İçeriğe geç

SİTEMİM VAR

Çin’in Vuhan kentinde kendini belli etti. Virüs hayvanlarda vardı insanlara hayvanlar tarafından geçtiği söyleniyor. Yarasa yedikleri için virüsü aldılar denildi oysa Çin’de yıllardan beri bu tür canlılar yeniliyordu peki noldu da bu duruma gelindi? Uzmanlar anlatıyor, insana da geçen bu virüs insan vücudunda evrim değiştirdi daha önce vücutta ölen, vücuttan atılan, yok edilen bu virüs evrim değiştirerek kendine yaşama ortamı oluşturdu insanın mücadele edemeyeceği en zayıf yerinde akciğerlerde bu ortamı sağladı. 

İnsanı en kolay nasıl öldüreceğini de bu arada öğrenmiş; silah kullanmayı bilmiyor, zehir üretemiyor böyle bir özelliği yok. Boğarak öldürüyor. Hava alıp vermeyi bilhassa temiz havayı sağlayan nefes ile bu eylemi yapan ciğerlerimiz bu eylemini işlevini yapamazsa boğuluruz, işte bunu yapıyor. Virüs bizi boğuyor. Çırpınarak, tıkanarak, debelenerek, gözlerimiz ve kulaklarımız patlayarak, yutkunamayarak, ölüyoruz.

Virüsün bi özelliği daha var yaş gurubuna göre etkisini ayarlıyor yani 60 yaş üzerindeki insanların canını zaman olarak önce alıyor bu yaştan aşağıya doğru süre uzuyor. Yaşlılar riskli. Hem taşımada hem ölümde.

Bu andaki ölüm çok kısa olmasına rağmen bize 14 günlük bir müddet tanıyor. Ama bunun karşılığında insandan insana çok çabuk geçiyor bulaşıyor. Belki de bugüne dek bu kadar çabuk bulaşan bir virüse rastlanmamıştır.

Aşı, ilaç gibi iyileştirici unsurlar yok, bulunamadı ama bu arada en önemli, etkin olanı temas etmemek. İnsanlar birbirleri ile temas etmeyecekleri gibi bir araya da gelmeyecekler. Topluluk, grup, kalabalıklardan uzak duracağız.

Manisa Özel Huzurevi Vakfı, Biz önce temas tedbirini aldık yani kapılarımızı kapattık kimseyi içeriye almadık bir nevi kendimizi insanlardan tecrit ettik. Ne yaşlı yakınlarını içeriye aldık ne de yaşlılarımızı dışarı bıraktık. Yaşlı yakınlarımıza bu duyuruyu vatsap hattı ile sağladık. Ne yazılı basın, ne sosyal medya, ne de televizyon kanalımız olmadığı için kendi imkanımız olan akıllı telefonlar ile yaptık. Bu konuda her seferinde rahmet ile andığım Steve Jops’a bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum.

Sırt tulumbamız vardı resmi kurumların kullandığı çeşitli dezenfektan maddelerini kendi imkanlarımız ile öğrendik, aldık ve sırt tulumbamız ile binamızı tepeden aşağıya yıkayarak dezenfekte ettik, bunun sürekliliğini sağladık.

81 yaşlımız var bu yaşlılarımıza sakinlerimize hizmet eden biri müdür olmak üzere 3 sosyal hizmet uzmanı hanım çalışanımızın yanında 5 hemşire, 13 özel yaşlı bakım uzmanı, 4 temizlik görevlisi, bir büro elemanı, tüm bu çalışanlarımızın yanında bu olay Çin’de başladığında bize kadar geleceğini bütün dünya gibi hiç aklımıza getirmemiştik. Buna rağmen yaşlılarımızın sağlığı için İşyeri hekimi olarak ortopedi doktoru, psikiyatrist, olmasına rağmen nöroloji uzmanı ile anlaşma yaptık ayrıca psikoloğumuz bünyemizde çalışıyordu. Yakın zamanda bünyemize kazandırdığımız pratisyen doktorumuz da oldu. Acil vak’alarda doktor sevki ile duvar komşumuz olan Celal Bayar Üniversite Hastanesi’ne refakatçi hemşire eşliğinde yaşlımızı tedavi amaçlı gönderiyoruz. Sağlık açısından yaşlılarımıza yerinde, anında, sağlıklı müdahale ile konforlu bir hizmet veren sağlık ekibimiz de var.

Sakinlerimize hizmet veren çalışanlarımıza hergün temas etmeme eğitiminin yanında nasihat veriyoruz. Bunu sürekli hergün yapıyoruz televizyonlardaki haberleri aktarıyoruz, anlatıyoruz. Çalışanlarımızı işbaşı yaptıklarında kapı girişinde ateşlerini ölçerek kontrollerini yapıyoruz. Bu ateş ölçmeyi yaşlılarımıza gün içerisinde sıklıkla yapıyoruz. Test için kit aradık ama henüz yaygınlaşmadığını sağlık bakanlığı tarafından şehirlerimize yeni yeni gönderilmeye başlandığını öğrendik, test edecek herhangi bir materyalimiz yok, ama zaten yok.

Virüse karşı 81 yaşlımızı, 27 çalışanımızı korumak için yapabileceklerimiz bu kadardan ibaret. Ha bir de tabii “Allah’a emanet olun” diye her sabah göreve başlamadan ve akşam görev bittikten sakinlerimizi nöbetçi çalışanlarımız hemşirelerimiz tarafından odalarına yerleştirdikten sonra dua ediyoruz. Tedbir bizden takdir Allah’tan. Bu yaptıklarımızdan fazlası varsa açıkcası biz bilemiyoruz. 

Bayramlarda protokol tarafından ziyaret ediliyoruz, bazı özel günlerde, etkiliğe yine onlar tarafından katılımlar oluyor, Ramazan ayında iftar programı da yapılıyor, arada bir yaşlılarımız protokol tarafından ziyaret de ediliyor basına da yansıtıyorlar. Tabii memnun oluyoruz.

Virüs vak’asında: Yaşlılar ve yaşlılara hizmet veren bizler baş başa kaldık. Yaptıklarımızı deneme yanılma metodu ile uyguluyoruz. Doğru mu uyguluyoruz? Daha yapılacaklar var mı? Dezenfektan, maske, fırsatçıların elinde daha ne var ne yoksa bulabiliyor muyuz, alabiliyor muyuz? Az mı yaptık, yoksa yeterli mi yapıyoruz? Bilemiyoruz.

“Sitemim var dediğin” bu mu? Budur.

Yardım eli, Devlet: Karanlık bastığında çıkan yıldızlar gibidir.

Işık olur, yönlendirir, yol gösterir, destek verir, moral olur, arayıp soran olur.

BİZİM ORALARDA

BİZİM ORALARDA

Bizim oralarda gelincikler, papatyalar açmış bahar esintileri başlamıştır şimdi.  Sırtına bir hırka, koluna sevdiğini, eline çocuğunu alanlar kırlara koşmuştur. Ağaç gölgeleri aranır olmuş, cemreler düşmüş, toprağımın kokusu vatanımın her yanına yayılmıştır. Buram buram toprak, yemyeşil çimenler, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl güneş, hava, su, toprak tabiat uyanmış, özlem dağlarken yüreğimi: Kaynar suyun buharı gibi rüzgarla sağa sola savrulup duran Manisa’mın dumanlı dağının dumanı kalkmış Spil bütün ihtişamı ile kendini göstermiştir. Bizans imparatorluğunun en büyük kalesi müstahkem mevkiinin, Osmanlı Şehzadelerinin ikametgahı yazlık saraylarının, hatta mitoloji tanrılarının babası gökleri yönetirken Hermos’un suladığı bağların üzümlerinden Baküs’ün sunduğu şarap ile çapkınlığının keyfini sürdüğü yerdir Spil. Şimdi ise; dereleri, kar sulu tarihi çeşmelerinin berrak suları, yanık gönlüme serpintidir.

Arnavut kaldırımlı, kıvrılarak giden duvarlara tırmanmış baygın kokulu hanımeli, dar sokakların mor salkımlı alçak avlu duvarlarının eğreti duran sokak kapıları. İçerlek evlerin hayatlarına giden avlu içerisinde ki teneke saksılarda ki sardunyalı yol, yeşil, kahve renkli yosun tutmuş çingene kiremitlerinin birbirlerine sarılışları, çivit kuşaklı kerpiç duvarlarının yaslanışları, gölgelerin kol gezdiği bir o yana bir bu duvara dayanışları, “Akşama annemgiller size gelcek evde misiniz? Seslenişleri.

Şırıl şırıl akan sokak çeşmelerinde sohbetler, akşam ezan vakti olmuş, dolmayı bekleyen testiler, soğuk su içme bahanesiyle eve gecikmeler, Narlıca’nın Üç Oluklu Çeşme ile aynı tarihi paylaşan yıllanmış çınar eğilmiş, yıllarca söylenmiş her bir hikayeyi anlatacak gibi sırasını beklerken, akşam vakti Spil’in eteğinden dönen bir kaç inek su içmek için kaygısızca yaklaştılar çeşmenin yalağına…

Narlıca’nın beyaz badanalı evleri grileşti Haydar Deresi’nin ardından batan güneşle. Gölgeler gitti sokaktan, esintiler mor salkımları yalarken sakinlik eğreti ahşap avlu kapılarından içeri sızdı. Gaz lambalarının isli şişeleri zorlarken karanlığı, gökyüzü hiç bu kadar mücevhere benzememişti. Hayata kurulan yer sofrası, büyük sininin üzerinde Tarhana Çorbası’nın ardından gelen kurutulmuş biber patlıcan dolması iştahları kabartıyordu…

Sigara dumanının dağılışından belli olan bahar serinliği bastırmış, hayatta biten yemeğin ardından yatsıdan önce içilen dibek kahvesinin kokusu odaya sinmişti. Lalapaşa’dan Yatsı Ezanı gecenin sessizliğini aralarken çeyizin üç aşınma izli seccadelerinde eller Hak’ka ulaşmıştı. Yataklar musandradan serilirken yere, çocuklar çoktan uyumuşlardı koşuşturmanın yorgunluğu ile…

Ahhhh ah, özlüyorum Manisa’mı, koca bir ömrüm beraberce geçse bile.

ACİLECİLİK

Yurt dışındayız uçağa yetişeceğiz, bir taksiye bindik havaalanı yolunda gidiyoruz. Yolda o kadar çok kırmızı ışığa takıldık sürücü de istifini bozmuyor, sakin ve yavaş bir şekilde sürüyor. “Uçağa yetişeceğiz bas biraz” dememize rağmen istifini bozmuyor, hiç duymuyor. Sonunda havaalanına geldik. Telaş ettiğimize değmezmiş uçağa yetiştik.

Milletçe bir telaş içerisinde hem de aceleciliğin eşiğindeyiz. Trafikte kırmızıda bekliyorsunuz sarı ışığa bağlanmış sanki arkamızdaki araç sürücüsü. Sarı ile beraber klakson otomatiğe bağlı, düt. Ya üç araç ötedekine ne demeli o da basıyor yaygarayı. Şeytan diyor ağırdan al, takılsın peşine, hadi git bakalım.

Üç adımda bir kırmızı aceleciliğimizi kesmeye yetmiyor inadına tetikliyor. Nasihat edenler de var arabalarının arka camında yazıyor. “Yavaş git torununu gör, hızlı git dedeni gör.”  

Araç kullanmak bize pek uymuyor. Bazısı da her türlüsünü hak ediyor. Yeşil de gitmiyor, sol şeride girmiş gitmek bilmiyor. Korna klakson dibine kadar bas duymuyor farkında değil galiz küfür ve literatürde olmayan cinsteni kulaklarını çınlatıyorki neden sonra sağa geçiyor. Solundan geçen açıyor camı aynı zamanda ağzını basıyor gamatayı parmakları da birbirine girmiş vaziyette sallıyor elini.

Araçta dört kişi çoluk çocuk açmışlar gözlerini dört bakıyorlar. Otoparkta yer arıyorlar dön bebek dönesiye işte işte bir haykırış dörtten birinden. Ben gördüm iyide tam oraya gidecekken bir uyanık pat diye burnunu sokuyor. Ha bir de bu var aceleciliğin yanında, her işe burnunu sokmak. Cam aralanıyor “Hop hop bilader bak burada bekliyoruz.”  Biraz efendilik varsa geri vitese takıyor hem arabayı hem uyanıklılığını, yok otopark eşkiyası ise hazırla levyeyi.

Bir sokaktan ana caddeye çıkacaksınız kimse geçişinize yol vermiyor aksine hızlanıyorki çıkmayasınız diye. Niye adım başı trafik lambası kırmızı ışık bu yüzden. Fabrika servisleri başladığında konvoylar oluşuyor bu kırmızı ışıklardan tali sokaktan araç çıkmıyor ama kırmızı ışık yanıyor araçlar konvoy oluyor. 

Bunlara çözüm bulmak bizlerin elinde akıllı ışık diyorlar ışığın akıllısı  servis saatlerinde fasıla yanmasıdır, ve akıllı sürücü de şayet tali yoldan araç çıkmak istiyorsa yol vermeksidir.

Trafik kültürü mü desek, insana saygı mı desek, eğitim mi desek, hepsini toplasak yetmiyor. Yeten trafik cezası. Son zamanlarda yaya geçidinde yayaya yol veren araçlar çoğaldı yol vermeyen yok gibi. 

Yurt dışında çalışan tatile gelen vatandaşlarımız yurt dışında yapmadıkları trafik kural ihlallerini ülkemizde yapıyorlar. “Bunu yurt dışında bulunduğun ülkede yapar mısın?”  dendiğinde burada karışan yok ki diyorlar.

Çözüm karışmakta gizli demekki, kendi haline bırakılırsa daha çok yolumuz var demektir.

EHEMMİ MÜHİMME TERCİH.

Yıllar yıla eklendi gelecek akibet beklendi. Bir şeylerin değiştiği değil çok şeylerin değiştiği hem farkedildi, hem farkediliyor hem de hissediliyor. Farkettiğiniz fiziksel yapı, hissettiğiniz duygusal, iç yapı. Birinde şekil kaçar saç sakal renklenir bürünürken beyaza, karlar yağar usul usul sessizce, gönül dağına.

Fiziksel yapı değişikliği malum herkesin gördüğü, bildiği, ama kullananın kabullenemediği bir yapı. Bel kaymış göz düşmüş, kapakları kat kat, bir el bastonda diğer el belde. Dinlerken kulaklar kepçelenir, konuşurken bi daha bi daha temcit pilavı gibi söylenir. Kimi dinler kimi güler. Gel zaman git zaman takat düşer ilerledikçe zaman.

Neyse bunlar şimdiki zaman, geçmiş zamanlardan bahsederken fi tarihi denir. Bu fi tarihi şundan gelmiş olabilir. Hani bir şey sorulduğunda cevaplayamadığımız bir şeyse ıslık çalarak cevap veririz “fi” buradan gelmiş olabilir.

Çocukluğumun tozlu çamurlu toprak sokaklarının, paket taşlı granit kaplı birkaç ana caddeye bağlandığı adına henüz ulaşım denmeyen az katlı yapıların arasında çeşitli darlıkta yollar vardı. Bu yollar fi tarihinde vardı nasıldı diye merak etmeyin şimdi ulaşım ağı denilen yollar o zamanki yollar. Asfalt, parke, taş beton, tekrar tekrar asfalt kaplana kaplana görüntüsü ve yüksekliği değişti. Hatta bu yüzden Manisa’nın rakımı arttı. 

Dağa paralel kendileri de birbirine paralel olan üç cadde var. Bunları da birbirine bağlayan, dağa dik olan sokaklar var. Bu dik sokaklar; yaz günü deniz kıyısında hissedilen meltem rüzgarı gibi dağdan gelen serinliği hafif esintiyle şehrin iç kesimlerine kadar taşır. Ama bu yollarda yaz kış öfke ve sinirden dolayı hep bir sıcaklık vardır.

Elektrikli, karbon salınımsız, çağdaş, toplu ulaşım araçları için tek yön uygulamasına geçildi. Bu iki ana arteri birbirine bağlayan dikine yollar çok olsa da araçların çift yön parklanmasından dolayı bağlantı trafiği için kullanılması çok zor (iki araç karşılaştığında büyük zorluklar oluyor yol tıkanıyor.) 

Ancak cadde hüviyetinde birkaç yolun bu bağlantıyı sağlaması mümkün. Onlarda da tek taraflı parkedilsin diye bir yönüne plastik dubalar çakılmış diğer yönünde araçlar parketmiş. Plastik dubalar ile yol daraltılmış, yanlarına da bir araç park edince yukarıda dikine ama çift sıra parklanmadan dolayı kullanılamayan sokaklar dediğimiz yollara benzemiş. 

Bu bağlantılar sağlıklı, rahat, akıcı, kullanılamayınca kabak, tek yön olarak planlanmış caddelere patlıyor. Oysa bu dubalar; bahsettiğim yolların ortasına çakılsa kaldırım kenarına hiçbir araç park edemez, bağlantı yolu görevini yerine getirir. Bu yollarda tansiyon artmaz, kimseyi ateş basmaz, ortam gerilmez, ortalık toz duman olmaz, ülkemizde ansiklopedi haline gelmiş küfür edebiyatından fasiküller okunmaz.

“O yollar boyunca şu kadar araça park imkanı tanınıyor zaten otopark sıkıntısı var.” Tamammmm. O zaman ehemmi mühimme tercih etmek gerekir. O yollara park imkanını tanımak mı önemli? Yoksa tek yönden dolayı bir noktaya ulaşmanın zorluğunu sıkıntısını bu yollar ile çözüp sağlamak mı önemli?

Üç beş araca otopark sağlamak yerine; bisiklet, toplu ulaşım aracı kullandırarak bu araçları trafiğe çıkarmamak önde gelmeli. Son zamanda: Yayaya yol vermedin, sürat tahdidini (50 km) ihlal ettin, sarıydı deyip kırmızıda geçtin…; cezalar çalışmaya başladı. Bu ihlallerin birkaçını yapsanız asgari ücret ödersiniz. Buna rağmen, yok, ben illa özel aracımı kullanacağım diyorlarsa bu sıkıntıyı çekmeyi, cezaları göze alıyor olmalılar.

Yakın zamanda helikopter kazasında vefat eden ünlü basketci Kobe Bryant’a “Niye helikopter kiralıyorsunuz” dendiğinde. “Los Angeles trafiğinde evime çocuğuma kolay ulaşmak için” demiş. Los Angeles’e giriş ve çıkış yolları gidiş geliş altışar şeritli. Buna rağmen en sol şerit toplu ulaşım araçlarına ve özel araçlarda kullanıcıdan başka bir ve birkaç kişi olmak kaydıyla bu araçlara da en sol şeridi kullanma hakkı verilmiş, bununla ilgili bir hikaye anlatırlar: Sol şeritten kolay gitmek isteyen uyanık bir özel araç sürücüsü, yanına bir şişme manken oturtmuş, her gün işine gidip gelirken sol şeridi kullanıyormuş. Şeytandan akıllısı olmaz bir gün trafik kazası olur ve trafik polislerine yakalanır.

Los Angeles nire Manisa nire? 

e-devlet

e-devlet şifresi almak için sabah erkenden kuyruğa girenlerin merakı soyunu sopunu nereden geldiğini öğrenmekti. Dedemin dedesi ninesi, taa Osmanlıya kadarını öğrenme merakıydı. Ama 1935-45’e kadar görebildiler. Onlarda nereden göçüp geldilerse o tarih, ondan öncesini Allah bilir deyip buruklaştılar, sanki ondan öncesini bilemekle, dedesinin dedesi yeni ölmüş gibi üzüldüler. Bugüne kadar merak eden en yakın tarihteki dedesine sormamış e-devlet’e geçmişini soracak. 

Soy ağacı yapmak isteyenlerin ağacı büyüyemeden fidan kalıyordu. Üç dal beş yaprak, sonbahar gelmeden o yapraklarda dökülüyordu.

Ticari geçmişimiz ha keza 50’den bu yana alıp satmayı, tarlada bahçede ürettiğimizi çarşıda pazarda satmaya başlayarak öğrendik. Atatürk’ün kurduğu fabrikalar devletindi yani akıllı uslu fabrikatörümüz yoktu. 1960-70 yılı şirketlerinin çok azı bir elin parmakları kadarı günümüze ulaşmış çoğu batmıştı. 

Soyumuz gibi onunda kısa bir zamanda sonu gelmiş onda da kalıcı, torunlara miras, bacası tüten bir tesis bırakılamamıştı.

En iyi bildiğimiz şey yıkmaktı. Dededen miras evleri yıkıp yenilerini yaptık. Dedemizin dolabı masası hurdaya gitti hurdaya atarken bahanemiz eski kokuşmuş eşyalar idi. Babannenin ceyizi bakır tepsisi kalaysız tenceresi aluminyum tencerelere kurban edildi. Kültürel, sanatsal ne kadar değerimiz varsa kapı önünden geçen hurdacılara verildi.

Eskiye dair ne varsa yok olup gitti. Bir ev bir ev daha derken eski sokak görüntülerimiz, dokularımız yeni ruhsuz binalarla yenilendi. Mahallelerin adları değiştirildi. Sokaklara numaralar verildi. Kendi yıktıklarımız yetmezmiş gibi resmi kurum binalarının yıkılmasına çanak tuttuk. Okullarımız, sinemalarımız, kahvehanelerimiz, evlerimiz, konaklar, daha niceleri. 

Kupkuru, dipsiz, köksüz, anlamsız, ruhsuz, hatırasız, yaşanmışlarımızdan habersiz, çocuklara bırakılacak, torunlarımıza anlatılacak, birşeyimiz kalmadı. Dedelerimizi ninelerimizi hatta baba ve annelerimizi anacağımız görünce yad edeceğimiz bir şeyler olmadığı için sözleri kaldı annem şöyle derdi babam böyle derdi dedem anlatırdı. Dinleyenler sallamaya başladı yine diyorlarsa haklılar herşeyimiz lafta kaldı, yani  laf-ü güzaf.

Netice; kimliğimiz yok oluyor, şehrin hafızaları siliniyor, eskiye dair; sokağımıza mahallemize komşumuza ağaçlarımıza kadar şimdi bildiklerimiz 10-20 sene sonra hiç anlatılamayacak, laftan ibaret olan eskilerimizi anlatanda olmayacak. Kimliksiz bir şehir, beton duvarlardan bir sokak, sanatsız, anlamsız, kişiliksiz yapılar. Boş hayatlar, bir tek amacı dünyalık olan köksüz yaşamlar.

Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu

Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.

Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda

Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada

Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken

Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken

“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim

Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim

Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri

Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri

Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer

Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.

İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım

Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım

Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki

Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki

Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “ohhh” diyerek

Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek

“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”

Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını

Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı

Seyredecek bir şey yoktu aslında gözler arardı uzağı

Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış

Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.

Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı

Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı

Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı

Son bir kaç yapımız kaldı onlarda 100-200 senelik dahi değiller. Benim yaşımdakiler bile “Tarihi, koruma altına alınmış az kalmış eserlerimizi, kentin hafızası yapıları “Yıkalım bu harabeyi” diyenler var.

Yıkın efendiler beyler, yıkın.

Tarihsiz kimliksiz don gömlek kalacağımız günler çok yakın.

BİSİKLET TRAFİK

İki trafik polisi Antalya’da bir akşam vakti bisikletli bir grup arkadaşı yolda durdurarak yeni trafik düzenlemelerinden bahsediyordu. Elleri bırakarak bisiklet kullanmanın cezasının olduğunu, artık kasksız bisiklet kullanılamayacağını, kaldırımların yayaya ait olduğunu, bisikletin de bir trafik aracı olduğunu, kaldırımı kullanamayacağını, bisiklet sürerken telefon ile konuşamayacağını ve cezası olduğundan bahsediyorlardı. Gece görünebilmek ve diğer sürücüler tarafında seçilebilmek için görünür giysiler kullanmaktan bahisle yerinde uyarılar yapıyorlardı. 

Bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu vurguluyor ve kurallara uyulmadığı takdirde trafik cezası ile yani para cezası ile cezalandıracağını söylüyorlardı.

Bisikletliler yukarıda sayılan hatalı kullanımlardan dolayı kendilerine zarar verebilirler ayrıca trafik kazalarına sebep olabilirler yerinde uyarılara lafım yok hatta gerekli olduğunu söylediğim gibi ben de bu konularda arkadaşlarımı uyarıyorum. Bilhassa gece ışık ve görünebilir kıyafet kullanmamız şart.

Ancak sürücüleri uyararak bisikletlilere dikkat edilmesi gerektiğini söyleyeni görmedim. 120 cm’lik bisiklet yolunu bizlere çok görüp parkedenleri uyaran yok, ceza kesen hiç yok. 

4 Aralık Çarşamba akşamı İzmir Karşıyaka’da 19 yaşında bir çocuk otomobili ile bisikletli yaşlı bir adama çarparak ölümüne sebep oldu. Çarpmanın etkisi şiddeti ile metrelerce (70 m) bisiklet ve sürücü yerde sürüklendi. Gazete haberleri böyleydi. Bu çok yakın zamanda olduğu için örnekledim yoksa bisikletlilere çarparak ölümlerine sebep olan çok sayıda sürücü var. 

Bisikletlilerin kaportası yok. Ortalama 13 kg ağırlığında 15-20 km hız yapabilen bu ulaşım araçlarını korumak ve kollamak için her sürücünün dikkat etmesi gerekir. Ayrıca okul servis araçlarının ücretlerinin artmasından dolayı okuluna bisiklet ile giden çok sayıda öğrenci var sabahın erken saatlerinde soğuk yağmur çamur demeden okuluna giden bu çocuklarımızı yolda sıkıştıran sürücüler dikkatsiz ve acelecikleri ile nereye kadar gidebilirler? 250 metre ötedeki kırmızı ışığa kadar.

Sürücü sürücü diyoruz ama kurallarında gözden geçirilmesi gerekir. Eski Muradiye Yolu ve Mimarsinan Bulvarı:  Manisa’daki bu iki ulaşım yolu trafik kazalarının en yoğun olduğu yollar. Hız tahdidi 80 Km. Bu hızla giden bir araç çarptığı herşeyi direği devirir, kaldırıma çıkar, refüjü aşar, karşı yola geçer. Yayayı bisikletliyi düşünemiyorum. Onlara bu yollarda çarpan sürücüler kazalarını bisikletlileri öldürmekle sonuçlandırdılar.

Şehirler arası yolda ıssız meskun mahalde 50 Km tahdit, şehir içinde trafiğin arı kovanı gibi olduğu caddelerde 80 Km. 

Acı fren sesi, asfaltı karalayan lastik: Maddi hasar, yaralanma, ömür boyu sakat, engelli olma, ölüm. 

Neticesinde. 

Sıradaki gelsin.

PEDERŞAHİ


Sosyal hayatta kullanılan bir yaşam şekli pederşahi aile. Babanın ailenin hakimi ve otoritesi olduğu aile tipidir. Benim bildiğim hatta az da olsa sonuna yetiştiğim aile yaşam şekli.

Baba zengin çiftlik çubuk sahibi, tüccar, ticarethanesi var, evi gösterişli büyük konak tipinde, bazı evlerde hizmetliler var.

Ev yapısı: Konak diye de isimlendirilir bunlar ekseri ağa ve beylerin yaşadığı ev tipidir. Ayrıca bu tip büyük evler, bulunduğu yerin önemi itibariyle konak olarak vasıflandırılabilir. Bu tip evlerin bahçeleri çok büyük, kapalı alanı yani oda sayısı aile yapısına göre üçten beşten fazla olup bu odalar daha çok gece kullanımı için yapılmıştır, içlerinde yunmalık yıkanma işlevinin yapıldığı duş vardır. Aile efradının yemeklerde, sabah kahvaltılarında kullandığı bir araya geldiği günlük yaşamın olduğu büyük bir oda daha vardır. Burası aynı zamanda oturma odası olup büyükbaba büyükanne, çocukların, torunların, gelinlerin, damatların, kızların, bir araya geldiği odadır. Kadın kısmısı! buraya evin erkekleri varken pek girmez. Bunca insanı ev halkını yiyip içirecek besleyecek içerisinde ocağı, kileri olan mutfak vardır. Ayrıca hizmetlilerin kaldığı yaşadığı hizmetli evi, bahçenin diğer köşesinde bulunur. Hizmetli ailenin kadınları ev işlerinde, erkekleri de dışarıda tarlada, işyerinde, taşımacılıkta, alışverişte çalışırlardı. Ama kısaca baba evlenen oğlunu başka eve göndermez odalardan birini evlenen oğluna ve gelinine tahsis eder, kaç oğlu olursa olsun her birine bir oda verilirdi. Çocukları veya büyükbabanın torunları büyüdüğünde bahçede onlara ayrı bir ev yapılır ama yine birlikte yenilir içilir, gelin evin hizmetlerinde büyükanneye yardımcı olurdu. 

Bu yaşam şeklini yani örf adet, geleneği, etnik kökeni olan yaşamı, inceleyen bilim dalına ‘Etnografya’ bu şekilde bilgileri toplayıp yorumlayan anlatımlara ‘Etnoloji’ diyoruz. Bu yaşam şeklini araştıranlar etnologlar, geleneksel tabirler ile daha detaylı yaşam şekillerini anlatırlar.

Yüzeysel olarak pederşahi dediğimiz aile yapısı böyledir. Zamanımıza uyarlarsak parayı veren düdüğü çalıyor. Şimdi para, ev, iş, verilmeyince, paylaşılmayınca büyükleri takanlar azaldı.

Bu aile yapısı dayanışmayı, birlikte çalışıp kazanmayı, evin masraflarını birlikte çalışılıp kazanılan kazançtan harcamayı, aynı ocaktan ısınıp aynı ocakta pişirip yemeyi, giyecek, içecek, binek olarak kullanılacak herhangi bir vasıtayı bineği müşterek kullanmayı, kısaca bir ailenin yaşantısında olan biten her şeyi aynı kökenden gelen birkaç ailenin paylaşmasının şeklidir pederşahilik. Büyüyüp evlenen evlat evden ayrılmaz diğerlerinin yaşamına karışır sofra biraz daha büyür onlara da sofrada yer verilir, evlenmeden önce evin yanına ilave edilen evin bir kapısı bahçeye diğer kapısı ortak alana açılırdı. Babanın dediği emir, emir de demiri keserdi. 

Bu yaşam şekli her ne kadar varlıklı ailede geçerli olsa da ekonomik bir hayattır. Kazançta ortak, harcamada ortaktır. Bir ailede olan masraflar ve harcamalar birkaç aileye pay edildiğinde daha ekonomik davranılmış olur. 

Eski Manisa’yı, konakları, evleri, sokakları, arkadaşlık ve komşulukları arar dururuz; bir öf çeker karşı dağı Spil’i inletir, yayla sularını sokak çeşmelerinin soğuk berrak suyunu özleriz. Bugün kirlettiğimiz Gediz’den o zamanlar su içerdik, bir lokma bir hırka geçinip giderdik, deriz. Arabamız yok, yürür, bisiklet ile her yere giderdik. Otobüs İzmir yolunda su kaynatır Ayrancılar’da mola verir ayran içerdik. Kolay kolay hasta olmaz ağır hastalıklarla kinin, gripin fayda etmez ölür gider, cenazeyi Çatal’a omuzlarda götürürdük.

Ne o günlerin özlemi ne de bu günlerin söylemi biter.

Elektrik, su, yakacak, giyecek, yiyecek, ev kirası, aracın yakıt parası, okul masrafı derdimizdir artık. İşsizlik belimizi büker, kazancımız hayatımızı karartır. Hastalık kapıdadır. Öfke burnumuzdan solutur, sevinçlerimiz kısa sürer sıkıntılarımız yaşamdan soğutur. Birlikte yaşamak çoktan unutulmuş. Taş olup baş yarılma düzenine uyulmuştur. Tayinler ile çoluk çocuk uzak yerlere göçer gider çocuk bakımı sıkıntıdır geçim için çalışmanın yanında. Dedeler nineler özlem çekerken babalar anneler desteksiz kalmış iç çekerler.

Yeni evlilikle dertler başlar ilerleyen yaşta dert yine derttir ama o da sizinle beraber büyümüştür. Çocuklar, hele bir de kontrolsüz ise çığ gibi büyür dertler. Uzatmayalım sonu kötü bitiyor çünkü.

Sıkıntılı ortamdan bir an önce çıkabilmek için geçiş dönemi koşulları diye bir uygulama yapılır. Ekonomik yaşamak da bu geçiş dönemi koşullarını kapsar. Taş olup baş yarmadan kafamızı oraya buraya vurup kırmadan yapılması gereken ekonomik yaşamak ile geçiş dönemini atlatmaktır. 

Aslında nedir mühim olan, insanlık.

Daha doğrusu vatandaşlık. 

Yurttaşlık Bilgisi okullarda okutulmuyor artık.

HAFTASONU, TURGUTLU

Günlerden 10 Kasım Pazar. Bülent Koşmaz Parkı’nda saat 8.30’da toplanmaya başladık. Genç yaşlı birer ikişer gelmeye başladılar ben geldiğimde iki kişi vardı ben üçüncüydüm. Beni görüp dönmek isteyenler olabilir diye erken gelmiştim. Bu tür hafsasonu turlarına katılan bisikletçiler hem tur ekip, hem de takım arkadaşıydılar, uyum içerisinde turu tamamlarlarken benim için ayak bağı olurum diye düşünenler olursa yol yakınken dönmelerine vakit tanıdım. Çünkü dernek başkanı Yüksel Gemici’ye “Yükselcim 50 km’ye kadar yalnız başıma gittim ama bu tur bundan uzun bir de ekibe uyum sağlamayabilirim” dediğimde. “Turdayken ne zaman dersen baktın yoruldun beraber döneriz” dedi. Bu güvence ile sabah geldim. Programdaki önemli hususlardan biri; 10 kasım dolayısıyle Atatürk’ümüzün ölüm yıldönümü anma törenine katılıp yola çıkacaktık.

20 civarında bisikletli ile Cumhuriyet Meydanı’nda yerimizi aldık düzenli bir şekilde bisikletlerimizin başında saygı duruşunda bulunduk. Törene katılan bizim belediye arkadaşlarıma törenden önce hemen önümüzde duruyortlardı zaten merhaba demek istedim fıstık yeşili rüzgarlığım bisiklet ayakkabılarımla görenler önce bi şaşırdılar sonra hak verdiler bu yine bisiklet ile spora çıkmış dediler. 

Törende çok duygulandım. Yazımın içerisinde anlatacağım. Yüksel Başkan önde ben yakınında meydandan çıktık istasyonu geçtikten sonra meydandan çıkarken iki arkadaşımızın lastiği patlamış onu tamir ediyorlar diye haber geldi. Çok yavaş giderek onları bekleyelim dedi başkan.

Güzergahımız ova yollarından köylerden geçerek ana yola hiç çıkmadan Turgutlu’ya ulaşmaktı. çevre yolu alt geçidinden geçerken arkada tamir için kalan ekip yetişti normal seyrimizde devam ederken Yeniharmandalı’nın içinden Hacıhaliller’e geldik çay molası verdiğimiz kahvenin bahçesi büyüktü bisikletlerimizi meydana koyarken masaları birleştirip oturduk selamlaşmadan sonra çay su bazılarımız kahvaltılık ile molayı bitirdik hareket komutu şöyleydi “Herkes tekerlerini kontrol etsin.” patlaksa yola çıkmadan tamir edelim uyarısıydı bu. 

Hacıhaliller’den çıktık düzensiz bir şekilde köy yolunda gidiyoruz. Araç olmadığından yolu kaplamıştık. Zaman zaman araç uzaktan gözüktüğünde “Araç” diye bağıran öndeki arkadaşın nidasını aralardaki diğerlerine iletmek için “Araç” sesini taşıyorlardı. Kim ortada kim arkada bilemediğinden uyarmak da önemli olduğundan araç diye bağıranlar çoğunluktaydı. Araç yaklaşırken hepimiz tek sıra oluyorduk. Bu dayanışma örneğinin ikinciydi ilki lastik tamiriydi. 

Bir daha mola vermedik. Mevsimin özelliğinden mısır pamuk bitmiş tarlalar sürülmüş koca koca toprak topaçlarda pulluğun izleri görülüyor yol kenarındaki bodur ağaç ve yeşilliklerden başka pek yeşil gözükmüyordu. Arada bir çiftliklerin bağlı köpekleri vazifeleri gereği bize havlıyorlar zincirlerini koparacak şekilde gösteri yapıyorlardı. Ova yolu olduğundan bozuk asfaltta daha çok önüme bakıyordum. Yer yer oyuklar yamalar, kazılmış bozukluklara takılıp lastik patlatmayalım diye. Düzlük ve yol güzelleştiğinde başımı kaldırıp uzaklara bakıyordum. İkişerli üçerli yan yana gidişlerde muhabbet öyle koyuyduki ama hep bisiklet ve tur üzerineydi. Arada bir beni göz ucuyla süzen yeni tanıştıklarımda vardı. “Bi sıkıntı yok değil mi abi” diyenlere “Şimdilik iyi gidiyor.” diyerek cevap veriyordum. Sohbete dalıp biraz orta ve gerilerde kaldığımda Yüksel, meraklanmasın diye önde onun yanına gidiyor ben burdayım deyip onu rahatlatıyordum.

Turgutlu’nun minareleri gözükmüştü. orta parkta toplanacak oradan yemek için serbest zaman tanıyıp dağılacaktık. Turgutlu’dan genç bir bisikletli Yusuf bizi orta parkta buldu. Turgutlu’da böyle bir etkinlik yapılmadığından zaman zaman Manisa’ya geliyor böyle bizim Manisa’lı bisikletliler Turgutlu’ya geldiğinde buluşuyorlarmış. Köfteciye oradan Turgutlu’nun meşhur şambalicisine götürdü bizleri. Tatlıyı yiyen şambalinin damağımıza yapıştığı gibi pedallara yapıştı. Dönüş rotası farklı yol olacak Hamzabeyli Köyü’nde mola verecektik.

23 kişilk grubumuzda yedi sekiz 15-17 yaşları arasında lisanslı bisikletçi gençler vardı. Birkaçının haricinde bisikletleri yol bisikleti yani bizim gençliğimizde kurs, yarış bisikleti dediğimiz bisiklet modeliydi tekerleri ince ve yoldan dolayı rahatsız olsalar dahi kanları kaynıyor daha hızlı gitmek isteyerek ağır tempodan rahatsız oluyorlardı. “Arada bir kopun dönün dedim.” Yüksel abi izin vermez diyorlardı. Sonunda Başkan Yüksel “Gözden kaybolmayacak şekilde gidin gelin” deyince fişek gibi fırladılar gruptan.

Yolda Atatürk’ümüzden bahsederek yine andık. Geleceğimizi Gençlere emanet etmesinden; “Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.” sözü üzerine Yüksel Gemici’ye teşekkür ettim. “Bugün pazar bu çocuklar ya sinemaya, ya sokağa, ya parka, çıkacaklardı veya bilmediğimiz başka taraflara gideceklerdi.” dedim. Arkadaşlık kurmuşlar siz büyüklerin kontrolünde, disiplininde, bir uğraş içerisinde, yarın yarışmalara katılırlar, başka şehirlere giderler, yeni arkadaşlıklar kurarlar, sosyal hayata, dostluğa alışırlar. diye söyleşirken Yüksel’in lastiği patladı. Ön tarafa haber uçuruldu yavaşça devam edin diyerek. Birkaçı tamire yardımcı oldular kısa zamanda bitti. Dayanışma takım ekip arkadaşını yolda bırakmama. Bir de “Abi bir sıkıntı yok değil mi? Mola verebiliriz, dinlenelim isterseniz.” deyip beni kollamaları tura yeni katılmış ve yaşça büyük birini düşünmeleri. Takım ruhu bu işte.

Hamzabeyli’de moladan sonra yol bana uzadı, tempoyu da yükseltmiştik ama durun dinlenelim demedim. Yüksel’in sık sık arkasına bakmasına rağmen. İlker Uzelli sağolsun evi de bizim taraftaymış evimin önüne kadar eşlik etti. 

Bilmiyorum, bir daha katılırmıyım veya onlar çağırırlar mı? Katılmak için biraz profesyonel biraz da antrenmanlı olmak gerekiyor. Yaş yetmiş iş varmış dediklerine bakılırsa kanım da kaynamıyor değil hani.

GEDİZ’DEKİ BAĞIMIZ

Dedem bu tarlayı Kocakumlar Tımarı’nda almasının başlıca sebeplerinden biri, bu bölgede o zamanlar Gediz Kıyısı mesire, piknik alanıymış. Geçmişte ürün pek para etmediği için gelirden ziyade sehralık amacıyla almış dedem burayı. Tarladan bağ olması rahmetli Babamın Anamın gayreti, tek başlarına çalışmaları sayesinde oldu. Manisa’daki evimize uzaklığı, tam on kilometre.

Delice asma fidanlaı diklip aşılanacak duruma geldiğimde Babam aşıları yapar Annem köstebek denilen aşıları korumak için toprağı iki eli arasında ovalayarak aşının üzerine serper ve aşı çubuğu örtülünceye kadar toprak, piramit şeklinde minyatür tümülüs görünümünde kümbetler oluştururdu. Aşılar asma olup da üzüm vermeye başladığında yakın bağımızdan buraya, uzak bağımıza taşınıp yerleşmek vacip olmuştu. Sadece üzüm zamanı kalacak kadar ahşaptan sonra uzun kalabilmek için tuğladan teraslı bir dam yaptırdı Babam. 

Gediz kıyısına kuş avlamaya gider abilerim de balık tutarlardı. Akşamdan atılan oltalar sabah toplanır Gediz’in balıkları olan Sazan Kefal yakalarlardı. Annem Gediz’e girmememiz için kırk kere tembihlerdi. Tehlikeliydi, hem yüzme bilmeyenler hem Gediz’in dibindeki Söğüt köklerinin girdaplar oluşturması ve hızlı akmasından dolayı tehlikeliydi. Gediz’e en fazla dizlerimize kadar girerdik o da takılan oltaları kurtarmak için.

Sarı, çamur renkli akmasına rağmen bir metre derinliğe kadar şeffaf ve temiz görünümü vardı. Bu derinliğe kadar testiler doldurulur suyu içilirdi. Bağlar, domates, pamuk tarlaları, sebze bahçeleri, meyva ağaçları Gediz kenarına konuşlandırılan motopomplar vasıtasıyla çekilen Gediz suyundan sulanırdı. Karık araları denilen bağ ve pamuk çızıları sebze fidanları arasındaki dar su kanallarında Gediz’in suyu berrak bir şekilde akardı.

Manisa’nın yaz sıcağı, Gediz’in verimli toprakları, sulandıkça artan bereketi lezzeti ile sofralarımız tatlanır, üzümlerimiz Tariş’e yollanır, pamuklarımız çırçırlanırdı. Hiçbir pamuğun beyaz rengi ve lif uzunluğu Gediz Ovası’nda yetiştirilen pamuk gibi değildir.

Gediz’in kıyısındaki karşılıklı söğüt ağaçlarının gölgeleri hızlı akan Gediz’e yansıdığında haşmeti bir o kadar daha büyürdü gözümüzde. 

İlk çağlardan, beşbin, yıl öncelerine kadar uzanan tarihler boyunca Hermos (Gediz) Grabeni’nin bu bereketli toprakları, çeşitli insan topluluklarının, kavimlerin, Aiolis Antik Kentleri’nin, medeniyetlerin yaşamları bu grabende Hermos ovasında yıllarca süregelmiştir.

Sadece ekip biçen topluluklar olarak değil, Yörük dediğimiz göçebe köylüler kış geldiğinde Gediz Ovası’na, yazın da Murat Dağı’nın tepelerine yaylalara göçerler. (Bu Yörük Göçü bir gelenektir. Yıllarca sürmektedir, araştırılıp belgesel yapılacak zenginlik taşımaktadır.)

Medeniyetler Gediz boyunca yerleşir derken medeniyetsizler de zamanımızda yerleştiler. Kütahya, Uşak, Manisa yetmezmiş gibi İzmir Kemalpaşa arkadan dolanarak, ayrıca çok uzaklardan dereciklerinden çaylarından pissularını kimyasallarını, kimi sanayi atığını, kimi boyamada basma yağı, ıslatıcılar, Noniyonik, Anyonik kimyasalların bin çeşidi. Bunlar kumaş, battaniye, basma, tekstilde dericilerin krom tuzları, formaldehit daha farklı kimyasalların, büyük ve küçük sanayilerin alanlarının, ruhsatsız denetimsiz fabrikaların, köylerin, kentlerin akla fikre gelmeyenlerin hepsi boca Gediz’e. Yazın kurak günlerinde Gediz’in suyu akmaz akan bu kimyasallardır Gediz boyunda yetişen ürünler yazın yetişir, sulanır toplanır, yenir tüketilir, hastalıklar davet edilir.

Yazın çok insan bağda bahçede, denizde, yaylada, tatildedir. Yazın yenilen hurmalar! Kışın tırmalamaya başlar. Doktorlar tatilden dönmüş, hemşirelerin izinleri bitmiş, hastalıklarda oluşmaya başlamıştır. Hastaneler dolar taşar. Sıra kuyruk gişeleri 15 tane, hepsinin ekranında 300 500 sıra numarası yazar. Bazı hastalıklar makine, röntgen, MR vs. gerektirir randevuları aylar sonrasına verilir. Torpiller tanıdıklar devreye girer. 

Tedaviler muayeneden sonra bitmez tahliller istenir onda da kuyruk ne koridor yeter ne salonlar. Bir hastalıktan yakınırken kardeşleri, yandaşları, duyanlar da gelmiştir. Tahlillerden sonra ona ilaç, buna çare aranırken, küttt. Zavallının hiçbir şeyi yoktu daha dün beraberdik. Allah rahmet eylesin.

Oğlum şu domatesten bir kilo, patlıcandan da, erik kaça, şeftaliler tatlı mı, sivri biber acı mı? Bunları çarşı pazar sorarken hastalıklar da sıraya girer. Beni çağırıyor, yok hayır beni çağırıyor, diye. 

Gediz’den akan kara sular kara tasalara sebep olur. Kara kara düşünür, karalar bağlarız. 

Ama şu Gediz’in suyunu temiz akıtalım diye uğraşmayız şu karalar bağladığımız, sağlığımızın bozulduğu, hakka rahmete kavuştuğumuz ibretlik hallerimizi, çoluk çocuğumuzun baş ucunda hastane köşelerinde beklediğimizi, ameliyathane kapılarındaki endişelerimizi, avuç dolu ilaçları bir dikişte içmemizi, bugün iyileşsekte Azrail’in yanımızdan gitmediğini hiç görmeyiz.

Tüm bunları görmeyiz görmememizlikten gelir. Sağlığımıza otlarla çare arar, spor yapmaya çalışırız. Aptallıklarımızı kabul etmez, belgeseller çeker, yazılar yazar, haberler yaparız. Gediz’in kara sularına, kokusuna, çevre kirliliğine, ölü balıklarına, kimyasalların ürettiği böceklere, kurtlara, bakar ama görmezken, meyveye, sebzeye, yiyeceklerimizdeki hastalıklara kimyasal ilaçlar ile çözüm ararken yanlışa yanlışlar ekleriz.

Hastalıklı toplum olmamız bunlara bağlıdır. Bu kirli Gediz suları dereleri yeraltı sularına karışır. Kirli hava solur, kirli çevrede yaşarız. Kanserler, damar hastalıkları, sünnet gibi bypass olmalarımız bundandır. Böbrek yetmez, idrar tutmaz, akıl ermez, hastayken hasta olmalarımız bunlardandır.

A’raf Sûresi’nde: ﴾179﴿ Ayetinde. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır…

…Kezâ insanlığın var oluşundan âkıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi: Allah insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar.

İşte Kur’an, işte iz’an, işte iman, işte insan.

BİSİKLETLİ GECELER HARMANDALI’YA GİTMECELER

Bisiklet deyip geçmeyin. Bisiklet deyip dudak bükmeyin. Bisiklet aman yorgunluk demeyin. 

Etmeyin eylemeyin desemde sevmek benimsemek üzerinde gezip tozmak günlük işlerinizi onunla halletmek her noktanın yanına yanıbaşına kadar ulaşıp gitmeyi yaşamak gerek.

Ağaca yasla, direğe bağla, kaldırıma pedalı daya, üç adım sonra markete gir, nüfus kayıt örneği al, belediyeye dilekçe ver, okula sınıf öğretmenine öğrencini sor. Kafe de yanına, lokanta da karşına, dağda manzaraya, köyde eve. Yolda üstünde yoruldun yanında elinde seninle her yerde. Dost. Dosttan da öte. Her yerde her zaman böyle.

Yalnızlık da hür, grupta neşe pür, iki arkadaş sohbet muhabbet, uzaktan selam, yakından kelam, siz nerde o da orda vesselam, sür de sür.

Yolda kalmışa yardım, hayvanlara yakın, tanımadıklarına dokun, tanıdıklarına özenti, aklın gezenti, hem havadar, hep esinti.

Bizim kulüp, Cuma Akşamı Yeniharmandalı’ya gidelim diye program yapmışlar. Feysten paylaşmışlar. Gidiyorum. Gitmiyorum. Belki. Gidiyorumu işaretledim. Sabahtan heyecan bastı. Akşamı iple çekiyorum ama gitmesem mi de diyorum. Öyle ya gece karanlık, zindan ova, ay yok, bisiklet lambası far değil ki, kendini belli etmek için bir hüzme ışık. Aklım karışık. 

Sınava hazırlanan öğrenci kalem, silgi, kimlik gibi; su, az para. Yedek lastik, yapıştırıcı, zımpara, pompa var ya. Lambalar tamam, kask olmazsa olmazım. Toplanma yeri Bülent Koşmaz Parkı, gelmiş gençler, çocuklar, benim yaşa yakın birkaç kişi de var.

20.00’deydi hareket, 5 dakika daha bekledik Kulüp Başkanı Yüksel Gemici biz Azmi abiyle önde gideceğiz, gruptan kopmayın, yola yayılmayın, araçlara dikkat edin. Talimatının ardından “Vira Bismillah.”

Araç farları, sokak lambaları, gruba yol veren araçlar, selam veren bağıran insanlar, muhtelif yaşta bir avuç bisikletli küçük bir grup ama etkili. 

Şehir dışına çıktık, ova yolu zindan. Arka kırmızı ışıklar ateş böceği misali, öndeki lamba toplu olunca aydınlatmada iyi bir hayli. Şamata patırdı çocuklarda, arkadaş hepsi, biri söylüyor, gülüyor öbürü. Önde Yüksel ile sohbet dağ yollarından bahsediyor “O güzellik manzara, yemyeşil her taraf, bi göreceksin var ya.” Ben ” Yokuş beni sevmiyor. “Kasıyor, yırtıyor, bu genç işi diyor, bana gelmez.” Derken gülüyoruz. Sıra bozuldu talimat kayboldu, serbest basış, alesta pedal. Karıştı ateş böcekleri, bir ileri bir geri.

Ortada ve temkinli gidiyorum. Teker deyse birine, uzanacağım boydan boya yere, bisiklet üstüme. Amca ne işin var gece vakti, baba olsana biraz dikkatli.

Şaka bir yana saygılılar yeni takım arkadaşlarına. Yol düzgün, ova karanlık, zindan, şamataya havlayan köpekler, bir avuç bisikletli, ayaklar seçiliyor bir aşağı bir yukarı. Pedal ışıkları parlıyor bazıları. Karanlık, mahşerin atlıları, bin atlı akıncılar misali dörtnala, atılıyoruz sonsuza her pedalla, gözükmüyor önümüz gidiyor gibiyiz meçhûle. Ateş böcekleri şimdi daha canlı, pedala verilen güçle. Harmandalı’nın ışıkları gözüktü uzaktan, az daha gidince kurtulacağız zindandan.

Saat 21.00 uyku zamanı köyde, teker sesi duyuluyor pedalları bıraktık zincir sesi çır çır. Gece kuşlarına karışıyor Harmandalı’daki sessizlik.

Işığı bol olan kahvenin önündeki bahçeye yerleştik. Bisikletler yanıbaşımızda bahçede dağınık, kimi ayakta kimi sandalyelerde karma karışık. Selam verdik. 

“Selam verdim rüşvet degüldür diye almadılar, hüküm gösterdüm, faidesüzdür deyü mültefit olmadılar. Egerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar, amma hâl diliyle bütün suâlüme cevap verdiler.” Diye devam eder. Kanuni zamanında Fuzuli’ye maaş bağlanacakken başından geçeni manzum ve mutazammım bir şekilde anlatmış. 

Selam verdik oturan köylülere, Aleyküm selam dedi her biri her birimize. Çay sohbet derken gece serinliği sıcak bedenlerimize işleyince 15 dakika sonra kalkıyoruz, hareket dönüşe, pedallar yol verecek tekere her dönüşte.

Dönüşümüz kanal boyundaydı. Ne kanal gözüküyordu ne de boynu. Az gittik uz gittik çevre yolu altındaki menfezden geçtik garaj kavşağına geldik. “Buradan sonra serbest herkes evinin yoluna dönebilir.” Dedi başkan.

Bizim evimiz komşu sayılır Sultan Önünden İzmir Caddesinden. Rampa diye zik zak çizdi Yüksel Başkan bana kıyak. “Düz yol olursa haber ver yine gelirim zevkliydi çünkü sevinirim.”

Bisiklet; bir bilseniz, bir binseniz var ya, çocuk gibi oluyor insan ya.