İçeriğe geç

MÜZELER

Avrupa seyahati deyince; temizliği, gezilip görülecek yerleri, kiliseler, meydanlar, heykeller, her kentinde olan nehir gezileri, kültürel anlamda müzeler, tarihi mekanlar, zaten kentlerinin kendileri de müze gibi olduğu için bu anlamda görülecek çok yerleri var. Eskiye dayanan bu turizm anlayışı sayesinde bizlerden çok çok öndeler ve bizlerde bu yüzden yurtdışı gezilerinde buraları gezip görmeyi tercih ediyoruz.

Manisa’mızda uzunnnn yıllardan beri olup olmadığı belli olmayan bir müzemiz vardı. Arkeoloji ve Etnografya Müzesi. Burada bulunan tarihi objeler, ikisi bir arada olmasına rağmen Muradiye Camii Külliyesi’ndeki medrese odalarında sergileniyor aslında buna sergi denmez çünkü çağımızda müzeleri küratörler dizayn ediyor, onlar ışık, yükseklik, mesafe gibi teşhir açısından önemli olan sergileme projeleri hazırlıyorlar.

Bu medrese odalarındaki, zaten odaya giremediğin gibi, ya bi bacağın dışarda ya da dönerken her ne kadar semazen gibi dönmesen de objeleri devirme ihtimalin olduğu için görmesem de olur diyorsun.  

Bizdekiler sunta kutuların üzerinde, bazılarına yakın gözlüklerimizi takarak, bazılarına gözlerimizi kısarak, bakıyor ne olduğunu kararmış pirinç levhalardan okumaya, anlamaya çalışıyorduk.

Kolu kırık, bacaksız, başı kopuk heykelleri görsende farketmiyor adam zaten kara toprak olmuş, ne krallığı ne imparatorluğu kalmış, Esamisi okunmadığı gibi kim olduğu da belli değil. Bunların çakmalarını, kaşı gözü olan helen kızlarını çinliler çok güzel yapıyorlar şimdi parklarda orda burda onlar karşımıza çıkıyor. Zaten kapalı olan müzemizde tahayyül ile muhayyel arasında, iki arada bi derede kalmış olarak müzeyi tasavvur ede ede müzeyi de müzeciliği de unuttuk, aramaz olduk.

İşte, hal tam böyle iken.

Müze inşaatımız başladı. Bitmek üzere. Etnografya ve Arkeoloji Müzesi 2020’de bitecek.

Ayrıca: Türk İslam Eserleri Müzesi,

Yazma Eserler Müzesi,

Manisa Kent Müzemiz de olacak.

Başka şehirlerimizdeki diğer müzeleri de sayalım, çünkü bazıları abartmış.

Bakın daha neler varmış:

Hamam Müzesi, Çamaşırhane Müzesi, Fıstık Müzesi, Dondurma Müzesi, Güreş Müzesi, Şiir Müzesi, Edebiyat Müzesi, İslam Bilim Tarihi Müzesi ve İslam Bahçesi.

Sonuna Müzesi yaz baş tarafını aklına eseni.

……………….  Müzesi.

21. yy. da Avrupa’yı geçtik!

Avrupa’da da buna benzer şekilde müzeler var. Şatolardan müzeler, ilk insanların yaşadığı denilen çakma mağaralardan müzeler, aslı nerede diyorsunuz tahrip olmasın diye aslını gezdirmiyoruz diyorlar. Buralarda illüstrasyon ilk insan duvar resimleri var zannedersiniz hepsi birer Pablo Picosso bilemedin Salvador Dali’nin dedeleriymiş.

Mesela Amazon Ormanları’nı andıran ağaçlık ve peyzajı yapılmış yeşilliklerin botanik bahçesi denilerek gezdirilen botanik müzeler de var.

Gezmekten başınızın döndüğü bir esnada müzelerin ayaküstünde yapılmış cafe la blanche’lar! imdadınıza yetişiyor. 2€ ‘ya mineral votayı kana kana içiyor ardından 20-30€ ‘ya ince bir dilim pasta ile açlık bastırmaya çalışıyorsunuz.

Tam bir şişe su ne kadar pahalı resmen soygunculuk derken incik boncuk çiçili biçili hediyelik eşyalara kapılıyorsunuz buraya kadar gelmişken eşe dosta hediyelik götürmeden olmaz deyip o da güzel bu da güzelmiş deyip çıkar ayak yine kesiliyorsunuz.

Bu ülkeler neden €’yu ortak para birimi yaptılar, bu tür satışlar her ülkede aynı olsun ucuza satmayalım diye.

Dinleri imanları bizi devirmek.

Bizim müzelerde hediyelik eşya işini henüz çözemedik. Olsa bile biz satmıyor hediye olarak veriyoruz. Tanıtım, reklam amaçlı. Bir de hedileşmek sünnet diyoruz elin gavuruna.

Müzecilikte turizm potansiyeli yüksek ülkelere ulaşmamız şimdilik biraz zor. Bari bu iş de onları taklit etmeyelim. Kültürel ve tarihi çok değerlerimiz var bunları ortaya çıkarmaya çalışalım.

Şu hediyelik eşya işini de mutlaka çözelim. El sanatlarımıza önem verelim yükte hafif, pahada ağır el işleri yapalım.

MİSAFİRPERVERLİK, AÇ GÖZLÜLÜK.

Televizyonun birinde yeni bir yarışma programı var.

Yoo hayır,

“Gelinim Mutfaktaaa, gelinim mutfakta.

Üstüme yok lezzeti bulmakta.

Masayı donatıp kurmakta.

Masayı sanat eseri  gibi sunmakta”

o değil.

“Kapanmadan kazan.” Evet.

Yukarıda ‘Gelinim Mutfakta’ dediğimiz programı biz oynuyoruz. Kapanmadan kazan’ı da karşı taraf oynuyor. Televizyonda değil gerçekte oynanan komedi değil ama biz komediye çevirdik.

Birileri geliyor. Hem de gümbür gümbür sesle. Gürültü çıkarması onun kazancına. Sesi duyan kapıya çıkıyor. Ortalık kalabalık gelen toz bulutunun kalabalığın içinde kapıya çıkanlar kimin geldiğini, görmeden, bilmeden, hazırlığı olmadan, öyle ya; ev temiz mi? Misafire ikram edilecek bir şeyler var mı? Dolap dolu mu? Tencere kaynayacak mı? Koltuk halı masa var mı? Hele bi gelsin konu komşudan ana babadan kardeş bacıdan buluruz. Onlar gelince herkes kapımıza gelecek eksik gedik ne varsa tamamlarız. Allah Kerim.

Önce aynı mahalleden ama iki sokak üstümüzden davet geldi. Onlar daha önce böyle bir misafir ağırlamışlar. Ağırlamayı biliyorlarmış. Onların komşuları oturun oturduğunuz yerde o devir kapandı şimdi gelenler o zaman gelenler gibi değil. Dediler her halde, sesleri çıkmaz oldu.

Geçen gün bizim sokağın alt başından bir ses daha geldi. Biz sokağın başındayız buradan sağa sola gitmek daha kolay, otobüs durağı hemen kapımızın önünde, okul var, muhtarla ahbabız, cami iki adım ötede. Geleni bilmediğinden; hacı mı, hoca mı? Dindar mı, müslüman mı? Camiden bahsediyor.

Böyle bir heves, iştah, misafirperverlik görülmemiştir. Gelenler de şaşırıyor. Bunlar ne kadar misafirperver diye.

Gelenlere çok ses çıkaranlar hazırlıklı değiller ama gelecek olanlar hazırlıklı. Kim güzel yemek yapar? Kimin evi temiz, dayalı döşeli? Durak yakın olacak ama durakla bitmiyor o durağa otobüs ne sıklıkla uğruyor? Her yöne giden otobüs var mı? Muhtarla ahbaplık yetmiyor. Muhtar mahallede seviliyor mu? Zırt pırt değiştiriyorlar mı? Ev geniş mi, ev sahibi zengin mi? Daha akla gelmeyen neler neler düşünüyorlar planlıyorlar.

Konu komşu birbirini kırmadan dökmeden. Sakin olun. Gelenin hiç mi söz hakkı yok. Bırakalım kendileri karar versinler. Şöyle bir bakınca eğriyi doğruyu anlayacak tecrübedeler. Kaçıncı seyahatleri: Ohooo, kısa pantolonla sarma kağıttan tozlu yollarda top koştururken, onlar…

*****     ***** *****

EFSANE GERİ DÖNDÜ.

Eski sondaj kullanmaya kullanmaya kurumuş zaten sularda aşağı inmişti. Mutlaka yeni sondaj gerekliydi. Her tarla sahibinde sevinçli bir telaş başlamış, kimi tarlayı tesviye ettiriyor, kimi toprak tahlili için tarım müdürlüğünde sıraya giriyor, kimi de tohum araştırıyordu. Çırçırcıların bir kısmı hakkın rahmetine kavuşmuş sağ olanlarda makineleri hurdaya satmış binayı depo olarak kiraya vermişti. Bunlarda da evvela yapı onarılıyor beyaz badanaları çekiliyor bir yandan da yeni sistem makineler yerleştiriliyordu. Bunları gören gen kalmış tarla sahiplerinin de iştahları kabarıyor telaşlı bir şekilde sağa sola koşuyor akıl alıyorlardı. Adeta bir yarış başlamıştı. Düğün gibi herkes tarlasına toprağına beyaz gelinliği giydirme telaşındaydı.

Sondajcı gelecek diye bekledik işleri yoğunmuş. Uzaktan toz bulutlarını sayar olduk ha geliyor diye diye. Nihayet tozların arasında soluk kırmızı rengi ile bir kamyon gözüktü yaz sıcağında gözlerimizi kısarak baktık oydu…

Her yaz bir tarla daha gen kalıyor ne yapacağını bilemeyen tarla sahibi, köylü bostana dönüyordu bostana salınan ineklerden belliydi ki bostanda para etmiyordu. 

Kış giriminde göç yolu gözükmüştü. Kamyonete yüklenen bir denk eşya taşınmaya yetiyordu. “ İlk bir kaç ay denkler açılmadan oğlanın evinde kalırız uygun ev bulunca kiraya taşınırız” diyordu yanık buruşmuş elleri, çileli yüzüyle toprağından köyünden koparılan sözde aile reisi, utancından hep önüne bakıyordu. 

Şehre yerleşmiş ama gözlerinin nemi hiç eksik olmuyordu. 

Her gün, gün doğmadan sabah ezanı ile uyanıyor divandan bozma yatağın kenarına ilişip gözyaşları ayak parmaklarına dökülüyordu. Sabah namazından sonra kahvenin köşesinde ki masada bir hayli kalıyor çay üstüne çay içiyordu. Köyünü düşünüyor, imamı, kahveci İbramı, ipsizlerin Musa’yı anıyor gözlerinin önüne gittikçe silikleşen simalarını canlandırmaya çalışıyor, yamuk kasketi yandan çarklı sigarasıyla emmi oğluyla dertleştiği zamanlar aklına geliyordu.

Fırından aldığı francala bir kere daha derdini depreştirdi köy orta fırınında Emine’sinin pişirdiği ekmekleri sofra örtüsüne sarıp sıcak sıcak getirdiği, akşam yemeğinde böldüğü ekmeği herkesin çocuklarının önüne pay edişi, çorbaya doğrayışı ile francalaya takıldı kaldı. Her akşam yemekten sonra yemek artıklarına bulaştırdığı ekmek parçalarını Karabaş’a uzattığı çanak bile dertlenmesine yetiyordu.

Yıllar geçti torunlarına torunlar eklendi en büyük torununu evlendiriyorlardı. Düğüne çağırdığı köylülerinden kalan bir kaç arkadaşı ile baş köşeye kurduğu masada orta yerde oynayanları seyrederken Uzun Kerim’in hoplaya hoplaya oynayışını hatırlattı bir arkadaşı gülüştüler. Rahmetli Esat’ta çok güzel harmandalı oynardı dedi diğeri.

Bir kaç zaman daha geçti. Romatizma, kireçlenme derken beli bükülmüş, yaşlanmış, doktor katarak ameliyatı demişti ama bugüne kadar ne gördüm de bundan sonra ne göreceğim dedi olmadı ameliyatı, gözleri de pek seçmiyordu. Büyük oğlu ile komşusu Iramazan’ın cenazesine köyüne gidiyorlardı sıcak bir hayli bastırmış köye varmalarına az kala araba hararet yapmıştı bir ağaç gölgesinde durdular. Oğlan motor havalansın diye kaputu açarken babası aşağıda uzanıp giden yeşilliği gözleri seçememesine rağmen pamuk tarlasını benzetti, oğluna.

-Oğlum bu bizim pamuk değil mi?

-Evet baba, geçen yıla göre bu yıl daha da eken oldu. Bizim köyde de başladılar. Amet amca çırçırı yenileyeyim diyordu naptı bilmiyorum.

-Tut elimi de beni tarlaya indir, kozaları elleyeyim, sulama çamuruna batayım, açılmış kozalardan bir tutam alayım, seneye ya olurum ya olmam.

Manisa’mızda pamuk, Urfa’dan kiralık pamuk toplama makinası getirecek kadar olmuş. Hadi hayırlısı beyaz altın, efsane geri döndü dedim.

Şimdikiler mücadeleye gelemiyor, hazıra konmayı seviyorlar, hele telaşı emeği çoksa hiç gelemiyorlar. Pamuk birkaç sene önce yeni kıpırdanmaya başladığında tanıdığım bir arkadaşa “Ya siz de pamuğa yönelin” dediğimde hangi çırçır var gideceğimiz dedi. Şimdi çırçır da var, toplama makinası da var. Bu ülke ekonomisine katkıdır. Bakınız Kula Belediyesi penye üretip ihracat yapan firmaya istihdam amaçlı fabrika yaptı. Bir başka biri iplik fabrikası yapar öyle öyle  bunların arkası gelir. ama işin başı üretimde. Kasketi arkaya atıp “Üle İbram ve bakam bi çay” demeylen olmuyor. 

Uğraş, emek terle çıkar, kazançla gelir.

TAM ZAMANI, ŞİMDİ.

Araziler dünyanın oluşumu ve sonrasındaki yer hareketleri tabii afetler, mevsimsel değişiklik ve rüzgar, yağmur, güneş gibi günlük tabii olaylar, bazen insan eliyle dünyamızın coğrafi yapısı değişikliğe uğrar.

Bu oluşumların neticesinde ilk insanlardan bu yana insanlar karnının doyduğu ve barınabileceği yerlere yerleşti. Bunların başında akarsu yatakları nehir boyları ekilip biçilebilen araziler ovalar önde gelir.

Manisamız bu anlamda Gediz boyunu yaşam alanı seçmiştir. 3-4 bin yıl öncesinin insanlarından bu yana Gediz grabeni, geçimlerinin yanında çeşitli medeniyetlere de yataklık yapmıştır.

Manisa, güney ve kuzey yönlerinden sınırlanarak lineer bir yerleşim ile doğu batı istikametinde yerleşimi genişlemiş daha doğrusu uzamıştır.

Yıllık nüfus artışı da göz önüne alındığında ovada yetişen ürünlerin Manisa nüfusuna yetmesi, ihracatın ne olduğunu bilmeyen hatta geçinmek için ihtiyaç duymayan Manisa’lı kendi yağı ile kavrulmaya, yetiştirdiği ile karnını doyurmaya, tüccara sattığı pamuk, tütün, üzümü ile ekonomi de öne çıkan üç beş kişiden başka ticareti sınırlıydı.

Ekonomisi gelişmeyen bu sayede göç almayan Manisa 60’lı yıllarda herkesin birbirini tanıdığı tanımasa da simaen bildiği yolda yürürken selamlaştığı komşuluk ilişkilerinin yanında esnaf dayanışmasının çok sıkı olduğu, burada yaşanmış dayanışmaların birinden kısaca bahsedeyim.

Çarşıda, komşusu mal almak için İstanbul’a gittiğinde dükkanını kapatmaz köyden kasabadan imkanları dahilinde atı, eşeği, at arabası, kasabadan geliyorsa o da tozlu yollarda su kaynatan otobüs ile gelen müşterisi alışveriş yapacağı, varsa borçu ödeyeceğinde dükkanı kapalı olmasın gel git telaşı olmamasından dolayı dükkanını komşusuna emanet eder açık kalmasını sağlardı.

Komşuluğu, esnaflığı, herkesin birbirini tanıdığı bir yapıya sahipti Manisa. Evler çok katlı değil, her yan araç değil otopark diye bir sıkıntı, sorun yok. Eski para ile kazancı veya yıllık bir milyon lira olan cirosu olan ticaret erbabı az sayıda idi. Bunların da bazıları İzmir veya İstanbul’a yerleşmişti.

Doğuda doğu kışla ve çatal mezarlığı, batıda batı kışla ile sınırlıydı. 1960 da OSB planlanırken, 1975 yılında Gecekondu Önleme Bölgesi, 1979 yılında da KSS inşaatları başladı. Bu yıllarda İzmir-İstanbul yolunun alt tarafları tarım arazisi olduğu için yolun altına plan yapılmayıp Gecekondu Önleme Bölgesinde gelişen mahalleler Laleli Mesir isimlerini aldı. 1995 yılından sonra Manisa Güzelyurt Mahallesi ile Karaçay’a kadar dayandı ve gidecek yeri kalmayan Manisa bitti.

Nüfus 400 bin.

Çocukluğumda hatırladığım 40 bin nüfuslu Manisa, düşünemediğim 400 bin nüfuslu Manisa oldu.

Niye düşünemediğim: Bu kadarcık alana nüfusun sığamayacağını düşündüğümden. Sığdık da nasıl sığdık? Üç beş büyükçe park, yetmeyen otopark, trafiğe yetmeyen yollar, yürünemeyen kaldırımlar, yetmeyen okulların bahçelerine dört katlı yapılar, sözde teneffüs ama çocuklara teneffüs yapılacak nefes alınacak yer kalmamış, spor alanları, sosyal mekanlar, her sokakta dükkan her dükkanda kiralık levhaları…

Sonuç, çarpık kentleşme.

Olanlar olmuş ama oldurmaya ve doldurmaya devam ediliyor.

Nerelere kadar uzanıyor, çarpıtılıyor, dolduruluyor biliyor musunuz? Lalapaşa, Mutlu, Akmescid, Bayındırlık, Kocatepe, Gediz mahallelerinin üstlerine

Spil Dağı’na tırmanıyoruz.

Kentsel dönüşüm adı altında 7-8 katlı apartmanlar ile yeni bir kent planlanıyor. Kentsel dönüşüm değil onun adı kentte ölüşüm demektir.

Oralar riskli alan, şimdi değil, yıllar önce resmileşmiş. Toprak kaymasından dolayı apartman mı durur? Oralara insanlar nasıl tırmanır? Araçlar nasıl çıkar, hadi çıktı nasıl iner? Toplu ulaşım araçlarına binip evine gitmek yürek ister.

Çarpık kentleşme ile; bozuk ekonomi, bozuk eğitim, olmayan sosyal yaşantı. Daha bir sürü yetmeyen ihtiyaçlar.

Noldu, kendi kendine yeten Manisa’ya? Neden çarpıldık?

Ben bilmem.

Bildiğim bir şey. Dağda, bayırda, ama Spil Dağı’nda Sultan Yaylası’nda ama Yuntdağı’nın her noktasında birer ev sahibi olun. Bir iki dönüm de bahçesi olsun. Organik sebze yersiniz. Yumurta, GDO’suz et yer, süt içersiniz.

Şimdi kavga gürültü idare ediyoruz da, Manisa nefes alınamayacak zamana geldiğinde oralara taşınırsınız.

PLANLI DÜNYADA, PLANSIZ GELECEK.


Mevzuya kent temizliği, kent estetiğinden girelim.

Yeşil alan bakımında, masa sandalye istilası ve yağmacılık.

Can dostlarımız dediğimiz kedi köpekten geçilmeyen sokaklar, Çocuklarımızın yuvarlandığı koşturup oynadığı yeşil alanlardaki mikrop yuvası, pislikler, kokular,

Her köşe başında içi yosun tutmuş su kapları,

Yiyecek, mama kaplarının etrafındaki kaldırım taşlarına sinmiş yağlar, ve üzerlerinde, belediyeye ilaçlama yapılmıyor yapılsa da her yer sinek kaynıyor diyerek şikayet ettiğimiz sinek üreten kuluçkalıklar,

Sabah “Bismillah” deyip dükkan temizliği ile başlayanların; kaldırıma, insaflıların cadde bordür dibine süpürgemsi fırça ile bazılarının çıraklar vasıtasıyla iadeli taahhütlü gönderdiği çer çöp, toz, izmarit, olmazsa olmazı yola çatlak kırık tabure, kaldırıma boyaları dökülmüş üç ayaklı tanıtım, reklam levhası,

Sekizinci kattan merdiven boşluğundan gelen açık apartman kapısından sel baskını görünümlü şarlayan su. Üstünden atlasan dere olmuş, cadde ortasından geçsen trafik, topuklarının ucunda tay tay yürü. Suya zammış?

Dere yatağına ev, imar affı ile hak san, Haziran’da sel, hak ile yeksan.

Daha neler neler, ne nicelikler, ne incelmiş kalınlıklar.

Yasak.

Ceza.

Zam.

Alerji yaratan uygulamalar. Yasaksa üstüne gideriz. Cezaysa, yapacağımızı yaparız, cezayı yememek için taklalar atarız. Zamsa en çok onları tüketir israf da ederiz. En çok gündem olan: Akaryakıt, ekmek, su.

Daha bir çok olay var da konumuz bunları yazıp sıralamak değil. Konumuz imar planı:

İmar planı, uygulama, mevzi imar planları, günlük çözümler. Tüm bunlar 30 yıldır olmuş bitmiş, hayıflanma, bilhassa otopark, vah vah deme zamanı da geçmiş. Herkes tapusunu cebine koymuş. Gecekonduda oturan da, imar konduda oturan da. Kim koydurmuş? Kim tapu bilgilerini doldurmuş? Kimler tapularını deldirmemiş? Geriye dönmenin hiç bir anlamı yok.

Ülkemizde bu işler yazılsa roman olur.

Geleceğimiz için çalışıyoruz! “Herşey geleceğimiz için” deriz. Herşeyden kasıt ne?

Bir ikinci düstur, ‘Eğitim şart.’ Güler misin, ağlar mısın?

Bunlar gibi şeyler söyleyip hayatımız boyunca uyguluyor muyuz?

Bizleri yönetenlerin böyle bir kaygısı var mı?

Biz lafta kalınca onlarda salataya doğruyorlar.

Çocuk ve torunlarımızın önlerinde uzun yıllar var, gelecekten kasıt bunların hayatları. Günü kurtarma dönemi çoktan geçti. Medeni ülkeler şimdi geleceğe yatırım yapıyor. Yeni meslekler türüyor, bazı meslekler tarih oluyor.

Benim dönüp dolaşıp takıldığım nokta bu, her işimizde ‘Günü kurtarmak.’

Diktiğimiz bir ağacı ne kadar sularsak sulayalım yaşı dolmayınca meyve vermez. Her şeyde olduğu gibi sabır gerekir.

Size çınar ile kabağın hikayesini anlatayım. Bu tasavvufi bir hikayedir aynı zamanda, maneviyatta kemale ermek, olgunlaşmak, pişmek için çok çalışmaya ve zamana ihtiyaç olduğunun hikayesidir.

Yaşlı bir çınar asırların verdiği tecrübe ile tevazu vadisinde tek başına yaşarmış. Bir gün dibinde bir kabak bitmiş. Çabucak büyümüş. Dallarına sarmaş dolaş bir halde ta tepesine kadar çıkmış çınarın. Çınar mütevazı kişiliğinden ödün vermeden koruyup kollar onu. Kabak densizin biridir, şımarıktır da. Kemale erdiğini, keramet ehli olduğunu zannettiği bir günde:

Çınara ”Görüyor musun ben kimim? Devlet ve ikbalim var. Şansımın da yaver gitmesiyle çabucak büyüdüm ve hatta sana hâkim duruma geçtim” der. Çınar onun bu küstahlığına sabreder, bilge yaşantısı, asırlık tecrübe ve tevazu ile kabağın bir mevsimlik saltanatına “Sonbaharda halini görürsün”, demekle yetinir.

Bizim yaptıklarımız kabak gibi büyümek, oysa çınar gibi asırlara meydan okuyacak şekilde büyümek gelişmek gerekir.

İmar planı sadece kağıda çizilen; yolların, inşaat adalarının, ticari bölgelerin, parkların, sosyal alan ve mekanların belirlendiği, nüfus artışının kehaneti yapılan, bir plan değildir. Geleceğimizin planlandığı, bizden sonraki kuşaklara miras bırakılacağı, mutlu, huzurlu, kendisiyle, kentlisiyle barışık, kavgadan uzak, gelecek endişesi taşımaktan ırak, çağdaş eğitim, sanat, uluslararası sporda başarılı grafikler çizen gençler, yatırım, yaptırım cesareti yüksek, endişeden uzak, tüm bunların sonunda seveceğimiz, sevineceğimiz, övüneceğimiz, gurur duyacağımız, göç etmeyeceğimiz, terketmeyeceğimiz, bir kent planlamaktır.

Kuyrukta öne geçme açık gözlülüğü, trafikte çift sıra park edip yükleme yapmak, muhabbet etmek saygısızlığı, yayaya önceliğin bir görgü ve saygı kuralı olmasına rağmen caddelerin ortasına bunları yazmak, (geri kalmışlığın ilanı) kırmızı ışıkta geçme sabırsızlığı, bilhassa yayaların pervasızlığı, engelli rampalarının önüne park etme vurdum duymazlığının yanında, uyanık, açıkgöz, cin fikir ve birbirimize saygısızca davranışlardan uzak, arabamızda kavga için sakladığımız koltuğumuzun altında ki sopa veya levyeden kurtulduğumuzda imar planının kıymetini, değerini, bizleri eğittiğinin farkına varacağız.

Son zamanlarda toplu ulaşımda şahit olduklarım ayrı bir hikaye.

Neyyyse.

İmar planları bugüne kadar yapılmamışsa kendimiz ve kentimiz ile barışık olmadığımızın tezahürüdür. Asabi, kavgacı, asık surat, geçim sıkıntısı, gaz sıkıştı, sel bastı, çevre ve nehirlerimiz kirlendi (Gediz), göllerimiz kurudu, termal enerji kaynağı ve sanayileşme adına tarım arazilerinin heba edildiği acımasızca yapılaştırıldığı, abartıyorum gibi gelebilir ama, tüm bunların müsebbibi imar planlarıdır.

Zaman var, aklımız başımızda, kavgasız, kaygısız, bireysel değil toplumsal menfaatleri göz önüne alarak; mutluluk, huzur, sağlığımız, saygınlığımız, imar planı değil yaşam planımız ve geleceğimiz için, üç defa.

Yaşam planı. Yaşam planı. İlla ki yaşam planlaması.

Diyerek haykıralım ki; şu vurdum duymazlıktan, adam sendecilikten, aymazlıktan, silkelenip kurtulalım.

MANİSA (BİZANS) KALESİ

MANİSA (BİZANS) KALESİ

Manisa’dan önce Saruhan Sancağı, şimdiki büyükşehir gibi köyünden beldesinden yerleşiminden sorumluydu Ondan önce Manisa’da (Magnesia’da) Bizans’ın Laskaris sülalesi yaşıyormuş. Bu Laskarisliler mutaassıp insanlar olmalı ki Manisa’yı Katolik Doğu Bizans’ın baş piskoposluk merkezi yapan dindar Bizans kralı Juan Ducas başkent İznik’i bırakıp zamanının Manisa’da ki en muhkem ve muhteşemi olan Bizans Kalesi’ne (Manisa Kalesi) yerleşmiş.

Geçen hafta bu kaleyi mimar, arkeolog, sanat tarihçi, bir de ben, dört arkadaş gezdik. Şehrin çok yakınında hemen Spil’in eteklerinde olmasına rağmen bir özelliği olmadığından bu kadar detaylı gezmemiş bazı yerlerini görmemiştim.

Aşağıdan Manisa’dan gözüken yıkık surlar dış kale surları, biraz yukarılara doğru ikinci bir sur duvarı var bu iç kale surları dış ve iç kale surları arasında bazı yerlere teraslamalar yapmışlar. Antik devirden kalma örgü taş duvarlar parça parça aralıklı, bu teraslamalar ile üzerlerine evler veya gerekli mekanlar yapılmış olmalı terasın düz alanı kazıldığında mutlaka bu mekanların temellerine rastlanabilir.

İç kale surlarını geçmeden çok uzunca bir istinat duvarının muhteşem taş örgüsü sapasağlam duruyor. Bu da teraslama yapmak için örülmüş olmasına rağmen üzerinde önemli yapıların bulunduğu bir bölge olmalı. Kale o kadar büyük ki alanı gezdiğinizde bunu farkediyorsunuz, neredeyse dağın tamamına kaleyi yerleştirmişler!

Dış surlar çok uzun olmasına rağmen bu surların arkasında kalenin sosyal alanlarının olduğunu tahayyül edebiliyorsunuz. Bu uzun ve dağın eğimine paralel giden münhani eğrisini takip eden bu uzun teras duvarının üzerinde belli aralıklarla 15 metrede bir, aynı kotta olduğu belli konsol taşlar var, İşlenmiş altları oval üstleri düz, bunların karşılığı olan yerde 10 metre önünde bizim karakılıç köyü bazalt taşından yapılmış üzerleri yivli sütun parçaları var, bu sütunlar bu konsol taşların karşısına dikilmiş konsol taş ile sütunların üzerlerine ahşap kirişler yerleştirilerek altta gölgelikli bir arkadlı yol oluşturulmuş belki de agora veya jimnazyuma gidiş yolu. (Arkeoloğ hocam bunu tasvirledi. Geçen gün Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından  restorasyonu yapılan Ulucami’ye gittiğimizde hocam, bu sütunlardan birini gösterdi. Ulucami’ye devşirme malzeme ile yapılmış diyoruz ya işte ispatı.)

Yolun sonu da çok büyük bir düzalan oluşturmuşlar burası kazılarak yapılmış düz alanın arka tarafı dağın sırtına yine istinad duvarı olan taş örgü var yer yer kemerler ile nişler, (girintiler) yapılmış. Ne amaçla kullanılıyormuş belli değil üçüncü bir bölge daha var son kale veya uç kale diyebileceğimiz orada Juan Dukas’ın sarayı olmalı bizim, Osmanlı’nın, şehzadeler için restore ettiği Saray-ı Amire dediğimiz saray. Buradan yani saraydan kentin bu etkinlik alanına agoraya geliş yolu olması muhtemel.

Bu düzlük alanın alt kısımlarında sarnıçlar var. Hemen hemen dış surlara yakın yukarıdan dağdan gelen suların toplandığı ve bizanslıların daha yoğun olduğu yerleşime yakın kentin merkezi diyebileceğimiz alanda bu sarnıçlar. Aralıklarla bir kaç tane. Yarım da olsa ayakta kalabilmiş olan üç kemerli büyükçe bir sarnıç hatta sarnıçın su terazisi vazifesini gören kayaya oyulmuş ve buradan sarnıça uzanan bir kocaman oyuk, delik var.

Bu kaleden Bizans’ın en büyük kalesi diye bahsedilir aynı zamanda en korunaklı olanı. Uç kale dediğimiz Atalanına çıkış yoluna yakın sayılır. Bizans’lılardan önce Roma Kale yerleşimi olduğu kuvvetle muhtemel.

Aşağıda muhteşem Gediz Ovası, Üst kısım sarp kayalık Spil Dağı, Batısı doğusu vadilere kadar uzanıyor. Muhkem bir kale.

Kazı yapılsa bir şey çıkar mı? Temel kalıntıları sütunlar belki mozaik yer döşemeleri çıkma ihtimali var. Ancak arkelog hocamın dediği gibi ilk Bizans Çağı olduğu için sanatsal yönü yoktur. O yüzden turizm açısından bir zenginlik kazandırmaz.

Ancak ören yeri ve Manisa Tarihi açısından gezilip görülebilecek bir kale olarak turizme bir zenginlik, destinasyon kazandırabilir.

Zamanının antik kentinin kale kısmı böyle yani herhangi bir düşman saldırısı karşısında sığınılacak müstahkem mevki.

Halk kale dışında: Ticaret ile uğraşanlar bizim şimdiki Bedesten Çarşı veya Sipahi Pazarı’nın olduğu yerde. Tarım ile uğraşanı hayvancılık yapanı ovada Gediz kıyılarında. Lidya, Roma, Bizans medeniyetlerinin beşiği olan Manisa o zamanın en kalabalık nüfusu en yoğun olan Bizans kentlerinden biri.

Ege Denizi’nden limandan iç kısımlara şimdi ki Salihli, Alaşehir, Denizli’ye uzanan ticaret yolunun kervanlarının buradan geçiyor olduğu, uğrak yeri.

Kale dışında şimdiki Mevlana yolunun altında Vak Vak Çeşmesi’nin üst tarafında bir büyük sarnıç daha var. Bu sarnıç kale dışındaki halka hizmet veriyor olmalı. Buradan batıya Ağlayan Kaya’nın alt taraflarına doğru hipodrom olduğu söylenir.

Mevlana yolu açılırken tıyatrosunun  birkaç basamağı ortaya çıkmıştı ancak basamaklar yukarıdan yuvarlanıp mı gelmişlerdi veya burada mı inşaa edilmişti kesin bir bilgi yok. Arazi yapısına bakılırsa tiyatroyu andırır doğal yapı yok, ama tiyatro olması ihtimal dahilindedir. Fazla kurcalamayalım sanat tarihçilerinin işlerine karışmayalım. Onlar öyle veya böyle bir şey deseler de diplomaları var.

Şu bizim Saray-ı Amire’ye gelmek istiyorum. Saruhan Beyliği 1313-1410 yılları arasında  Manisa’da yaşamışlar. Saruhanlılar birçok Bizans eserini tahrip ederek malzemeleri kendi inşa ettikleri yapılarda camilerde yapı, inşaat malzemesi olarak kullanmışlar. Daha sonra Osmanlı’lar ile beylikler birleşince Saruhanlılar da Osmanlı’ya bağlanmış tarih 1405-1410 yılları arası.

Manisa’da eğitim görmüş yaşamış şehzadelerin ilki şehzade Ertuğrul (1390-1393) son şehzade III.Mehmed (1584-1595) kısaca 1410-1595 yılları arasında Osmanlı Şehzadelerinin yaşadığı Manisa:

Tarihinde, Hitit, Frigya, Lidya, Roma, Bizans …, medeniyetleri, Saruhan Beyliği, Osmanlı şehzadelerinin, sultanlarının yaşadığını tarih kitapları yazar. Bunca medeniyetten iki han, 30-35 cami, üç beş sıbyan mektebi, türbe, çeşme birkaç Cumhuriyet Dönemi Eseri kalmıştır. 50 yıl öncesinin Manisa Evi, 350 yıl öncesinin Şehzadeler Sarayı’nın izleri dahi yoktur. 20-25 yıl öncesine kadar Çaybaşında olan üç büyük değirmenden bahsedilir şimdi olmayan değirmenlerde, bu medeniyetler, evler, mektepler, kışlalar, idari yapılar, saraylar, köşkler, konaklar öğütülmüş olmalı ki hiçbiri kalmadığı gibi Şehzadeler Sarayı’nın nerede olduğu dahi bilinmemektedir. Kimileri  Fatih’in Av Kulesi’ne bakıpta Fatih Parkı’nın altında olduğunu söyler. Adını biliyoruz Saray-ı Amire. Onu da minyatürlerden tanıyoruz. Evi konağı anlarım ahşap kerpiç karışımıdır yanıp kül olmuştur. Camiler, hanlar hamamlar dururken 50 dönüm üzerine kurulmuş koca saray nasıl yok olmuştur akıl sır alası değil.

Bizans Kalesi’nde bugüne kadar kısmen alelacele yapılmış yüzey araştırmasını detaylı araştırıp daha sonra da kazı yapılması neticesi bize bilinmeyen tarihimiz hakkında çok önemli bilgileri ortaya çıkaracaktır.

İshakpaşa Camisi (Ulucami): Bugüne kadar bu kadar kapsamlı tamirat tadilat ve restorasyon görmemişti. Şimdi devam eden çalışmalar detaylandırıldığında, önemli tarihi bilgilerinde ortaya çıkacağı ve literatüre geçeceği, ülkemizdeki ulucamiler sıralamasında üst sıralara yerleşeceği, Manisa’nın beylikler dönemindeki tarihine ışık tutacağı önemli bir restorasyon olacaktır.

Tarihe ışık tutan bu kazılar, turizme katkı sağlar mı? Çıkacak bulgulara bağlı.

Daha önceki yazılarımızda ‘Manisa Tarihi Baştan Yazılacak’ diye yazmıştık. Bu yolda önemli mesafeler kaydedilmekte.

MİMARSİNAN BULVARI (ÖLÜM YOLU)


Mimarsinan Bulvarı Manisa’nın tarihi gelişiminde önemli rol oynar:

Spil Dağı’na paralel uzanan yollar, Manisa geliştikçe dağın eteklerinden ovaya doğru kademe kademe inerek tarih evrelerine, nüfus artışlarına göre açılmıştır.

1960 yılına kadar İzmir Bursa Sür’at Yolu olarak adlandırılan bu yol o tarihlerde çevre yolu karakterinde idi. Manisa, YSE kavşağında bitiyordu. Bu sürat yolunun alt tarafları, bağlık bahçelik, meyvelik, badem, incir ağaçları ile lezzetli üzümlerin yetiştiği ve Horozköy mevkii Altınçukuru tımarı diye anılıyordu. Kısaca Manisa ovası’nın başladığı Spil’in bittiği hattı.

Tarih evreleri dediğim yollar ise sırasıyla şöyle idi: Mevlana yolu, Ulutepe Caddesi, İzmir Caddesi, 8 Eylül (Doğu) Caddesi ve Mimarsinan Bulvarı. Bunlar aşağı yukarı 50 binlik nüfus artışları ile açılan, ana arter özelliğini bu nüfus artışı ile kazanan yollardı.

Mimarsinan Bulvarı’ndan sonra 2010 yılında açılan çevre yolu eğer Yeni İmar Planı’nı yapabilirsek! o yolda Manisa’yı sınırlayıcı bir yol olacak nüfus şimdi 400 bin civarında her halde 50 binlik artış yeni planı kesmez, 150 hatta 200 binlik artışla Manisa’mız 600 bini geçecek. (Bunu da bi ara tartışırız.)

Bu nüfus artışı Manisa için bir güç değildir, bu nüfusa paralel; ekonomi, eğitim, sosyal yaşantı, kent bilinci, kültürel hayat da gelişiyorsa, bu çevre yolu kalkınma ibresinin çizdiği yol olacaktır. “İnşallah” deyip konumuza dönelim.

Mimarsinan Bulvarı’’nı Manisa’nın gerdanlığı olmalı diye düşünürüm. İzmir girişinden YSE kavşağına kadar bulvar kenarında sağlı sollu yeşil alanlar, ağaçlar, geniş bir orta refüj, çam ağaçları, aydınlatma. Meteorolojiden sonra duvar mimarimiz başlıyor. Nasıl gerdanlık olacak? Yukarıda adı geçen Yeni İmar Planı yapıldığında, kısa zamanda göreceğiz.

Ama bu bulvar gün aşırı olmasa da haftada bir ölümlü ölümsüz maddi hasarlı kazaların olduğu bir bulvar haline geldi. Gün geçmiyorki kaza haberi gelmesin. Tedbir hakgetire hadi Allah rastgetire bu bulvara salavat ile çıkıyoruz. Sağdan yavaş gitseniz en sağa parketmiş araçlar arkalarına bakmadan veya yola çıkmak için çok beklemekten sıkılanlar zart diye çıkıyorlar. Orta şeritten gitsen makas atıyorlar, sol şerit Michael Schumacher’ lerin. Formula 1 pisti.

Antalya’ya giderken Denizli içerisinden (şehirler arası bağlantı bulvarı) geçiyorum. Bu bulvarın yan yolları ayrıca yan yol olmayan yerlerde sapaklarda sığınma dönüşleri var bizim Mimarsinan’a göre daha planlı ve geniş. Bu yol yeni düzenlendi. Alt geçidlerin üstlerinde kameralar var yanlarında da 80 km levhaları var. 81 ile geçtin mi, iki gün sonra postacı kapıyı bir defa çalıyor, muhtar bizim muhtar olduğu için ısrarla çalıyor, olmadı gel ceza kağıdını al diyor. Manisa’da veya Denizli dışında oturup Denizli Büyükşehir Belediyesi’ni zengin eden çok. Denizliler uslanmışlar çünkü.

Bizde de belli noktalarda ara sıra keyfi olarak radar duruyor bilen 50-60, bilmeyen öğreniyor. Bakıyor radar yok vites küçültüp gazı kökleyip basıyor. Niye radar ara sıra nöbette onu da bilmiyorum. Vites küçültüp hızlanamayacağı aralıklarla sabit radarlar bu işi halleder.

Hatalı yapılmış virajlarda yoldan çıkma, takla atma, kayma gibi kazalar olduğunda adı değiştiriliyor. ‘Ölüm Virajı’ deniyor.

Mimarsinan Bulvarı’nın adı yakında  “Ölüme Giden Yol” olmasın o kötü söylemle anılmasın. Manisa’mızın gerdanlığı olacak dediğim yol, ‘İnci Gerdanlık’ olarak anılacakken  adı ‘Ölüm yolu’ olmamalı.

Sıradan bir haber gibi yerel gazetelerde okunan bunca ölümlü ölümsüz kazalara rağmen hala bir tedbir alınmıyorsa, (Bizim gazetede (Olay) haber vardı. Salihli’de bayram denetimi diye.) Bayramdan bayrama denetim yapmanın hiçbir anlamı yok.

Yolları planlamak, açmak, inşa etmek, adını koymak, etrafının imarını yapmak Belediye Meclisi’nin işi.

Ama asayişi, ulaşımın rahat akışını, konforlu sürüşü, kazasız belasız kullanılmasını sağlamak, Manisa Valiliği’nin dolayısıyla Emniyet Müdürlüğü’nün işi.

——————–

Mimarisiyle planlamasıyla ve yer seçimi ile Manisa’ya çok güzel bir Emniyet Müdürlüğü Binası yapıldı. Bu binanın önünde cep olmasına rağmen bazen caddeye kadar taşan araç parklanmaları oluyor, onları trafikte seyreden araçlardan korumak için yol kenarına kukalar konuluyor. Hem araçlar hem kukalar İzmir yönünden Manisa’ya girildiğinde böylesine güzel bir binanın önünde görüntü kirliliği yaratıyor, ayrıca kaza olmaması için hiçbir neden yok çünkü Alparslan Türkeş Köprüsü’nün üzerinden geçen araçlar ile köprü altındaki kavşaktan çıkan araçlar bu binanın kapı girişinin önündeki noktada kesişiyor.

MİMARSİNANManisa içerisinde her yolda görüntü kirliliği dubalar var ama 50 sene öncesinin planlaması. Bu bina yeni planlandı misafir araçlarının parkedeceği bir otopark düşünülmeliydi inşallah bir çözüm bulunur.

KİMSEYE ETMEM ŞİKAYET

Bugün şikayet hatlarını konuşalım. Evvela gazeteden bizim köşecikten başlayayım. Okuma alışkanlığımız yok diyoruz. Buna alışkanlık demeyelim; telaş, acelecilik, leb demeden leblebiyi öğrenme merakı, sabırsızlık, hemen neticeye gitme kaygısı, hikaye değil özünü öğrenme sevdası, ama okuduğunu anlatırken yarım yamalak bazen aslından uzaklaşılan anlatımlarla yanlış söylemler.

Uzun yazı yazmamaya çalışıyorum, yazıya şöyle bir göz gezdirip uzun yazılar okunmaz diye. Bizim köşede dar uzun, darlıktan sıkıntı olmuyor herhalde uzatmakta sıkıntı var. Bir kelime bir satır olunca okumak, kırk satır mı kırk katır mı ya dönüşüyor. Şiir mi? Nesir mi? Birinden biri olsa okununca anlaşılacak.

Uzunu okumuyorlar, çekip uzatılmış kısayı da okuyamıyorlar.

Kime halim arzadeyim, duyan da bir, gören de bir, susan ben olmayayım.

≠≠≠.   ≠≠≠.

Bu sadece okumada değil. Trafikte de böyle. Yayalar kırmızı ışıkta yolun ortasına kadar geliyor fırsat kollayıp boşlukta kelle koltukta karşıya geçiyor.  Yayaya öncelik ile haklı da olmaya başladılar, ters ters bakıyorlar

Bir kişi arabasından birini, bir yaşlıyı, hastayı, indiriyor veya eşya yüklüyor arkadaki sokağı inletiyor takılmış korna gibi bas bas bağırtıyor.  Bu manzaralara şehir içerisinde rastlıyoruz. Bazı sürücülerin arkadaşları yolda bir ıslık zank fren aç camı iki kolla yaslan açık cama başla sohbete “Ulan var ya çaksa gol olacak” “Sorma ya” muhabbetleri. Şehirler arası yolda sollamak için, makas atıp, bazen sağdan geçip, tabakhaneye gidiyor gibi aceleci olanları.

Al plakayı, ver gerekli yere.

Gerekli yer salıvere.

Sonra:

Adam sopayla dalıvere.

Sopa iyi, ya tabanca patlatıvere.

Azrail gelivere.

Sonra,

Yine salınıvere.

Onun için kimse

Şikayet etmeyivere.

Böyle giderse,

Adam olamayız zere.

Elektrikli otobüslerin tahsisli boyalı yollarında, şimdi yayalar yürüyor. Kaldırımda sokak geçişlerinde indi bindi oluyor ya. Burası düz, eller arkada, lakayt ve rahat yürüyor karşıdan toplu ulaşım aracı geliyor neredeyse çarpacak lütfen kaldırıma çıkıp bekliyor yine yola iniyor.

Bir suç alanı daha oluştu. Tahsisli yolda giden araçlar. Cezası 1002.-TL’miş. Gör de yazasın meğerki rastgele. O da affola.

Kaldrıma dört tekeri çıkarmış bir de karşısına geçip bakıyor, tekerler boşta kalmasın, düzgün parkettim mi diye. Yaya? Koca yol var, gözün doysun. Engelli, çocuk arabalı?

Ara sokak, dar yollarda, iki tekerin yani 50’şer cm sağlı sollu kaldırıma çıkılmasına izin verilebilir. (Çıkmakta sıkıntı da yok kaldırımlar alçak.)Yol dar, kaldırımlardan bir, en fazla iki insan yürüyebilir o da ağaç, levha, telefon panosu, kesilmiş ağaç çukuru, ıvır zıvır olmazsa. Yani ellişer santimi kullanılsa araçlar açısından yol rahatlar, yayalar açısından bir şey değişmez onlar zaten yolda yürüyor.

Otopark sorun. Ne kadar otopark yapsanız sorun bitmez. Şu anda merkezde beş adet otoparkta ikibine yakın araç parkedebiliyor. Cadde ve yollara da herhalde üç-dört bin araç parkettiğine göre Manisa’nın merkezinde Ulupark-Hatuniye arasında 5-6 bin araç var demektir. İkibin araçlık otopark beşbine çıkarılsa yollar boşalır mı? Hayır. Çıkarılabiir mi? Zor. Eski Garaj alanı otopark oldu, tam kapasite yani 1500 araç olmasa da 700-800 araç parkediyor. Çarşıda rahatlama oldu mu? Hayır.

Çözüm: Araçları depolamakta. Toplu ulaşım araçlarını alışkanlık edinmekte. Bisiklet, motosiklet kullanmakta. Yaya yürümekte. Eski Garaj-Manolya Meydanı arası 1500 metre. Karaköy-Hatuniye arası 1500 metre. 10 dakikada yürüyerek katedilebilir.

Aksi takdirde, yer bulma telaşı, sıkıntı, üzüntü, kavga cabası.

Bitmez.

TOPLU ULAŞIM

Kırmızılar ile aramızdaki platonik aşk da dün bir gelişme oldu. Aramıza karakedi girdi. İki yeşilden sonra beklediğim elektrikli otobüs geldi kullanım yani inmesi binmesi rahat düz ayak, adımını attın mı kaldırım, bir adımda ayağını merdiven çıkar gibi kaldırmadan otobüs.

Artık bu toplu ulaşım aracı bu otobüsleri sıklıkla kullanmaya başladım. Geçenlerde hastaneye gitmek için durakta bekliyoruz uzaktan geldiğini görünce beklediğimiz durakta kaldırımın ucuna geldik duracak diye beklerken geçiverdi. Aaaa diye bir ses bizde “Nolduki?” “El kaldırmadık.” “Hoppala.”

Toplu ulaşım araçlarında kullanılan bir diyalog şoförün yönetici olduğu monolog veya mizansen vardır. Haberlerde televizyon ekranlarında zaman zaman memleketim manzaralarını seyrediyoruz. Bu vesile ile diyalog repliklerine ısınmaya başladım. Ne olursa olsun şoföre komutu bildirmek lazım, rutin işi dur kalk yapmaktan bıkmış araç kullanıcısına el kaldırıp “Dur” demek lazım. Eğitim için eğitilmek şart. Bunu öğrenmiş oldum. Şimdi kibarca elimi şöyle belime kadar kaldırıp durduruyorum.

Öğrendiğim ikinci diyalog bugün %100 çevreci lâl kırmızısı elektrikli otobüsün içerisinde oldu. İneceğim durağa yaklaştığımda yerimden kalkıp ineceğim orta kapıya yaklaştım. Otobüs boş sayılır 5-6 kişi, kalkıp kapıda bekleyen bir tek ben varım aynadan da şoför beni görüyor çünkü ben de onu görüyorum. Dur düğmesine duracak diye basmadım. Hayatımda hiç kimseye yap et dur kalk diye komut veya emir kipi kullanmadım. Böyle bir alışkanlığım var küçümseyici aşağılayıcı emir kiplerini kullanmam. “Dur” ineceğim düğmesine basmadım. Basmadım ama ineceğimi gözüne soktum. Şoför komut almadığı için durağı geçerken düğmeye bastım. “Dayı düğmeye önceden bassana.” “Duracaksın diye bekliyordum, durmayınca düğmeye bastım.” Fazlada uzatmadım. Kapı açıldı arkamdan söyleniyordu ama ben de iniyordum anlayamadım.

İkinci bir diyalogu da öğrendim. Otobüs dolu olduğunda ayaktaki yolculardan kimin ineceğini göremez diyerek düğmeye basmayı anlarım da, yolcunun ineceğini gördüğün zamanlarda da düğmeye basacaksınız demekki. Aslında usta maymun kırbaç istemez derler ama şoför dur, kalk, devam et, gibi komutları bekliyor. Onlarında değişime ayak uydurması gerekli.

Elektrikli otobüsler, modern, çağdaş, karbon salınımsız, çevreci, konforlu bir araç, değişime uygun, ben de değişime ayak uydurmak için kullanmaya çalışıyorum. Ayrıca bu araçları kullanan şoförlere eğitim de veriliyor ama, aracı nasıl kullanacağının eğitiminin yanında: Eski köy otobüsü değil bunlar, dolmuş hiç değil, değnekçiler nasıl kalktıysa o devirlerdeki racon ayakları da kalkmalı. “Konuşmalarınıza hitaplarınıza…” deyip bunun da eğitimi verilmeli.

Sanki değişim trafikte başlamalı neden derseniz her türlü olay; kavga, kaza, bela, küfürleşme, sertleşme, hakaret, levye golf sopası muhabbetleri, saygısızlık, burada yapılıyor.

Manisa Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Master Planı yaptı. Tabii bu planda yoktur ama olmalıydı! Kırmızı ışıkta araçlar duruyor da yayalar durmuyor. Bilhassa Manolya Meydanı’ndaki ışıklarda Manisa merkezi’nde her yerde. Caddenin ortasına öyle böyle geliyor bir kişi de değil bir grup. Sürü demek yerinde olur. Yolun ortasında kafalar sağa sola dönük fırsat kolluyor sürücülerden biri sallanıyorsa hemen önüne atlıyorlar. Kaldırımdan yolun ortası sekiz adım 50 metrelik bulvar mı geçiyorsunuz mübarekler. Yolun ortasına kelle koltukta gelince sekiz adım önde nereye gidiyorsun? Dilim varmıyor.

Bir karmaşa, keşmekeş, kırmızı kime, yeşil kime, haklıymış gibi, afra tafralar. Bu düpedüz saygısızlık. Köyden indim şehire, eltimgillere gidiyorum muhabbetleri.  

Yayaya öncelik, sokak arasından çıkan araçlara ana yolda seyrederken yol vermek, yolun sağından parkettiği yerden çıkacak sinyal vermiş hafif burnunu çıkarmış arkadan gelen burnunu sokuyor çıkmasın da geçeyim hezeyanları. Hem yayaya saygı, hem araç sürenlere saygı göstermeye alışmalıyız. Daha dün haberlerde araç sürücüsü aracından inip yayayı hastanelik etti. Bu ne öfke böyle? Yolun ortasında dur, trafiği kilitle, yayayı yakala, döv, hastaneye gidecek kadar hem de.

Tabii trafikte başlayalım derken bir şeyi daha başlatmak gerek:

Olay yaratan sürücüleri ifadelerini almak için karakola, savcıya, götür ve salıver. Olmadı işte. “Kırk katır mı, kırk satır mı?” Demek lazım. Olayı yapanın yanında kâr kalmamalı. Olayı yaratmadan önce yaratacak olan düşünmeli “Şimdi git karakola, oradan savcıya, nezarete, mahkemeye çıkacağım diye günlerce bekle, sonra bi tomarda para cezası, vazgeç kardeşim” Demeli kendi kendine. Bu iş ancak böyle düzelir. Değişim bu şekilde terbiye edilmekle  başlar.

Değişimin başlıca unsuru insanların birbirlerine saygı duyması, saygı göstermesi.

Saygı=Terbiye. Kesmiyor.  Saygı=Ceza Bu kesiyor.

Ekonomik sıkıntı, kriz;

Tam zamanı.

Devlete para lazım.

Vatandaşta para yok.

DEĞİŞİM ZAMANI

Sabah 07.00, en az 25 yaş ve üstünde, arkasından çıkan Şirket-i Hayriye vapurlarından çıkan duman gibi duman dumana giden aracı görünmez yaparken kendini belli etmek için kornaya hem de havalısından basıyor. Bir tane değil.

Kırmızı Köprü’de kırmızı yandı mı konvoy Sultan Camii Meydanı’na kadar uzuyor. Motor sesi öyle ki konvoydaki araçlar oturma odasından geçiyor sanırsınız. O kadar ki şoförün bir el sallamadığı kalıyor.

Vardiya şehri deyip kınamam bundandır. Bir zaman sonra konvoydaki araçlarla öyle aşina oluyorsunuzki motor sesinden, havalı kornasından araçları görmeden tanıyorsunuz.

Bu gar garlar sabah başlıyor her sekiz saatte bir İzmir Caddesi, çile bülbülüm çile. Bu yüzden sanayi tarafından gelirken yıllardan beri kesinlikle İzmir Caddesi’ne girmem, bir de kırmızı ışık hastalığı var. Karayollarının önünde BEKLE. Çocuk hastanesi kavşağında BEKLE. Akmescid dönüşünde BEKLE. Şeyh Fenari Camisi’nde BEKLE. İki Lüleli Camisi’ne gelmeden BEKLE. Kırmızı Köprü’de BEKLE. Çile şarkısı en son nasıl bitiyordu? “Allah” demekle. İlk kırmızıdan sonra Kırmızı Köprü’ye kadar katedilen yolun uzunluğu 1500 metre. 250 metrede bir bekliyoruz. Aslında, TEST EDİLSE FASILALI IŞIK İLE GEÇİLEBİLİR. Konvoy oluşmaz, ulaşım planı amacına ulaşmış olur. Trafiğin yoğun olduğu saatlerde kırmızı haklı görülebilir.

Tek yön uygulamasının başladığı günün ertesi Cumartesi sabahı evde bir sessizlik, sakinlik, konuştuğumuzu anlıyoruz, televizyonu dinleyebiliyoruz, çalan kapıyı duyabiliyoruz. İnanın bunların hepsi doğru. İzmir caddesine girmediğim gibi evde cadde tarafında da oturmuyordum.

Şaşırdım, balkona çıkıp baktım. Aaa araç geçmiyor. Yılbaşının ertesi günü gibi, eski nüfus sayımları gibi, kimse yok, sessiz sakin, arada bi araba geçiyor. Seyrine doyamadım.  Yolda boş ya, Kırmızı Köprü’den sonra son çıkış, ışıktan kopan yolda da kopuyor.

İlk günü, alışamadılar herhalde bu tarafa İzmir Caddesi’ne yönelmiyorlar dedim. Bugün üç ay oldu aynı sakinlik. Ya Doğu Caddesi o da aynı sakinliği paylaşmış. Daha önce caddede karşıdan karşıya geçmek için kelleyi koltuğa alıyorduk. ‘Yayaya öncelik’ kelleyi koltuktan kurtarır dedik olmadı.

Kırmızılar çare oldu. Sessiz, koca alamet ama arap rakkaseleri gibi kıvrılıyor yılan gibi, balkondan bakınca, gücün verdiği bir sakinlik. Elektrikli Otobüs. Bir diğer adı haşmet. Ben bu yazıyı yazdığımda bu otobüslerin babası geldi yollara, kırmızı yılanların şahmeranı. 25 metre, sollayamazsın, git git bitmiyor. O da biliyor sollanamayacağını  tersine tersine gidiyor.

Artık toplu taşımada uyuklamak yok, esneyenlere ters bakıyorlar. Duraklara gelmesi dakikasında, ulaşacağı yere varış süresi yarı yarıya düştü. Şimdi iş bizlere de düştü.

Toplu ulaşıma alışmalıyız:

Akaryakıt pahalı, her geçen gün zamlanıyor diyoruz. Park yeri bulamıyoruz otopark sıkıntısı had safhada diyoruz. Yollar karıştı bu düzene alışamadık deyip kendi aracımızla sürdüğümüz saltanatı devam ettirelim istiyoruz.

Ayrıca bir şeyi daha ıskalıyoruz. Boyalı yolların temizliğini:

Her gün sabah akşam süpürme aracı ile süpürülüp temizleniyor, caddeler pırıl pırıl. Bu yollarda parklanma varken bırakın temizleme aracını çöpçünün süpürgesi araç aralarına altlarına girmiyordu bazı işini seven çöpçü kardeşlerimiz iki seksen uzanıp çeri çöpü almaya çalışıyordu ama nafile, yuttuğumuz toz toprak araçların altında katmerleniyordu.

Yolun tozu yetmezmiş gibi sağolsun esnafımız dükkanının önünü, kaldırımı süpürüyor yolun kenarına halının altına gibi araçların altına kakıtıyorlardı. Şimdi onlarda süpürme aracının kovasında. Toz yok, ruganlar pırıl.  

Artık devir ekonomi devri.

Devir birlik ve beraberlik devri.

Sıkıntıların üstesinden gelme, bu güzel şehrimizde hep birlikte birbirimize gürültüsüz, patırsısız, saygı, sevgi, inanç ve güven içerisinde yaşama devri.

Manisa’da değişim istiyoruz.

Spor alanları, kültür salonları, müzeler, kütüphaneler, yeşil alanlar, parklar, sosyal alanlar, kamusal mekanlar, bisiklet yolları, yürüyüş parkurları, yeme içme mekanları… istiyoruz. Kısaca Manisa’mız değişsin modern çağdaş bir kent olsun, önümüzdeki dönemde bu anlamda daha çok yatırım alalım istiyoruz.

O zaman, madem ki değişim zamanı, değişim rüzgarları essin istiyoruz, bizler de bu rüzgarlara kapılıp kendimizi değiştireceğiz.

İşte Şimdi, Değişim Zamanı.