Yıllar sonra ilk defa yola çıkacak olan babalarını uğurlamağa gittik Manisa eski garajına. Günlerden Pazar ve saat 17.00 idi 17.15 otobüs hareket edecek ama otobüs henüz gelmemişti bekledik, epeyce küçük Azmican durmuyor abisi babasına bende geleceğim diye vızıklıyordu. Bir hayli geç gelen otobüse yerleşen babasının ardından titreyerek ağlayan Alperen’i yatıştıramadık aklına babasıyla geçen anlar geldikce daha da ağlıyor selle sümük gidiyordu. Can olanların farkında değil her sabah uğurlar gibi uğurluyordu babasını ama akşam uyku zamanı geldiğinde babasını arayacağını söylüyordu annesi. O sırada seyahatte olan babaannesi aradı Edirne’den, yatıştırmak için “Baban Sinop’a yerleşsin beraber, babanın gittiği otobüsle gideriz” diyor, biraz ağlaması kesiliyordu. Evin erkeği sensin dediğimiz Alperen ne yapacağını şaşırmış “Ben de gidiyorum evin erkeği dedem olsun” deyip sıyırmayı düşünüyordu. Ne yapsa otobüs hareket etti, el sallarken hepimizin gözü düştü, Allah Kavuştursun derken biz de aracımıza yönlendik.
Yıllar önce yaşanan bu anımız Manisa’nın eski garajında geçti, ondan daha eski olan Alaca Hamam’ın önündeki, Bedesten Çarşısı’nın yakınındaki garajdan bahsetsem yaşı otuzun belki de ellinin altında olanlar bilmeyebilir. İşte kent kimliği kent bilinci böyle kayboluyor. Nüfus artışı şehirlerimizin kimliğini erozyana uğratıyor. O kadarki bir yıl şehrinizden uzak kalın, hatta şehrin devamlı yaşadığınız ve gezdiğiniz bölge haricinde bir başka semtine gittiğinizde değişimi görüp hayrete düşer, bu ne zaman yapılmış diyebilirsiniz.
Bazı sokakların hızlı yapılaşma ile müteahhit firmalar cehresini değiştirirken, belediyeler de sokak düzenlemesi adı altında yürüyüş ve gezinti yollarını değiştiriyor. Ağacıyla, kaldırım, yol kaplamasıyla, aydınlatma direkleri ile sokağın şekli değişiyor.
Kimliğimiz, kültürümüz, tarihimiz, yaşantılarımız, anılarımız, çocukluğumuzun seslerinin çınladığı mekanlar hızla şekil değiştirirken başka nesillere kalmadan hatta çocuklarımıza, torunlarımıza dahi bırakamadan hızla kayboluyor.
Bu değişim kaçınılmaz olabilir, barınma, sosyal ihtiyaçlar yüzünden yapılıyor olması gerekebilir. Şehirler bilgi, sanayi, tarım, lojistik, teknoloji, ticaret, sosyal merkezler olmanın yanında aynı zamanda kültür, sanat, eğitim, medeniyet merkezleridir. Kadim şehir olarak tanımladığımız Manisa’mızda yaşayan bir tarihimiz ve bunun yanında kültürümüzü, kimliğimizi canlı tutacak bir şehrimiz olmalıydı. Tüm bu hızlı büyüme ve yapılaşmaya rağmen en azından bir bölge, bir sokak olması gerekirdi. Eğer bulunamıyorsa, yoksa, tabela şehri olmakla yetinmek zorundayız. Sokak numaraları verdiğimiz sokaklarımızın altına eski isimlerini yazabiliriz, şehrimize değer katmış önemli kişilerin isimlerini verdiğimiz caddelere, parklara, kimliğini belirten tanıtıcı levhalar asabiliriz. Her sivil toplum kurumu binalarının girişlerine astığı yöneticilerin fotoğraflarının altına kısa bir özgeçmiş ve yaptığı önemli bir hizmeti yazabilirler. İnternet çağındayız ama inanın kimse açıp bakmıyor kim kimdir diyerek, bazı önemli şahısların internetten önceki hayatlarına rastlayamazsınız, herşeyi internetteki bazı yanlış bilgilere bırakmamalıyız.
Edip Cansever “İnsan yaşadığı şehre benzer.” Der. Aslında insan, şehri kendine benzetiyor. Yaşanmışlık, kültür, tekamül, süreklilik, olmadığında olan bu. Ağaçların toprakla temas ettiği yerden yani gövdesinin bitip kökünün başladığı yerden yeni canlı gök yeşili yeni yeşermeler olur. Bunlara dal, yaprak, filiz denmez fışkın denir. Yani ağacın istemediği, gücünü zayıflatacağı, ağacın gelişmesini soyunu devam ettiremeyeceği bu fışkınların meyve falan vermeyeceğinden dolayı görür görmez keserler, büyümesine izin vermezler. İşte şehirlerimiz de süreklilik olmadığı için fışkın gibidirler aslından azade gelişir büyür. Tekamül etmezler. Ancak şunu da gözardı etmeyelim. Şehirler gelişmez mi, gelişmemeli mi? Yıkarak değil sürdürülerek gelişmeli. Mimarlıkta doku diye bir tabir vardır. Doku, kumaşın ipinden, cinsinden, uyumlu renginden, tezgahta dokunmasından oluşan kumaştır. Mimarideki doku da o şehrin, sokağın birbirine cumba, pencere, saçak, taş tuğla kerpiç, boya yapım tekniğinden oluşan benzerliği kasteder. (Üçbine yakın Kula Tarihi Evleri bunun çok tipik örneğidir.) Onun için “Eskiler aramaz, iz sürerdi” derler. Şehirler bu izler ile tekamül eder ve sürekliliği sağlanırdı. Benim mesleğimin ilk yıllarında tarak mozaik vardı kısa zamanda onun yerini kaleterasit aldı ve koptu gitti, rengarenk boyalar ve en nihayetinde giydirme cephe malzemeleri kullanılmaya başlandı, en cafcaflısı da iklimlendirme için dünya paralar ve enerji harcanan camları açılmayan ama adı cam giydirme binalar oldu. Bu tür modern binalar şehrin yeni yerleşimlerinde yapılmalıydı. Şehirlerimiz müzelik olmadığı için şehir müzeleri türedi ama bizde o dahi yok.
Buraya şehrin kimliğinden geldik, bu konu başlı başına uzun uzadıya yazılacak bir makale konusu. Kısaca; modern yerleşim dediğimiz kent Yunusemre Belediyesi. Kadim şehir, kimlikli, müze şehir Şehzadeler Belediyesi.
Şu koronanın sebep olduğu pandemi döneminde 65 ve üstü yaşlar çok zikredilior. Ne derseniz deyin kaybolmaya yakın birer tarihiz, her birimizin anlatacak hikayeleri var. Eski eserlerimizin kapı girişlerinde kitabeler vardır çok kısaca yapının tarihi ve yapanını yazar onların birçoğu çalınıyor yetmezmiş gibi eski mezar taşları dahi çalınıp satılıyor. 2020 yılının 65 yaş ve üstü de elbet birgün bilmediği bir yere bildikleriyle gidecek ve böylece beton yığını bir kent kalacak. Hocalarımız bizlere tembelsiniz derken ses getirsin diye büktüğü parmağını duvara vurur “Hepiniz tın tınsınız” derdi.
Evet aynen böyle, bir nesil sonra kentin betonlarına vurup ‘tın tın’ diye gelen sesi dinlersiniz.
Halbuki yeşil şehir, bu tablo karşısında, hareketsiz ve sessiz yarınki geleceğini düşünerek ağlıyor, inliyordu.
Spil dağının koyu gölgeleri altında sessiz yaşayan Sultanlar Şehri Manisa, azamet ve ihtişamını ebedileştiren eserlerini kaybetmeyeceği kanaatında idi. Kundakçı komitalatın saçacağı kıvılcımlarla bu elmas şehrin tahrip edileceğini ummazdı.
Tarihiyle gökleri seyreden bu güzel şehir, kanlı bir zulmet içinde boğularak yıldırımlara dönüşen ordusunu bekliyor, ölümün yırtıcı tırnaklarından kurtulmayı diliyordu.
Geçmişi canlandıran bu inci şehir, Roma’nın kapitol’ü gibi, yıkılmış kulelerle çevrilmiş viran bir kalesi,Paris’in Notrdam’ı gibi, muazzam ve muhteşem mabetleri, Roma’nın Avantin Dağı gibi ihtiyar, kanbur spil’i ile yaşadığı saf hayatının katillerle parçalanacağına inanmaya başlamıştı. Çünkü halk güvenilir bir dayanak noktası oluşturan bu yerlerde hayatını, ırzını korumak için her çeşit vasıtadan yoksundu.
Spil dağının umumi istikametine dikey olarak şehrin kenarına doğru hafif meyille seyreden: Mevlevihane, Kırtık, Çaybaşı (Akbaldır) vadileriyle, dere ve tepelerdeki, eski surların bakıye enkazı ve kale mazgalları arasındaki insan kalabalığı, kadın vaveylası, çocuk çığlıkları ortalığı küçük bir mahşere çeviriyordu…
Bu sırada Vahdet-i Müsellese de yenilginin acısı ile sarhoş bir halde şehrin sokaklarından geçiyordu. Bu katiller bir taraftan da sokak başlarını tutarak masum halkı yerlere seriyor, onları atların altında, tüfek dipçikleri ve süngülerle çiğniyorlardı. Gayeleri evvela soygun, sonra katliam idi…
…Kırtık deresi istikametinde silah çatışması duyuldu. Bir saat kadar devam etti ve durdu. Silah sesleri kesilir kesilmez birliklerimiz yanmış kül olmuş şehre üç koldan girmeye başladı… Askerimizin yüzü gözü toz içinde idi. Süvarilerimize halk ancak su verebildi. Yiyecek namına birşey kalmamıştı. En sevinçli ve en kederli günümüz bu gündü. Asker ve halk sevinç gözyaşı döküyordu. Canımız ve vatanımız kurtulmuştu. Düğer yaraftan ise ne ev kalmış ne de mağazalar. Ne varsa hepsi kül olup gitmişti. İçimizde beslediğimiz yerli rumlar ve ermenilerin hıyanet ve azgınlıkları cezasız kalmamış intikam alınmıştı.
Alıntı: M.Nuri Yörükoğlu/Manisa Yangını
İşgal vuku bulduğunda halkın önce silahları toplatıldı. Rum ve ermeniler ile soysuz işbirlikçileri kimde silah tabanca tüfek var ve olması muhtemel evlere baskın yaptırdılar. Genç ve eli silah tutanlar cepheden cepheye koşarken Manisa savunmamız yaşlı, kadın genç kızlar ve çocuklardan ibaretti. Mustafa Kemal’in düşmanları önüne katıp Manisa’ya yaklaştığı haberini alan Yunan askerlerinin halka çeşitli zulüm, tecavüz ve mezalimi her geçen artıyordu. Çareyi dağa kaçmakta bulan kadın ve yaşlılara birkaç orta yaşlarda halk yardım ediyordu. Artık ne ev ne mal ne de kurtulma umutları kalmamıştı.
Her yönden alevler yükseliyor Manisa’yı kapkara duman kaplamış evlerinin cayır cayır yanmasını dağdan, aç susuz bilaç yaşlı gözler ile izliyorlardı. Manisa’yı yangından kurtarmak için var gücüyle Manisa’ya yaklaşan Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri yorgun bitkin ama inançlı bir şekilde Yunan palikaryalarını sefilleri, fersudeleri, ırz düşmanlarını önlerine katmış kimini yere seriyor, kimini esir alıyor, ezip geçiyordu.
Mösyö Franklin Buyyon Manisa seyahatini hükümetimizin tahsis ettiği trenle yapmış ve Manisa’da gördüğü tahribattan ve mezalimden son derece müteessir olmuş ve nefret etmiştir. “Güzel ve latif şehir olan Manisa Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Tasavvuf edinizki 11.000 ikametgahtan 10.000’i mahvolmuştur. 15 cami, 4 havra, 3700 kişinin alevler arasında yandığı40.000 kişinin haneberduş bir halde bulunduğunu tesbit etmiştir. Alıntı: M.Nuri Yörükoğlu/Manisa Yangını
Yıllardır Manisa Yangını diyerek anlattığımız ama vahametini, acıklı halini, insanlık dışı vahşeti yakın zamanda yine Fransız Albert Khann’ın (yangından bir iki ay sonra çekilmiş) fotoğraf albümündeki yanan Manisa fotoğraflarından gördüğümüz (bugüne kadar neden yoktu göremedik o da ayrı bir konu) zaman anladık. Rahmetli babam annem çocuklar o zaman babalarından duyduklarını bize sık sık anlatmışlardı ancak fotoğraflar kadar etkili olmamıştı.
14.Temmuz.1889’da Padişah Abdülhamit’in Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni dönüşte azgın dalgalar ile birlikte gece vakti Funakara kayalıklarına çarparak parçalanmıştı, kayalıkların yakınındaki Kaşino köy halkı bu kazanın olduğu yerde kayalıkların olduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygının adına bir anıt dikmişlerdir.
Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bırakmalıyız.
Her yıl kutladığımız 8 Eylül Kurtuluş Günü’müzü bu anıtı ziyaret ederek çelenkler koyarak hatırlamalıyız.
Şimdi çocukları sokağa çıkarmak zor. Bahçeye dahi çıkmıyorlar internet orada çekmiyormuş diye. Bütün gün modemin yanında çöreklenmiş vaziyetteler. Geçen gün şu bizim göz kontrolüne gittim bekliyorum karşımda ufak beş altı yaşlarında bir çocuk annesiyle oturuyor belli ki o da gözü için gelmiş iki de bir gözüne damla damlatıyorlar elinde telefon sanki tereyağlı bal sürülmüş ekmek dilimi gibi iki eliyle tutmuş burnunun dibinde dilimi ağzına sokacak kadar yakın, oyun oynadığı belli; heyecanla gözleri rüzgar fırıldağı olmuş, parmaklar, trenin uzun yıllar durmadığı kasaba istasyonunda, seyrüseferde hata olmuş da kazaya mani olmak heyecanıyla kolluklu telgraf memurunun mors alfabesini kullandığı gibi telefonun tuşlarında geziniyor. Belliki usta, ama gözler hasta.
Damladan korkup bağırıp çağırmasın, ağlamasın diye sus payı. Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Kız torunu iki laf ettirmiyor devamlı soru soruyor hiç susmuyor. Babası telefonu eline tutuşturup al şunu demiş telefonu alan torun bir kenara çekilmiş ses seda yok. Ama o hale geldilerki sus payı telefon.
Biz de ağlayıp zırlıyorduk çocukken ama uykusu geldi bunun diyorlardı. Oyuncak felan yok ki. Ya dikiş ipi makaralarından tren yapıyor, ya da telden uzun direksiyon milli araba yapıyorduk. Bir de yaşımız biraz daha ilerlediğinde abimizden bize kalmış ya da kendimizin yaptığı rulman arabalar vardı. Uzun bir tahta parçasının altına dingil gibi çakılan iki 5×5 çıtadan kalın tahtanın uclarına rulmanları takar tahta parçasının üstüne oturur biri iterdi yokuş aşağı, araba hız aldığında omuzuna tutunarak o da tahta arabanın arka ucuna çıkar değmeyin keyfimize. Önümüze, hızımızı keserek keyfimizi bozmak için çıkan diğer arkadaşlar araba tam çarpacağı sırada kenara kaçarlar bir vaveyla ile sokak şamatadan geçilmezdi zaten sokaktan kimse de geçmezdi.
İşte bu rulman arabası; bazı arnavut kaldırımı yollar ile granit paket taş kaplı yollarda kullanılmaz tozlu topraklı yolda kullanırdık. Diğer yollarda araba gitmez taşa takılırdı veya taşların üzerinde zıplardı. Bu benim anlattığım 1955 yılı 60 bile değil.şimdi 2020 şehirlerarası cam gibi asfalt yollar yetmiyormuş gibi ana caddelerde mesela Mimarsinan Bulvarı’nda dahi birkaç yıl öncesine kadar vardı. (Şoförler uyumasın aklıyla yapılan bu tırtlardan uyuyamayan yol kenarındaki apartmanlardaki vatandaşlardan şikayet geldi belediyeye, taşlama ile zor kazıdık asfalttan.) Hele virajlı yola girme anan bellenir. Kim beller? Tırtlar.
Kavşağa yaklaşırken yavaşla, Viraja girerken takla atma, çizgileri. Önce aralıklı, yaklaştıkça aralıkları sıklaşan bu beş altı çizgiden oluşan toplu tırt ailesi; tırt, yirmi metre sonra tırt, beş metre sonra tırt tırt sonra tırt tırt tırt, en son tırtttttt. Ne işe yarar? Hangi uyuklayan şoför uyanmış da takladan kurtulmuş. Ya da virajda refüje çıkmaktan. Çizgiye gerek yok, yoldan çıkıp üst geçidin duvarına çarpan var. Geçidin üstünden atlamak istedi herhalde. Bariyere çarpanlar zebil.
Yetmezmiş gibi emniyet şeridi denilen yolların kenarında ihtiyaç halinde aracınızı emniyetli alana çekmek için bu şeridi yoldan ayırmak maksadıyla kalın ve kesiksiz çizgi çekiyorlar, hemen yanında yoldan çıkanları uyarmak için asfalta kazınmış gömülerek çizilmiş üçgen paletli D9 dozerin palet izi gibi izler yapıyorlar. Burası da emniyetsiz siz buraya sığınmayın yolunuza devam edin, ya da size herhangi biri dilim varmıyor o birinin üstünüze çıkmasın diye.
Birinci tırtlara araba kullanırken gıcık oluyor her tırt ailesinin üzerinden geçerken sülale gibi bir arada olmalarına kadar okuyorum. Diğer palet tırtında emniyet şeridi dar olan yerlerde bisiklet ile giderken üzerinde gitmemek için, bir taraf anayol diğer taraf bariyer ortada tırt izi. Yola çıkmayayım, bariyere çarpmayayım, tırta basmayayım diye cambazlık yaparken saydırıyorum.
Gelelim fasulyenin nimetine. Ne işe yarar bunlar? Hiç, hem de hiçoğlu hiç. Uyuyan uyuyor, trafik kazasında ölen ölüyor, olan bizlerin arabalarına oluyor. Zaten kaporta, koltuk, lastik, janttan, bir de kapı fitillerinden başkasını üretemediğimiz arabaların bozulan, değişmesi gereken yedek parça, elektronik aksamı, ithal ediyoruz, biz yapamıyoruz. Biz onların bu parçalarını üreten tezgahlarının üretim bantlarının durmamasını sağlıyoruz. Bu bize kaza önleyici diye dayatılan avrupa standardı diye yutturulan, kazıktan başka birşey değil. Araçların ömrü kısalıyor, arızaları artıyor, parçaları sık sık değişiyor bilhassa araçların alt takımları.
Bu kalın kabarık çizgiyi yollarda şerit ayırıcı olarak kullansanız aklım erer. Çünkü onlar da uyduruk boyadan yapılıyor üç ayda bir boyanıyor. Boya, makine, işçilik, yola sıralanan kukalar bu işlem yapılırken ki kaza riskleri. Bir de zevk olsun diye yaşken üzerinden geçip asfalta imza atanlar cabası. Şerit ayırıcı çizgiler bu kabarık kalın boyadan olsa şeritten çıkanlara uyarıcı olur. O işe yarar. Biz de şeridin üstünde gitme alışkanlığı var herhalde tarladan kalmış bir alışkanlık olabilir. Boyalar, biraz da bu yüzden bozuluyor.
Çocuk aklımızla rulmanlı arabayı; düz gitsin, yoldan çıkmasın, takla atmasın, devrilmeyelim, diye toza toprağa katlanarak bozuk olmayan veya şimdiki gibi kasten bozulan yolda kullanmıyorduk. Alt tarafı demir tekerlekli çocukken kendi yaptığımız yerli üretim tahtadan bir araba. Oyunun konforunu düşünüyoruz. Şimdi heçbek, steyşın vagon, sedan, kupe, suv, jip… lüks araçlar hepsi için tırt da tırt.
İnsana güvenmediklerinden beşer şaşar gaza basar diyerek şoförsüz araç yapıyorlar. Biz, şoförleri çıldırtan yollar. Paralı yollarda tırt var mı? Yok. Onlarda konfor var. Viraja süratle girseniz dahi yolun kurpu hıza göre hesaplanarak yapılmış, virajı hissetmiyorsunuz, aracın yan iki tekeri kalkayım mı diye şoföre sormuyor. Yatıp kalkmadan hoop ordasınn. Aracım hırpalanıp yedek parçaya, servise vereceğim parayı yola veririm.
Bu boya: Fonksiyonu olan, ama silinen, gözükmeyen, can güvenliğini sağlayan boyuna çizgilere yapılacağına keyif kaçıran enine çizgilere yapılıyor hem de gallabisinden.
Kahve derler hatırı vardır.
Çay gariptir ama hatırı sayılır
Kahvenin adabı var ayrıca köpüklüsü aranır
Çay demli, taze de oldu mu, ısmarlanır.
Olum Amet, ver bakalım demlisinden
Emmi iççemin? Çaylar benden.
Hüsen valla mal bağışlıyon gibisin len
De bakalım bana da, seninkisinden.
Kendi demlemiş kendi kendine içiyor.
Kimbilir aklından neler geçiyor?
Olaydı şimdi nefesi bile yeterdi.
Lafa başlarken hep ‘Adam’ derdi.
Bi de güzel anlatırdı gelinliğini
Beni severek nasıl geldiğini.
ÜÇÜNCÜ BAHAR
Her baharın çiçeği her bayırın otu farklı olur.
Her dağın bir bulutu, tepelerin şahini, yükseklerin kartalı olur.
Havası farklıdır enginlerin,
Fırtınası başkadır denizlerin,
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi
Her yoğurdun bir ekşiliği vardır.
Tufanlarda ki karışıklığın,
Alınlarda ki kırışıklığın,
Kaleme alınmış yazıların,
Bir anlamı bir hikâyesi vardır.
Baharlarda yeşermiş kır çiçeklerinin naifliğini
Renginin koyuluğunda, kısa boyunluğunda,
Kokusuz oluşunda
Tüm bunlara rağmen anlamlı güzelliği vardır.
İlk bahara anlam katan bunlardır.
Gergefe işlenir,
İğnelere dişlenir,
Gönüllere seslenir,
Dillerde söylenir.
Kimi bir halının köşesinde,
kimi tezgâha gerili çözgü iplerinde.
Masal olur anlatılır.
Türkü olur söylenir.
Sevgi olur gözlerde buğulanır.
Ses olur kulaklarda uğuldanır.
Ama illa ki hasret olur gönüllerde dağlanır.
Birinci baharın tazeliği, renklerinin canlılığı, kokusu,
Bir diğer baharda yaşanmaz.
İkinci bahar derler renkler siyah beyazlanmış.
Azalan renkler pastel, soluk olmasa da donuktur.
Derin çizgiler
Oluktur, kıvrım kıvrım yüzde,
Paralel olmuş alında.
Gözler çukurlarda.
Sabitleşmiş bakışlar.
Kulaklarda çınlayışlar.
Duyulur ta eskiler.
Gel zaman git zaman
Ömrün varsa işte o zaman
Bir başka baharda yeşerir otlar.
Kısadır, arada sarıları da olsa.
Çiçekleri çok daha az yaşar, hem de geç açarlar
Bir açar bir kaybolurlar,
Üçüncü baharda her şey kısa, zaman dardır.
Gün geç doğar erken batar.
Renkler en soluk halindedir.
Rüzgâr sühunetli ılık eser.
Çiçeklerin boynu bükülmez
Zaten büküktürler.
Yarın solup diğer, gün döküktürler.
Kalın, kısmen kuru palamut ağaçlarının karalığında ki gölgelerde
Eğleşir kuytulanır esintiler.
Sararmaya yakındır yeşiller,
Hatta sarı gibidirler.
Solgundur, durgundur, sessiz mi sessizdirler.
Üçüncü bahardır adı ama teselli yakıştırmasıdır.
Yapraklar dökülür,
Yüzler süzülür.
Yalnızlıktır duyulan.
Şöyle bir başları kaldırıp da bakıldığında sizi farkeden yoktur.
Her şey, herkes, her canlı, hızlıdır.
Rüzgâr yapar dururlar yanınızdan geçerken.
Burasının size göre olmadığı ayan beyan ortadadır.
Böyle bahar mı olur?
Kuş sesi,
Sevenlerin busesi,
Dostlarınızın nefesi yoktur.
Yalnızlığın sesi duyulur
Bir de çok uzaklardan derinlerden bir ses.
Toprak hep rutubet kokar, yaştır.
Başlangıç da burası, bitiş de burasıdır.
Bir an gelir üstünü örter baharın, tüm kokularını gizler.
Ne çizgi kalır, ne de izler.
Hislerimiz, hissettiklerimiz, kaygılarımız, kaygılandıklarımız, duygularımız, duygulandıklarımız, cesaret, korku, aptallıklar, kararsızlıklar, boş laflar, boşa geçen zamanlar, hepsi bizlere mahsus. En önemlisi pişmanlık hatta pişmanlıklar olsa gerek. Korku, acı, sevinç, kısa zaman alan bu hislerimiz bir anlıktır, hayatımızda bazıları unutulmuştur bile.
Pişmanlık izler bırakır. Hayatımızın akışında büyük roller oynar. Hatta bedbaht oluşumuz bu pişmanlıklara bağlıdır. Bunu çok sıkıntılı anımızda yadederken keşke diye başlarız. İşte bu keşkeler bizi yorar, mutsuz yapar, hayattan tad aldırmaz. Bin düşünüp bir karar vermemiz gerekir. Istișare, istiare, arpacık kumrusu gibi düşünmek hep bu keşkelere maruz kalmamak içindir. Keşkelerde gezindiğimizde candan bir dost ararız sorup danışacağımız iyiyi güzeli doğruyu yanlışı ayırt edebileceğimize yardımcı olacak arkadaş. Ama son noktaya yani karar verme noktasına geldiğimizde “Ama yine de sen bilirsin” denildiğinde kararı kendi başınıza vermek zorunda kalırsınız. İşte o zaman bir ses gelir içinizden. Bu bazen rüya olur, bazen his olur, bazen de o güne kadar insanlar ile ilişkileriniz de doğru yanlış yaptıklarınız yön gösterici olur. İstikametinizi belirler.
Bu yön gösteren insani davranışlar keşkeden önce terazinin kefesine yerleştirilir. Hangisi ağır basıyorsa ya keşke dersiniz ya da işte. İşte dediğinizde kerameti kendinizde aramayın. İyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir. “İşte” sözcüğü iyiliğin zuhur ettiği noktadadır.
Geçen hafta pandemi mandemi deyip sonuna da katarak ameliyatını ekleyip üç hafta yazı yazamadığımdan bahsetmiştim. Bu hafta Salı günü ikinci gözümünde katarağını aldırdım. 45 sene bir uzvum gibi olmuş olan gözlüğümden ayrıldım.
Ne zaman gözlük taktım? 1975 yılı, akademiyi bitirdikten iki sene sonra. Ancak Yıldız Akademi’ye başladığımda gözlerim çok az bozukmuş ama farkında değilmişim. Üstüne üstlük birinci sınıfta en arka sıraya oturdum.
Sol yanım Haydarpaşa öte yanım Sarayburnu, araba vapurunun arka güvertesinde gerilere bakıyor İstanbul’u seyrediyorum; Galata köprüsü gözden kayboldu, bulutlandı uzaklar, Galata Kulesi seçiliyor derken o da buğulandı gözlerimde. Düşüncelerimi vapurun pervanesi karıştırıyor kafamda, karalar köpük köpük beyazlar rüzgarla yüzüme vuruyor her bir damla gözyaşımla dudaklarımda buluşuyor tuzlu tatlarıyla. İstanbul daha bitmedi bekle beni derken, içimde ağlamaya başlıyordu yol daha çok erken. Hareme geldi vapur iskeleye dayandı oysa aklım hala İstanbul’daydı.
Manisa’ya döndüm. Yıldız’ın imtihan neticeleri için aklım İstanbul’da, kulağım kapıda, gelecek mektupta. Çok geçmedi hepsi geldi; aklım başıma, kapının sesi kulağıma, mektup postacıyla. Evraklar çoktan hazır, çanta valiz, sevindik tabii evcek hepimiz.
Döndüm hemen sonra, beklemiş, hakikatliymiş İstanbul. Kaydımı Yıldız’a yaptırdığımda ilk üçte kazanmıştım. Yeşiller içerisinde. Duvarları bile sarmaşık kaplı. Sevdim okulumu. Yıldız Sarayı imiş burası ulu ağaçlar, çınarlar, çamlar, saray yapıları, oymalı kapıları, Beyaz boya üzeri yaldız flatolu, işlemeli, her yanı.
Girdim ilk defa sınıfa geçtim arka sıralardan birine,
Oturdum sıraya benim gibi birisiyle,
Arkadaş olduk sonra gel zaman git zaman
Devam etti arkadaşlığımız okul boyunca uzun zaman.
Bazı hafta sonları Yalova’ya geçiyorduk gemiyle
Otobüste uyuklayarak geliyorduk Gemliğe.
Kumla dolmuşuna bindiğimizde az kalmıştı yolumuz
Sağımız zeytinli tepeler Gemlik körfezi’ydi solumuz.
Buradan köye doğru üç beş kilometre yürüdükten sonra,
Varmıştık Abdullah’ların evine, anası Firdevs Teyze kapıda.
Dört yıl okul bitinceye kadar sürdü bu böylece,
Farklı dönemlerde mezun olduk o döndü köyüne.
Ben Manisa’da büromu açmış mimarlık yaparken,
O belediye başkanı oldu Anavatan Partisinden.
İki dönem yaptı başkanlığı çok seviliyordu.
Yakalandığı hastalıktan kurtulamadı sonu oldu.
Cenazesinde insanlar duruyor yürüyemiyorlardı kalabalıktan
Tabut elden ele mezarlığa kadar ulaştı insan seli yoldan.
Çok anılarımız vardı; okulda, sokakta, Beşiktaş’ta
Bazı hafta sonları köyüne gittiğimizde Abdullah’la
Bir seferinde;
Yaz kuraklığında zeytinlerini sulamaya gitmişdik.
Zeytin altlarında nöbetleşe yatar, geceleri sabahlardık.
Bir gece çıtırtı duyduk korktuk bu vakitte kim ki?
Zifiri karanlık ortalık, el lambasıyla gördük, küçük bir kirpi.
Su içmeye gelmiş o da bizden korkmuş belli.
Karışmadık, bozmadık su içmesini, bundan kelli.
Gündüz akşama kadar girerdik tekne ile denize
Kahveden bozma gazinoda arkadaşlarıyla otururduk biz bize.
Köye dönerdik gece vakti yol kapkaranlık
Ayaklarını kaldırarak yürü derdi Abdullah alışık.
O zamanlar öğrenmiştik kendi başımıza, taşlara takılmamayı
Candan arkadaştık, hakkı vardır bende, hep anarım ABDULLAH ASLAN’I.
İşte okul arkadaşımdan sonra Manisa’ya döndüğümde gözlük kullanmaya başlamıştım. Sonunda vazgeçemediğim, dünyamı aydınlatan bu aleti bıraktım. Ona göre mercek seçtim çünkü gözlüksüz görebileyim dedim. Soruyorlar, ben de kendi kendime soruyorum soranlara “İyi, fena değil, zaman lazım, memnunum” diye cevaplar veriyorum. Kendime cevabı allayıp pulluyorum. “Eeeee Azmi; yakınına, uzağına, eşine, dostuna, insanlara, nasıl baktıysan şimdi yeni gözler de dünyayı sana öyle gösterecek” diyorum.
Doktor iyi olsun, mercekler mercedes olsun. Ne olursa olsun ama illaki iyilik olsun.
Havalar nasıl olursa olsun sizin hayatınız iyiliklerle dolsun.
İyilikle, sağlıcakla kalmanız dileğiyle.
3 gün sonra 60 gün olacak. 57.günde çıktık sokağa. 65 yaş üstü askerliğini tam yaptı paralı maralı değil harbiden mi dersiniz, harbiyeden mi dersiniz, askerliği biliriz, “Sokağa çıkılacakkkk çık” komutunu alınca her 65 üstü komuta uydu hepimiz sokaktaydık.
60 gündür dolabın kapağını açmayan birisi olarak hanıma ne giyelim içeriye kışken girdik şimdi güneş var ama ne giysek acaba? Bir gömlek uzun kollu sıcak gelirse sıyırırım, kot değil kanvas pantolon, ince yelek, icabederse çıkarırım taşıması da kolay. İş ayakkabıda iki aydır evde, bazen terlik, bazen yalınayak şapadak şupadak ayaklar iki numara büyüdü. Onu da hallettik sokak kapısına kadar geldim. Şöyle bir kafamı uzattım ürkek ve temkinli, zaten bu 65 üstülerin herşeyi temkinli seferberlik görmüş adamlarız. Amannnn cadde dolu ne çok yaşdaş varmış. Sağa mı sola mı demeden otopark istikametine yönlendik hanımla. Canı iki aydır koruduk sıra malda. Otoparka gittik, arabanın aküsünü doldurmaya. Eskiden hergün marşa bastığımız arabalarımız buna rağmen çalışmazdı. Bir marşta çalıştı. Korelileri andım. Adamlar virüste de başarılılar.
Gölge sokaktan Sultan Parkı’na doğru yöneldik. Büyük ağabeyim o sırada aradı parkta buluştuk. Parkın güzelliği, yeşillerin canlılığı, çimler bugüne kadar saçkıran hastalığı gibi kel kel olurdu. İnsan denen canlılar olmayınca boylu boyunca uzanmışlar sere serpe toprağa. Biz 65 üstülerinin önemli bir özelliği de ağızları dualıdır, okuyup üflemeyi unutmazlar. Anadan babadan miras. Üç gün önce yağmur yağmıştı ağacı çiçeği çimi yıkamıştı yağmur, tertemiz tabiat trafik zaten azalmıştı karbon salınımı, egzos yok, bacalar çoktan dumansız kalmıştı, yeşiller kendine gelmiş. Caddedeki ağaçlar dahil yemyeşildi her yer. Meğer bunları bize hazırlamışlar. 65 altı ne yani diyebilir. Ama işte böyle yani. Koşuşturmaktan onlar bunları görmezler bizim torunlardan başkalarını görmediğimiz gibi. Bu işler sırayla.
Neyse, Ulupark anacık babacık. Virüs adam arıyor vaziyeti. Caddeye indik, park solumuzda güneş de vurmuş yeşile, saydamlaşmış yapraklar, hüzme olmuş ışınlar. Yarı gölge bazen koyusundan, güneş olduğu yerde D vitamini dolusundan, ikisi de bize yarar. Gaza fazla mı bastık ne, yorulmuşuz. Malta parkının karşısındaki parkta sabit oturaklar var, zabıta da mesafeyi ikaz ediyor, emniyetli yer deyip koyu gölgenin altında soluklandık. Kalkmak istemedi canımız, muhabbette var. Kimsede gizli saklı yok mesafeli olunduğundan koca park herkesi dinliyor. Virüsün faydaları da var. Adam çekiştirmek yok, dedikodu yok, eline koluna dokunup dur bak dinle demek yok, bizde adettir gider gider durursun kaldırımın ortasında durduğun yerde anlatırsın o da yok.
Buldumcuk olmuştuk sanki herhalde sokağa çıkmadığımızdan. Bazen aval vaziyetinde baktığımız yerler oluyordu. Bir de ağızlar maskeli bazılarımızda coni şapkası kimse kimseyi tanıyamıyor. Gözüne kestirdiğine bakıyorsun birkaç adım geçtikten sonra dönüp selam veriyorsun. İlahi, aaaa hocam senmin gibisinden. Şu Allah’ın hikmetine bak dedim. Koyunlar yaylımdan sonra ağıla geldiğinde yüzlerce koyunun arasından kuzular analarını nasıl buluyor? Biz kırk yıllık dostumuzu acaba deyip tanıyorduk. Diyeceksiniz onlarda maske yok. Burada askerliğimden bir anı hatırıma geldi.
Kısa dönem üç ay askerlik yaptım. Bakiye kalmışlar dalga duman işimiz, üç ay da olsa sıkılıyoruz. Topçuyum, topçu olanlar bilir. Topbaşına komutu vardır. Talimdeyiz çavuş öğretti top başınayı. Komutanımız asteğmen denetleyecek, toplandık. Asteğmen komutu verdi “Top başına” topa koşarken gûya herkes belli yere geçecek. Topun başında çarpışan, düşen kalkan, topa çıkamadık bile. Komutan bozuldu. “Çavuş topla kendi takımını” dedi çavuş kendi askerlerini topladı. Üstlerine numara yazılı yelekleri giydiler. Yani numaradan kasıt, numaraya göre topa yerleşiyorlar. Çavuş kendi eratına top başına komutunu var gücüyle bağırarak verdi. Eratın hepsi göz açıp kapayıncaya kadar topun üzerinde yerlerini aldılar. Asteğmen “Gördünüz mü?” Dedi. Ben “Komutanım onların üzerinde numara var onun için yaptılar” demiştim.
Kaldırımların yoğun olduğu yerlerde yola çıkıp yürüyorduk. Hepimiz C-19’tan dolayı evde kalanlar olarak bir savaşın bir seferberliğin bireyleriydik. Gereğini yapmış, iki ay evlerde kalmış, talimatlara uymuştuk. Gereken sabrı göstermiştik. Sokaktaki bizler takım arkadaşıydık. Selamlaşıyor, maskeli hallerimize gülümsüyor, temas, mesafe, hijyen, maske, bilim kurulunun tavsiye ve kurallarına %100 riayet etmiştik. 65’in üstünden beklenen olgunlukta örnek vatandaş olarak yavaş, sakin, yaşananları olgunlukla karşılayanlar söylendiği gibi saat 15.00’te yine herkes evindeydi.
Yorulmuşuz, iki aydır bacaklar tutulmuş, yürümeyi unutmuşuz. Eve geldik. Banyoda kırklandık. Dinlenelim diye yattık, iki gün sonra kalktık. Her tarafımız et kırmış.
Adam sende, evde hayatın var olduğunu anladık. Maske yüzünde, ağzından verdiğin nefes, kokusuyla burnuna giriyor maskenin kokusu yetmezmiş gibi. Arada kaldırımlarda dezenfektan istasyonları var her birinden temizlen, yol boyunca onların nahoş kokusu.
Bizim yaşlı bir komşumuz vardı Melihanım teyze “Yeni evlenmiştim, Azmi oğlum arı ile karıyı gezdirmek lazım” derdi.
Allah rahmet eylesin Melihanım teyzeye. Anneler günü olmasaydı çıkmazdım. Bugün onların günü. Annelerimizi rahmetlileri yürüyüş boyunca konuştuk. Bizleri sevgiyle bağırlarına basmalarını, bizim için uykusuz geçen gecelerini, tüm güçlere göğüs germelerini,… unutamadığımız vefakâr tüm annelerin gününü kutlarım.
Siz 65 altı bakmayın yukarıda benim 65 üstü dualı mualı dediğime. Canımız kıymetli, şunun şurasında ne kadar ömrümüz kaldıki, boktan bir virüs belasına can verecek kadar enayi miyiz, efeliğin zamanı mı? Erkekliğin onda onu virüsten kaçmak. Tedbirli olmak lazım, nemelazım. Nolmaz nolmaz.
Şu meret şey ne hale getirdi bizleri, insanlığı:
Evimiz ilkokula yakın, sabah saat 8’de okula giriş zili çalar, zil bizim zamanımızdaydı şimdi müzik çalıyor. Arada bir teneffüs saatleri olmalı cıvıl cıvıl sesler gelirdi. Duyardım ama hissetmezdim.
Bugün onların sokağa çıkma günüydü 14 yaşaltı çocukların. Caddelerde yine onların sesleri. Arkadaşlarıyla sözleşmiş olmalılar, gruplar halinde anneleri yanlarında atlaya zıplaya güle oynaya geziyorlar. Bayrama gider gibiler. Anneleri de süslemiş onları. Bu sesler okul bahçesinden gelen seslerle aynı idi eskisi gibi duydum ama bu sefer duygulandım. Yarınımızın geleceği bunlar deyip koyverdim gitti. Sabah da torunlar çıkarlarken uğramışlardı onlarınkini silemeden arkası geldi.
Umut ne kadar kıymetli bir his, ne kadar ulvi bir duygu. Geleceğimizi hayal edip ümitlenmek, umut etmek, çocuklarımız sayesinde gerçekleşeceğini kabullenip düşünmek onlar üzerine kurgular, planlar geliştirmek, geleceği inşa etmek için onların yetişmeleri, eğitimleri, ahlaklı, dürüst insan olmaları, medeni toplumlardaki temsiliyetleri, becerileri, çağdaş aklı taşımaları, desteklemeleri, milli kültürümüzü yaşatmaları açısından umutlandım.
Onlarda 65 üstü yaşlılar kadar geçen bir zaman diliminde evdeydiler. Ben evde kaldığım müddetçe onlardan kuvvet aldım. Onlar hiçbir zaman sıkıldık demediler. Kör topal internet eğitimi ile öğrenimlerine devam etmek için gayret gösterdiler, sıkılmadılar, yılmadılar. Bu çocukluklarının olgunlaşmış halleri umut denen hislerimi coşturdu. Bu yazıyı çeşitli işlerimin araya girmesiyle duraklayarak çocuk seslerinin başladığı saatten seslerin duyulmadığı saate kadar yazdım. Şu anda ortalık sessiz sokaklar sakin cıvıtılar duyulmuyor. Belli ki evlerine girmişler. Oysa normal zamanda bu mevsimde çocuklar akşam karanlığına kadar evlerine girmek bilmiyorlardı.
Kuş seslerini duyduğumuz da kulak kabartır dinlemeye çalışırız. Çocuklarımızı da duymadığımızda dinleriz duyalım diyerek.
O cıvıltı, şakalaşma, oyun bağırışmaları, dediğimiz sesler, istiklal ve istikbalimizin sesiymiş. Bir an duymayınca kaybettim sandım.
Duvara çentik atmadığım kaldı, takvime işaretliyorum duvarda asılı duran üç ayı gösteriyor. Mart Nisan Mayıs. 13 Mart Cuma o gün akşam üzeri eve geldim.
11 Mart’ta alarm verilmişti, herkes şaşkınlık halinde bakıyor ne yapacağını bilmiyordu. Çanlar kimin için çalıyor. Okumadım Ernest Hemingway’in bu romanını. Ancak konusunu biliyorum macera roman yazarı İspanya’nın iç savaşından kesitleri anlatırken savaşa anlam veremez. Biz de çanların virüsten dolayı çalındığına anlam veremiyorduk.
Alarmdan sonra ‘Evde Kal’, ‘Evde Hayat Var’ sloganları TV’lerin köşelerinde cep telefonların en üstündeydi bu sloganlar. Önceleri bizde C-19 hadisesi olmadığı için yurt dışındaki haberler yapılıyor durumun vahametinin büyüklüğünü anlatıyorlardı. Artık bizde de Sağlık Bakanı her akşam haberlerde yer almaya başlamış merakla izliyordum. 1-2-3-5-7 vaka test ölüm sayıları can sıkıcı olmaya başlamış dinlemiyordum.
Evimizin balkonundan baktığımda haberciler bu işi abartıyorlar büyütüyorlar mı diye düşünüyordum. Herkes sokakta biz evde gelinim mutfakta, programını seyrediyorduk. Kimin nerede teste tabi tutulduğunu bilmiyorduk. Eskiden beri her haberde olduğu gibi hep İstanbul gösteriliyordu. Zaten hep öyle yapılıyor. Türkiye’nin hava durumundan bahsederler İstanbul Boğazı’nın sularının kıyıya vurarak ayağa kalkan dalgalarını gösterir. Trafik, günlük hadiseler hep İstanbul’dur. Anlıyorum 16 milyonmuş bu öğünülecek birşey değil ki, insanların üst üste işe gittiği, yollarda omuz omuza yürüdüğü, duraklar miting meydanı gibi, kavgalar, trafik kazaları, öldürmeler, mültecilerin acıklı halleri buradandır hep. (Kıskandığımdan yazıyorum, tarihi yarımadası, boğaz, şimdi baharda geldi Mayıs Erguvanlar, Emirgan’da Laleler…) Oysa biz taşrada gayet rahatız; üç adımda park, beş adımda Gediz ovası, Spil Dağı, biraz daha açılınca Yuntdağ köyleri, tabiat, temiz hava, manzara, hatta romantik takılırsanız sessizlik, kuş sesleri, ulu ağaçlar koyu gölgeler. Tabii bunların anlatılacak tarafı yok. Adam köpeği ısırmıyor. Adamlar da köpekler de gayet rahat bi şekilde dolaşıyor. Hatta virüsten dolayı köpekler insanlara göre daha rahatlar.
Aslında anlatmak istediğim her saat caddeler dolu, bu nasıl virüs? Efelik mi taslıyor bizimkiler, umursamıyorlar gibiler. Sokak cadde bu, dönüyorum akşam ajanslarına kıyamet mi bu acaba diyorum? Dünyanın sonu mu geliyor? Tüm dünya kıpkırmızı boyanmış. Çare yok, korkuyu tetikleyen de bu çaresizlik.
Mart’ın yarısından sonrasını bitirmiştik. Nisan 23, sokağa çıkma yasağı dört gün, önceki iki gün bir hafta sonuydu. Alışkanlık oldu hafta sonları sokağa çıkma yasakları. Mayıs 1,2,3 üç gün. Üçüncü günün gecesi saat 00.00 caddede bir hareketlilik var daha doğrusu gürültü. Baktım, yasaksız gündüzden farklı değil. Ne yapıyorlar bu saatte bu insanlar diye düşündüm. Daha sonra haberlerde izledim gece karanlık sokak lambalarının altında bir sağa bir sola giden insanlar bir tanesi ellerini arkasında kıçının üstünde bağlamış aval aval geziyor.
Memleketimin insanları. Neden böyleyiz dedim, gecenin 24’ünde? Nasıl anlamlandırabilirim diye düşündüm. Bakkal çakkal kapalı, kahveler zaten kapalı. Yarın işe gidilecek bu saatte uyuyor olmalı bu insanların veya Ramazan dolayısıyla sahura kalkacaklar. Neden olduğunu biliyorum ama söylemem.
Hergün, aşağı yukarı 55 gün, sabah kalktığımda pijamalı mı kalayım, eşofmanları mı giyeyim diye düşünüyorum. Ya öyle ya böyle başka kıyafet yok, zaten olmasına gerek de yok. Hergün traş olduğum sakal traşımı gün aşırı bazen ihmal ediyor iki üç günde bir oluyorum. Eşim bu konuda rahat virüssüz zamanlarda gömlek yıka ütüle. pantolon ütüle, ayakkabı boyası… Elbise dolabımın kapağını açmadım ayakkabılarıma 13 Mart’tan beri bakmadım kurumuşlardır. Ayaklarım büyümüş, ayakkabılar kurumuş, yürüyemeyeceğim. Zaten otur otur yürüyebileceğimi zannetmiyorum. Adımlarım kısalmış, nefeslerim daralmış, hep aynı işleri yapmaktan robotlaşmış, yaptıklarım alışkanlık olmuş, kulaklarım düşmüş, evin metrekaresi hergün azalıyor, önüyle arkası kısalmış, mutfaktan alıp oturma odasına getireceklerimi takside bağlamış tek tek alıp geliyorum kendi işimi kendim yapıyorum. Hareketli olmaya bağladım her işimi.
Daha nereye kadar? Sekiz on pandemi doktoru aileden oldu. Kimi başındayız, kimi mutasyona uğradı, kimi az kaldı, diyor. Biz sıkıldık ama yapacak birşey yok. Kimseye de sıkıldık diyemiyorum üst katta torunlarım oturuyor, biri 10 diğeri 13 yaşında gıkları çıkmıyor hergün merdiven aralığında konuşuyoruz, şenlik olsun diye sıkıntıdan kıyafet, elde tabanca tüfek bazen şapka, kep, kar maskeli, pandomim yapıyorlar gülüşüyor eğleniyoruz. Onlar gıkını çıkarmayınca bana mı kaldı sıkıldım demek. Ama birşey var bizim sıkılmamızın hiçbir faydası yok şu virüs denen illet bizlere bulaşmaktan sıkılsa da peşimizi bıraksa, herkes rahat nefes alsa.
1829 yılı Uzun Mehmet, kendide güneş kavruğu karaydı. Bulduğu kara taş ile bu kentin karaya boyanacağını bilemedi. Ama o gün bulduğu adına kömür denilen karataştan dolayı ödüllendirildi.
O gün bugündür yeri göğü karaya boyanadurdu Zonguldak’ın.
2017 yılı gezgin biri geldi Türkiye’yi karış karış gezen bu gezgin elindeki mavi boyaya batırılmış fırçasıyla kentin optik noktalarını belirledi buralara mavi renkte noktalar koydu. Amacı yeraltında maden denilen karataştan başka yer üstünde de bu mavi noktaları önce kente sonra insanlara tanıtmaktı tıpkı kömür gibi. Ama bir farkla bu mavi noktaları ona göre rota bana göre tesbih gibi bir çizgi çizdi bu noktaları tesbih taneleri gibi bu çizgiye dizdi.
Fransa’nın Ressamlar Tepesi Montmartre’ye çıkar gibi deniz kıyısından çıktı Almanların inşa ettiği muhteşem tesise.
Yol kenarında bir delik gibi duran yıllarca binlerce aracın gelip geçtiği kimsenin farkedemediği kovuk gibi duran bu karanlık nokta derinlemesine giden kovuğa mağara dedi. Bunu turizme kazandırmak için gezginimiz Slovenya’nın mağaralarını gezdi. En etkilendiği Postojna Mağarası’na benzetti burayı mimar adaşı mağaranın ağzına yol kenarına bir proje hazırladı sanki dik yamacın üzerinden yuvarlanmış veya mağara temizlenirken ağzına yığılmış taşlar görünümündeydi bu proje o kadar tabiiydiki yine araçlar görmeden geçiyordu. Yola kenarına cep yaptı parkedilsin aynı zamanda farkedilsin diye kısaca o kadar çevreye ve doğaya uyumlu idi.
Ormana ağaçlara kuala gibi asılı konaklama evleri projelendirdi bir başka biri, bir tek ağaç kesmeden. Daha neler yaptı gezginimiz heyecanını yansıttı emeğinin terini akıttı bu tesbih tanelerinin üstüne.
Niye maviye boyuyordu bu taneleri daha sonra yapılacak ikinci aşama, bir sonraki amacı denize çıkmak olabilirdi Zonguldak’ın; Alaplı, Ereğli Sinop’a kadar Çatalağzı, Türkali, Filyos, Fatih’in “Lala lala Çeşm-i cihan bu mu ola” dediği Amasra’ya oradan, Atatürk’ün Samsun’a giderken aklındaki Kurtuluş Savaşı planının bir parçası olan Kurtuluş Savaşımızın mühimmat depomuz İnebolu’ya kadar uzanmaktı.
Oysa günler aylar yıllar geçti, devran döndü. Mavi hayaller kömür karası bulaşmış eller tarafından tesbih tutuldukça bu taneler karaya boyandı. İnsanların çizilmiş bir kaderi vardır, belki de tüm canlıların, meğer kentlerinde bir kaderi olduğunu şimdi anladım, değiştiremiyorsunuz.
Kara bahtım kem talihim. Bu sıkıntılı günlerde virüsten dolayı karantina kapsamına alınan 30 büyük şehrin yanına Zonguldak’ı da ilave ettiler karantinaya.