İçeriğe geç

SON TURLARDAN

21/10/2026

SON TURLARDAN

Foça’da ki bisikletim Manisa’da servisteydi. 08.05.2026 Manisa’dan Foça’ya sürerek getirmiştim. Bugün 21.10.2026 belki de son tura çıkışımdır. 5 aylık bir süre, koskoca yaz geçmiş. Sabah güneş doğmadan çıkışlarım. Yarıyolda güneşin gözümü almaya başlaması, çoban çeşmelerinde molalarda soluklanmalar mataraya soğuk su koyup serinlemeler, sıcak bastırmadan dönme telaşları, gidona bağlı müzik topunda neşeli nağmeler. Hepsi bir çırpıda bitmiş gibiydi.

Öğleye yakın bir zamanda çıktım tura; güneş artık yakmıyor aksine, rüzgara tedbir için giydiğim rüzgarlığım bile fazlalık gibi durmuyor. Her geçişimde mutlaka mola verdiğim sufi çeşmesi, ince ince akıyor yalağındaki biriken suya damla damla iniyor kurnasız deliğinden. Sanki gaipte olan bitenleri anlatmak istiyordu. Onu bile tam dinleyemedim, sanki yabancı olmaya başlamıştı bana.

Tezek kokusunun kesifleştiği yerde fino köpeği hala gelen geçene havlamaktan yorulmamış. Üç beş sene önce ona laf yetiştireyim derken dengemi kaybetmiş neredeyse bisikletimden düşecektim. Onun için unutmadım bu finoyu sanki yaşlanmış gibiydi bana karşı değil başka yöne bakarak havlıyordu.

Kozbeyli’den çıkıp tepeye yaklaştığımda Koca Çınar ile çeşmesini es geçemedim. Rutini bozmadım ama önceleri hemen duygulara kapıldığım Çınar sararmaya yüz tutmuş yapraklarıyla o da yabancı gibi geldi. Çeşmesi koca yaz boyunca yaptığı gibi, çınara suyundan nağmeler dinletmeye devam ediyordu.

Yola devam ettim. Yeniköy’e, oradan doğruca Gerenköy ışıklarına inen tepede, her seferinde ineklerini saydığım o büyükbaş çiftliği var. Uzun zamandır silaj deposu dağınıktı; saya altından birkaç inek isteksizce kuyruk sallar, etrafa terkedilmişliğin veya son günlerini yaşayan bir işletmenin sessizliği hakim olurdu. Bu kez baktım, silaj deposunun tesviyeli alanına gencecik yeni silajlar istiflenmiş. İnekler de uzaktan görebildiğim kadarıyla çoğalmış. bir canlılık hissettim, sanki bir yakınımmış gibi sevindim. Bunca emeğin, yatırımın ve alın terinin yeniden ekonomiye dönmesi elbette sevindirici olmalıydı. Bir mıh, bir nal, bir at hikayesi.

Bu sene ilk kez gitmiş olsam da Yeniköy’ü sanki kendi köyümmüş gibi benimsemiştim. Yakın zamanda bitirdiğim Foça’da Anı ve An kitabında da vurgulamış: Yeniköy, Kocamehmetler, Gerenköy, Bağarası ve elbette Kozbeyli. “Bu köylerin tarihi evlerine, öz kültürlerine dokunmak, onları yaşatmak gerekiyor” diyordu. Gecikilmiş bir tavsiye de olsa, elde kalan son değerlere el atılırsa, bu konuda bir fikir vereceği gibi geleceğe bir ışık tutabilir.

Yeniköy girişini de geçtim dönüşüne bakmadım bile. Işıklardan sonra Gerenköy  yolunda sürüyorum ama içimde garip bir tatsızlık var, sürüşten tat alamıyorum sanki. Çıkşta Bağarası’na saptığımda, toprağın derdi tasası bastı bir bir üzerime çöktü.

O güneşe aşık, sapsarı kafalı Gübebakanların kafaları kapkara olmuş, boyunları düşmüş toplanamadan kuruyup gitmişler. Bunlara komşu tarlalardaki pamuklar boyları 50-60 cm kozalar bembeyaz açmış ama toplayan yok. “Zamanımı gelmedi acaba?” diye düşündüm. Yağmurlar kapıya dayandı daha ne zamanı? Mısırları biçmeye başlamışlar ama onlar bile henüz yemyeşil.

Acaba gübre ilaç pahalı yeterince atılmamış mıydı? Mazot malum, toprak yeterince sürülmedi mi? Bunlar tam yapılmış da yıl mı ters gitmişti. Sıkıntı büyük, ”Çftçinin yüzü gülmüyor” derler ya. Çiftçinin yüzü tıpkı o günebakanların başları gibi kapkara olmuş, gülse de farkedilemez.

Oysa ben bu yoldan kaç kez geçtim. Günebakanların boy verişini her sürüşümde izlemiştim. Dostum olmuşlardı; yanı başlarına oturur, sanki beni anlıyorlarmış gibi onlarla konuşurdum. Yanlarında mataramdan suyumu içmiş, atıştırmalığımı yemiştim. Aramızda bir geçmişimiz oluşmuştu. Şimdi o geçmişin kuruyup gittiğini görmek ağır gelmişti.

Bu duygularla sürerken Bağarası’na girdiğimi farkettim. Yaz bıyunca yol kenarında dizilen yazlıkçıların  ihtiyaçlarını karşıladıkları o araçlardan hiçbiri yoktu. Yaz bitmiş yerini güzün ve hüznün soğukluğuna bırakmıştı.

İşgaliye derdi olmayan esnaf, kaldırımları dükkanının devamı sayıp lebalep dışarı taşınmışlar. Yazlıkçılara mangal çengel satan dükkanların kaldırımlarında şimdi sobalar, borular, kömür kovaları. Beyaz eşyacılarda ısıtıcılar boy boy.

Ne çabuk unutuldu yaz? Hani sıcacık bir dostluk vardı? Şimdi kışı dost tutmuşlar ama bakalım kış napacak? Seller erken başladı. Dere kenarlarından geçerken Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu Quasimodo aklıma geldi.

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor?”

From → ROTALARIM

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın