HER KALP KENDİ MEVSİMİNİ YAŞAR.
Herkesin; bir umudu, bir savaşı, bir hüznü, bir acısı, bir yalnızlığı vardır. Sevgilerin çok olduğu, iyi niyetlerin güzel olduğu, gönlünüzce yaşayacağınız bir güne GÜNAYDIN.
Huzurevimizde kalan sakinlemizden Hocanımın sabah gönderdiği bir günaydın mesajıydı bu.
Huzurevimizde çok kimseyle oturur sohbet eder dertleşir söyleşir daha çok eskilerden konuşuruz. Yaşım onlara yakın hatta bazılarından fazla olmasına rağmen ağabey, bey, abla, hanım diyerek hitap ederim. Onlarla muhabbet çok renklidir. “Her kalp kendi mevsimini yaşarmış.” Ne fırtınalar kopmuş ne güneşler batmış, ne ayazlar yaşanmış, ne güzellikler doğmuş ne anılar biriktirilmiş, ne çok sevgiler beslenmiş.
Hayatlarının son yolculuğunda bizim evimize misafir oldular ve ikinci baharlarını yaşıyorlar.
Macera meraklısı, doğa tutkunu bizim Batuhan: Her fırsat bulduğunda motoruna atlar, derin bir nefes almak, tabiatla kucaklaşmak ister ve sıkılıkla Yuntdağlarında manzaralı yerlerde; bazen bir gölet başında, bazen ulu bir Çam Ağacının altında, ormanda, yıkık köylerinin bulunduğu terkedilmiş köylerde hüznünü paylaşır, daha çok tepelerde engin manzara eşliğinde uzaklara bakar ufukları gözler.
Bana da çektği bu güzellikleri yaşatmak ister ama, bende de çeşitli duyguları canlandırır. Onun fotoğraf karesini bir mesajla, kadim bir sözle birleştirir yazıya döker, bazen de fırçayı elime alır o karenin resmini yapar tablosunu duvarıma asarım.
Her Kalp Kendi Mevsimini Yaşar.
Şehrin gürültüsü beynimizi yıkarken, bazen sadece susup içerideki o sessiz ritmi dinlemek gerekir. Her gün yanından geçip gittiğimiz, o daracık kaldırımlarda: İnsandan başka daha birçok nesnenin dükkan önlerine sıralandığı kaldırım kenarlarının elektrik, telefon panoları ile olmadık yerlere yerleştirildiği, kapalı durakların, hesapsızca ortalık yerlere montajlandığı, çimi toprak olmuş parklarından tutunda budanmıştan ziyade kesilmiş Çınar ağaçlarına kadar, kontrolsuz kendi haline bırakılmış trafiğinden başımızın döndüğü, uğultulu karmaşık hayatlara, gürültüye keşmekeşe kadar daha birçok çirkin görüntülerin arasında, omuz omuza yürüdüğümüz yüzündeki maskelerle hayatın hengamesine yetişmeye çalışan binlerce insan.
Her bir bakışın ardında, haritası sadece sahibinde saklı koca bir dünya var. Bu dünyada kendine rota çizmeye çalışan, umutla bekleyen gailelerin ağırlığını taşıyan, özlemlerini bir demet gül yapıp koklamak isteyen ama çoğu zaman, hayal kırıklıklarından yorularak her şeyi geride bırakıp gitme arzusu.
Nereye?
Şöyle bir başını dinleyeceği, bu keşmekeş içinde bir türlü fırsat bulup duyamadığı o iç sese kulak vereceği bir yere. Yani kendi yalnızlığına. Sevinçler, insanı yalnızlığa itmez, ancak yitip giden umutlar, ruhun hüznü ve gözyaşıyla yıkanan bir kalp, insanı o uçurumun kenarına kadar getirir.
Herkesin; bir umudu, bir savaşı, bir hüznü, bir acısı ve bir yalnızlığı vardır.
Kalabalıkların ortasında bile bizi bir gölge gibi takip eden o vazgeçilmez duygu. Yalnızlık, insanın kendisiyle buluştuğu o kutsal sığınaktır. İç sesimizdir; güneşsiz havada bile bizi terk etmeyen gölgemiz, hüznümüzün, umutsuzluğumuzun ve acılarımızın yegâne şifasıdır. İki elimizin arasına başımızı değil de düşüncelerimizi alıp dinlediğimizde, o sessizlikte içimizde ne çok sesler duyarız.
Umudu parlattığımızda gözlerimiz açılır; karşımızdaki sonsuz boşluk bütün yalınlığıyla durmaktadır. Ancak hüzün, o parlayan umudu söndürmeye çalışan, sert sonbahar rüzgarları gibi her yönden eser. Gözlerdeki parıltı söndüğünde, acı sırasını beklemektedir. En derinden bir sızı başlar, sönen umudun sızısı, acıyı yaşatmaya başlamıştır. O an yalnızlık bile kâr etmez, aksine, iki elimizin arasında tuttuğumuz tüm o ağır duyguları daha da tetikler.
İşte tam o noktada zihnimiz ısınmış, çarkları yağlanmış bir motor gibi harekete geçer ve yalnızlığın içinde bir savaş başlatır. Az önce bizi yiyip bitiren uçurumun kenarına getiren umutsuzluk, hüzün ve acı, bir yumak gibi birbirine girer. Aklımız, yalnızlığın o derin sessizliğinde bu savaşın galibiyetini hazırlar. Düşünce yumağı çözülür, iki elimiz omuz hizamızdan aşağı iner, dizlerimize kenetlenir ve tıpkı binlerce yıl öncesinden, Tanrıça Amon-Ra’nın dünyaya yeniden döneceği inancıyla mezarından doğrulması gibi, biz de o kederin içinden doğruluruz.
Gözlerimiz, alabildiğine sonsuz boşluğu yırtıp ardındaki gerçeği görmek istercesine parlar, o anda kalbimizin sesi yeniden duyulur hale gelir. Çünkü her kalp kendi mevsimini yaşasa da, en çetin kışın sonunda bile yaşam umudu, küllerinden yeniden doğmayı bekleyen sönmez bir meşaledir.
İnsan, kendi yalnızlığında boğulmak için değil, o sessizlikten daha güçlü bir nida ile çıkmak için çok uzaklardan dönercesine çekildiği içinden kendine gelir.
