İçeriğe geç

DUVARDA Kİ HİKAYELER

25/02/2026

Gözlerini karşı beyaz duvara dikmiş, dalmış, suskun. Sadece bakıyor. Aklından geçenler kelimelere sığmaz ama, o cam gibi olmuş, feri sönmüş gözleri her şeyi anlatıyor. Arkasında bıraktığı koskoca ailesi, bir zamanlar şen kahkahalarla çınlayan o sıcak ev, şimdi üzerine yıkılan sessiz bir enkazmış meğer. Aklı, geri dönüşü olmayan, o kadar uzak bir geçmişte asılı kalmış ki, onu bu karanlık düşüncelerden çekip alacak, omzuna dokunacak sıcak bir el yok artık.

İçindeki kopan fırtınalı denizde paramparça olmuş bir sandal gibi; su almış, ağır ağır batıyor ama bedeni inatla nefes almaya devam ediyor. Yaşamak denirse buna. Acımasız bir rüzgara tutulmuş, dalları kırılmış, topraktan sökülmek üzere olan asırlık bir çınar gibi yere eğilmiş, fakat bu kez tekrar doğrulmaya mecali yok.

Eşi yok artık. Yarım asrı, o koskoca elli yılı aynı yastıkta çürüttüğü, nefes alışını ezbere bildiği hayat arkadaşı karanlık toprağın altında. Ne çektikleri o ağır dertler, ne bitmeyen tasalar, ne boğaz düğümleyen yokluklar kaldı geriye. Oysa gençliklerinde, çaresizliğin boğazlarına çöktüğü zamanlarda yüksek sesle oluşan atışmalarda kaç kez kapıya yönelip, bu yükü bırakıp kaçmak istemişti. Kapının koluna giden o titrek elleri, hep içeriden gelen o masum ağlama sesleriyle geri düşmüştü. “Çocuklar, çocuklar ne olacak?” Yetim kalmasınlar, babasız boyunları bükülmesin diye, kendi hayatından vazgeçmişdi. Bu fedakarlık boynundaki en ağır prangaydı ama yine de boyun eğip devam etmişdi o hayatına.

Güzel günler de olmuştu elbet, ama şimdi o anıların her biri göğsüne saplanan paslı birer bıçak gibi. Eşinin, beşik sallamaktan uyuşan kolları, yorgunluktan beşiğin dibinde sızıp kaldığı o geceler… Anneannelerin, babaannelerin, dedelerin torun kokusuyla şenlenen yüzleri, parka gidişler, okul önlerindeki o telaşlı bekleyişler… Şimdi o okul yolları boş, o sevimli sevecen dedeler, neneler çoktan toprağa karıştı.

Ve o gün, büyük kızının hastalıkla pençeleştiği, hastane koridorlarında “Evlat acısı verme yarabbim” diye çaresizce edilen o dualar, adanan adaklar… Kızı kurtulduğunda evde esen o bayram havası, dökülen sevinç gözyaşları.

Oysa şimdi, uğruna bir ömür feda edilen o çocuklar kendi hayatlarının telaşına düşmüş, yuvayı terk eden kuşlar gibi uçup gitmişlerdi. Hastane köşelerinde kurtarmak için çırpındığı büyük kızı, şimdi ayda yılda bir çalan bir telefon sesinden ibaretti. Şimdi büyük salonda karşısında duran beyaz duvarın önünde, yitirdiği eşinin hasreti ve duvarlarda yankılanan o sağır edici yalnızlıkla her gün usul usul can veriyordu.  Hele hayırsız oğlu, bir kızın aklına uyup yurtdışına gitmişti; orada birbirlerinden ayrılıp yalnız kalmıştı, neler yaptığı, yaşıyor mu, öldü mü? Bir daha ne arayıp sormuş, ne de yıllardır bir haber alamamıştı. 

Derin, hırıltılı bir iç çekişle irkildi, titreyen ve damarları morarmış ellerini dizlerinin üzerine koydu. Baktığı beyaz duvarda bir sinema şeridi gibi geçen düşünceleri, anıları usulca silindi. Yerini, huzurevi dinlenme salonunun sıcaklığıyla sarmalanmış gerçeğine bıraktı.

Başını ağır ağır iki yana çevirdi. Sağındaki koltukta oturan Hasan’ın başı göğsüne düşmüş uyukluyor, köşedeki kadın, boş gözlerle bas bas bağıran televizyona bakıyor, pencere kenarındaki bir başkası kendi kendine anlamsızca mırıldanıyordu. Herkes kendi dünyasında, herkes kendi havasında, kendi bedensel ve ruhsal çöküşünün içine hapsolmuştu.

Bu koskoca tarihi, evlatları için feda ettiği o yılları, içini kemiren bu amansız hasreti anlatacak tek bir kimsesi yoktu etrafında. Konuşmak istese, dinleyecek kimse yoktu. Dudağının kenarından süzülen sıcak bir damla yaş, kurumuş cildinin derin çizgilerinde kaybolurken; fırtınalı denizde bunca zaman direnen o yorgun sandalın, huzurevinin bu sessiz, sakin ve ıssız kıyısında yapayalnız karaya oturduğunu hissetti. 

Bir el uzandı “Ahmet Amca su içer misin?” Toparlanmaya çalıştı, aklında ki düşünceler bir anda silindi. “Neredeyim?” der gibi gözlerini hemşire kıza dikti. Bir müddet donakalmıştı “Sağol kızım içeyim” diyebildi. O su, onu kendine getirmiş, evinin, ailesinin, burası olduğu gerçeğini anlamıştı. Çocukları yerine koyduğu bu genç kızların; buradaki sakinler ile ilgilenmeleri, onların sıcak bakışları, yumuşak sesleriyle, çok uzaklardan gelmiş yorgun düşüncelerinden dönmüş, dudaklarında bir tebessüm belirmişti.

Zaman zaman dalıp gittiği bu düşünceleri her ne kadar gerçeği yansıtsa da artık asıl gerçeğin şimdi yaşadığı hayatı olduğunu, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı gerçeğini anlayıp. Uyuklayan arkadaşının omzuna dokunarak uyandırdı. “Hasan bak su veriyor kızımız, uyan iki laf edelim, akşam beşik mi salladın yahu?” 

From → AZMİ AÇIKDİL

Yorum Yapın

Yorum bırakın