KUŞKU
Kuşku, hayatımız boyunca ayak bastığımız zeminin sağlamlığından emin olma arayışımız hiç bitmez. Bunu cam teraslarda çok iyi anlarız. Camlara basmadan camı tutan çelik iskelete düşeriz endişesiyle kuşkusuyla basmaya dikkat ederiz. Yani ayak bastığımız yerin, oturduğumuz evin, seçtiğimiz bireylerin eşin dostun postun seçiminde bu duygu mutlaka vardır. Hatta karar verdiğimiz de dahi aklımızın bir köşesinde acabalar bir müddet daha silinmez.
“Descartes felsefesinde yöntemsel ilerleyiş her ne kadar bilimsel ilkelerden hareketle ele alınsa da, metafizik konusunda duyuların yanıltıcılığı insanı ister istemez kuşkuya yani o bilgiler doğrulanana kadar onlardan vazgeçmeye sürükler. Descartes bir yöntem olarak kuşkuyu benimseyişini böyle bir yolla anlatmıştır. Ancak sonuçta görüldüğü gibi, onun bu kuşkucu yönelimi daha en baştan her şeyden kuşkulanan bir bilge değil, her şeyi kurgulamak için kuşkuyu araç olarak gören bir filozofla karşılaşmamızı sağlar. Kuşkunun sonu yoktur ve mutlaka bir yerde sonlandırılmalıdır. Bu da insanın kendi varlığından emin olmasıyla son bulan bir durumdur ve kuşkudan bilgiye geçiş yine insanın kendi zihinsel kavrayışıyla bilinir. Bu kavrayış, Descartes’ı Tanrının varlığıyla bağlantı kurmaya, hatta varolmayı Tanrıya bağlamaya kadar götürmüştür.”
Descartes Felsefesinde Kuşkudan Bilgiye Geçiş ve Zihnin Kendini Kavrayışı, İlyas Altuner)
Felsefe tarihi, kuşkuyu bir usul, zihni özgürleştiren bir uyarıcı olarak görür. Descartes, her şeyden şüphe ederek başlar düşünmeye; çünkü bilir ki sarsılmayan bir hakikate ulaşmanın tek yolu, çürük olan her düşünceyi önce kuşku süzgecinden geçirmektir.
Bilim, sanat ve mimari, hep bu yapıcı kuşku sayesinde ilerler. Bir yapının statik hesabını yaparken, bir çizginin doğruluğunu sorgularken (çizerken en çok sorguladığım konulardan biri balkon korkuluklarının biçimiyle çok ilgiliydi yatay kullanılan demir vb malzemeler merdiven etkisi yapıp tırmanmayı ve düşmeyi tetikler bilhassa çocuklar için, büyük pencereli, cam giydirme yapılmış binalarda camlar tam olarak açılmaz biraz hava alacak şekilde aralık kalacak şekilde tasarlanır…)
Bir şehrin tarihini okurken duyulan o yapıcı şüphe olmasa, ne kalıcı bir eser inşa edilebilir ne de geçmişin izleri doğru okunabilir. Fakat kuşkunun bir de içimizi dahi karartan, karanlık, zehirli bir yüzü vardır. Kaynağını somut verilerden değil de kuruntulardan alan kuşku, insanın önce kendi iç dünyasını, sonra da çevresiyle kurduğu bağı içten içe kemirir.
Özellikle çağımızın insanı, tarih boyunca hiç olmadığı kadar yoğun bir kuşku çemberinin içinde yaşıyor. Şehirlerin o eski komşuluk güvenini yitirip anonimleştiği, bilginin kirletildiği, samimiyetin ekrandaki bir görüntüye indirgendiği bir çağda; insan kime, nasıl karar vereceğine, neye güveneceğini şaşırıyor. İnsan insandan, kentli kentinden, hatta bazen kişi kendi hafızasından bile şüphe eder hale geliyor.
Oysa hayatı yaşanır kılan, kuşkunun panzehiri olan “güven” ve “vefa” duygusudur. Kuşkuyu bir sorgulama aracı olarak aklımızın bir köşesinde olması, bizi bilgi sahibi ve araştırmacı olmamızı ve hayati tecrübe bilgileri edinmemizi sağlar ve korur. Ancak onu bir yaşam biçimi haline getirip ruhumuza egemen kılmak, dünyamızı bir ceheneme çevirir.
Şehirlerin kimliğini korumak için ne kadar yapıcı bir sorgulamaya ihtiyacımız varsa; dostluklarımızı, hatıralarımızı ve insan yanımızı ayakta tutmak için de bir o kadar lekesiz bir güvene ihtiyacımız vardır.
Kuşkuyla da olmaz kuşkusuz da olmaz ama günün sonunda mesele, o ince çizgiyi çekebilmekte saklı. Hakikate ulaşmak için kuşku duymak, ama hayattan ve insanlardan kopmamak için güvenmeyi seçmek ve insanlığımızı dostluğumuzu devam ettirmek aynı zamanda karamsarlıktan iyimserliğe dönüş insan olma erkimizi de sağlar.