ORTAKÖY
30 dereceye göre 25 iyidir diyerek sabah, tur hazırlığı yaparken içeriden bir ses “Uzun gideceksin galiba” bisiklete binmiyor ama ne olacağını biliyor. Anam gibi tembihini illa yapacak “Çok uzama.”
Cevabı döndüğümde vereceğim.
Akşam vakti adamın biri sokakta gidiyor. Hırsız pencerenin korkuluğunu kesiyor.
Adam,
-Napıyorsun?
-Keman çalıyorum.
-Sesi duyulmuyor ya.
-Sabah duyulacak. Misali.
Bilmediğin yerde novigasyonu açar gidersin alternatifin yoktur. Bildiğin yerde de güzergah seçersin. Ortaköy’e gideceğim. Boğaz’a uzanmış bir buruncuğun üzerinde ne ihtişamlı duruyor incecik minareleri kalem gibi , her an Boğaz’a akseden resmini çizecek gibi duruyor. Mimarlığımın ikinci sınıfında proje ödevi olarak buraya vapur iskelesi planlamıştım. Balıkçı teknelerini çini mürekkebiyle resimleyip projeye ilave etmiştim.
Tabii bu Ortaköy o Ortaköy değil. Pazar günü motorla abimin oğlu Orhan’ın Karahüseyinli’de ki evine gitmiştik iki motorduk. Dönüşte Ortaköy’den geçtik ama durmadık. Bugün dursaydık merağıyla gideceğim.
OSB’nin Mostem Okulu’nun oradan Muradiye sanayisine döndüm. İleride sağa döneceğime sola dönmüşüm novigasyonsuz gidiyoruz ya. İstasyon Kavşağı’nın çok gerisine düşmüşüm. Kaldırımdan ters giderek kavşağa geldim. Muradiye Paris olmuş. Apartmanlar hem de upuzun herbiri, insanlar oradan buradan yola atlıyor arabalar desen başka terane. Şuradan sapayım oradan Bağyolu’na çıkarım dedim. “Genç buradan anayola çıkılır mı?” yı da dedim. Allahtan bisiklet, otların arasında çizgiden yol görsem giderim, gittim anayola çıktım. Bağyolu’na kadar yol ip gibi dümdüz. Sağımda solumda agaların çiftlikleri, bildiğim harbi çiftlikçiler isimsiz.
Bağyolu kavşağından sola döndüğümde yol boyunca sıralanmış evlerin önünden yemyeşilin içindeki yolda gidiyorum. Palabıyık’ın Evi’nin duvarının dibinden devam ediyorum. Avdal’a yaklaştığımda rampalar başlamıştı. Havanın ısındığını burada anladım. Rampayı düz pedella çıkamam motoru açtım o da yumruk kadar çıkar mı bu rampaları pedal desteğiyle çıkar. Bir yandan vınlama öte yandan ıhlama ile rampaları birer birer arkamda bırakarak düzlüğe çıktım. Hayatta böyle değil mi? Edebiyatı yapılır bu gibi durumlarda.
Düzlükten sonra da bir hayli gittim. Ortaköy buralarda bi yerdeydi demeye başladım, yorulmuş, köye çatıyordum nerdesin diye. Birkaç otobüsün sırtını gördüm, biraz daha pedallayınca kafeteryayı. Yakın yerde bir fidan Çınarın gölgesine bisikletimi bağladım. Kafeterya kalabalıktı. Yunusemre Belediyesi vatandaşı buraya taşımış.
Yolda ekmek arası köfte hayali kuruyordum ama gözlemeyle ayrana fit oldum. Köfte ağır gelebilirdi bu yolun bir de dönüşü var. Dinlendim diyemem karnımız doyunca gözümüz yolda olur. “Kızım bir ayran bir gözleme ne kadar?” “170 amca” “Ama ben belediyenin arabasıyla gelmedim yine aynı parayı mı ödeyeceğim.” Güldü. Bayıldık 170’i. Semih Hoca buradan kazandığıyla borçları ödeyecek diye aklımdam geçirmedim değil, bir de belediyenin kafe. Yani kira da yok. Ben de kime kızacağımı bilemedim.
Dönüşü yine aynı yoldan yapacağım çıktığım rampaların inişi var geri kalanı düz. Bıraktım bisikleti kendi gidiyor. Ama düzde gözleme kendini tıslamayla belli ettirdi. Birkaç gölgede durdum. Palabıyık’ın evinin az ötesinde güzel bir çam ormanı var orada mola vereceğimi hesaba kattım. Hah işte burası dememe kalmadı bisikleti bayıra yasladım kedimi de ormana yatırdım. Sivri çam yaprakları yatak, kaskım yastık, sırtım minder, ayakkabılarımı çıkardım birer birer, iki arşın boylu boyunca uzadım bacaklarım dinlendiler. Gözlerim çam dallarının arasından göğe bakıyor. Koyu mu koyu gölge serin, neredeyse uyuyacağım. Bari ağzımı kapatayım bir yılan girmesin dememe kalmadı açtım gözlerimi. Sanki her ağacı bir kuş tutmuş cıvıl cıvıl kuş sesleri kulağımdan hafif esintiyle ormanın derinliklerine gidiyordu.
Tabiatın içinde yaşayan biri şehre arkadaşına ziyarete gitmiş. Yolda yürürlerken kuş seslerini duyunca ne güzel ötüyorlar demiş şehirli arkadaşına arkadaşı ben duymuyorum demiş. Biraz daha yürüyünce kuş sesi dinleyen arkadaşı yere bir lira atmış. Arkadaşı paranı düşürdün demiş. Demek ki herkes istediği sesi duyar diye cevaplamış. Garip kuş sesiyle avunur, zengin paranın sesine kapılır.
Bağyolu Muradiye derken Eski yoldan dönüyorum. Yol dar bi genişletemediler bu yolu. Vızır vızır gelen geçen araçlardan korkarak pedallıyorum. İki otobüs durağında bir duruyorum. Bir nefes iki yudum su. Prefabrik imalat yaptığım yıllarda, sağımdaki prefabrik üretim tesisi hala duruyor. Buranın sahibi İstanbulluydu imalat yapmıyor satın almak istedim değerlensin diye bekletiyorum demişti. Benden yaşlıydı, fazla bekletince öbür tarafta seni değerlendiriyorlar. Bak hala duruyor. Az daha gidince bizim Kara Apo’nun (sinirlendiğinde zaten esmer olan yüzü karardığından bu lakabı takmıştık) kirazlığı var. Bu yıl meyve ağaçları dahil tüm bağları soğuk vurdu. Abdullah dahi yiyecek kiraz bulamayacak. Karaçay Köprüsü’nü geçince projesini çizdiğim Doruk Koleji, Mustafa Çapra. Dündar Çiloğlu, Bülent Koşmaz, Yaşar Coşkun, …….. öğretmen ortak yapmışlardı. Bizim Esra’da ilk öğrencilerindendi. Horozköy’e yaklaşırken Efsanesi olan Kanlı Çınar. Nihayet Tezcan Irmak’ın Çiftliğine geldim. Tezcan da değerlendirenlerden.
Buraya kadar durduğum yerlerin haricinde devamlı pedal bastım. İniş aşağı olmadığı gibi düz ve az rampalıydı yol. Saniyede bir tur pedal çeviriyordum. Kaç pedal çevirmeyle belki yüzbinlerce çevirmeyle eve doğru geliyordum.
Yorumlar kapatıldı.