Bu hafta sonu Foça’daydım. Bir kaç haftadır sıcak iş güç derken bisikletten ayrı kalmıştım. Foça yağmurluydu yağmurun getirdiği bir serinlik ile yollara düştüm. Hazırlanması bir hayli zaman alıyor. Lastiklerimin havasını arttırıyorum, pompala.
Matarayı doldur, kadroya bağlanan takım çantasını yerleştir, kask eldiven, yola revan.
Foça’da biraz uzayacak birkaç rotam var. Bu yaz bunların sayısını arttırmak İstiyorum. Yeni’den Eski’ye, Bey’den Ağa’ya. Belki Ağa’dan Manisa’ya.
Bugün; Kozbeyli, Yeniköy, Bağarası, Yenifoça güzergahına sürdüm bisikletimi: Kozbeyli Köyü daha çok besicilik ile geçinir. Manzarası havası güzel olduğu için yeni yeni kahvaltı mekanlarını çoğaltarak turizm hamlesine başlamıştır. Serpme kahvaltı hazırlaması besicilikten daha kolay aynı zamanda birkaç insan yüzü görüyor gelen misafirler ile sohbet ettiğinizde farklı dünyalar ile tanış olıyorsunuz. Gelenler önce müşteri sonra sizden biri oluyor, yani Kozbeyli’yi sevip arazi alıp buralı oluyor.
Yol boyunca, besi damlarının yerine yapılmış villa inşaatları mı görmedim. Suyu akmayan, yalakları çer-çöp dolmuş çeşmeler mi görmedim. Çeşme şırıltılarının, kuş ötüşlerinin duyulmadığı tabiatı susmuş mu duymadım. Sırtımdaki çantamla, başımdaki kaskımla, kırmızı yanıp sönen arka lambamla, geliş gidişli dar karayolunda karşısından geleni beklemek için arkamdan gelip sollamayan sücüler mi görmedim, dünya değişiyor mu dedim yalnızlığıma, pedallarken.
Gökyüzünü kara bulutlar kapladı, arada bi yağmur damlaları yüzüme çarpıyor, toprak ıslak kokmaya başladı. Endişe etmiyorum ıslanacağım diye. Bir yandan da ilerde kapalı bi durak var diye tedbiri düşünüyorum. Nolacak ki uzun zamandır yağmur yemedim, ıslansam ne yazar? Yağmurluğumu çıkardım sırt çantamdan, şortum ayağımda bacaklarım ıslansa da çabuk kurur, ıslanacak fazlaca bi yerim yok dedim yine de. Durağı geçtim artık.
Bağarasın’da bu yöne geldiğimde takıldığım bi kahve var. Kahve boş kahveci gazte okuyor. Sade kahvemi höpürdetirken birkaç höpürdüden sonra fincan yarı beline kadar telve dolu. Ne biçim tasaarruf bu dedim? Dedim ama 10 lirayı öderken parayı haketmek için dedim.
Foça Komando Okulu’nun önü uzaktan kalabalık, yaklaştığımda; oğullarını askerliğe teslim eden aileleri, sıraya girmiş delikanlıları, aralarında teçhizatlı üniformalı askerleri gördüm. Bi ara bana baktıklarını farkettim geçit resminden geçiyormuşum gibi. Afililendim; fıstık yeşili yağmurluğum tepemde başıma oturmamış gibi duran kaskımla yetmezmiş gibi camları yağmurlanmış kara gözlüklerimle pedalları çevirirken. Ulan ne afilisi? Beyaz bıyıklar burnumda, bu yaşta bisiklet, dil bi karış. Çok kalabalıktı gülenleri göremedim.
Olsun dedim onların bisikletleri yok ya.
Bugün havanın 30 derecenin altına düşmesi ve Eylül rüzgarının serinliğine güvenerek sabah erkenden çıktığım turlara bu defa 10.00’ da çıktım. Rota Aliağa 20 km..
Gencelli Sahiline Kozbeyli Kavşağından sola dönerek indim. Güzel bir Eylül esintisi denizi hareketlendirirken dalgalar sessiz vuruyordu sahile, okşar gibi. Bir müddet gittikten sonra Eylül esintisinde dalgaların yalnızlığının çırpınışını hissettim sanki. Kenarda banklara oturmuş insanlar yaz boyu dalgalarla oynaşır denizde çıpraşırken şimdi karşıdan bakıyorlardı denize. Sakin sürmeme devam ettim istesem de 16-18 km’den fazla hız yapamıyordum alışmıştım böyle sürmeye. Bisikletim MTB denilen model dağ bisikleti; kalın ve dişli lastikleri olan, aşağı yukarı motoruyla birlikte 20 kilo ve hız yapan bir model değil ben de onunla aynı modelim onun için bisikletimi çok seviyorum.
Gencelli’den çıktım önümde Çakmaklı Köyü vardı. Burası da sayfiye köyü sayılır. Sayılır dememi az sonra açıklayacağım. Yolu bilmeme rağmen bisikletler için telefon uygulaması olan bir navigasyon programı var, onu açtım. Çakmaklı’ya girmeden kenarından ve köyün camisinin yanından geçerken ufak çapta pazarımsı birkaç tezgah vardı. Bu yıl ağız tadıyla bi üzüm yememiştim. Birkaç giysi tezgahının arasında sebze tezgahına gözüm ilişti üzümü gördüm ama, al cami şadırvanında yıka selvi ağaçlarının uzun gölgesinde otur ye. Bu kadar lüks vaktim yok fazla açılmam demiştim. Bir gözüm saatte bir gözüm üzümde pedallar gidelim tekerler dönelim diyordu. Köyden çıkayıp diyorum ama o kadar çok kilit parke taşını yükselterek yol bariyeri yapmışlar ki adım başı. Bir araçla birlikte aşıyorduk bariyer engellerini ben kenarda az eğimli yerden geçerken o arkamdan geliyordu.
Yol kaplaması olan kilit parke taşı bitmişti asfalta girdim ona da asfalt denirse. Girmemle birlikte bir başka dünyaya geçtiğimi gördüm. Sağımda park ettirilmiş tırların dorseleri çekicilerin altlarına girebilmeleri için şaha kalkmış gibi duruyorlardı ama herbiri ejderha görünümlüydü bir de alttan bakınca daha heybetliydiler. Bir tek ağaç yok gölge de yoktu ejderhanın gövdesinin altındaki gölgeye girdim kör kör parmağım gözüne derler, düşer mi üstüme şimdi dedim. Şeytan burada kol geziyor çünkü, tehlike her yönden gelir gibiydi.
Gölgesinden önümdeki görüntüleri izlemeye başladım. Solumda kalan limana giden yolda tırlar ve üç dingilli uzun kamyonlar sürücüsüz hayaletler gibi gidip geliyorlar, sırtlarındaki kasalarından daha doğrusu dorselerinden taşıdıkları hurda demir, teneke, aklınıza metal olarak ne gelirse döke saça gidiyorlardı. Tozlu, bilhassa döküm tozunun kahverengisi kamyonları boyamış, uzaktan ufuk hattı görünümlü yolda giden tozla boyanmış kamyonlar, henüz doğu yönünü aşmamış güneşin ışınlarının önünde sürücüsüz hareket ediyor gibi ve başka alemin gizemli araçlarıydılar.
Tam solumda koyu yeşil renkli konteynerler üst üste hemen önlerinde demiryolu, bu alanda kahverengiydi. Biraz daha dikkatli bakarsam koyu renk tulumların içinde, başlarında gaz maskeleri, ellerinde otomatik tüfekli korkunç görünümlü insanları görecek gibiydim.
Allahallah burası neresiydi? Noluyordu burada? Kimdi bunlar? Benden başka insanların burada olup bitenden haberleri var mıydı? Aklım karışmış esrarengiz korkutucu soruları tahayyül ediyor kendi kendime soruyordum. Korku filmlerinin sahnelerini canlı olarak izliyordum. Aliağa, gemi söküm tesisleri, geri dönüşüm firmaları, hem de yıllardan beri çalışıyorlar. (Son günlerde haberlere konu henüz yolda olan asbestli gemi.) Uzun kollarının ucunda demir parmaklarıyla avuçladığı, hurda araçları metal olan herbir materyali kaldırıp presin altına yerleştirdiklerinin herbiri paket şekline geldiğinde üst üste yerleştirildiği depoların haricinde ülkenin her yerinden satın alınan paketlenemeyen metallerin depolandığı alanlar, kara gövdeli haddehaneler, tozlu, bozuk asfaltlı yollar, başıboş düzende parkeden tırlar sağda solda, aralarından sokaklarından binalarından girip çıkan boş dolu karınca misali bir telaşla çalışan çeşitli boyda renkte korkutucu görünüşlü araçlar. Yetmezmiş gibi, bu görüntülerin yakınında basık tepelerin üzerindeki enerji üreten dev pervanelerin kanat uğultuları Gulliver’in nefes alışını andırıyordu.
Kendi enerjisini üreten haddehanelerde bu metal eriyiği, görüntülü oynatımlarda demlikten dökülen çay masumiyetindedir. Oysa cehennemî sıcağın ve ateşin potalarda metallerin sıvılaştırıldığı kıpkızıl halleriyle bu başka dünyanın gece gündüz yanan cehennem ateşiydi. Birbirlerine yaslanmış sıklıkta duran kapkara haddehane yapılarının göğü delercesine uzanmış bacaları, bu cehennemî dünyanın zebanilerinin burunlarından çıkar gibi kara dumanlar, gri bulutlu gökyüzünü kapkaraya boyuyordu.
Bisiklet ile buraya 9 km yol yaparak gelmiştim ama görüntü karşısında kalakalmış şaşırmış ve karmaşadan, yorulduğumun farkına varmıştım.
Bu başka dünyanın havasını tozunu koklamak solumak istercesine, burnunu sokarcasına, yaklaşan, hala yapılan sayfiye evleri ve gelişen büyüyen Aliağa: Bir bölgesinde gemi söküm atölyeleri, bir bölgesinde plastik lastik elyaf gibi petro kimya hammaddeleri üreten Petkim, diğer yanda petrol rafinesi Tüpraş, öte yanda karaların kasvetinde üretim yapan demir çelik fabrikaları. Herbir üretim merkezinin önünde denize boylu boyunca uzanmış limanlar ve tonlarca yük götüren, hammadde getiren, bilmem kaç grostonluk açıklarda denize çaktırmadan boşaltılan sintineleriyle kirli denizde binlerce gemi.
Ve; sayfiye yazlık diye ölüp bayılan insanlar, kör kör parmağım gözüne bunca çevre, hava, su ve birçok olumsuzluğa, kirliliğe rağmen gidip çalışacağım çaresizliğinde ve deniz kıyısına yerleşeceğim hevesinde göçle gelen insanlar. Her geçen gün büyüyen sanayi tesisleri ve her geçen gün öyle veya böyle artan nüfus.
Bi 9 km daha pedallayarak eve döndüğümde Eylül’ün hüznüne değil ama insanların bunca olumsuz şartlarda yaşamasına üzülüp hasta olacağıma, yorgun düşeceğime, kuş sesli, ulu ağaçlı gölgelikli köy yolları rotamın vazgeçilmezi olmalıdır dedim..
Bugün birkaç pedal gittim ki konuşmaya başladım kendimle. Esmiyor esiyor terlermiyim rüzgarlığı giysem mi giymesem mi? Ekim havası, kararsız o da kış gelsin mi gelmesin mi diyen bir Ekim. Sonunda rüzgarlığımı gidona sardım. Onu da gidondan çıkar giy, üstünden çıkar sar bi gün parçalanacak.
Yenifoça’ya yeni liman yapılıyor. Yılan hikayesine döndü. Dolgu beton mendirek yapıldı bir hayli bekledi bir iki sene falan. Yapılıp bittiğinde başımıza ne çoraplar öreceğini düşünemeyenler, yapılsada Foçamız canlansa, oturup çay kahve içecek, yemek yiyecek yer bulamıyoruz.
Bilmiyorlar ki sokakta bilhassa sahilde yürüyemeyecek, lüks lokantalarda cüzdanı bırakıp çıkacak. Yenifoça yenilenmiş olacak. Sakinleri, sakınanları olacak. Eskifoça geldi aklıma ilk yerleştiğimizde (1989) Kalenin etrafını akşam yürüyüşlerinde karanlık ve korkutucu tenhalığından dönmeyi korkardık. Neyse geri dönüşü yok bitmesine az kaldı. Limanın önü deniz tabiatıyla arkası Foça mezarlığı. İki alem bir arada bir yol ayırıyor. Biri bu alem diğeri öteki alem arada yol var ama kıldan ince kılıçtan keskin değil. Ehhh, bizim gönül gözümüz bu kadarını görüyor.
Yolumun üzerinde dik olmayan üç rampa var. Motoru çalıştırmadan çıktım (motor yokken de çıkıyordum.) dönerken anladım ki rüzgar ittiriyormuş. Kozbeyli kavşağından Gencelli sahiline inen yola girdim. Dalgalar; biraz daha sertleşmiş, asabi haliyle köpüren dalgalar öfkesini kıyıya vurarak alıyordu, Eylül’ün dinginliği bitmiş, Ekim’le ortak olmuş kışı çağırıyorlar.
Denize girmeyip Eylül’de banklardan denizi seyredenler vardı ya şimdi sahil kahvesine oturmuşlar camdan bakıyorlar.
Sahildeki bakkalın önünde iki kişi var geçerken selam verdim “Selamün aleyküm” tık yok. Entel dantel olsalar tünaydın derdim. Bu selam işine çok takılıyorum. Bi selam vermeyenlere bi de selam verip almayanlara. Geçen gün sahilde gezerken balık alalım dedik. Selamün aleyküm tık yok bi daha tık yok bunlar selamı bilmiyorlar dedim. Yüzüme baktı. Elimde de yoldan geçerken aldığımız torbada ceviz var. Muhabbete bak şimdi “Kaça aldın cevizi.” “50 lira. İstersen satarım, nakliye dahil 60 lira.” Balıkçı, “Geçen gün Menemen’de pazarda 40 liradı.” “Niye almadın?” Üstüne gitmem o da benim yaşımda, lafla gömeceğim. Balıklar temizlenmişti, uzatmadım döndüm çıktık.


Bugün rota, Horozgediği’ne gideceğim. Gencelli’den birkaç kilometre ötede. Gidilecek yer değil merak ettim. Dün biri anlatıyordu oralıymış ama yıllar önce ayrılmış. Geçen gün anlattığım ‘Bir Başka Dünya’ dediğim yerin tam ortasında. Dumanın karasının kopkoyusu, havayı isin, yeri maden tozunun boyadığı kavruk kahvenin rengi, sesin; tırların düşük vitesle zorlanan motorları, fabrika tezgahlarının homurtusu, maden konveyörlerinin bozuk ritimde dönüşü, velhasılı karmaşa, İskender’in düğümü, gürültünün binbir tonu. Öte yanda balkonda çamaşır kurutan evler, köy lojistik merkez olmuş kamyon giremez levhalı sokaklar. Bi terslik var burada. Ölümlerine davetiye basıyorlar. Zaten yolumu da kaybettim. Buradan Ilıpınar’a geçeyim dedim. Gogılın novigasyonuna bastım ama bi karışık düzen git dön dur bulamadım yönümü. Bu karmaşada yol mu aranır? Dön dedim. Aynı yoldan motoru çalıştırıp bir an önce çıkmak istedim köyden. Hakikaten ‘Bir Başka Dünya.’
Bi başka dünyaya bir başka olmayacak bir iş eklendi. Köyden anayola çıktım sağın en sağından gidiyorum, arkamdan ambulans, sirenini en keskin tonda bir basıyor uzun uzun, benden yol istiyor. Sağa iyice yanaştım, geç dedim. Yol verdim yani. Havamı bi görecektiniz.
Dönüşte, rüzgar denizi yalayıp geliyor, beni açık alanda yakalayıp geçiyordu. Çıkar sar, çıkar giy dediğim fıstık yeşili rüzgarlığımı giydim. Fıstık gibi, hem motor hem pedal, evin yolunu tuttum, bir türkü de tutturdum.

Bulut gelir duman olur
Dağı taşı dolanır.
Ahım tutar süründürür, yağma yağmur
Esme bre deli rûzigâr yarim yoldadır.
Bugünkü rotamın planı tepe noktası Üçpınar olan bir daire çizmekti. Her yıl bisiklet mevsimi geldiğinde ilk ve sonbaharda bu rotayı iki defa mutlaka geçerim. Evden çıktığımda saat 13.00’tü trafiği bir an önce geçebilmek için o sokak bu sokak dolanıp durdum Hatuniye Camisi’nden aşağıya doğru istasyon stadyum derken terminale vardım.
Bu defa fosforlu yeleğimi de giymiştim. Gediz köprüsünde durup Gedizin perişan haline baktım, acıdım, bu kötü görüntüyü anılarıma gömmek için fotoğrafladım. İnce bir dere gibi kalmış yatağını söğüt ağaçları mesken tutmuş iki kenarı içi yemyeşil olmuş kirli ve durgun suyu kapkaraydı.
Shell akaryakıt istasyonundaki ışıklardan Gülbahçe yoluna saptım. Bozuk asfalttan Üçpınar Tilkiköy istikametine giden yola çıktım. Gelen geçen araç şehir trafiğini aratmazdı.
Evden çıktığımda hava kapalıydı. Hava durumu yağmur ihtimalini zayıf gösteriyordu ama tepemdeki kara yağmur bulutları ha yağdı ha yağacak gibiydi. Bastırırsa, sığınacak yer gözlüyordum. Aslında uzun zaman şöyle bi adam gibi ıslanmamıştım. Özlemiş arzumla içim, ıslan Azmi derken, dışım yola yeni çıkmışım ıslak kıyafetlerle nasıl giderim, ıslanmak istemenin sırası değil diyordum. Bulutta benim gibi kararsız ıslanacak mısın ıslanmayacak mısın der gibi bir güneşi gösteriyor bi kendi kapkara haliyle tepeme çöküyordu. Şenaylar çırçıra sığınırım diye düşündüğüm yapıları çoktan geçmiştim. Mısırları biçip kamyonlara yükleyen makinalar tozu dumana katarak çalışıyorlar onlar yağmurdan korkmuyor mahsüle yazık olacak diye ben iki parça üst baştan mı korkacağım diyerek basıyordum pedala.
Hem basıyor hem çeşit çeşit düşünceleri arkadaş yapıp onlarla konuşuyordum. Rahmetli anacığım da; bağbozumunda sergide üzüm sererken aklına ne gelirse anlatır çok konuşurdu, bu konuşmaları onun yorgunluğunu alır koca gün yorulmadan, yardım eden çok kişi olmasına rağmen özenle, koca bağın üzümlerini sererdi. Anamdan kalmış olmalı pedallarken içimden konuşmalarım beni yormuyordu.
Çamköy’ün alt tarafında Üçpınar yolu üzerinde yeni bir yerleşim kendiliğinden oluştu. Adını da Yeni Çamköy koyuverdiler. İsim vermekte de tembeliz. O bölgenin bi çiftlik ağası, beyi, hayırseveri, mutlaka vardır onun adını verin bari de yakıştırma olmasın ne o ‘Yeni Çamköy.’ Dört katlı binası bile var dördüncü katının pencereleri kemerli bir anlamı vardır elbette biliyorum ama emin olmadığım için yakıştırmayayım.
Üçpınar’a yaklaşmıştım. Önümdeki tepeciğin en tepesine bir ev yapmışlar olmazsa olmazı iki kat ve düz teras köylere yapılan yeni binalar. Teras, manzara seyirliği bi teleskopu eksik. Pencereler hırsız korkusundan mazgal deliği gibi, arap kızı camdan bakıyor misali bakmak istediğinde bir başkası yanına gelip bakamaz. Hilafsız böyle evler. Köyün kenarından köye girmeden Gülbahçe’ye gidilen yola döndüğümde Manisa Büyükşehir Belediyesinin yaptığı beton yola girmiş oldum. Jilet gibi kayıyor bisiklet. Gülbahçe’de mola verir kahvede bir çay içerim diye düşünürken güneş kendini göstermişti.
Gülbahçe Köyü’ne girdim, kahve sokağına döndüm, bisikleti önündeki Çam ağacına dayayıp Selamün Aleyküm selam verdim. Üstü kapalı terasta sağlı sollu iki büyük masa etraflarında üç bi yanda, iki bi yanda köylüler oturuyor. Artık kimin köylü kimin şehirli olduğu belli değil. Şehirden gelip haftasonu evlerinde oturanlara ne denir bilemiyorum. Köykentli denilebilir. Benim masalarında oturduklarım köylü, diğer masa, politikada ver yansın edenler, köykentlilerdi. İki tarafta maşallah bi konuşkan ne, nereden geldiği mi? Ne, koca adamsın evinde otursana diyeni, ne de, “Eee de bakam nere gidiyon” diyeni vardı. Çay katran karası, içmesem zaten, züppe kafada kask elde eldiven çayımızı da beğenmedi ukalalığı ile arkama dedikodu bırakmayayım diyerek çay bardağını boş bıraktım.
Köyün çıkışında eski muhtar Vildan hanımın evinin önünden geçerken gözüm aradı, demir kapısı kapalı uzun zamandır kapalı, İstanbul’a kardeşinin yanına gitmişti. O muhtar ben başkan yardımcısıyken bozuk, toprak olan birkaç yoluna beton parke vermiştik. Bir bahar hafta sonu davet etti. İki aile gitmiş, köyün parkında düzenlediği “Baharı Karşılıyoruz” eğlencesine katılmıştık. Eşi köy enstitüsü öğretmeniydi. O geleneği yaşamıştık. O haftasonu anılarını köyde bırakmıştım. Büyükşehir olunca buralar mahalle oldu!
Celal Bayar Kampüsüne yaklaşırken soluklandığım Kocaman Çitlembik ağacının altında durdum. Yanımda taşıdığım elmayı yeme zamanı gelmişti. Çoktandır ısırarak elma yememişim, suları elimin kenarından bileklerime gelmişti ne lezzetliymiş meğer. Kabuğunu soyup dilinceye kadar hemen yemezsen kararıyor haliyle, elde çatal diğer elde peçete. İşte bu yüzden hasta oluyoruz doğal yemediğimiz gibi doğal yaşamıyoruz. Koyu gölgenin altında sessizliğin içinde ısırık haşırtısı Çitlebiğin yaprak hışırtısını bastırıyordu.


Yokuşu tırmanıp Bağyolu’na vardım. Köye girmenle çıkman bir oluyor. İçinden geçilen köyleri seviyorum. Tezek kokuları, çınarlı meydanı, basık minaresiyle kırma çatılı camisi, selam vereceğin köylüler, peşine takılan köpekler, toprağa belenmiş köylü çocuklar, derme çatma kerpiç duvarlı çamur sıvalı beyaz kireç badanalı köy kahvesi, gülen insanlar özgün şiveli konuşmalar, takılmalar, çay ısmarlamalar.
CBÜ kampüs giriş kavşağından döndüğümde daireyi kapatacak duruma gelmiştim. Gücüm, keyfim yerinde, Menemen yolu üst geçidinden Menemen istikametine döndüm. Rüzgarın ne yönden geldiğini yol boyunca bir türlü anlayamadım hangi yöne dönsem rüzgar karşımdan geliyordu sanki.
(“Hangi yöne dönsem karşımdasın.
Sen benim vazgeçilmez yanımsın.
İç sızısı değil bu yangınımsın,
Söndürme bırak böyle kalsın.”
Dörtlemem mi keyfimi?)
Kamyonlardan sakınırken koruma bantı sığınmama yetiyordu. Sakınarak bi ara sol tarafıma baktığımda “Aman tanrım” bir de ne göreyim. Tokiler. Ne dağ kalmış ne vadi, ne ağaç kalmış ne bir bitki. Kule vinçler fırıldak gibi her dönüşünde bir kat koyuyordu birbirinin üstüne. Yeni yapılan imar planı buralara kadar gelmişti hatta arıtma yeri bile tespit edilmişti.
Akgedik Kavşağı’ndan döndüm tokilere, oradan değirmen boğazı, gürle yolu, kayapınar derken, OSB İzmir yönü kavşağından döndüm Manisa’ya. Ana yol kenarından bastım pedala yorgunluk ne ki, uçuyorum sanki.
Öyle böyle daireyi tamamladığımda evin önündeydim. Derin bir “Oh” tan sonra 56 kilometredeydim.
Haber, Mimarlık Forum’a geldiğinde şöyle bi göz ucuyla bakmıştım. Ne kadar kolay ve umursamaz bir farkediş. Fethiye AVM yarışma projeleri ile geriye döndüm. Dereceye giren, birinci olan projeler beni geriye döndürdü. Şöyle bi farkedişin, takılışın olmaması gerektiğini, üzerinde durulması gerektiğini düşündüm. Haberde kapatılan bir AVM’den bahsediliyordu.
AVM’ler; Yapıldığında açılması heyecanla beklenen merkezler. Işıklı vitrinler, dekorlu mağazalar, cıvıl cıvıl insanlar, oraya buraya koşuşan kapışırcasına alışveriş yapanlar, fastfoodlarında yer kavgası masa sandalye kapışması yapanların oturunca ahbap olduğu gençler.
Elden kaçıp da kendi başlarına yürüyen merdivenleri oyuncak yapan çocuklar, kucakda arabada bebeler. Konu komşu, yar ağyar herkes burada. Marka meraklıları, telefonikler, arada küpeştelere yaslanıp soluklanmalar, bir dost görünce gülüşüp bağırışıp etrafı umursamaz tavırlar da konuşmalar.
Haberde ki fotoğraflara bakınca şöyle bi bakıvermek olur mu? Yıkık batık o AVM’ler de, ne aşklar doğdu, nice aşıklar buluştu, ne hatıralar, ne anılar oluştu.
Kuytu sakin köşelerde aşk melodileri dinlediler
Kimbilir kaç defa aynı yere geldiler.
Şimdi batık AVM’de aynı köşede tinerciler
Aşıkların el ele tutuştukları köşede, çöpler
Tinercilerin elden ele dolaştırdığı, şişeler
Şimdi,
Aşk melodileri değil duvarlar da yankılanan,
Boş bira kutularının sesleri, rüzgarla yuvarlanan
Pis bir koku yakınından geçerken etrafa yayılan
Duvarlar da yazılar, ne yazan belli ne yazılan.
AVM’nin dost bildiği yüzlerin hiçbiri yok. Bir başka AVM’den geliyor kahkahalı neşeli sesler şimdi. Başka sevgili bulmuş gibi, her bir dost.
İlk zamanları “Semtimizde AVM açılıyor” diye sevinen, evimizin değeri artacak diyen, konu komşu en yakın dostlar. Şimdi en büyük düşman. Geçen gün aralarında konuşuyorlardı. “İmza toplayalım da belediyeye verelim yıksınlar şu mezbeleliği” diye. Son bir tekme de dost bildiklerinden.
“Gerçek dostlar,karanlık basınca çıkan yıldızlar gibidir.”derler, “Heyhat, ne bir dost kaldı ne bir yar, gönlüm dolu ahuzar kaldı dediği gibi şairin.
Bu projeler,yani AVM’ler fantastik projeler, moda yapılar. Mimarlığın işporta projeleri. Tezgahta satılan bir iki kullanımdan sonra atılan ucuz giyecekler gibi. Ekonomimize kambur.
Yaşaması için içlerine bir başka fonksiyon koymak gerek. Biraz daha ömürleri uzayabilir belki. Diyerek yazmışım.
AZMİ AÇIKDİL
Kayıt Tarihi
03-04-2008
AVM’ler bakkal amcalara tersdi. Bakkala adres sorardın, veresiye defteri vardı, güvene dayanan alışveriş yapılırdı, mahallenin çocukları ipin ucunu kaçırdığında babaları uyarılırdı. Bakkal amca derde deva, gripin bile satar hastalara şifaydı. Oysa AVM bulunduğu yerde semtte bunların hiçbirini dert etmez. Marka mağazalar ile kasım kasım kasılırken ister al ister alma havasındadır.
Dün yeni bir gelişme farkettim.
Bisikletle ara sokaklarda trafiği az yollardan geçerken bir mahallede iki farklı sokakta araçlardan çıkarılmış kargo kutuları yerlerde (hangi kargo söylemeyeyim) adres arıyorlar telefonlarla. Bu firmadan bana kargo getiren çocuk günde en az üçbin parça dağıtıyoruz demişti.
Bu kargo firmaları işleri iyice azıttılar: Saatle yarışıyorlar, ne ararsan satıyorlar, tepeden tırnağa. AVM’lerin yeme içme mekanlarının yerine getir götür ye iç bitir yemek firmaları. Motorlar ile yemekleri soğutmamak için arı gibi çalışıyor, her delikten geçiyorlar. Bu şekilde, siz oturuyorsunuz AVM ayağınıza geliyor. Hatta evde yoksan sipariş verdiğiniz internet sayfasında ’Komşuya bırak’ butonu dahi var. En güzel buton da bu. AVM’den iki elde 10’nar çanta ile bi baştan bi başa yürür hava atarken, bu kargolu alışverişin havası atılmıyor demeyin. Bas, komşuya bırak butonuna hava atacağın komşunun ver adresini, bas havanı.
Şimdi bakkal amcaya AVM’den sonra ikinci rakip kargo firmaları ve taşımacılığı. O kadar çabuk getiriyorlar ki siparişi veriyorsun kapı zili çalıyor. Bunlar AVM’lere de rakip. Bakkalları AVM’ler kapattırırken AVM’leri de kargocular kapattıracak. Üstüne üstlük kargocular adres de biliyor. Dertlere deva vitamin bile satıyor. Hatta bi ara korona patlayıp, aşı bulunup, randevu alınıp aşı kuyruğuna girildiğinde, aşı bile yapacak… Yok artık.
Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası.
Meydan gibi kocaman toprak okul bahçesinin ortasında cami şadırvanını andıran köşeli dönen yuvarlakımsı yapısıyla her dönüşünün ortasında sarı muslukları olan bir çeşmeyi gördü. Karşılıklı iki büyük bahçe kapısından gri önlüklü büyük küçük çocuklar bahçeye giriyor, koca bahçe çocuk cıvıltıları ile doluyordu. Evlerine sokaktaki komşu evlere göre yüksek kocaman yapının yakınında durdular. Eylül’ün sabah güneşini eliyle kıstığı gözlerine siper yaparken ürkek, heyecanlı, anlamsız, biraz korkak ifadeyle etrafına bakıyordu. Babasına sık sık anlamsız sorular soruyor babasının elini daha da çok sıkıyordu. Babası yanlarına gelen amcayla konuşmaya başladılar. O kimseyi duymuyor etrafı süzmeye devam ediyor, çocuk seslerini dinliyor onları merakla izliyordu. Ondan büyükler sağa sola koşarlarken birbirlerinin önlüklerinin kuşaklarını arkalarına dolanarak çözüp kaçışıyorlardı.
Artık bahçe dolmuş, koşturan çocuklar da durmuştu. Elindeki çanı sallayan kravatlı biri aralıksız, çanın sesiyle bağırışları bastırmak istercesine daha kuvvetli sallıyordu. Şamatalar sustu çanı sallayan da elini aşağıya indirip çanı susturdu. Henüz sınıflarını bilmediklerinden öğretmenlerin adı okunuyor adı okunan öğretmen elini kaldırıp kendini gösteriyordu. Babası onu çocukların arasından zar zor görebildiği el kaldıran öğretmenine doğru yönlendirdi. Bunun da kravatı vardı, uzun boylu, sert, kemikli yüz yapısı, kalkık kaşları, dikkatini çekmiş olmalıki gözünü ayıramıyordu. Öğretmen ile babası selamlaştılar gülüşmeyle geçen kısa bir konuşmaları olmuştu. Öğretmenin önü onun gibi küçük çocuklarla dolunca okula girerken babası elini bıraktı. “Öğretmenini kulağını aç dinle, dediklerini yap, ağabeyin okul kapanırken seni girdiğimiz bahçe kapısının önünde bekleyecek, ağabeyini görmeden bahçeden çıkma” diye tembihlerken, kalbi atmaya her yanı titremeye başlamıştı. Gözleri dolar gibi olurken diğer çocuklardan utancından tutmuştu kendini. Babası son olarak başını sıvazladı, yanaklarını okşadı, “Hadi bakalım aslanım, hayırlısı olsun, Allah zihin açıklığı versin” derken babasının dudaklarının kıpırdayarak dua ettiğini gördü. Döndü, öğretmeninin peşine takıldı.
Öğretmeni Fuat Bey’den beş yıl boyunca, ömrü boyunca unutamayacağı adını minnetle şükranla yad ederken gözlerinin dolacağı çok şey, ama çok şey öğrenmişti.
Evlerine yakın olan bu okulunun önünden, yakınından çok geçmesine rağmen içeriye girmemişti. Ta ki yıllarrrr sonra Muratgermen okulunun müdürü okulun birkaç ihtiyacı olduğunu söyleyip davet edinceye kadar. İşte o zaman içeriye girdiğinde bütün anılarının sımsıcak yerli yerinde durduğunu adeta onu beklediğini gördü. Herbiri bir köşede, bir duvarda, bir kapı kulpunda duruyordu. Çocuk hali, yetişkin halinin elinden tutmuş okulun her yerini gezdiriyordu. Çocuk ayak izlerinin aşındırdığı desenli karoların yer yer silinmesine rağmen küçücük ayakkabıların bunları nasıl aşındırabildiğine şaşırmıştı. Üzeri ahşap kaplı, demirlerinin işlemeli olduğu geniş ve yüksek merdivenin trabzanına tutunarak çıkmaya başladığı mozaik kaplı basamaklardan başını kaldırdığında merdiven sahanlığındaki geniş pencereden gözüken mavi gökyüzünü gördüğünde çocukluğunun göğe merdiven dayamışlar dediği çocukluk aklını hatırladı. Sınıfına girerken bir an kara tahtanın yanındaki üç tarafı kapalı ahşap kürsüde Fuat öğretmenini göreceği heyecanına kapıldı. Dizlerinin bağı çözülürken hatırlayabildiği sırasına oturdu. O zamanlarda teneffüs zillerinde fırlayarak çıktığı, koşarak dönüp fırt diye oturduğu sıra, meğer ne kadar küçükmüş dedi, zorla oturmuş ayağının birini sıranın dışında bırakmıştı. Nihayet kafasını tahtaya doğru kaldırıp baktığında; Muratgermen İlkokulu’ndan Yıldız Akademi’den mimarlık diplomasını alıncaya kadarki eğitimini gördüğü okul sıralarının, masalarının hepsi gözünün önünden bir film şeridi geçti.
İşte; nostalji, eskiler, hatıralar, adına ne dersek diyelim insan hafızasını canlı tutan anıların bulunduğu mekanların ayakta olması gerekir. Bu tür mekanların çokluğu: Okul, hastane, kütüphane, ibadethane, camiler, türbeler, sokaklar, çeşmeler, adliye, resmi kurumlar, müdürlükler, yönetim ve idari yapılar, belediyeler, sinemalar, nikah ve düğün salonları, sivil toplum kuruluşlarının yapıları, ki bu saydıklarımın hepsi şehrin nirengi noktalarıdır. Hadi evlerimizi koruyamadık bu yapıların korunması sayesinde kentin hafızasını kimliğini korumuş oluruz. Böylece kent için bir aidiyet, benimseme, mensubiyet duygusu canlı durur. Kenti yaşatmak, korumak, temiz ve bakımlı tutmak, herbir taşına dahi zarar vermemek, kent ile kentli ilişkileri, kentli ile bir araya gelip dostlukları sürdürmek, hatta çocuklarımıza dahi bu ilişkiler ile dostlukların devamlılığını sağlamak, o kentin diğerlerinden farklı olduğunun bilinci ile hareket etmemizi, kentimizi, giderek ülkemizi, vatanımızı daha çok sevmemizi sağlar.
09.Ağustos.2022 tarihli Manisa Büyükşehir Belediyesi Meclis Toplantısında, il genelinde yani 17 ilçeyi kapsayan 42 madde görüşüldü. Bunlardan bazıları gündelik hayatımızı toplu yaşantımızı yakından ilgilendiren konulardı.
12. madde: Turgutlu İlçesi Subaşı Mahallesi’nde “Son Sokak” isminin “Fırat Yılmaz Çakıroğlu Sokak” olarak değiştirilmesine yönelik Turgutlu Belediye Meclisi’nin kararının değerlendirilmesi,
13. madde: Manisa Meydan AVM’nin içkili yer bölgesi olarak tespit edilmesi,
15. madde: Tarım ve hayvancılık konularında il genelinde tarım ve hayvancılığı kalkındırmak amacıyla hibe, destek ve yatırımlara katkı sağlanması amacıyla çalışmalar yapılması,
16. madde: Deprem ve yapı stoğunun belirlenmesi,
19. madde: Ulaşım ile ilgili sorunların çözülmesi için çalışmalar yapılması,
20. madde: Trafik levhaları ve trafik güvenliği açısından eksiklerin tespit edilmesiyle ilgili çalışmalar yapılması.
Manisa Büyükşehir Meclisinde görüşülen 42 maddeden yukarıda sayılan maddeler, hangi partiden olursak olalım hepimiz için, Manisa merkezde iki ilçeyi kapsayan ve il genelinde önem arzeden konular. Üzerinde çalışılması, önerilerde bulunulması, yorumların yapılması, teklif getirilmesi, tenkid edilmesi, yer belirlenmesi, gerekirse muhalefet yapılması, hatta destek verilmesi gereken konular.
12. madde: Mecliste ve meclis sonrasında dışarıda konuşulanlar ve sosyal medyada yazılanlar neler: “Son Sokak” isminin değiştirilmesine muhalefet. 13. madde: Bir AVM’ de içkili yer bölgesinin belirlenmesine muhalefet. Bu iki madde meclisin gündemini bir hayli meşgul etti.
Fırat Çakıroğlu, aslan gibi bir üniversite talebesi, kalleşçe şehit edildi. Bir vatan evladımız. (Bu şehidimiz hakkında yazılarım ve şiirlerim var.) Değiştirilmek istenen sokağın ismi ne “Son Sokak” baksanız ondan sonra da sokaklar vardır. Bir başka şahıs, kahraman veya ilçesine emeği geçmiş önemli bir şahsın ismi değil. Verilmek istenen isim malum. Evet hayır oyları tekrar tekrar sayıldı neticede başkanın oyuyla geçti. Utandım. Neyin muhalefetini yapıyoruz beyler.
Yine Meclis gündemini meşgul eden 13. madde. Ana muhalefet partisinin içkili yer bölgesi üzerinden muhalefet yapmasına hayret ettim!
19. madde, Ulaşım ile ilgili sorunların çözülmesi için çalışmalar yapılması, 20, Trafik levhaları ve trafik güvenliği için çalışmalar yapılması. Trafik Ulaşım Komisyonu Maddeleri. Bunca temel konular, bunca sorunlar, keşmekeşe dönmüş il genelinde her ilçede bilhassa kent merkezindeki trafik sorunları varken, meclis trafik komisyonu çalışmalar yapılsın diyerek karar alıyor. Bu konu zırt diye geçiyor.
Mimarsinan bulvarı ölüm yoluna döndü. Şehirlerarası yollarda meskun alan geçişleri sür’at tahdidi 50 km. EDS kameraları adım başı. Mimarsinan Bulvarı’nda sür’at tahdidi 80 km, giden var mı? Gaza basan var. Ya kaldırımda, ya karşı refüjde durabiliyor hem de birkaç kişiyi Hakkın rahmetine göndererek. Eski Muradiye yolu, Mimarsinan gibi, sadece bulvar değil, gerisi aynı. Tarlaya mısır toplamaya, bağa üzüm yemeye asmaların üstüne kadar hem de dört teker havada. Can pazarı (adı bile yürek burkuyor) iki kazada bir.
İlçeler arası karayollarında görüntü kirliliği yaratan reklam tabelaları, yersiz trafik levhaları, (şu saatler arasında park yapmak yasaktır levhasının bulunduğu caddelerde her saatte, 24 saat boyunca park yapmış araçlar) Karaköy, Alaybey, Perşembe ve Laleli pazarları kurulduğunda sadece o günlerde, geçici olarak da olsa yapılmayan trafik düzenlemesi, toplu ulaşım duraklarının bazılarında kaldırım dar ve yolcu az olduğundan bir levha bir bank konulmuş. Bankların tahtalarından birkaç tanesi vandallar tarafından sökülmüş, tamirinin, bakımının yapılması, sık sık kontrol edilmesi… Fabrika servis araçlarına çözüm bulundu mu? Yarın okul servis araçları başlayacak yazlıkçılar, tarlaya köye bahçeye gidenler, az kaldı dönecekler onlar için tedbir alındı mı? Trafik ışıkları düzenlemesi yapılıyor mu?
15. madde, Tarım ve hayvancılık komisyonu çalışmaları: Tarım ve hayvancılık konularında ihtiyaç ve taleplerin incelenerek raporlanması tarım ve hayvancılığı kalkındırmak amacıyla hibe, destek… çalışmalar yapılması. Büyükşehirlerin asli görevi bunlar değil, o işleri bakanlıkların ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin çözmesi gerekir. Büyükşehirler ve ilçeler ova ve köy yollarını yaparak bakımını, ulaşımın emniyetini sağlamakla mükellef.
Yukarıda kısaca saydığım konular dururken, 13. maddedeki içkili yer tespitine muhalefet.
Bu konu yasaların uyulması gereken şartları sağladığında meclise getirilir. AVM gibi emniyetli, kontrollu bir yerin içinde (o da içki ruhsatı alırken emniyetin izni gerekecek) olması mı iyi? Camiden uzak, üniversiteden azade, sokak aralarında, yaya trafiğinden yürünemez halde olan caddelerde, kıyı köşede içkili yer olması mı iyi? Neticesinde: Kavgada ölenleri yaralananları haberlerde okuyoruz, bazen silah patlamalarını yakınlarımızda duyuyoruz, arabaların kaportalarından mermi kovanlarının çıkarıldığına şahit oluyoruz, bir silahlı çatışmada 60 tane mermi kovanının yetkililerce toplandığını sayanlar tarafından söylendiğini biliyoruz, silah patlamasa bıçak yaralanmalarındaki kan izlerine basıyoruz.
Manisa’da, muhafazakar mazbut bir şehir olmasına rağmen bunlar konuşulmuyorsa.
Bunları bilerek muhalefet yapılmıyorsa.
Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmiyorsa.
Daha gidilecek çokkk yolumuz var demektir.
İstanbul Bozlu Art Project’e konuk olan usta(mimar)fotoğraf sanatçısı Murat Germen; “Sagalassos, doğa verileri dikkate alınarak inşa edilmiş bir kent. Mimarlık ve kent planlaması el ele. Yaşamın tam göbeğinde oturan su ise kentin şekillenmesindeki başat kıstas olmuş. Bunların hepsi günümüz kent planlamasında ranttan dolayı göz ardı edilen ama aslında örnek alınması gereken konular, meramım budur.” Diyor.
Usta sanatçının engin görüşü, zengin bakış açılarıyla, sanat severlerle buluşan Bozlu Project’e galerideki farklı görüntüleri, Sagalassos Vakfı’nın antik kentin günümüze kazandırılması, tanıtılması çabalarında önemli yer almaktadır.
Sagalassos Antik Kenti’ni, ilk defa Tarihi Kentler Birliği’nin Burdur’a düzenlediği bir toplantıda görmüştüm ve ihtişamı ile tesiri altında kaldığım bir antik kentti. Meydanı, Antoninler Çeşmesi, meydanı çevreleyen heykellerle sütunlarla zenginleştirilmiş kent duvarı, beni çok etkilemişti. Tarihçesi, ekonomisi, sosyal yaşamı, zengin kültürel tarihini, son bir aydır aktüel ve sosyal medya gündeminden, İstanbul sanat galerilerinden, basından, Sanatçı Murat Germen’in paylaşımlarından izleyerek, takip ederek öğrenebilirsiniz.
Sagalassos Antik Kenti’nin, UNESCO Dünya Kültür Miras listesine girmek için geçici kabulü almasının yanında ayrıca tanıtımı için, sosyal ve aktüel medyayı gündemde tutmaya çalışan, miras listesine girmesi için büyük gayretler sarfederek farklı çalışmalar sergileyen, bir vakfı var. Sagalassos Vakfı.
Böylesine önemli bir antik kent olağanüstü çalışmalar sergileyerek UNESCO miras listesine girmeyi başarmak için uğraşırken; bizim Mesirimiz 2012 yılında Sayın Vali İbrahim Daşöz’ün gayretleriyle, Manisa’da valilik yaptığı zamanda “Mesir Şenliği UNESCO Somut Olmayan Dünya Kültürel Miras Listesine” alındı. 2012 yılından bu yana 10 yıl geçmesine rağmen ne Manisalılar ne de bu belgeyi kullananlar UNESCO listesine girmenin önemini idrak edememişler.
Bu, Manisa’mızın UNESCO ile tanışma buluşma konusunda ikinci belgesi diğeri Kula-Salihli UNESCO Global Jeoparkı. UNESCO belgesine sahip ülkemizin ilk ve tek jeoparkıdır Kula-Salihli Jeoparkı.
Sagalassos Antik Kenti kadar hatta, dünyada ilk paranın bulunduğu, altın sikkelerin basıldığı kent olarak daha önemli sayılabilecek Sardes Antik Kenti’dir. Zonguldak’tan Mersin’e çizilen bir çizgiye kadar Anadolu’nun yarısını kapsayan, İpekyolu ticaretini elinde tutarak zamanının ticaretine yön verecek kadar çok büyük bir ekonomiye sahip olan Sardes Krallığı, antik çağdaki öneminin yanında zamanımızda da önemli bulgulara ve kalıntılara sahiptir. 1958 yılından bu yana Amerikalı bağışçıların desteği ve sponsorluğunda Amerikalı ve Türk arkeologlar tarafından yapılan kazılarda 3000 yıllık tarih, gün yüzüne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca Sardes Krallığı’nın, Gölmarmara, Ahmetli, Salihli sınırlarını kapsayan kral mezarlarının bulunduğu Bintepeler nekropolünün de UNESCO dünya miras listesine alınması için çalışmalar devam etmektedir. Ancak cılız ve sessiz bir çalışma olduğu kanaatindeyim. Yerel halkın; başta Salihli, Gölmarmara, Ahmetli hatta Manisa’nın bu çalışmalardan haberi dahi yok. Oysa Sardes Antik Kenti, Kula-Salihli UNESCO Global Jeopark’ının arkeolojik ve ayrıca kültürel jeositidir. Yani dolaylı olarak UNESCO’ya girdiği söylenebilir.
Burdur’un Ağlasun ilçesinin önemli bir değeri olan Sagalassos için vakıf kurarlarken. Bizim belge sahibi Mesir dernekle idare edilmeye çalışılmaktadır. Yunan İşgali altında dahi yapılan Mesir kutlaması Pandemi nedeniyle ilk iki yıl tamamda üçüncü yıl ile neredeyse üç yıldır yapılmayan Mesir Şenliği sadece macun yapıp saçmaktan ibaret olmamalıdır.
Her iki değerimizin de Mesir’in ve Sart Antik Kenti ile Bintepeler Nekropolü’nün ülke çapında tanınması, dünyaya tanıtılması için daha etkili çalışmaların güçlü organlar tarafından yapılması gerektiğine inanıyorum.
Manisa Bisiklet Spor Kulübü Derneği. Önce adına Manisa Bisiklet Spor Kulübü dedi yerel yöneticilerden gereken ilgiyi bulamadı. Bu kuruluşa ciddi ve hevesle girmişlerdi ama daha sonra yalnız kaldılar. Kendi başlarını kendilerinin bağlayacağı küçük bir birlik olalım deyip, dernek statüsüne çevirerek adını, Manisa Bisiklet Spor kulübü Derneği olarak değiştirdiler. Yine kendi kendilerine bir şeyler yapmanın gayretindeler.
Kış günleri akşam erken oluyor; mesaiden yeni gelinmiş yorgunluk var, hava soğuk, diziler dizi dizi, biri olmazsa birisi, hal böyle olunca herkes akşamı evinde geçirmek istiyor. İlkbaharla birlikte, uzayan günler, geç olan akşamlar, taaa sonbahara kadar devam ediyor. Hava sıcak, dizi yok, gece olmak bilmiyor. Parka çıksan sıcak yine de bunaltıyor, üç beş arkadaş çaydı kahveydi anne ben gazoz içecem diyen çocuğuydu deyince günlük yevmiyeyi parkçıya bırakmak lazım. Koca gün çalış akşam… “aman sabahlar olmasın.”
Bu adı mütevazi dernek; kendi yağı ile kavrulan, beş on üyesine zaman ayırmaya çalışan, bu hafta sonu nereye gidelim nereye tur düzenleyelim diyerek kendi işinden gücünden vakit ayırıp, bazısı dişi aslanı evde bırakıp, (daha sonra onlarda biz de bisiklet isteriz deyip turlara katılanlar oldu, iyi de oldu bu iş çocuklara kadar sirayet etti) program yapan birkaç yönetim kurulu üyesi hafta sonları yollara düşüyorlardı.
Her geçen haftasonu, tura katılanlar bir çığ gibi büyüdü. Köylere tura değil, çekirge sürüsünün tarlaları istila ettiği gibi bir şekilde giriyorlardı.
Uzaktan belli belirsiz seçilebilen ışıklar köye yaklaşıldığını gösteriyordu. Loş, yarı aydınlık köy sokaklarından ilerleyen bisikletliler yaz akşamı kapı önüne oturmuş sohbet eden köy kadınlarının heyecanlı ve hayretli telaşları arasından, basık tek katlı evlerin dar pencerelerinden bazılarının hızla açılan perdelerinin ardındaki meraklı bakışların yanından, zil korna sesleri, beton parke döşenmiş yollarda teker dönüşlerinin homurtusu, sürücülerin uğultusu, köpeklerin havlayışı, bisikletlerin fener alayını andıran yanıp sönen ışıkları ile köye girdiler.
Köy: Sessiz sedasız, ayın henüz çıkmadığı bulutsuz bir yaz akşamının alaca karanlığında, demir kafes direklerin ucunda cansız yanan bir kaç sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı dar sokaklarından geçilerek, köyün küçük meydanına bakan kahvelerde oturanlar kendi halindeyken köy meydanı, bir anda her yer ateş böcekleri gibi çakan lambalar, rengarenk formalar, kadın, kız, erkek, genç, yaşlı, başları kasklı, fosforlu kıyafetli, yorgun ama neşeli birçok insan ile doluverir. Neye uğradığını şaşıran köyün köpekleri bile yalnızken aslan kesilen bisikletlilere kalabalığı görünce, dostluk kurmak için kuyruklarını fır fır döndürerek bisikletlerin aralarında dolaşarak sürücülerin önceden onlara hazırladıkları atıştırmalıklarına göz dikmeye başlarlar.
Bisikletler gelişi güzel şekilde kahvelerin önünde askıya alınır, taze içilen tavşan kanı çayların yanında, sohbetler, hikayeler, yol boyunca yaşanan sürüşler anlatılır, patlayan lastik esprilerine gülüşmeler kahkahalara karışır. Samimi ortamdaki muhabbetlerden sonra yaz serinliğinin ürperti verdiği güzel bir akşam geçirilir.
Tur liderinin, “Haydi bisikletlere” diye komut vermesinin ardından “Herkes tekerini kontrol etsin” der ve eve dönüş yolculuğu başlar. Köyün köpekleri bisikletleri sürücüleri köyün çıkışına kadar uğurlarlar. Atıştırmalığı yemiş olanlar bir müddet daha bisikletlileri takip eder.
Dönüşte, toplanma yerine hep birlikte gelinir her sürücü el kol kaldırarak, sözle, “Haftaya görüşmek dileğiyle” der ve güzel geçen bir haftasonu turu böylece tamamlanmış olur.
————-
Bu MANİSA BİSİKLET SPOR KULÜBÜ DERNEĞİ, bayramlarda, özel günlerde, etkinliklerde, Manisa içinde bisiklet sürerek turlar yaparak yanıp sönen renkli ışıkları zil sesleriyle o gecelere renk katarlar. Bu özel günlerde; hem sürücülerin, hem caddelerde geçişlerinin, hem de seyreden vatandaşların, özel güne duygu katabilmeleri için biz dahil üç belediyeden ses aracı istemelerine rağmen, çoğu akşamları kendi ışıkları, zilleri, bisikletlerdeki bayrakları ile hareketlendirmeye çalışırlar.
Manisa’da böyle özel günlerin renklenmesi, köylere turlar düzenlenmesi ve daha birçok sebepten dolayı gençler kadınlar arasında bisiklet merakı artmıştır. Sokaklarda bisiklet süren bir çok bisikletliyi görebiliriz. Gün geçtikçe de artmaktadır.
Bisiklet ve sürücülerine dikkat edilmesine, yol verilmesine, öncelik tanınmasına, yeni bisiklet yollarının yapılmasına, trafik düzenlemelerine, ulaşım aracı olarak kullanılmasına destek vermek, yönetmek, düzenlemek, saygıdeğer yerel yöneticilerimizin uygulayacakları yaptırımlar ile daha da gelişecektir. Bu sayede; araç trafiği, karbon salınımı, otopark ihtiyacı, zamanla azalacaktır. Okullar açıldığında artan akaryakıt fiyatlarıyla servis ücretleri giderlerinde, toplu taşıma harcamalarında, ailelere imkan sağlanacaktır.
Bugünkü rotayı akşam çizdim. Cesaret ve macera rotası, hani silahlı kuvvetler operasyonlara isimler veriyorlar ya bu da bana isimlendirilecek rotalardan biri. Çünkü Yenifoça’dan Eskifoça’ya arabayla bile buradan gitmem ama genişçe bir çember çizip başladığım noktaya gelebilmek için sevsem sevmesem katlanarak gitmem gerektiğini aklıma koymuştum. Gün içerisinde hava sıcak rüzgar kuvvetli gözüküyordu hava durumunda. Sabah erkenden, hava ısınmadan deli rüzgar çıkmadan yola çıkmam gerekiyordu. Hazırlığımı 06.30 kadar bitirip tam tekmil yola koyuldum.
Sıcak ve rüzgarın yanında güneş derken bu şartlarda sürüşlerde biraz meteoroloji bilgisi gerekiyor! Sallamıyorum internetteki hava durumlarında bunları açıklıyorlar ama rüzgarın yönü önemli arkandan eserse değmeyin sürüşün keyfine ha bir de benim yumruk kadar bir batarya ile ön teker göbeğine bağlı motorum var. Gerektiğinde bilhassa rampalar benim korkulu rüyam, daha önceleri rampasız yolları seçerdim şimdi bu yumruk motorla zorlanmalarda bisiklet e-bike oluveriyor. Ancak tüfek icat oldu mertlik bozuldu ya pabuç bırakmam bisiklet erkekliğine sürdürmeyiz rampa da olsa pedal basarım tüm yol boyunca pedalı askıya hiçbir zaman almam. Motor sayesinde bisiklet biraz ittiriliyor gibi bir rahatlık sağlıyor.
Yenifoça-Eskifoça sahil yolu çok inişli çıkışlı insan hayatı gibi. İnişte tam gaz, bırakıyorum bisikleti virajlar da var inerken maksimum 61 km sürat yapmışım, çıkarken 15 km ile birbirini telafi ediyor. İnsan hayatı dedim ama bu hayatta ileriye bakmamız gerekir ama bisiklet sürerken rampalarda karşıya bakmam çünkü rampa gözümde hem yükseliyor hem uzuyor.
Yol boyu fotoğraflar çekmek için durarak gittim. Bu bölgede dik yamaçlardan kıyıya inilerek denize girilen çok güzel koylar var bunların birkaçı ayaküstü, yamaçsız, denize sıfır, kumsal, birçoğu kamping. Bunlar tamam da bir çoğu da keçi gibi tepelere saran villa bozuntusu ama şahane manzaralı konutlar ile kapatılmış ve inşaat firmalarının levhaları ile daha da kapatılacak gibi gözüküyor. İzin vermemeleri imar yapmamaları gerekir.

Eskifoça’ya yaklaşmıştım. Sabahları oldum olası geç kalkan Kara Apo lakaplı bir arkadaşım var. Erken kalkan biri olaydı çay molasını onların terasta veririm biraz dinlenirim hoş beş ederdik diye düşünüyorum uzun zaman görüşmemiştik. Ama adam telefonlara (bahçeyle uğraşırken) hiç bakmaz ayrıca ehl-i keyf vatsap mesajlarına da bakmaz baksa da zamanında bakmaz. Es geç dedim bir de Eskifoça’da mola versem vakit öğleni bulacak. Sahildeki bisiklet yolundan yavaşça sürerken bisikletimi, birkaç yaşlı yürüyüş yapıyorlar hepsine günaydın diyerek selam vererek geçiyordum yanlarından. Gençlerden birkaçı sabah serinliğinde soğuk denize girmişler ay of nidaları evlerde yankılanıyordu.
Sessiz ıssız henüz uyanmamış çarşıdan çıkarken aklıma geldi, arka sokağa döndüm eski komşulardan birini görürüm düşüncesiyle, bizim eski evin sokağından geçeyim dedim. Güzel pizza yapan şimdi emekli olmuş Şükrü usta, bahçede uğraşıyor sokak ıpıssız. “Ustacım günaydın kolay gelsin” gözümde güneş gözlüğü başımda kask normal cevabını verdi. Kendimi tanıtınca bahçe kapısını açtı. O mo boynuma sarılacak, bi bardak su verecek diye beklerken kapı aralığından konuştuk, şaşırdım. Bir ay önce korona olmuştum onu duymuş olmalı diye hoş gördüm. Uzun zaman 2005’ten beri görüşmemiştik. Çoluk çocuk napıyorlar ayak üstü konuştuk. “Görüşürüz, selam, telefonum aynı telefonlaşıp buluşalım” dedim ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi veya beni yıllar sonra böyle görünce şaşırmış da olabilir.
Yolcu yolunda gerek asfaltan Foça’nın eski çıkışına doğru rampaya sardım dinlenme bahanesiyle selfiler, hatta saniye ayarlı çekimler yaptım. Uzunca bir bisiklet yolu yapmışlar rampayı çıktım askeriyenin kapı önünden sonra inişe geçtim ama rüzgar 20-25 km hızla önümden esiyor. İnişte olduğumu anlayamadım. Vallahi, buradan Bağarasını, taaa Gerenköy kavşağına kadar yol düz olsa da bisikleti götürmekte zorlanıyordum. Motoru hiç açmadım önümde devamlı rampa çıkacağım Kozbeyli yolu vardı. Rüzgar önümdem esiyor göğsüme bastırıyordu sanki. Burnumdam aldığım nefes yetmiyor, ağzımdan aldığımda ağzım kuruyordu, (bisikleti ilk aldığımda rengi bisiklete uyumlu diye biraz da ilk acemilik ağzı vidalı suluk aldım) su içmem için durmam gerek zaten yol dar, arkamda araçların bazıları karşıdan araç geldiğinde arkama sokuluyor, beni geçerken teşekkür ediyorum ama sokulana kadar sollamasa bari deyip içim içimi yiyor. Ağzımdan burnumdan aldığım rüzgarla karışık nefesi verirken vücudumuzun yedi deliğinden dışarı basıyordum. Sabah güneşi yatayda durarak kaskımın altından gözüme girmeye çalışıyor zaten rüzgardan bisikletin üstüne eğilmiş vaziyetteyim kaskıda burnuma kadar indirdim. Rüzgarı şikayet ediyorum göğsümden ittiriyor diye ama olmasa sıcak çekilmez.
Gerenköy-Kozbeyli kavşağına geldim Kozbeyli rampasını sarmadan önce gölgede durdum biraz nefeslendim. (Daha önce Bağarası’ndan geçerken; İzmir Büyükşehrin gölgedeki banklarından birine oturmuş evdeki dişi aslana benim buralara geldiğimi bilmiyor öğrendiğinde kükremesin diye. “Ben Bağarasındayım Kozbeyli’ye 45 dakika sonra varabilirim gel orada bizim kahvaltıcıda kahvaltı yapalım” diye mesaj çekmiştim.) Hem cevap bekliyorum telefondan, hem de sürüyorum.
Sıkça durduğum bu yolda soluklanırken aradım, “Ben yaklaştım sen nerdesin?” “Ben geldim seni bekliyorum.” Hanımların bu kararlılığına hastayım gezmek oldu mu itirazsız kapının önüne çıkıyorlar.
Rampayı çıkarken akşam şarj yeter dediğim batarya rampanın başında pert. Dayan dizlerim dayan iki dinlenme biraz yürüme ile çıktım, rüzgar da var.
Kozbeyli’ye kahvaltıcının bahçesine bisikleti yerleştirirken masa tutulmuş el sallıyor. “Nereden dolaştın?” O hep Gencelli-Kozbeyli 19 km’lik rotayı biliyor. “Eskifoça’da komşunun selamı” var deyince kahvaltı masasında “Yaaa ne işin var oralarda” ile kükremeden bitirdik. Yalnızım, düşer kalırım, zaten tansiyon, bypass… Birşey olmasın diye uzaklara gitmemi istemiyor.

Kahvaltıyı yaptık, motorsuz eve vardım, kıyıdan dolandım, çemberi tamamladım, güneş, sıcak, rüzgar, (öyle böyle değil) herşey dahil, cesaretli ama macerasız, çemberin çevresi 50 km olmuş.

