veren yaşanmışlıkların o soğuk koridorlarda noktalanışıdır. Sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurlarken, son durağımız hep orası olur.
Çocukluğumuzun Manisa’sında ne bu kadar hastane vardı ne de bu kadar kalabalık bir yalnızlık. Topu topu bir Devlet Hastanemiz, bir de Çocuk Hastanemiz vardı. Özel doktorlar parmakla sayılacak kadar az, ama şifaları derya kadardı. Ulaşımın faytonlarla yapıldığı o sakin sessiz yıllarda, “Faytonu kap gel, gecikmeyelim” diyen doktor, çantasını hazırlarken fayton çoktan yola koyulurdu. İki atın nalları granit taş kaplı dar sokaklarda yankılanır, doktoru hastanın kapısına yetiştirirdi. O zamanlar şifa; stetoskopun soğuk metali sırtına değdiğinde, doktorun “nefes al, nefes ver” diyen güven veren sesindeydi. Kinin, Aspirinin en sadık yoldaşıydı. Her evde mutlaka bulunur. Gripini mahalle bakkalları bile satardı.
Beslenmemiz doğal, dertlerimiz ise bugünkünden daha “tanıdıktı”. Kızamık, Kuşpalazı, Verem derken; bugünün havalı isimleri olan Alzheimer’a “bunama”, Parkinson’a, Felç’e “şeytan çarpmış” der geçerdi eskiler. Ölümcül hastalıklar kapıdaydı belki ama aşılar imdada yetişir, korurdu bizi. Şimdi bu hastalıklar bitti türevleri geldi. Umutsuzları çoğaldı, yediklerimizden diyoruz. Ne suların tadı, ne sebzelerin lezzeti, ne de etlerin proteini kaldı. Ne menem şeyse entübeyi çok duyar olduk, arkasından teşhisi biz koymaya başladık çoklu organ yetmezliği.
Daha dün gibi hatırlıyorum; o eski Devlet Hastanesi’nde beyin ameliyatı olup şifa bulmuştum. Meğer o hastaneye son gidişimmiş, boşaltıldı koca bina. Şimdi onların yerini devasa Şehir Hastaneleri, yenilenen Merkez Efendi’nin o haşmetli binaları aldı. Nüfus katlandı, doktorlar çoğaldı, sistemler dijitalleşti. Ama ne acı ki; o uzun randevu kuyruklarında bekleyen hasta; ya hastalığının son evresine ulaşıyor ya da o randevu günü gelmeden çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşuyor.
Tıbbi cihazlar şimdi her şeyi görüyor, ilaçlar çeşit çeşit. Ancak her devirde olduğu gibi ecel peşimizi bırakmıyor, Azrail işini hiç ihmal etmiyor. Ve yine o cümle düşüyor dillerden, “En son hastanede görüştük.” Bu cümleyi kurabilmek, aslında bir sadakat nişanıdır. Herkes tanıdık olabilir ama herkes o son saniyede elini tutamaz. Helallik istemek, son arzuyu yerine getirmek herkese nasip olmayan kutsal bir borçtur.
“Dostluk, karanlık çöktüğünde çıkan yıldızlar gibidir.” Kara günde parlar, acıyı paylaşır, teselli eder, hastalığın peşinden gider, derman ararken moral olur, elini bırakmaz dostunun.
Bir de o diğerleri vardır. Cenaze namazında saf tutup, “Hay Allah, bir türlü görüşmek nasip olmadı” diyenler. Evet, Allah nasip etmez; çünkü ayakların gitmez. İşin gücün telaşından, dünyanın kaygısından başını kaldıramayanlar, bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünemezler. Sadece “vah vah” diyerek dövünmeyi bilirler ve ne yazık ki zamanımızda sayıları çok arttı.
Lakin yolcu olanın umurunda mıdır bu gecikmiş pişmanlıklar? Son yolculuğuna çıkan, programını çoktan yapmış, rotasına girmiştir bile. Geride kalanlara sadece o soğuk musalla taşında ki tabuta son bakışın burukluğu kalır.
Yıllaaar önce bir köyde, çomaktan atına binip gezen bir deli, Sabah Namazında kalkar çomaktan atına biner, köyün her sokağına girer birini arar gibi dolanır, en son muhtarın evine gelir, onun çıkmasını beklermiş. Muhtar kapıda gözüktüğünde çomaktan atını kapıya yanaştırır, muhtarı atına bindirir, muhtarlığa götürürmüş. Bu böyle sürüp giderken muhtar bir gün, “yürüyeceğim” diyerek çomaktan ata binmemiş. Deli de attan inmiş, muhtarla yürümeye başlamış, adımlarını sayarak gidiyormuş. Muhtarlığa geldiklerinde arkasına bakmış muhtarın evi ile muhtarlığın aynı yapı olduğunu farketmiş. Saydığı adımlar kadar gitmediğini yerinde saydığına akıl erdirememiş.
Olmayan aklını zorladığında bir ses kulağına ”Sen yoluna devam et Mekke-i Mükerreme’ye az kaldı” demiş.
İnsana hizmet yolunda her türlü gayrete, emeğe, çalışmaya karşılık, hakkın inayeti gün gelir tecelli eder.
Muhtar, muhtarlığını yapmadığı gibi, işinde gücünde olup kul hakkı yemeyen sevmediği bazı köylüleri de şikayet edermiş. Deli ne bilsin muhtarı, ne bilsin bunları. Muhtarın, bir gün Caminin imamını da kadıya şikayeti üzerine İmam cemaata veda ederken deli de sırada. İmamın ona da “hakkını helal et” demesiyle Delinin çomaktan atına binmesiyle bir büyük caminin önünde inmesi bir olmuş. O caminin cemaati Akşam olmuş imamı beklermiş. Karşılayıp şehrin o büyük camisine buyur etmişler. İmam Akşam Namazına durmuş, cemaat arkasında, deli kaamet getirir, imam Fatiha’dan sonra Maide Suresinin 8.Ayetini okur. “Allah için hakkı savunun, herhangi birine duyduğunuz kin, sizi adaletsiz olmaya sevketmesin.”
Hakkın huzurunda, kim deli kim veli? Bilinecek. Kim haklı kim haksız? Nizama çekilecek. Hakkın Adaleti mutlaka tecelli edecek.
İşte o gün; kısa çöp, uzundan hakkın alacak.
Zenginin sözüne beli diyorlar
Fukara söylese deli diyorlar
Zemane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim. AŞIK SERDARÎ
Muhtar, muhtariyet-i iradeye sahip değilse mahalle birbirine girer.
Köyün birinde muhtar köy kahvesinde otururken birden silah patlar kahvedekiler sandalyeleri devirip masaların üzerinden telaşla kahveden fırlayarak çıkarlar. Muhtarın oğlu çeşme başında ki Koca Çınarda gördüğü Alikabak Kuşunu (Alakarga, halk arasında Alakabak, Alikabak derler) vurmak için evden aldığı babasının tüfeği ateşlemiştir. Muhtar koşar oğlunun elinde ki tüfeği alır kulağından tutuğu gibi eve götürür.
Sorar oğluna “oğlum nedir derdin? Burası köy yeri birine gelir, hem sen nereden buldun bu tüfeği ben saklamıştım” dese de çocuk “kuşun çok güzel renkleri vardı baba dayanamadım vurup yakından göreyim hem de resmini yaparım dedim” der.
Muhtar oğluna “bir daha tüfeği aldığını görürsem jandarmaya veririm seni” diye korkutur ama muhtar da Alikabağın renklerini merak eder, her ne kadar kuşu bilse de yakından hiç bakmamıştır. Kuşu vuracak değil ya, telefondan internetten bakar kuşun fotoğrafını bulur ve kuşu incelemeye başlar
Telefonda: Alakarga (veya yöresel adıyla Alakabak), genellikle kanatlarında turkuaz mavisi, siyah ve beyaz renklerin bir arada bulunduğu, gövdesi ise grimsi-kahverengi tüylerle kaplı dikkat çekici bir kuştur. Kanatlarındaki parlak turkuaz mavisi ve siyah çizgili bölgeler en belirgin renk özellikleridir. Kanatlarındaki turkuaz mavisi şeritler, uçuşta veya kanatlar açıkken belirgin bir şekilde görülür açıklamasını okur.
Oğluna bunu söyleyip söylemekte tereddüt eder. Bu olaydan yani çocuğunu eve kapattık sonra kahveye döner olanları kahvedekilere anlatır. Birçoğu Alikabağı bilseler de renklerini merak ederler o güne kadar hiç dikkat etmemişlerdir. Kuşu vurmuşsa getir bakalım biz de görelim derler. Muhtar çocuk akıllı kahvedekilere gülerek “yahu siz çocuk musunuz kuşu vurmak mı gerekir bak telefonuna gör renklerini, ben baktım ama kuşun can alıcı dikkat çeken kanatlarında çizgili şerit gibi duran bir renk var. Mavi mi? Turkuaz mı? Pek anlayamadım. Siz ne dersiniz?” diye kahvedekilere sorar hep beraber bakarlar telefonda ki Alikabak kuşuna. Birçoğu Turkuazın ne renk olduğunu bilmez “mavi, baksana, hem de masmavi derler.
Köyün delisi tüm olanları sakinlikle köşesinden sessizce izlerken masmaviyi duyunca birden ayağa kalkar. Elini kulağına götürür. Yanık bir sesle:
Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Tam ümidi kesmişken
Onu gördüm karşımda
Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Şu gelen kimin yarı
Hayat denen bu yolda
Yürürken adım adım
Mutluluğu ararken
Birden ona rasladım.
O gün Alikabağın rengi turkuaz mıydı yoksa mavi mi, kimse çözemez ama köy kahvesi uzun zamandır bu kadar neşeli bir türküye şahitlik etmemiştir. Kahvedekiler gülerek hep bir ağızdan köyün delisine katılıp türküyü birlikte söylerler.
https://www.manisakulishaber.com/manisa-buyuksehir-meclisinde-logo-tartismasi
Artık Horozköy’de trenler durmuyor, koruma altında ki bu istasyonda zaman duruyor.
Bu yıl bereket, sağanak olup yağdı üzerimize. Ocak ve Şubat yağmurları, iklim değişikliğinden ve kuraklıktan şikâyet eden biz insanoğluna adeta kudretini gösterdi. “Dünyamız kuraklaşıyor” derken, Allah öyle bir yağmur verdi ki; nankörlüğümüzü yüzümüze vurdu. Ama biz romantikler, yine sevda yasındaydık; ne doğanın bu büyük azametini tam görebildik ne de yağmurun asıl hikmetini. Gece şarşarlarıyla uykumuzu bölen o rahmet, gündüz yanaklarımızı okşayıp akşamına geri çekiliyordu.
O “cüce” dediğimiz Şubat, koskocaman oldu bu yıl. Yağdı da yağdı. Manisa Ovası’nın o garip bağ damları, çiftlikleri, köyleri sular altında kaldı. Toprak, sulara gömülünce, ova yıllar öncesindeki o efsanevi denize dönüştü sanki. Bir yıkım değil, bir ibret birikintisiydi bu. “Allah muhafaza, birikintisi buysa seli ne olur?” dedirten cinsten. Ben de bu bol yağmurlu günlerde boş durmadım. Aklımda tutamadıklarımı, unutmaya kıyamadıklarımı kâğıda döktüm.
Yağmurlar dindi, sular çekilmeye başladı. Güneş bahar yüzünü gösterince, bisikletimi alıp yollara düşme vakti geldi. Yağmurdan tutulmuş kaslarımı açacak rotalar çizdim kendime.
İlk durağım; Organize Sanayi’den geçip Akgedik, Toki ve Muradiye Fidanlığı üzerinden Menemen yoluna çıkmak, oradan Karaali üzerinden şehre dönmekti. Muradiye Fidanlığı’nda emniyet şeridinde durdum, Makinayla Çınar fidanlarının söküm işini biraz izledim. 2-3 yaşında ki Çınar fidanları, dondurma kaşığı gibi bir aparet mini bir ekskavatörün ağzına takılmış, fidanın dibine dalıyor dondurmanın içine giren kaşık ve dondurmacı gibi şöyle bir kıvırıyor kaşığı, Çınar kökü top şeklinde toprağıyla beraber sökülüyor, arkasından biri hemen bir çula sarıyor toprak nemini kaybetmesin diye. Bu fidanlık 500 dönüm kadar. Köklü bir geçmişi var. Belediyecilik zamanımda buraya sıkça gelirdim. Bizim serada olmayan çiçek fidanlarına bakardım. Bakmak dahi keyf verirdi. Bir yıl Ankara Belediyesi tüm fidanları almış Ankara’nın Caddelerine dikmişti. Yakın köylerdeki kadınlar çalışıyor onlara da bir geçim kaynağı oluyordu. Bir ara OSB’ye katılmak istendi sonra kurtuldu.
İkinci rotam, Karaca Ahmet Dede’ye idi. Fevzi Çakmak Mahallesinin ana caddesinden dümdüz taaa Dedenin Türbesine hiçbir yere sapmadan gittim. Kapı baca kapalı müteahhit işini bitirmiş ama toparlanmamış. Bunu ayrıca yazacağım.
Bir sonra ki tur (3.) nereye gideyip diyerek epey bi zorlandım. Ramazan’ın gelmesiyle rotalarım kısıtlanmıştı. Ağzımız kilitli, başımız eğik ama içimizdeki o bitmek bilmeyen heyecan baki. “Horozköy İstasyonu’na gider, bir banka oturur çocukluğumu anımsarım” dedim. YSE Meydanı’ndan aşağıya süzülüp, çocukluğumun geçtiği o Altınçukuru bağımızın (buraları şimdi imar islah planlarıyla gecekondudan dönüşen Hafsa Sultan, Fatih Mahalleleri oldu.) içinden geçerek istasyona vardım. Orada bankta otururken hatıralar yüreğimden gözlerime taşındı. Burası Malo İsmail’in, yanında ki Nebi Amcaların, şurası Pire Mehmet’in evi dedim. Tabii yer gök apartman olmuş. Horozköy olmuş Parisimsi! Nerede o eski, çocukluğumun Horosköyü? Sanki anımsadığım bağ komşularımız bu dünyadan göçüp giderlerken Horosköyü’de götürmüşler. Silmeli çatı saçakları, basık kemerli beyaz renkli söveli pencereler, sarı, pembemsi bazıları sarısı solmuş boyalı, yüksek kemerli girişinden iki üç basamakla çıkılan Rum evleri. Kerpiç yapılı, hanaylı iki kanatlı at arabası girecek genişlikte ahşapları çürümüş bahçe kapılarıyla kocaman avlulu bizimkilerin evleri.
İmarlar gelmiş, mamurlar gitmiş.
Manisa’da nice mamurlar memurlar tarafından yok edildi:
Eski eserleri koruma konusunda en duyarlı müdürlüklerin başında Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü gelir. Sırasıyla karayolları Genel Müdürlüğü DSİ Orman ve Milli Parklar Genel Müdürlükleridir.
Tarihi arşivlerde vardır ama Vali Rafet Üçelli zamanında, İstanbul’u aratmayacak derecede bir kültür yapısı olan Şehir Sinemamız yıkıldı. sapasağlam bina, eski diye yıkıldı. Yerine ucube bir bina yapıldı. Ucubeliğini gizlemek için adına ‘Taç Bina’ dediler. İşhanı planlıydı. Ancak bir türlü rağbet görmeyip birçok dükkanı boş kaldı. Önce birkaç katı Bağkur Müdürlüğüne tahsisi edildi sonra boşluk ve bakımsız ve çöplüğe dönen bina 2023 yılında Şehzadeler Belediyesine tahsis edildi, onlarda yıktı şimdi Atatürk Bulvarı üzerinde yıkıntıları temizlenemeyen bir durumda toz toprak bir zeminde arsa hüviyetinde arabalar gelişi güzel otopark olarak park ediyorlar. Ne yapılacağına bir türlü karar veremiyorlar.
Bu memurların ilk işi değildi. Bu arsanın hemen alt tarafında Eski Ticaret Lisesi taş yapıydı yıllar önce yıkıldı. Bir ucube de buraya yapıldı Vergi dairesi olarak kullanılmaya başlandı. Burasıyla yetinilmeyip başka bir semte yeni Vergi Dairesi Müdürlüğü yapıldı burası Defterdarlık olarak kullanılıyor. Şimdi de defterdarlığa bol geliyor.
Karşı komşusu Kız Meslek Lisesi Allah’tan çok önceden tescillenmişti de bu kıyımdan kurtarıldı. Bu kıyımdan yıkımdan kurtarılan diğer yapı bu meslek Lisesinin alt tarafında ki Doğum Evi Hastanesi 2010 yılında tescillenerek koruma altına alındı. Burası da Şehzadeler Sağlık Müdürlüğü olarak kullanılıyor.
Cumhuriyet Caddesini geçince yine Atatürk Bulvarı üzerinde İstasyona yakın Gazi İlkokulu çok eskisi yıkılmış 1960 yılında yenilenmişti. Aklı evvel Şehzadeler Kaymakamı burayı yıkıp yeni bir okul binası yapmak için proje hazırlatmış. Yıkmaya ramak kalmışken 2014 yılında tescilleyerek korumaya aldık. Hevesi kursağında kalan kaymakam bir yıl sonra tayin olup Manisa’dan ayrıldı. Okulu yıktığı ile kalacaktı.
Her gelen Vali önce valilik konutu konaktan şikayet eder sonra Makamının bulunduğu Hükümet Binasıyla uğraşırlardı. Zaten altı ayda bir değişen! valilerden bilemediğim hangisinin zamanında konut boşaltılarak, Karaali Köyü Villalarından kiralanan bir evi konut olarak kullanıyordu. Şimdi Şahin Tepesi gibi yerde yapılan konuta kiralık konutta oturan değil de ondan sonra gelen vali oturuyor. Birkaç vali öncesi ismini hatırlamayacağım bir vali Hükümet Binasına asansör yaptırmak istedi. Koruma Kurulunda kabul edilmeyerek döndü. O da döndü gitti. Şimdi gelen Vali yine teşebbüste bulunmuş. Artık ben kurulda olmadığımdan ve kurul üyeleri değiştiğinden aslında, alınan önce ki kararlarda devamlılık esastır. Bu yeni kurul asansörü kabul etmiş. Bu asansörü yapmanın bahanesi engelli vatandaşların valiyle görüşememesine bağlanıyordu. Biz o zaman asansörü reddettiğimizde zemin katta engelli görüşme odası yapılmasını önermiş bu yönde yapılacak tadilat projesini ve yapımını onaylayacaktık.
Nesimi’nin dediği gibi;
Serdari halimiz böyle n’olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akibet dağılır ilimiz bizim.
Derken, bağımızdan buralara nasıl geldiğimi anımsadım. Babam ve ağabeylerim Manisa’dayken, ben bağda annemin koruyucu meleği, yoldaşıydım. Annem de bana “erkek adam” payesi verirdi. Bağda günlük işleri ben yapar anneme yardım ederdim. Taze sebze için sık sık da Horozköy’de ki Pulculardan patlıcan, domates almaya gönderirdi. “Akşama kastırada dolma yapalım” derdi. Elimde torba boynumda sapanta. (Şu sapantayı bir yere çizeceğim şimdiler nasıl yapıldığını bilmez.) İstasyonun yakınında ki hemzemin geçitten geçip hemen sağa dönerek demiryolunun kenarında bahçeye girerdim.
Girişte alçak demir parmaklı korkuluğun açık kapısından girdiğimde; büyük İncir Ağacının dibinde bostan kuyusu vardı. Betondan havuzu ve birkaç metre derinde etrafı yuvarlak betonla çevrili çukurun dibinde, kuyunun başında suyunu çekmek için bekleyen koca bir motor. Ben bunlara şöyle bir göz attıktan sonra hemen bu kuyunun yanında; önünde uzunca, arkasında sıradan odaları olan bir hayatın önüne geldiğimde, şimdi ismini hatırlayamadığım teyzeye seslenirdim. “Topla oğlum ne lazımsa” derdi. Bahçe yolunun kenarında derin ve geniş olmayan bir arktan akan, sebzeleri sulayan su öyle berraktı ki hala gözlerimin önünde, hafif şırıltılı akarken dibinde, aktığı zaman boyunca yıkayıp parlattığı çakıl taşlarını, renk renk döşenmiş Zeugma Müzesindeki mozaiklere benzetirdim. “O yaşta Zeugma yoktu ki abarttın sende” Anlayasanız diye şimdiyi örnek gösterdim. Siz o günleri o arkı görmediniz ki. Neredeyse suyunu, eğil, yat yere, sok kafanı arka, iç kana kana. Bu arkta ki su, yanında ki gruplaşmış sebze fideleri havuzlarına çevrilir, patlıcan biber domatesleri sulardı.
(İstasyonu hemen arkasında Kocakumlardaki bağ komşularımız; Malo İsmail ile Nebi Amcaların; at arabalarının geçebileceği genişlikte tahta kapılarından girildiğinde, evlerinin avlu ve bahçeleri dün gibi gözlerimin önüne geldi. Malo İsmail Amcanın, bir oğlu Erol ile üç kızı vardı. Erol’la aynı yaştaydık ablaları bizden 6-8 yaş büyük olmalıydılar güzel kızlardı ama büyük ablası en güzelleriydi. Zaten Malo İsmail Amca da yeşil çakır gözlü yakışıklı adamdı. Aklım ermeye başladığında büyük ablaya üzülürdüm, “bu güzelliğini, endamlı zarifliğini kimbilir hangi köylü delikanlısı alacak” diye. Nebi Amcanın da oğlu Nihat bağ arkadaşımdı. o Erol’la bizden bir iki yaş küçüktü Malo İsmail, Nebi Amca kardeştiler evleri de bağları da yan yanaydı. Pire Mehmet’in evi Horozköy çarşısına yakın bir çıkmaz sokağın sonundaydı, büyük oğlu İlker Abi babamın dükkanında kalfaydı. Onların evlerine hiç girmemiştim sadece bağa taşınacağımız zaman; o bizi evden alır, eşyaları denkler, bağlar, biz de annemle arabanın üzerinde eşyaların üstünde oturur bağa giderdik. Ben anneme tutunur şekilde yanında, kucağımda köpeğim Gudo’ya sarılırdım.
Malo İsmail Bostan Pazarına Manisa’ya Sultan Camisinin yanında ki dutluk alana gelir, at arabasına piramit şeklinde isitiflediği karpuzları, satardı, ama tek tek değil. Arabada ki karpuzları bir seferde tamamını satın alırlardı. Babam da böyle alırdı. Araba, karpuzlarla evimizin önüne gelir elden ele, bahçemizde Dedeme ait odaya, rahmetli olduktan sonra kışlık ardiye olarak kullandığımız bu odaya taşırdık.
İstasyonlar benim için korkutucu yerlerdi. Çocukluğumdan kalmış olmalı. Şimendiferin altından üstünden çıkan koyu gri, beyaz dumanlar koca demir yığınını sarar, onların arasından homongolos gibi çıkıp hareket ettiğinde, marşandiz öyle biz hızlandırır ki koca treni demir tekerlekleri yanında ki tekerleklerin birbirine bağlandığı uzun kol (vargel kolu) öyle bir gelip giderdi ki, koca tekerler demir ray üzerinde patinaj yapar şaha kalkar gibi korkunç heybetiyle, bof bof sesi, homurtusu, gürültüsü yetmezmiş gibi bir de tiz düdüğü. Sıçan deliği bin altın, kısa pantalonum incecik bacaklarım kısacık kollarımla boğa yılanının sarmalaması gibi babamın bacaklarına yapışır, başımı iki dizinin arasına sokar korkudan saklanırdım.. Bu manzaradan olmalı ki o kara trenleri bir ejderha gibi görür onlara yaklaşmaz hep istasyon binasına yakın dururdum.
İşte Manisa istasyonundan bindiğimiz böyle bir tren ile Çiğli’de Arnavutluk’tan akraba olduğumuz Yakup Amcalara giderdik. Yakup Amca sakin esprili hala sayamadığım kadar çocukları vardı, buna rağmen beni çok severdi. Tabii babama da İslam der başka birşey demezdi. Babam da onu severdi. Onlara gittiğimizde çocuklukları akıllarına gelirdiğer akrabalardan bahseder onların anılarını anlatırlar sohbete dalarlardı. Şimdi ki Gediz Kolejinin olduğu alanda mandalin Bahçesinin kahyası idi Yakup Amca ve ailesiyle burada yaşarlardı. Bahçe sahibinin evi bahçenin ortasında iki katlı süslü işlemeli cephesiyle büyükçe bir konaktı.
Çocukluğumla bilmediğim bu sigaraların ismini içmeye başladığımda öğrendim. Gelincik, Yenice, Yeni Harman, Birinci, Üçüncü en afilisi de Bafra sigrasıydı. Trene binmezden önce babam İstasyonun Büfesinden bu sigaralardan bilmem hangisini aldığı sigarayı, Çiğli’ye Yakup Amcalara giderken Manisa’da ev komşumuz Cemal Amcaların bağlarının kenarından geçerken trenin penceresinden, onlar tren geçerken seyre daldıklarında onlara savurarak atardı. Onlar da sanki bizi bekliyorlarmış gibi el sallarlar, sigara paketini savuran babamı görürlerdi. Bu bağ zamanında Yakup Amcalara gittiğimiz zamanlarda yaptığımız bir ritüeldi. Tren Horozköy İstasyonunda durur yolcularını alır İzmir’e doğru yoluna devam ederdi.
“Gün olur asra bedel.”
“Geçmiş gün olur hayali cihan değer.”)
Bir kastıralık sebze torbasını omzuma atar, yola koyulurdum. Bu yol toprak ve iki yanında ki bağların zemininden bir hayli çukurdu yani at arabası dahi bu yoldan geçerken gözükmezdi sadece sesini duyardınız. Etrafında sıkça Çitlembik Ağaçları vardı arada: Üçü dördü bir kökten çıkmış iri gövdesiyle toprağa serilmiş gibi duran İncir Ağaçları ve Ağaçkakan kuşlarının meskeni olan Badem Ağaçları çogunluktaydı. Ben de bu geliş gidişlerimde bu ağaçların altından bağların ve yolun üst kottaki kenarından yürürdüm. Gözlerim ağaçlarda kuş ararken bazen yavaşlar sessizleşirdim.
Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği
Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği
Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu
Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu
Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi
Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi
Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca
Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka
Rengarenk tabiat, sarı kahverengi oldu yeşiller
Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlembikler
Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e
Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete
Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı
Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı
Sararan bağlar, renkli asmalarda çiğ taneleri
Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri
Geride bıraktığım bi daha ki seneye özlediklerim
Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi, küçücük ellerim
Hem bağ, hem çocukluğum hem babam hem de anam gitti hayatımdan
Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan
Hüzünlü Sonbaharlarımdan.