MANİSA ÇARŞISI VE ÇOCUKLUĞUMUN AYAK İZLERİ
Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. Manav “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası.
Sınıf öğretmenimi henüz tanımıyordum, içimde çok büyük bir heyecan ve biraz da korku vardı. Babamın eline yapışmıştım sanki. Babam, beni Fuat Bey’e teslim ederken gözlerimin içine bakarak,
“Fuat Bey benim de öğretmenimdi. Onu çok iyi dinle, derslerine çok çalış ve öğretmenine karşı mahcup olma.”
Okumayı yeni yeni sökmeye başladığım o heyecanlı günlerde, sokaklardaki tüm tabelaları heceleyerek okumaya çalışırdım. Dünyada kendi başıma okuduğum ilk tabela, babamın dükkânının üzerindeki o gurur verici yazıydı: ‘Kunduracı İslam Açıkdil’.
İlkokul bitip de biraz daha büyüdüğümde, şimdiki Şehitler Okulu’nun yerinde, ortaokul ve lise binalarının aynı bahçeyi paylaştığı o büyük yanyana dizilmiş çok pencereli iki katlı okula yazıldım. Evimizden uzak okul yolları, benim için Manisa’nın tarihiyle iç içe küçük birer macera gibiydi. Tabii o yıllarda Manisa Tarihi sadece benim değil tüm Manisalıların pek umurlarında değildi. Bunun sebebini yıllar sonra anladım onlara göre her yer tarihti çünkü. Hatta şimdi o evler o sokaklar yıkılmasaydı diye hayıflandığımız Manisa’nın kimliğini taşıyordu.
Camiler hariç, hanlar hamamlar harabe halinde, metruk ve yıkık bedenleri kokar ağaçları ile örtülüydü. Bazen yolu kestirme yapmak için Muradiye Camii’nin önünden geçer, en eski garajın (Bedesten’le karşılıklı olan) içindeki; Kahvecinin “çay” diye bağırması ve tablaya attığı markaların sesi hala kulaklarımda yankılandığı garaj kahvesinin (Efendiler Kahvesi) önünden, Kahve aynı zamanda bekleme salonuydu. Burunlu otobüslerin arasından yürür, oradan Hatuniye Camii’ne yönelir, Hükümet Binası ile karşılıklı olan okuluma varırdım.
Bazen de güzergâhı değiştirir, Sultan Parkı’nın içinden geçer, Sıbyan Mektebi ile Sultan Camii Medresesi arasındaki o dar geçide sapardım. Kış günlerinde, o dar geçitte âdeta taksim olan rüzgârın yaladığı ayaz, soğuğu iliklerime kadar işletirdi. Buradan Eski Uzun Yol (Dr. Sadık Ahmet, Kuyumcular) Caddesi’nden yürür, caddenin bitiminden sola dönerek Cumhuriyet Meydanı’nı (Emekliler Parkı, Bülent Koşmaz Parkı) çaprazlama geçer ve okulumun hala aynı yerde olan kapısından içeri girerdim.
Fakat sabahları hangi yoldan gidersem gideyim, okul dönüşü çarşı beni her zaman kendine çekerdi sanki. Dönüş yolunda mutlaka Eski Emlak Bankası ve Beyazfil arasındaki sokaktan çarşıya süzülür, soluğu babamın dükkânında alırdım. Çarşının o kendine has havası, esnafın selamlaşmaları, karşıdan karşıya bağırarak laf atmaları, birbirlerine takılmaları. bazen bizim kavaflar çarşısının yolları beton kaplıydı. Bazen bu yolda akşama doğru koca koca adamlar şakayla karışık kısa süren top oynarlardı. Tüm bu samimiyet komşuluk, ustalara, yaşlı, duayen esnafa duyulan saygı, sıcaklık içimi ısıtırdı.
O yılların en unutulmaz simalarından biri, boynundaki askısıyla tüm çarşıyı arşınlayan Gazeteci Cavit Amca’ydı. “Gazteeee, gazteeee!” diye bağırarak hızlıca yürür, siz daha ismini söyler söylemez istediğiniz gazeteyi koca tomarın içinden bir çırpıda ustalıkla çıkarıp uzatırdı. Babam da her gün ondan Tercüman Gazetesi’ni alırdı.
Babamın deri ve kösele kokan dükkânına geldiğimde önce bir köşeye oturur, soluklanırdım. Sonra babam, Tercüman Gazetesi’ni bana uzatır ve Ahmet Kabaklı’nın köşe yazısını okumamı isterdi. Bu, zamanla ikimiz arasında bozulmaz bir ritüel hâline gelmişti.
Babamın ayrı masaya benzer bir tezgahı vardı, kalfalar ayrı tezgâhın başında çalışırken alçak sesle biribrlerinden kerpeten çivi gibi malzemeleri isterler, ben gazeteyi yüksek sesle okurdum. Bazen kelimelere takılır, yanlış okuduğumda babam işini hiç bırakmadan, başını bile kaldırmadan usulca hatamı düzeltirdi. O anlarda çocuk aklımla içimden gururla, “Vay be, babam hem çalışıyor hem de beni ne kadar dikkatli dinliyormuş” diye geçirirdim. O dükkânda okuduğum her satır, sadece okumamı değil, hayata karşı duruşumu da şekillendiriyormuş meğer.
İstanbul’da okuduğumda birgün yine babamın dükkanına uğramıştım. Babam, kalfalarını azaltmış emekliliğe hazırlanıyor, benim mimarlık fakültesini bitirmemi bekliyordu. Dizinin üzerine koyduğu diz demiri üzerinde çekici sallıyor ayakkabının tabanına uygun ıslatılmış köseleyi sıkılaşıp daha dayanıklı uzun ömürlü olması için döğüyor, arada bir diğer dizinde olan mendili ile alnının terini siliyordu. Babamın o görüntüsünü ömür boyu untmayacağım.
Yıllar geçti: Çocukluğumda içinden yürüdüğüm o En Eski Garaj’ın yıkılmış halinden sonra, tamamını yıkıp 2010 yılında oraya Bedesten Meydanı’nı yapmak bana nasip oldu. Çarşının tüm sokaklarını, dükkan cephelerinin ahşap doğramalarını eskisine sadık kalarak esnaftan hiçbir bedel talep etmeden yeniledik.
Sıra: Laskarisliler döneminden kalma,Saruhan Beyliği’ne, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e ve o büyük yangına tanıklık etmiş bu kadim çarşının hikayesini ölümsüzleştirmeye gelmişti. Hala Manisalıların “Çarşıya gidiyorum” dediğinde ilk akla gelen bu yerin, esnafının ve anılarının kayıt altına alınması gerekiyordu. Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak 2023 yılında iki kitap yayımladık ‘Çarşının Öyküsü’ ve ‘Esnafın Öyküsü’
Kentsel sit alanı olarak korumaya alınan bu tarihi çarşının hikayesi, böylece hem sokaklarında hem de kağıt üzerinde tescillenmiş oldu.