KÖY ENSTİTÜLERİ
BOZKIRDA DOĞAN GÜNEŞ: KÖY ENSTİTÜLERİ
“Yarım kalan bir aydınlanma projesi”
1940 tarihinde Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Enstitülerin siyasi mimarı) ve İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç (Enstitülerin kurumsal mimarı) tarafından kurulmuş olan Köy Enstitüleri Cumhuriyet Devrimlerinin köylere taşınması hedeflenmiştir.
Köy Enstitüleri sadece bir öğretmen okulu değil kırsal kalkınma projesiydi. Nüfusun %80’inin yaşadığı köylere ilkokul öğretmeni yetiştirmek için fırsat eşitliği tanıyan bir projeydi. “İş için iş içinde eğitim.” Okullarını kendileri yapıyor kendi emekleriyle tecrübelerini geliştiriyorlardı. Müfredat:
%50 Türkçe, tarih, matematik, yurttaşlık vb
%25 Ziraat Dersleri
%25Teknik derslerden ibaretti.
Anadolu’nun uçsuz bucaksız, sessizliğe gömülmüş bozkırında, 1940 baharında bambaşka bir uyanış başladı. Yüzyıllardır kaderine terk edilmiş, “oradadır” denilip gidilmeyen köylerde, Cumhuriyet’in aydınlanma meşalesi, bizzat o köyün çocuklarının ellerinde yükseldi. Köy Enstitüleri, sadece bir okul, bir bina veya bir müfredat değildi; toprağın uyanışı, insanın kendi kaderini eline alışıydı.
Kuruluş ve Mimarlar 17 Nisan 1940’ta, 3803 sayılı yasayla resmen kurulan bu ocaklar, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in vizyonu ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un kuramsal zekasıyla hayat buldu. Amaç netti: Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı köylere, sadece alfabeyi değil, modern tarımı, sanatı ve sağlığı da götürebilmek. Kendi kendine yeten, düşünen ve üreten bir nesil yetiştirmek.
Müfredat: İş İçin, İş İçinde Eğitim Enstitülerin eğitim felsefesi ezbere değil, hayata dokunmaya dayalıydı. Derslerin yarısı kültür dersleri (Türkçe, Tarih, Matematik) ise, diğer yarısı Ziraat ve Teknik derslerdi. Sabah dünya klasiklerini okuyan bir öğrenci, öğleden sonra tarlada ekim yapıyor, akşamüzeri ise demir dövüyor veya duvar örüyordu.
Kendi Okulunu İnşa Eden Nesil Bu eğitim modelinin belki de en çarpıcı, bir mimar gözüyle bakıldığında en hayranlık uyandırıcı tarafı, “Yapıcılık” koluydu. Öğrenciler hazır binalara konmadılar. Tuğlasını kendileri kesti, harcını kendileri kardı, çatısını kendileri çaktı. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında hala ayakta duran o taş binalarda, 12-13 yaşındaki çocukların el emeği, alın teri vardır. O çocuklar, o binaları inşa ederken aslında kendi özgüvenlerini ve geleceklerini de inşa ettiler. Bataklıkları kurutup gülistana çevirdiler, bozkırı yeşerttiler.
Yarım Kalan Bir Memleket Sevdası. Bu okullar 1954 yılında tamamen kapatılıp İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldüğünde, geriye ne o eski binaların ruhu kaldı, ne de o büyük heyecan. Ancak o “Enstitülü” öğretmenlerin köylere ektiği tohumlar, yıllar sonra bile meyve vermeye devam etti. Onlar, siyasetin gölgesinde değil, sadece ve sadece vatanın kalkınması ülküsüyle çalıştılar. Ellerinde nasır, yüreklerinde memleket sevdasıyla; elektriği olmayan köye ışık, yolu olmayan köye yol oldular.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Köy Enstitüleri bir “keşke” olarak değil, bu toprakların çocuklarının imkan verildiğinde neler yapabileceğinin en somut ispatı olarak hatırlanmalıdır. Hasan Âli Yücel’in nezaketi ve Tonguç Baba’nın emeğiyle kurulan bu rüya, belki yarım kaldı ama bıraktığı iz, Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir köy okulunun kirecinde, harcında ve yetiştirdiği nesillerin hafızasında hâlâ yaşıyor.
Yıllar önce Gülbahçe Köyünde Muhtar, haftasonu bir Pazar günü kutlama gerçekleştirmişti. Bizleri de davet etmişti. Çok neşeli insanların bir arada olduğu bu günde kaynayan kazanlardan halk oyunları oynayan insanlara kadar neşe sohbet dolu bir gündü. Yaşlıca biri oynadığı halk oyunu sohbeti ile dikkatimi çekmiş tanışmıştım. Köy enstitüsünde yetişmiş bir öğretmen olduğunu söylemiş sohbetimiz enstitülerin eğitimine yönelmişti. Bilgisi konuşma tarzı farklıydı. Halk Oyunlarını enstitüde öğrendiğini söylemişti.