İçeriğe geç

ELLER AYA…

15 Mayıs 2015

 

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler, kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.

Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm,

İslâm ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.

…………

Ziya değmez humarı keyfe meyhane-i dehrin

Bu işretgâh’ta ben çok durmadım ammâ neler gördüm.

Ziya, bu dünya denilen meyhanenin sarhoşluğunun başağrısı verdiği keyfe değmez.

Bu meyhanede ben çok durmadım ama neler gördüm.

Diye biter, yıl 1825-1880 bu yıllarda söylemiş yazmış Ziya Paşa.

Savaşlar, engizisyon, mahkemeler, siyasi hareketlilik, hristiyanlık, misyonerlik, sömürü. Tüm bunlar olup biterken köyler kentler yerli yerinde durmuş taştan yollar, kaleler, dereler, şatolar, çaylar, nehirler, şehirler az sayıda nüfus hareketliliği ama ne yol değişmiş ne binalar ne köy değişmiş ne şehirler. Yıkıp yapılacağına yeni yerleşimler, kentler, hastaneler, okullar, yollar yapmışlar eskinin yamacına yanına yakınına. Eskiyi onarmışlar, bozmamışlar, yıkmamışlar hiç. Yol yorgan aynı, yöntem aynı.

Rumlar bizim topraklarda belli bölgelerde köylerde kasabalarda adalarda modalarda yaşamışlar aynı düşünce aynı akıl fikir körle yatıp şaşı kalkmamışlar evlerine mahallelerine köylerine çekildiklerinde bizim yıkıp bozanlara kıs kıs gülmüşler hala da gülüyorlar onlar gülmekten katılmışlar bizimkiler yıkıp yapmaktan bıkmamışlar usanmamışlar. Hele de köyleri. Hala yıkıma devam. Gecekondu yapılırken ki sessizlik, af edilirken ki seviyesizlik, hak yenirken ki adaletsizlik.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde dünyanın en yüksek yerinde yücelerden yüce bir dağ varmış. Ardında; hayaller, mayaller, güzeller, güzellikler, bambaşka bir dünyanın insanları yaşarmış. Kaf dağına giden bir daha geri gelmezmiş. Orada başı göklerde dolaşan kocaman devlerle cüceler yaşarmış, mutluluk ağaçları, ömür uzatan salkım salkım dallarda meyveler, yer gök yeşil, yemyeşil, göğe ulaştıran ulu ağaçlar, döşekten bulutlar, ankadan kuşlar.

Bu Kaf dağının ardı herhalde diyar-ı küfrü gezen Ziya Paşa’nın anlattıkları olsa gerek.

Gidip görüyoruz hayran ve de seyran bi şekilde seyre dalıyor; geniş yollar, binlerce kilometre metrolar, uçsuz bucaksız meydanlar, tarihi şehirler, buram buram tarih kokan yapılar, her köşe başı müzeler. (4000 yıllık geçmişi olan Helen Bizans, Saruhan, Osmanlı tarihleri, geçmişimiz ile övündüğümüz Manisa da bir müzemiz yok. Özendiğimiz diyar-ı küfr 300 yıllık.) Kim akıl etti, size bu aklı kim verdi, diye sorguluyoruz, ama yıllardan beri de ettiğimizden yaptığımızdan geri kalmıyoruz. Yık yap, yap sat, sat sat.

.

Önceleri YSE müdürlüğü idi sonra Köy Hizmetleri Müdürlüğü oldu daha sonra İl Özel İdareleri oldu. Her oluşunda bir şeyler girdi çok şeylerde kaybolup gitti. YSE’nin Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn, Mühendishane-i Berr-i Hümâyûn, Hendese-i Mülkiye, Mühendislik Mekteb-i Âlîsi… mezunları bir bir kaybolup eğitimin çarklarında öğütülürken. Verilen ve alınan eğitime göre tasnifledik dünyamızı. Siyasiler ülke saflarını sıklaştırınca sıkışan ezilen cemaat-i müslimin namazı bozmamak için sessiz kaldığında imam bildiğini okumaya başladı.

Ha leyli hala hula, hambur leyli hap hup, kem küm ile taa dizilere kadar geldik. Dizilerle yatıp kalkıp, işi gücü bırakıp dizikolik olduğumuzda diyar-ı küfr ufuklara pupa yelken gider olmuş.

Biz de geziyoruz diyarlarımızı:

70 senedir.

Yol: Toz içinde, çamur ve de çukurlar. ‘Asfalt Halilim.’

Su: Yağmursuyu sarnıçlarından sondajlara, su yerine çamur dolu depolara. ‘Yağdır mevlam su’ vaziyetinde. (Manisa Büyükşehir hepsini yapacak evelallah)

Elektrik: O özellikle özelde.

70 sene batının batısında yolsusuz, sususuz, susuyoruz.

Gündeliğe gidiyor günlük yaşıyoruz.

Günü kurtarmakla iş yaptık sanıyoruz.

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: