AYRILIKLAR
Bazı ayrılıklar, boğazda düğümlenen o meşhur cümleyle başlar: “En son hastanede görüştük.” Bu cümle aslında bir vedanın ilanıdır. Ömür boyu biriktirilen dostlukların, paylaşılan anıların ve hayatımıza yön veren yaşanmışlıkların o soğuk koridorlarda noktalanışıdır. Sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurlarken, son durağımız hep orası olur.
Çocukluğumuzun Manisa’sında ne bu kadar hastane vardı ne de bu kadar kalabalık bir yalnızlık. Topu topu bir Devlet Hastanemiz, bir de Çocuk Hastanemiz vardı. Özel doktorlar parmakla sayılacak kadar az, ama şifaları derya kadardı. Ulaşımın faytonlarla yapıldığı o sakin sessiz yıllarda, “Faytonu kap gel, gecikmeyelim” diyen doktor, çantasını hazırlarken fayton çoktan yola koyulurdu. İki atın nalları granit taş kaplı dar sokaklarda yankılanır, doktoru hastanın kapısına yetiştirirdi. O zamanlar şifa; stetoskopun soğuk metali sırtına değdiğinde, doktorun “nefes al, nefes ver” diyen güven veren sesindeydi. Kinin, Aspirinin en sadık yoldaşıydı. Her evde mutlaka bulunur. Gripini mahalle bakkalları bile satardı.
Beslenmemiz doğal, dertlerimiz ise bugünkünden daha “tanıdıktı”. Kızamık, Kuşpalazı, Verem derken; bugünün havalı isimleri olan Alzheimer’a “bunama”, Parkinson’a, Felç’e “şeytan çarpmış” der geçerdi eskiler. Ölümcül hastalıklar kapıdaydı belki ama aşılar imdada yetişir, korurdu bizi. Şimdi bu hastalıklar bitti türevleri geldi. Umutsuzları çoğaldı, yediklerimizden diyoruz. Ne suların tadı, ne sebzelerin lezzeti, ne de etlerin proteini kaldı. Ne menem şeyse entübeyi çok duyar olduk, arkasından teşhisi biz koymaya başladık çoklu organ yetmezliği.
Daha dün gibi hatırlıyorum; o eski Devlet Hastanesi’nde beyin ameliyatı olup şifa bulmuştum. Meğer o hastaneye son gidişimmiş, boşaltıldı koca bina. Şimdi onların yerini devasa Şehir Hastaneleri, yenilenen Merkez Efendi’nin o haşmetli binaları aldı. Nüfus katlandı, doktorlar çoğaldı, sistemler dijitalleşti. Ama ne acı ki; o uzun randevu kuyruklarında bekleyen hasta; ya hastalığının son evresine ulaşıyor ya da o randevu günü gelmeden çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşuyor.
Tıbbi cihazlar şimdi her şeyi görüyor, ilaçlar çeşit çeşit. Ancak her devirde olduğu gibi ecel peşimizi bırakmıyor, Azrail işini hiç ihmal etmiyor. Ve yine o cümle düşüyor dillerden, “En son hastanede görüştük.” Bu cümleyi kurabilmek, aslında bir sadakat nişanıdır. Herkes tanıdık olabilir ama herkes o son saniyede elini tutamaz. Helallik istemek, son arzuyu yerine getirmek herkese nasip olmayan kutsal bir borçtur.
“Dostluk, karanlık çöktüğünde çıkan yıldızlar gibidir.” Kara günde parlar, acıyı paylaşır, teselli eder, hastalığın peşinden gider, derman ararken moral olur, elini bırakmaz dostunun.
Bir de o diğerleri vardır. Cenaze namazında saf tutup, “Hay Allah, bir türlü görüşmek nasip olmadı” diyenler. Evet, Allah nasip etmez; çünkü ayakların gitmez. İşin gücün telaşından, dünyanın kaygısından başını kaldıramayanlar, bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünemezler. Sadece “vah vah” diyerek dövünmeyi bilirler ve ne yazık ki zamanımızda sayıları çok arttı.
Lakin yolcu olanın umurunda mıdır bu gecikmiş pişmanlıklar? Son yolculuğuna çıkan, programını çoktan yapmış, rotasına girmiştir bile. Geride kalanlara sadece o soğuk musalla taşında ki tabuta son bakışın burukluğu kalır.