İçeriğe geç

SU AKAR YOLUNU BULUR.

06/07/2026

Haziran ayının başında, beş günlük bir Doğu Anadolu seyahatine çıktık. Malatya Havalimanı’na indikten sonra otobüsle yolculuğumuza başladık. İlk durağımız Darende oldu ve burada Somuncu Baba’yı ziyaret ettik.

Bu bölgede akan Tohma Çayı, bugüne kadar gördüğüm hiçbir akarsuya benzemiyordu; adeta bir sel suyu gibi öyle coşkun, öyle deli akıyordu ki insana ürperti veriyordu. Suya uzun süre baktığınızda, sanki sulara kapılıp sürüklenecekmişsiniz gibi bir hisse kapılıyordunuz. Bizim yöremizde buna benzer tek su, çok yağmur yağdığında taşan Çaybaşı Deresi’dir; fakat o bile hiç bu kadar hırçın akmaz. Gediz ovayı sulayacağım diye sakindir, kendi halinde akar.

Meğer bu gördüğüm daha başlangıçmış; sonrasında Tunceli’nin Ovacık ilçesindeki Munzur Çayı’nı gördük. Aman Yarabbi! Deli gibi akmıyordu belki ama önünden, arkasından, altından ve üstünden sular sürekli oradan buradan akmak ister gibi bir oraya bir bu tarafa yönleniyor önü kapalıysa hızlıca hemen yan tarafa sapıyordu . Bazen sık ağaçlara çarpıp yön değiştirerek, bazen bir kayaya rastlayıp yönünü çevirerek öyle hızlı ve aceleci akıyordu ki… Hani sanki “Öne ben geçeyim!” telaşındaymış gibi, oradan buradan buluşup, ayrılıp, sonra tekrar birleşiyorlardı.

Munzur Çayı denilen bu cennet vadinin kaynağını, Munzur Dağı’nın eteklerinden kaynayan ve “göze” denilen sular oluşturuyordu. 2000-3000 metre yükseklikteki Munzur Dağı’nın tepeleri, Haziran ayında dahi karla kaplıydı. Eriyen kar suları bulundukları yerde toprağın altına sızıyor; tepeden yamaca doğru dağın içinden yollar bulup aşağıda dağın eteğindeki bu gözelerden fışkırıyor ve Munzur Çayı’nı besliyordu.

Yolculuğumuza devam ederken Çırçır Şelalesi’ne uğradık. Burada da çayın aktığı derin vadiye kar suları fışkırarak çıkıyor, gürleyerek vadiye iniyordu. Muazzam ve ürkütücü bir görüntüsü vardı. Vadinin iki yakası arasına kurulan asma köprüden geçtik. 100-200 m derinliğinde aşağısı deli gibi gürleyen bir dereydi ve suyun serinliği köprüdeki bizlere kadar ulaşıyordu. Aşağıya bakmak insana gerçekten ürperti veriyordu.

Malatya, Tunceli, Elazığ ve Erzincan’ı gezdik. Bu şehirlerin bulunduğu dağlarda, vadilerde ne kadar akan dere, çay varsa, bir damla su dahi yolunu bulup Fırat Nehri’ni besliyordu. Sanki Fırat bunları güçlü bir mıknatıs gibi çekiyordu. Fırat, turkuaz mavisi rengiyle asırlar boyunca bu topraklara can vermiş, etraf gök yeşil renkteydi. Yol boyunca otobüsle giderken, yüksek rakımlı yerlerde Haziran ayına rağmen tabiatın henüz yeni uyandığını, ağaçların bile tam yapraklanmadığını gördük.

Ardından Kemaliye’ye geldik. Fırat Vadisi’nin yamacına yerleşmiş bu ilçede, insanların oturdukları tarihi ve yöreye has özellikte olan evlerin altından, üstünden, sokağından, hatta bacasından, yani her yanından su kaynıyordu demek hafif kalır gürleyerek çıkıyordu. Sular, sanki geç kalmış gibi bir telaşla doğruca Fırat’a ulaşıyordu.

Karanlık Kanyon’da kıçtan takma motorlu dev bir tekneyle gezdik. Altımızda turkuaz rengi su, iki yanımızda ise belki 300-500 metre yüksekliğinde vadi yamaçları vardı; gökyüzü ve güneşi, kafanızı iyice arkaya attığınızda görebiliyorsunuz. Kendimizi koskoca kanyonda bir ceviz kabuğundaymış gibi hissettik, tüylerimiz diken diken oldu. Hatta otobüsten üç beş kişi tekneye binmekten korktu. Yerel teknecinin anlattığı fıkra tarzındaki yaşanmış hikayeler, bu korkuyla karışık heyecanımızı biraz olsun yatıştırıyordu.

Hayatımda bu kadar suyun böyle delice aktığı bir coğrafya görmemiştim. Yörenin insanı da tıpkı bu coğrafya gibi esmer, sert, kavi ve güçlüydü. Bizim buralarda sakin, sessiz, hatta aktığı bile belli olmayan sular da yolunu buluyordu ama, adres sorar gibi sora sora, orası mı burası mı kararsız, nazlı nazlı buluyordu.

Türkiye’nin Atatürk Barajı’ndan sonra ikinci büyük barajı olan Keban’dan geçip yoluna devam eden Fırat; kaynağını Ağrı Diyadin’den alan Murat Nehri ile Erzurum Dumludağ’dan alan Karasu Nehri’nin Elazığ il sınırlarında birleşmesiyle oluşur.

Fırat Nehri sırasıyla; Erzincan, Sivas, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep ve Şanlıurfa il sınırlarını belirledikten sonra Suriye ve ardından Irak topraklarına girer. Irak’ta, denize yakın bir noktada Dicle Nehri ile birleşerek Şattü’l-Arab’ı oluşturur ve Basra Körfezi’ne dökülür. Bu devasa nehrin en önemli kolları ise; Murat Nehri, Karasu Nehri, Tohma Çayı, Peri Çayı, Kahta Çayı, Çaltı Suyu ve Munzur Suyu’dur.

Şu Fıratın suyu akar derindir. Yarimi götürdü annem, kanlı zalimdir. Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar.

Kömürhan Köprüsünden de geçtik. Köprüden de geçsen, yoldan da gitsen, Keban Baraj gölünde tekneyle, Pertek Kalesinin yanından da geçsen, Fırat hep bizimleydi. Yanımızda, yakınımızda, bazen çok uzakta, ama akıyor ve yolunu buluyordu.

“Su Akar, Yolunu Bulur”

Bu deyim, sanki; zorluklar veya belirsizlikler karşısında endişelenmek yerine akışına bırakmak, “Herşey olduğu yere varır.” İnancıyla örtüşen derin bir anlam taşıyordu. Hiçbir kuvvet suyun önüne set koyamıyordu.

From → AZMİ AÇIKDİL

Yorum Yapın

Yorum bırakın