HOROSKÖY İSTASYONU
Artık Horozköy’de trenler durmuyor, koruma altında ki bu istasyonda zaman duruyor.
Bu yıl bereket, sağanak olup yağdı üzerimize. Ocak ve Şubat yağmurları, iklim değişikliğinden ve kuraklıktan şikâyet eden biz insanoğluna adeta kudretini gösterdi. “Dünyamız kuraklaşıyor” derken, Allah öyle bir yağmur verdi ki; nankörlüğümüzü yüzümüze vurdu. Ama biz romantikler, yine sevda yasındaydık; ne doğanın bu büyük azametini tam görebildik ne de yağmurun asıl hikmetini. Gece şarşarlarıyla uykumuzu bölen o rahmet, gündüz yanaklarımızı okşayıp akşamına geri çekiliyordu.
O “cüce” dediğimiz Şubat, koskocaman oldu bu yıl. Yağdı da yağdı. Manisa Ovası’nın o garip bağ damları, çiftlikleri, köyleri sular altında kaldı. Toprak, sulara gömülünce, ova yıllar öncesindeki o efsanevi denize dönüştü sanki. Bir yıkım değil, bir ibret birikintisiydi bu. “Allah muhafaza, birikintisi buysa seli ne olur?” dedirten cinsten. Ben de bu bol yağmurlu günlerde boş durmadım. Aklımda tutamadıklarımı, unutmaya kıyamadıklarımı kâğıda döktüm.
Yağmurlar dindi, sular çekilmeye başladı. Güneş bahar yüzünü gösterince, bisikletimi alıp yollara düşme vakti geldi. Yağmurdan tutulmuş kaslarımı açacak rotalar çizdim kendime.
İlk durağım; Organize Sanayi’den geçip Akgedik Toki ve Muradiye Fidanlığı üzerinden Menemen yoluna çıkmak, oradan Karaali üzerinden şehre dönmekti. Muradiye Fidanlığı’nda emniyet şeridinde durdum, Makinayla Çınar fidanlarının söküm işini biraz izledim. 2-3 yaşında ki Çınar fidanları, dondurma kaşığı gibi bir aparet mini bir ekskavatörün ağzına takılmış, fidanın dibine dalıyor dondurmanın içine giren kaşık ve dondurmacı gibi şöyle bir kıvırıyor kaşığı, Çınat kökü top şeklinde toprağıyla beraber sökülüyor, arkasından biri hemen bir çula sarıyor toprak nemini kaybetmesin diye. Bu fidanlık 500 dönüm kadar. Köklü bir geçmişi var. Belediyecilik zamanımda buraya sıkça gelirdim. Bizim serada olmayan çiçek fidanlarına bakardım. Bakmak dahi keyf verirdi. Bir yıl Ankara Belediyesi tüm fidanları almış Ankara’nın Caddelerine dikmişti. Yakın köylerdeki kadınlar çalışıyor onlara da bir geçim kaynağı oluyordu. Bir ara OSB’ye katılmak istendi sonra kurtuldu.
İkinci rotam, Karaca Ahmet Dede’ye idi. Fevzi Çakmak Mahallesinin ana caddesinden dümdüz taaa Dedenin Türbesine hiçbir yere sapmadan gittim. Kapı baca kapalı müteahhit işini bitirmiş ama toparlanmamış. Bunu ayrıca yazacağım.
Bir sonra ki tur (3.) nereye gideyip diyerek epey bi zorlandım. Ramazan’ın gelmesiyle rotalarım kısıtlanmıştı. Ağzımız kilitli, başımız eğik ama içimizdeki o bitmek bilmeyen heyecan baki. “Horozköy İstasyonu’na gider, bir banka oturur çocukluğumu anımsarım” dedim. YSE Meydanı’ndan aşağıya süzülüp, çocukluğumun geçtiği o Altınçukuru bağımızın (buraları şimdi imar islah planlarıyla gecekondudan dönüşen Hafsa Sultan, Fatih Mahalleleri oldu.) içinden geçerek istasyona vardım. Orada bankta otururken hatıralar yüreğimden gözlerime taşındı. Burası Malo İsmail’in, yanında ki Nebi Amcaların, şurası Pire Mehmet’in evi dedim. Tabii yer gök apartman olmuş. Horozköy olmuş Parisimsi! Nerede o eski, çocukluğumun Horosköyü? Sanki anımsadığım bağ komşularımız bu dünyadan göçüp giderlerken Horosköyü’de götürmüşler. Silmeli çatı saçakları, basık kemerli beyaz renkli söveli pencereler, sarı, pembemsi bazıları sarısı solmuş boyalı, yüksek kemerli girişinden iki üç basamakla çıkılan Rum evleri. Kerpiç yapılı, hanaylı iki kanatlı at arabası girecek genişlikte ahşapları çürümüş bahçe kapılarıyla kocaman avlulu bizimkilerin evleri. İmar gelmiş, mamurlar gitmiş.
Derken, bağımızdan buralara nasıl geldiğimi anımsadım. Babam ve ağabeylerim Manisa’dayken, ben bağda annemin koruyucu meleği, yoldaşıydım. Annem de bana “erkek adam” payesi verirdi. Bağda günlük işleri ben yapar anneme yardım ederdim. Taze sebze için sık sık da Horozköy’de ki Pulculardan patlıcan, domates almaya gönderirdi. “Akşama kastırada dolma yapalım” derdi. Elimde torba boynumda sapanta. (Şu sapantayı bir yere çizeceğim şimdiler nasıl yapıldığını bilmez.) İstasyonun yakınında ki hemzemin geçitten geçip hemen sağa dönerek demiryolunun kenarında bahçeye girerdim.
Girişte alçak demir parmaklı korkuluğun açık kapısından girdiğimde; büyük İncir Ağacının dibinde bostan kuyusu vardı. Betondan havuzu ve birkaç metre derinde etrafı yuvarlak betonla çevrili çukurun dibinde, kuyunun başında suyunu çekmek için bekleyen koca bir motor. Ben bunlara şöyle bir göz attıktan sonra hemen bu kuyunun yanında; önünde uzunca, arkasında sıradan odaları olan bir hayatın önüne geldiğimde, şimdi ismini hatırlayamadığım teyzeye seslenirdim. “Topla oğlum ne lazımsa” derdi. Bahçe yolunun kenarında derin ve geniş olmayan bir arktan akan, sebzeleri sulayan su öyle berraktı ki hala gözlerimin önünde, hafif şırıltılı akarken dibinde, aktığı zaman boyunca yıkayıp parlattığı çakıl taşlarını, renk renk döşenmiş Zeugma Müzesindeki mozaiklere benzetirdim. “O yaşta Zeugma yoktu ki abarttın sende” Anlayasanız diye şimdiyi örnek gösterdim. Siz o günleri o arkı görmediniz ki. Neredeyse suyunu, eğil, yat yere, sok kafanı arka, iç kana kana. Bu arkta ki su, yanında ki gruplaşmış sebze fideleri havuzlarına çevrilir, patlıcan biber domatesleri sulardı.
(İstasyonu hemen arkasında Kocakumlardaki bağ komşularımız; Malo İsmail ile Nebi Amcaların; at arabalarının geçebileceği genişlikte tahta kapılarından girildiğinde, evlerinin avlu ve bahçeleri dün gibi gözlerimin önüne geldi. Malo İsmail Amcanın, bir oğlu Erol ile üç kızı vardı. Erol’la aynı yaştaydık ablaları bizden 6-8 yaş büyük olmalıydılar güzel kızlardı ama büyük ablası en güzelleriydi. Zaten Malo İsmail Amca da yeşil çakır gözlü yakışıklı adamdı. Aklım ermeye başladığında büyük ablaya üzülürdüm, “bu güzelliğini, endamlı zarifliğini kimbilir hangi köylü delikanlısı alacak” diye. Nebi Amcanın da oğlu Nihat bağ arkadaşımdı. o Erol’la bizden bir iki yaş küçüktü Malo İsmail, Nebi Amca kardeştiler evleri de bağları da yan yanaydı. Pire Mehmet’in evi Horozköy çarşısına yakın bir çıkmaz sokağın sonundaydı, büyük oğlu İlker Abi babamın dükkanında kalfaydı. Onların evlerine hiç girmemiştim sadece bağa taşınacağımız zaman; o bizi evden alır, eşyaları denkler, bağlar, biz de annemle arabanın üzerinde eşyaların üstünde oturur bağa giderdik. Ben anneme tutunur şekilde yanında, kucağımda köpeğim Gudo’ya sarılırdım.
Malo İsmail Bostan Pazarına Manisa’ya Sultan Camisinin yanında ki dutluk alana gelir, at arabasına piramit şeklinde isitiflediği karpuzları, satardı, ama tek tek değil. Arabada ki karpuzları bir seferde tamamını satın alırlardı. Babam da böyle alırdı. Araba, karpuzlarla evimizin önüne gelir elden ele, bahçemizde Dedeme ait odaya, rahmetli olduktan sonra kışlık ardiye olarak kullandığımız bu odaya taşırdık.
Bağ anılarımı yazacağım.
İstasyonlar benim için korkutucu yerlerdi. Çocukluğumdan kalmış olmalı. Şimendiferin altından üstünden çıkan koyu gri, beyaz dumanlar koca demir yığınını sarar, onların arasından homongolos gibi çıkıp hareket ettiğinde, marşandiz öyle biz hızlandırır ki koca treni demir tekerlekleri yanında ki tekerleklerin birbirine bağlandığı uzun kol (vargel kolu) öyle bir gelip giderdi ki, koca tekerler demir ray üzerinde patinaj yapar şaha kalkar gibi korkunç heybetiyle, bof bof sesi, homurtusu, gürültüsü yetmezmiş gibi bir de tiz düdüğü. Sıçan deliği bin altın, kısa pantalonum incecik bacaklarım kısacık kollarımla boğa yılanının sarmalaması gibi babamın bacaklarına yapışır, başımı iki dizinin arasına sokar korkudan saklanırdım.. Bu manzaradan olmalı ki o kara trenleri bir ejderha gibi görür onlara yaklaşmaz hep istasyon binasına yakın dururdum.
İşte Manisa istasyonundan bindiğimiz böyle bir tren ile Çiğli’de Arnavutluktan akraba olduğumuz Yakup Amcalara giderdik. Yakup Amca sakin esprili hala sayamadığım kadar çocukları vardı, buna rağmen beni çok severdi. Tabii babama da İslam der başka birşey demezdi. Babam da onu severdi. Onlara gittiğimizde çocuklukları akıllarına gelirdiğer akrabalardan bahseder onların anılarını anlatırlar sohbete dalarlardı. Şimdi ki Gediz Kolejinin olduğu alanda mandalin Bahçesinin kahyası idi Yakup Amca ve ailesiyle burada yaşarlardı. Bahçe sahibinin evi bahçenin ortasında iki katlı süslü işlemeli cephesiyle büyükçe bir konaktı.
Çocukluğumla bilmediğim bu sigaraların ismini içmeye başladığımda öğrendim. Gelincik, Yenice, Yeni Harman, Birinci, Üçüncü en afilisi de Bafra sigrasıydı. Trene binmezden önce babam İstasyonun Büfesinden bu sigaralardan bilmem hangisini aldığı sigarayı, Çiğli’ye Yakup Amcalara giderken Manisa’da ev komşumuz Cemal Amcaların bağlarının kenarından geçerken trenin penceresinden, onlar tren geçerken seyre daldıklarında onlara savurarak atardı. Onlar da sanki bizi bekliyorlarmış gibi el sallarlar, sigara paketini savuran babamı görürlerdi. Bu bağ zamanında Yakup Amcalara gittiğimiz zamanlarda yaptığımız bir ritüeldi. Tren Horozköy İstasyonunda durur yolcularını alır İzmir’e doğru yoluna devam ederdi.
“Gün olur asra bedel.”
“Geçmiş gün olur hayali cihan değer.”)
Bir kastıralık sebze torbasını omzuma atar, yola koyulurdum. Bu yol toprak ve iki yanında ki bağların zemininden bir hayli çukurdu yani at arabası dahi bu yoldan geçerken gözükmezdi sadece sesini duyardınız. Etrafında sıkça Çitlembik Ağaçları vardı arada: Üçü dördü bir kökten çıkmış iri gövdesiyle toprağa serilmiş gibi duran İncir Ağaçları ve Ağaçkakan kuşlarının meskeni olan Badem Ağaçları çogunluktaydı. Ben de bu geliş gidişlerimde bu ağaçların altından bağların ve yolun üst kottaki kenarından yürürdüm. Gözlerim ağaçlarda kuş ararken bazen yavaşlar sesizleşirdim.
Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği
Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği
Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu
Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu
Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi
Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi
Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca
Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka
Rengarenk tabiat, sarı kahverangi oldu yeşiller
Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlembikler
Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e
Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete
Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı
Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı
Sararan bağlar, renkli asmalarda çiğ taneleri
Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri
Geride bıraktığım bi daha ki seneye özlediklerim
Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi, küçücük ellerim
Hem bağ, hem çocukluğum hem babam hem de anam gitti hayatımdan
Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan
Hüzünlü Sonbaharlarımdan