İçeriğe geç

BİR SEVDADIR MANİSA

05/03/2026

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”  

     Yahya Kemal’in bu dizeleri dudaklarımdan döküldüğünde, gözlerim; İstanbul’un boğazına değil, Ulucami’nin ulu, üç kitabeli, haşmetli, yüksek basamaklı kapısından baktığım, Şehzadeler Şehri Manisa’nın o buğulu ovasına dalar. “İstanbul nire, Manisa nire” demeyin. Cihanı titreten o koca Osmanlı padişahlarının, çocukluklarının masumiyetini bu topraklarda bıraktığını, rüzgârın hala o genç şehzadelerin at toynaklarının sesini fısıldadığını kim inkâr edebilir? Çocuklukta toprağa ekilen hasletler, zamanı geldiğinde en görkemli çınarlara dönüşür.  Şehre bu ulu kapıdan, zamanın ötesinden bakınca, parmaklarımızın arasından su gibi akıp giden yitik değerlerimize ince bir sızıyla hayıflanırım.

     Geçenlerde, İzmir’in o telaşından kopup bu kadim topraklara Manisa’ya yerleşmiş bir yazarın satırlarına rastladım. Şehrin o ağırbaşlı akışını, her yere yürüyerek varabilmenin ulaşım kolaylığını, o eski zaman huzurunu anlatıyordu. Onu okuyunca eski bir uykudan uyandım; Manisa betonlaşıp ne kadar büyüse de, ruhunun hala o dünün sararmış Manisa’nın, eski fotoğraflarına baktığımda, eski aşina yüzlerin, sokakların, yapıların, minarelerinde ki ezanların hüznünde saklı olduğunu hatırladım.

      Manisa’nın ruhuna kazınmış ama artık sadece anılarda yankılanan o sesler: İstasyondan ağır ağır kalkan trenin Karaköy’den duyulan düdüğü, Sümerbank Fabrikası’nın mesai bildiren o hepimizin bildiği tiz sireni. Şimdi yerinde yeller esiyor, yıkık duvarlarında baykuşlar ötüyor, satıldı, yıkıldı, tanıdık sesi sustu. Ulu Cami Saatinin vakti bildiren sesleri bile çocukluk anılarımızda kaldı. Oysa biz, bu seslerle Manisalı olmuştuk. Tıpkı o meşhur hikâyedeki gibi; Şehrin kalabalığında, betonların arasında çekirge sesini duyan Kızılderili misali. Bizim de kalbimizin kulakları o eski Manisa’nın tınılarına ayarlıdır. Hiçbir şey bir müzik parçası kadar maziyi hatırlatamaz derler. Bu sesler, Manisa’nın hüzünlü hikâyesini hatırlatan bir müziğin nağmeleriymiş meğer. Diğer seslere sağır kalışımız bundanmış. Zamanı hatırlatan tüm bu bildik seslerle saatine bakmaya gerek bile duymadan yaşayan bir şehirdi burası.

     Saat 11.55’te çarşıda görülen Manisa Tarzanı’nın, o kısacık bir zaman diliminde Spil’e tırmanıp tam öğlen vakti ateşlediği topun yankısı, sadece zamanı değil, Spil’in Manisa ile olan o tutkulu aşkını da ilan ederdi. Dağ ve şehir hiç ayrılmamacasına iç içeydi.

     Spil: Eteklerinde evlat acısıyla binlerce yıldır taşlaşmış bir hüzünle ovayı izleyen Niobe, Ağlayan Kaya. O kayadan süzülen her damla, Manisa’nın bağrında taşıdığı, antik çağlardan Osmanlı’ya uzanan o sessiz ve derin kederin kurumayan gözyaşlarıdır.

     Ya bahar müjdecisi Hıdırellez geceleri? İçimizde beslediğimiz umutları, küçük kâğıtlara yazıp, gül dallarının dikenlerine incitmeden emanet edişimiz. Sabahın alaca karanlığında Gediz’in köprüsüne koşup, dileklerimizi nehrin o boz bulanık, coşkun sularına bırakışımız. Kâğıt gözden kaybolana dek suyun akışına dalan gözlerimizdeki o masum bekleyiş. Spil, yılların suskunluğunda sessizce Gediz’i seyreder, dereleriyle ona can verir. Gediz ise yorgun toprağıyla Manisalıyı besler. Rahmetli babamın anlattığı hikâyede: Yalancılık yarışında biri; “Spil’den çakan şimşekte 500 Çakal saydım,” diğeri “boynunu Spil’den uzatıp Gediz’den su içen bir deve gördüm der.” 

     Çocukluğumun babamla geçen hayatımın en güzel günleriydi o günler. Gediz ile bağımızın, ovanın yan yana olduğu bağ damımızın terasında tulumba suyu ile soğutulmuş kehribar taneli üzümleri ile komşularımızla yapılan sohbetlere çocukluk sessizliğim ile dinler serin yaz akşamında babamın dizinde uyuya kalırdım.

 

     “Şehir değişti, betona yenildi, dokusu bozuldu” derim bazen içlenerek. Ama yıkılan bir caminin yerinde sapasağlam duran bir mihrap gibi durur şehrin kadim ruhu:

      Hatuniye’nin yivli minaresinden hükümet binasına doğru baktığımızda, yangından önce ki görünüşüyle duran hükümet binasının çatısının üzerinde, tasarlanmış yükselti de dalgalanan ay yıldızlı al bayrağımız ile Fatih Sultan Mehmed’in at üzerindeki o mağrur duruşunun, minareyle aynı çizgide adeta zamana meydan okurcasına hizalandığını görürsünüz. Osmanlı ile Cumhuriyetin bağlandığı noktadır bu bina.

     Antik çağın efsaneleri, Bizans’ın kalıntıları, Saruhanlıların mirası ve Osmanlı’nın ihtişamı, bu şehrin sokaklarında bir gölge gibi bizi takip eder.   1922 işgal yangının külünden doğan bu şehirde, binalar bile birbirine sevdalıdır. Çarşı Bulvarı’nda Hafsa Sultan ile Hatuniye, İbrahim Çelebi ile Hafsa Sultan asırlardır o tarihi sokaklardan birbirlerine sessizce bakışır. İbrahim Gökçen Bulvarı’ndan bakıldığında, arkasına Spil’in heybetini alan Hafsa Sultan Camii bir inci gibi parlar. İvazpaşa’dan Ayn-ı Ali Camisine, Bölcük Dede Mescidini birbirine bağlayan Akbaldır Deresidir. Karaköy’de Kırmızı Köprü’de, Muharrem’in Kahvesi’nde ulu çınarların gölgesinde Çaybaşı’nın serin havasını yudumlarken, başımızı kaldırdığımızda gözümüz sokağın başındaki İvazpaşa Camii’ne takılır. Akbaldır Deresi’nin üzerindeki o yorgun kemerli köprülerden geçerken, aslında sadece mahalleleri değil, geçmişle bugünü birbirine bağlarız.  

     Nevruz geldiğinde 500 yıllık bir gelenek ile o kubbelerden halka saçılan şifalı mesir. Havaya karışan tarçın, karanfil 41 çeşit baharatın kokusu, sadece bedene değil, Merkez Efendi’den bu yana bu şehrin vefasız zamana direnen yaralı ruhuna, dayanışmasına şifadır.  

     İşte Manisa, kimliğini kaybediyor diyerek tasalandığım bir şehir değil. Taşıyla, toprağıyla, çocukluğumun anılarıyla, kulaklarımda nağmeleri kalmış sesleriyle ve birbirine bakan minareleriyle örülmüş, hüzünlü bir rüyam. Tıpkı Yahya Kemal’in İstanbul’u sevdiği gibi. “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyebileceğim bir sevdaymış benimkisi. Ulucami’den ovaya her bakışımda, o efsunlu güzelliklerin ve eski hatıraların, yıkıntılar arasında bile dimdik ayakta olduğunu gördüğüm Manisamın.

 

From → AZMİ AÇIKDİL

Yorum Yapın

Yorum bırakın