DÜN YİNE HATUNİYE’DEYDİK.
Dün yine Hatuniye’deydik. Sevdiğim arkadaşım, dostum Cüneyt Karaosmanoğlu’nun, Cuma vaktindeki cenaze namazında, onunla birlikte iki cenaze daha vardı; sevenleriyle beraberdik. Avlu kalabalıktı. Kabuğuna çekilmiş biz yaştaki Manisalılar, kış uykusundan uyanmış gibi Hatuniye’nin avlusundaydık. “İyi misin?”, “Neredesin?”, “Gözükmüyorsun?”, “Ne yapıyorsun?” en çok konuşulan kelimelerdi. Her bir dostun sırtına değmek, hatırını sormak, ayaküstü de olsa neler yaptığını öğrenmek, kendinden bilgiler aktarmak için bir dost bırakılıp diğerine gidiliyordu. Bizim kuşak (jenerasyon) 70 yaşın üstü, 75 bile denilebilir; hatta “Nassın, iyi misin?”den sonra sorulan “Sen kaçlıydın?” da soruların arasına giriyordu.
Bu sabah, yani Cumartesi sabahı, hep erken saatlerde okuduğum Cengiz Aytmatov’un ‘Gün Olur Asra Bedel’ kitabında; Sarı-Özek Bozkırı’ndaki demiryolunda birlikte çalıştıkları arkadaşı, köylüsü, sırdaşı Kazangap’ın vasiyetini yerine getirmek için köye 30 km mesafedeki Ana-Beyit Mezarlığına giderken (108. syf) şunları okudum:
“……Yedigey bunları düşünürken bir yandan da yarı yarıya unuttuğu duaları tekrarlayıp hatırlamaya, Tanrı’ya yönelteceği yakarışları bir sıraya koymaya çalışıyordu. İnsan kalbinde, başlangıç ile son, hayat ile ölüm arasındaki çelişkiyi uzlaştıran, yalnız ve yalnız, bilinmeyen, görülmeyen Tanrı idi. Başka türlü Tanrı’ya sesini duyuramazsın, niçin yaratıp niçin öldürdüğünü soramazsın ki! Dünya kuruldu kurulalı insanlar böyle yaşıyor, pek azı razı olmasa da böyle katlanılıyor kaderine. Dualar var oldukları günden beri hiç değişmemesinin, hep aynı sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşu boşuna sızlanmamaları içindir. Dualar, yüzyılların okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin, ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir.”
Adet, gelenek böyledir. Cenazeden bir gün sonra 400 sayfalık kitabın 108. sayfasında bu anlatıma rastlamak biraz hayretime gitti.
Cüneyt ile Eski Manisa zamanında Çarşı’daydık. Valilikte çalışan memurlar, mesai çıkışlarında aşağı doğru giderlerken Cüneyt’in eczanesine kadar yolun sağından yürürler, tam eczanenin köşesinden Beyazfil’e doğru karşıya geçerlerdi. Eski Manisalılar çok iyi bilirler. Bu ezberlenmiş bir güzergâhtı. Benim mimarlık bürom da Beyazfil’deydi. Boş zamanlarımda (Cüneyt eczaneyi bırakıp gelemezdi) sıkça ona giderdim. 25’li yaşlardan 75’li yaşlara kadar dostluğumuz süregeldi.
Allah rahmet eylesin. Makamı ali, mekanı cennet olsun. Ailesine ve yakınlarına sabırlar dilerim.
Dünya iki kapılı bir handır. Bir kapıdan girilir, konaklanır, diğer kapıdan çıkılır. Aşık Veysel “Uzun ince bir yolda…” diye anlatır. Dünya hayatı da geçici bir duraktır. Yolculuk, fani dünyadan baki aleme gidiştir. Bu yüzden öldü demek doğru değildir. “Göçtü” en çok kullanılan bir kelimedir. Biraz daha mana yüklemek istenirse “Gönül kuşu uçtu” denir. Genellikle vefat etti anlatımı en yaygın olanıdır. Ölüm, yaşama değer verdiren şeydir. Ölümün varlığı; aldığımız her nefesi, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her anı kıymetli yapar. İnsan fıtratında olan geride bir şeyler bırakmak ölümü anlamlı kılar. Divan Şairi Bâkî; “Avazeyi bu aleme Davud gibi sal. Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” Bu söz insanların eserleriyle, anılarıyla zamana direnmeyi anlatır. Üç şey amel defterinin açık kalacağını söyler Peygamberimiz (SAV): “İnsan vefat ettiğinde amel defteri kapanır; ancak üç şey müstesnadır. Yapılmış ve devam eden hayır hizmetleri, insanlara öğretilen ilim ve arkasında hayır duası bırakan salih evlat.”
İşte yaşamın ve ölümün devamlılığının anlamı bu olmalı.