Bozköy Deresi; Bozköy’ün köy olduğu zamanlarda Spil’in çamlık alanından çıkar önce dik vadiden bazen çağlayarak hızlıca, Bozköy’ün en batısına geldiğinde sürükleyip getirdiği çakıl taşları arasından çağıldayarak berrak bir şekilde tertemiz akardı. Bozköy sınırlarından çıktığında şimdiki Adliye ve Emniyet Müdürlüğü’nden çok önceleri Topraksu Gediz Planlama binalarının yanından İzmir-Bursa Sür’at Yolu’nun (Mimarsinan Bulvarı) altından, Tevfik Lav Spor Tesisleri ile Migros’un arasından akarken yatağında sürüklediği çakılları buralara bırakırdı. O zamanlar; Manisa Büyükşehir Belediyemizin spor tesislerine adını verdiği Rahmetli Tevfik Lav o yıllarda yeni doğmuş, Migros, kapalı kasa kamyonet arkasında sokak sokak dolaşıp arka kapılarını açarak ilk defa İstanbul’da bakkaliye ürünleri satma işine henüz başlamamıştı.
Migros’un hemen yakınına DSİ Müdürlüğü Bozköy Deresi’nin taşkınlarını önlemek için yüksekçe bir sed yapmış, seddin üzerindeki yoldan Horozköy’e gidilirdi. Bu seddin sınırlayarak aktığı Bozköy Deresi burada yaygın bir şekilde akarken taşıdığı çakıllar bu bölgeye birikirdi. Çakıllar at arabalarına küreklerle doldurulur Manisa içindeki inşaatlarda elle karılan bir veya iki katlı evlerin betonlarında kullanılırdı. Katlar arttığı zamanlar geldiğinde kamyonlar yazın kuru olan dere yatağının içine girer köstebek gibi dere yatağını oyarak aldıkları çakıllar ile bu defa betoniyer ile karılarak yapılan betonları dört beş katlı inşaatlarda kullanırlardı. Migros’un olduğu yer biraz belediye biraz da vatandaşın kullandığı çöplük alanıydı. Çöplerin bir çoğunu su alıp götürsün diye, derenin içinden alınan çakıl oyuklarından dolayı içeriye giremedikleri için dere yatağının kenarına atılırdı.
1970’den itibaren Küçük Sanayi Sitesi için kamulaştırma çalışmaları başladığında bu bölgeler Organize Sanayi Bölgesi’ne kadar bağlık bahçelikti. Bol sulu lezzetli Papaz eriklerin, al renkli iri Napolyon kirazların, sapsarı iri taneli salkımlarından bal akan Sultani’ye üzümlerin, kokusu bağı saran Misket üzümlerin, Morumsu Şam üzümlerin, Çengelcik armutların, Lop ve Bardacık incirlerin, aromalı Diş Bademi ağaçlarının, sonbaharda yedisinden yetmiş rengine kadar bürünen Çitlembik ağaçlarının, şakıyan Saka kuşlarının nesli tükenmiş Sarıasma’ların, empresyonist ressamların dahi boyayamadığı sivri uzun gagalı Arı kuşlarının, yumruktan küçük Kızılgerdan Nar bülbülerinin, insancıl Boz renkli Serçelerin, sofralık siyah zeytinlerinin yetiştiği, bunları seven kaçarken bed sesleri ama eşine kur yaparken türlü nağmeler döktüğü, çıkardığı sesler ile güzel ötüşlü Karatavuk’ların, adını sayamadığım ama çocukluğumda arkalarından sapanta ile koşarken benimle dalga geçen güzel renkli, bol ötüşlü kuşların yaşadığı bölgeydi. Bozköy Deresi, Safrançayı, Karaçay buraları sularıyla besler, tüm tabiata hayat verirlerdi.
Düşünce Adamı derviş edalı Mimar Turgut Cansever “İnsan kenti yaratır” der. Dereleri beton duvarlar ile sınırladık hatta örttük, ağaçları, tabiatı körelttik, toprağı dahi kent malzemeleri ile asfalt, beton ile kapattık. Ne tabiat ne insanlık nefes alamıyor artık. Yolumuzdan saptık, neyse biz yazımızdan sapmayalım.
Rahmetli Ertuğrul Dayıoğlu’nun ilk belediye başkanlığı döneminde bacasından kapkara dumanlar çıkan asfalt şantiyesini çöplüğü kaldırıp buraya kurmuştu. Buradan 1980’li yıllarda yapımına başlanan Saruhan Oteli’ne doğuya doğru sür’at yolu boyunca yürüdüğümüzde; yakın zamanda hakkın rahmetine kavuşan 1977 dönemi Manisa Belediye Başkanı olan Rahmetli Ersan Atılgan Laleli’nin altyapısını ihale ettiğinde bu bölge, Gecekondu Önleme Bölgesi adı altında yeni yeni yapılaşmaya başlamıştı. Saruhan Otel’in ön tarafında gruplar halinde açık alışveriş merkezi gibi işyerleri vardı. Murat 124, Kartal, Şahin gibi sözde modeli değişmiş arabalar ile 12-9 gibi rakamların model olduğu Reno marka araçlardan başka araç bilmediğimizden, Merhum Başbakan Turgut Özal’ın ekonomi reformu ile yurt dışından araçlar ithal edildiğinde otomatik vitesli, otomatik kapı ve camlı araçları tanıdık. Bahsi geçen işyerlerin birinde Arif Koşar Japon malı Mazda showroom’u açmıştı. Böylelikle araç piyasasında yeni bir dönem başlamıştı. Bu işyerleri bir zaman sonra yıkıldı, boş alan olarak kaldı. En son Lunapark olarak kullanılan bu alana 2010 yılında Çanakkale Müzesi ve Atatürk Sergi salonu yapıldı. Bu alana bitişik Manisa Prime inşaatı başladı. Komşu parselde 2014-15 yıllarında Manisa’nın ilk AVM’si olan Magnesia açıldı.
Magnesia’ya komşu olan bu parselde otel, yeme içme mekanlarının ağırlıklı olduğu AVM’den oluşan ‘Manisa Prime’ kompleksinde bulunan Manisa Büyükşehir Belediyesi binasının inşaat çalışmalarında son aşamaya gelindi. Manisa Ticaret Odası’ndan kiralık olarak kullandığı binasından bugünlerde taşınacak. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ün çok yakından takip ettiği modern bina, günümüz teknolojisine uygun olarak donatıldı. Büyükşehir hizmet birimlerinin tümünün il genelinde hizmet vereceği binası ile birlikte ‘Manisa Prime’ kompleksi yaz başlarında tamamlandığında, Manisa’mıza çok büyük katma değer sağlayacağı gibi aynı zamanda Manisa’mızın görünen modern yüzü ile birlikte, Süreyya Piknik Alanı’ndan Gediz Köprüsü Kavşağı’na kadar uzanan Mimarsinan Bulvarı, Yeni İmar Planı ile Manisa’mızın parlayan gerdanlığı olacaktır.
Gediz kıyısında bağımız çok önceleri tarlayken Gediz yatak değiştirdiğinde birkaç yıl Gediz’in yatağının, sularının, altında kalırmış. Tekrar eski yatağına döndüğünde her tarla sahibi komşular adımlayarak ağaçlardan nirengi noktaları seçerek sınırları tespit ederlermiş hatta bu tespit esnasında komşusunun bizim tarlaya girdiğini söyleyen dedeme komşusu yahu sende bir adım öteye gidiver demesi, o yıllarda tarlanın değerinin ürünün ederinin bir hükmünün olmadığını anlıyoruz.
Bu tarlamızı babam bağ yaptı hem de ne zorluklarla Manisa’ya 10 km mesafedeydi çoğu zaman yaya olarak giderdi. Benim çocukluğumun anılarında öneml yer tutan yaz günleri, bağbozumu hatıraları, komşularla yenilen yemekler, edilen sohbetler, tek haneli bağ evimiz, terasında babamla birlikte yıldızları seyrettiğimiz, üzümü kuruttuğumuz sergisine üzüm çuvallarını tıka basa doldurup doldurup ağızlarını babamın çuvaldız ve keten ipliğiyle dikişleri, herbir çuvalı yere yatırırken babamın keyifli yüz ifadesi hala gözlerimin önündedir. Akşamki kastra yemeğinden sonra tulumba suyuyla soğutulmuş üzümleri, yıldızların altında terasta yediğimiz müstesna gecelerde babam keyfe gelir Van ve Menemen’de iki defa yaptığı askerlik hatıralarını anlatır. Efkarlanır “Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım, gönüle uçmak düştü bir kanad bulamadım.” Şarkısını söylerken gözleri dolar, Van’daki hatıraları gözlerinin önüne gelir, ayaklarında asker potinleriyle günlerce kilometrelerce yürüyüp ayakların şiştiği potinlerin kuruyup sıktığı, herbir askerin ayaklarının potinler içinde kanayıp yaralar bağladığını anlatırdı.
Çocukluğunun yokluklarını, yoksullukları, olmayan kömürü, bulunmayan lamba şişesini, katık edilen kuru ekmeği, 1912 doğumlu babam savaş yıllarının acılarını, salgın hastalıklarla geçirilen zamanları, doktorların fedakarlıklarını, yardımlaşma ve dayanışmaları, komşulukları, anlatırdı.
İşte bu anılarımın olduğu bağımızı babam yetiştirirken ben de yanında oturur toprakla oynardım, yardım etmeye çalışırdım. Babam arada bir işi bırakır toprakta gördüğü bir otu yolardı. Onları yolar bir yere toplardı. Meraklı bakışlarımdan “Oğlum bu ayrık otudur, bu toprağı sararsa mahsül yetişmez başka bitki bile çıkmaz bu toprağı sarar gider toplayıp yakmazsan kışın kurur baharda yeşerir yine her yeri sarar derdi. Ayrık otu yerde sürünür gibi gelişir her eklem yerinden toprağa kökler salar bu onu daha güçlü kılar diğer yer bitkileriyle mücadelede onları yok ederdi.
Artık onların toprakta yetişmeleri söz konusu değildir çünkü ayrık otlarına ilaçlar atılıp kurutulması sağlanmıştır. Ayrık otları hayatımızın her döneminde hep vardır; hemen yanıbaşımızda, köşe başında, kuyrukta, trafikte, işimizde gücümüzde, toplulukta, toplumda çok var. Hem de öyle yolmakla, toplayıp yakmakla, ilaçlamakla yok edilemeyecek kadar.
Kısa boylu ama keskin bakışlı, burma bıyıkları ile kalın siyah kaşları yakışıklılığını pekiştirirken sekiz köşeli kasketi, bir cebinden diğerine sarkan köstekli saatin gümüş zincirli cepken yeleği, külot pantolonun dizden aşağısının içine sokulmuş körüklü çizmeleri ona ayrıca bir bıçkınlık veriyordu.
At arabasının kasasından tekerine kadar, çiçek motifleri ile boyanarak süslenmiş ahşaplarını bibirine bağlayan burulmuş, bükülmüş onlara da katlı çiçek motif benzerliği verilmiş demir parçacıkları, tekerleklerle dingilin bağlandığı yerde tekerin, her dönüşünde arnavut kaldırımı taşlarda eğrilip bükülürken çıkardığı dingil sesi. Bu ses adeta ustasını çağrıştıran özel sestir.

Beyaz ama sarımtrak yeleli besili kula kırmızısı at, bu güzel arabayı bir eda bir ahenk ile çeker. Arabanın rengarenk boyalı ata doğru uzanan okları atın boyunluğuna bağlandığı yerde, ayrıca gövdesine endam veren koşumlarından kalın derinin ucuna bağlanmış aşağıya sarkan kırmızı ağırlıklı renkli yün püsküller atın her adım atışında salınırlarken arabacının kırbacı havada şaklar. At kendisine değmeyen bu kırbaç sesinin bir keyif narası olduğunu bilir, sahibinin keyifli olduğunu anlar daha bir alımlı adımlar atarak boynunu gergin duran dizginlere bağlı olarak öyle bir kavislendirirki ortaya çıkan terli boynunu güneşle parlatır. Başı, ileri atılan adımlarının havada doksan derece duruşu ile alnına değecek gibi bir uyumla dizlerine doğru iner kalkar.
Metaksazın kahvesinden alınan tahta sandalyeler ile yüklü olan at arabası Karaköy Kahvehaneleri’nin önünden karaköylülerinin dediği İki Lüleli Camisi’nin (Hacı Yahya Camisi) yanındaki sokaktan yukarı doğru Arapalan yokuşunu tırmanmaya başlamıştır. Dar sokaktan çıktıktan sonra çınarların gölgelediği, tek katlı, kerpiç duvarlı, basık kapılı, cam ölçülerine göre şekillenmiş küçük pencereli, çingene kiremidi kaplı çatılarının ağırlığı ile çökmüş gibi duran alçak evlerin çevrelediği meydana gelmiştir. Meydanın güneybatısındaki Defterdar Mahmut Efendi Camisi’nden gelen mevlüt sesi, köşesindeki Pürnefes Çelebi Çeşmesi’nin çağlar gibi akan su sesi ile ulvi bir anlam kazanırken meydanda oynayan çocukların şamataları, komşuların telaşla sağa sola koşuşturmaları, birbirlerine iş buyurmaları ile düğün evinin meydana bakan yüzündeki albayrak nazlı nazlı dalgalanırken tatlı bir heyecanın başlayacağını gösteriyordu.
Uzun yaz günlerinin sıcağı Spil’in eteklerine çekilirken Akşam ezanından sonra her komşu evden getirilmiş meydanda yenilen düğün yemeklerinden sonra davulun tokmağından önce bızbız sesi tıngırdamaya başlar. Zurnacı ses ayarı yaparken arada bir zırt gibi ses çıkarırken heyecanı işaret eder. Zurnacı sabahtan kulağına taktığı kırmızı gülü solmuş kulağından yanağına doğru sarkmasına rağmen havasından birşey kaybetmemiştir. Artık, davul tokmakla buluştuğundaki dom dom sesiyle araya giren bızbız sesini zurnacının şişmiş yanaklarının havası inerken zurnasını havaya kaldırırkenki tiz sesi bastırır.
Masalar toplanmış tahta sandalyeler dizilmeye başlamıştır. Mahallenin çocukları ön sandalyelere oturup oturup kalkarken aralarındaki oyunları ile damat ve gelinin taklitlerini yaparak kendi kendilerine eğlence yaratıp gülmekten kırılmaktadırlar. Artık sandalyelere oturmaya başlayan davetliler ile akşam serinliği meydana çökerken düğün havası ısınmaya başlamıştır…
O yıllarda düğünlerin çoğu böyle yapılırken ayrıca iki salon vardı. Biri Orduevi diğeri Sümerbank Mensucat Fabrikası’nın düğün ve nişanlarda salona dönüşen yemekhanesiydi. Orduevinde düğünlerden farklı olarak yılbaşı baloları yapılır kadınlar giyim ve saç şekilleriyle çok güzel zarif görünürlerken erkekler de takım elbise, kravatları bazen papyonları ile tam bir centilmendiler. Orduevinin askerlerden oluşan orkestrası dans müzikleri çalarken, asker solistin gurbette özlediği sevgilisi aklına gelir Frank Sinatra’nın My Way’i, Strangers in the night’ı, Nat King Cole’un Unforgettable’ı, Charles Aznavour’n Hier encore’u, (Daha dün yirmi yaşındaydım, zamanla oynaşır hayattan tat alırdım….. ) diyerek başlayan romantik şarkıları söylerdi.
İşte o devirlerde yapılan düğünlerimizde, coşkudan eğlenceden ziyade birlikte olmak ve birlikte eğlenmek heyecanı yaşanırdı. Düğün ve bayramlık kıyafetler sandıklardan, dolaplardan çıkarılır bir özenle düğüne hazırlanılırdı. Bu kıyafetler her zaman giyilmez özel günlere saklanırdı. Yokluğun, yoksulluğun yarattığı savaş yıllarını yaşamış olan halk, gösterişten uzak, herşeyin kıymetini bilir, elindekileri itina ile kullanırlardı. Eğlenceleri dahi bu gibi günlerin haricinde sınırlıydı.
Soma, kömür karasının arkasındaki cevher. Madenleri, maden kazaları, mahkemeleri, acıklı hayatları, madenci heykeli ve son olarak hala acılarının sarılamadığı 301 madencinin kederli hayat hikayeleri, aileleri. Bunlar gerçeklerimiz. Bir başka gerçeğimiz bunların çok gerilerinde tarihin sayfalarına sıkışmış duruyor olması. Anadolu yaşayış, geleneği, kültürünü, yerleşim alanlarını, köyleri, evleri, mimarisi, sosyolojik yapılarını, analiz ve özgeçmişlerini, turizme kazandıramamamız.
İşte Soma kömürünün arkasındaki gerçekler. Soma Çarşısı; geleneksel ahi adabının izlerinin hala durduğu esnaf yapısı ve işyerlerinin mimari karakteri sokak dokusu, camisi, hanı, hamamı hala yaşıyor yaşamayan kaybolmuşların da ortaya çıkarılmasını ekonomiyi canlı tutacak eski alışveriş mekanları ve çarşı tarihinin yaşatılması gereken, Kentsel Sit olabilecek alanı.
Hıdırbey Camisi’nin hala capcanlı duran, süsleme motifleri parlayan boyaları ile görülmeye değer olan, geleneksel mimari yapısıyla ayakta duran cami bu dahi kendi başına bir kültür hazinesi, bir diğeri Damgacı Cami’si, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün restore ettiği yakın zamanda tamamlanacak olan bu cami 500 yıllık Anadolu camilerinin karakteristik özelliğini taşıyor. Kerpiç, taş, ahşap karışımını akla çağrıştırdığı kaba yapı malzemelerinin burada can bulduğu incelip incelip nakış gibi işlendiği bir cami, Hıdırbey’den çok önce kalem işi sanatkarlarının süslediği bir lokma bir hırka derviş adabıyla yaptıkları süslemelerden oluşuyor.
Bir diğerinin hikayesini yıllar önce yazmış ve fotoğraflamış hatta resimlemiş olduğum (Tarhala) Darkale Köyü onun yıllar önceki hikayesi aşağıda anlatılıyor ancak ilk tanıdığım yıllardan beri bir çivi dahi çakılamayan, hatta bazı siyasi ayak oyunlarına kurban edilerek bir türlü hazırlanamayan ‘Koruma Amaçlı İmar Planı’nın’ yapılamaması ve kentsel sit ilan edilememesi dolayısıyla korunamaması. Bir çok şahıs, kurum, dernek öncülük etsede her biri mücadeleyi bayrağı yere düşürerek kaybetmişlerdir. Oysa bu milli bir mesele. Herkes, Bursa Cumalikızık, Selçuk Şirinköy, Safranbolu evleri ile kıyaslıyor. Bu saydıklarımın herbiri bölge kültürlerini yansıtması yaşatması açısından çok önemli köyler, evler ancak, Darkale köyünün dokusu hiçbir Anadolu köy yerleşimine benzememekte komşuluğun iç içe geçtiği hatta sokak çeşmesinin sokakta mı evin bahçesinde mi olduğunun ayırt edilemeyeceği kadar dokunmuş bir plan, odaların köprü, köprülerin ev komşusu olduğu bir yerleşim, adını aldığı Tarhala tarihi, restore edilmeyi bekleyen köy camisinin avlusunda minaresinin gövdesinde bazı evlerin duvarlarında emanet olarak durmakta Soma’da yapılması gereken kent müzesinde sergilenmeyi beklemektedir.
Soma’nın, yeni yapılan çevre yoluyla İzmir-Çanakkale bağlantısı ile İstanbul’a ulaşımı konforlu hale gelmiştir. Bu bölgede yapılması planlanan İhtisas Organize Sanayi Bölgesi yine 100 binlik planlarda hazırlanan Çandarlı limanıyla dünyaya açılacaktır.
Tüm bunlara hazırlıklı olması için Soma üzerine düşeni yapmalı turizmiyle ülkemize, dünyaya açılan penceresini ardına kadar açmaya hazır olmalı.29.12.2020
TARHALA, NEDEN ŞİMDİ DARKALE ?
Akşamdan kararımı vermiştim. Yarın Pazar merak ettiğim bu yeri gidip görmeliyim diyordum kendi kendime.
Sabah hava bulanık olmasına rağmen yani bulutların arzı endam ettiği bir sahneydi gökyüzü. Olsun önümde ki günlerin programını düşününce gidecek gün kalmıyor idi. Bir an önce görmem gerektiği bilhassa Manisa’ya bu kadar yakın bir yeri nasıl bu yaşıma kadar duymadım görmedim diye hayıflanıyordum.
Öğleye doğru yakın aile dostlarımızdan birilerini de alarak yola çıktığımızda saat 13.00 ü gösteriyor idi. Yağmur önümüzden gidiyor,hava kah kararıyor kah güneş açıyor bazen arabanın camına yağmur düşüyor, bazen de arabamız önümüzde ki yağmur birikintilerine giriyor idi. Acaba bu karanlık havada nasıl fotoğraf çekeceğim diye düşünüyor, eşime ikide bir makinenin şarjı tamam mı diye soruyordum.

Yakınlaşmıştık. Soma’yı sevmezdim kömür yatağı ve havayı kirleten santralından dolayı. Onun için duymamıştım Darkale’yi. Soma’ya girişte yağmurun burada bir hayli oyalandığı yollarda ki çamur ve su birikintilerinden anlaşılıyor idi. Yolu bilmediğimden girişte sordum. Darkale’yi tarif eden biraz düşündü çünkü Soma’nın içinden sapacaktım, kolay yolu düşünüyor idi. O düşünürken levha yok mu diye sordum. Yokmuş. Heyecanım daha da arttı demek bakir bir yer.
Tamam tamam deyip hemen tarife uygun yola düştüm. Önce sola sonra sağa tekrar sağ derken yokuşu tırmanmağa başladım internetten baktığım yola benziyor idi doğru yolda idik. Ağaçlıklı dar yeni yapılmış asfalt yoldan kalbim daha bir başka atıyor idi. Köyün girişinde ki kırk oluğu camiyi arabanın içinden şöyle bir baktım dönüşte incelerim dedim. Rampayı sardım köye girmek için araba girer girmez dar yola girmiştim durdum. Yaya yürüyüp vakit kaybetmektense en yakın mesafede dururum diyordum. Meğer en yakın yer durduğum yermiş.

Hemen indim kimseyi beklemeden makinemi alarak daldım Darkale’nin girilmez daracık sokaklarına aman yarabbim bu nasıl bir yer. Sokakta mıyım? Eve mi giriyorum? Bu kapı sokak kapısı mı? Evin bahçe kapısı mı? Oda ne, evin üst katında ki oda köprü olmuş altından geçiyorsunuz. Evler ile sokaklar, komşular, bu kadar mı iç içe olur. Bir oylum girinti olmuş, girinti kapı olmuş. Saçaklar gökyüzünü örtüyor bazılarının arasından arkada ki sarp kayalar gözüküyor. Kafanı çok geriye atarsan gökyüzünü göreyim diye bir başka saçağa başın değecek sanki. Yokuşun sonu diyorsun, sağın bir başka yol bir başka yokuş, oda yine köprü olmuş. Altında ki ahşap kirişler bütün çıplaklığı ile dostça geçit veriyor. Bu köprü odanın penceresinden uzatsalar elini şapkanı alacaklar kafandan. Bir cumba karşı komşunun duvarına dayanmış taze yaptığın böreği buradan ver komşuna sabah temizliğinde anlat akşam olanları.

Dönüyorsun köşe diyorsun, bir daha dön, bir daha dön, taş duvarlar birbirine baka baka dönüyor. Tamam sokağın açılışını gördüm dediğin anda hemen yakınında karşı ev. Eve mi gireceğim şimdi diyorsun? Sokak bitmemiş bir daha dönüyorsun bir kapı daha artık gireyim hal hatır sorayım görmemezlik yapılası değil. Bu nasıl bir yer dediğinde sokak çeşmesi seni karşılıyor kurnasız, sessiz, taşı kaymış. Bu kadar yakınsa her şey, çeşme niye sokakta. O da uzak değil ki. Çeşmede sokak gibi, kapı gibi, köprü geçişler gibi, ortak. Evler bir olmuş, sokaklar evin koridoru, oylumlar bahçesi, evler odalar olmuş insanlar bir aile olmuş bunlar bir aile galiba tam ataerkil bir aile yapısı.
Tam inerken bir yokuştan. O da ne? Minare.
Evlerin arasında, kim bu ölçüleri seçmiş, rengi de evler gibi, yuvarlak olmasa bedeni seçilemeyecek. Bu kadar mı Darkale’li olunur.
O da uymuş bu yaşantıya öylece bakıyor.
Neden uymasın ki o da burada yaşıyor.
Bakınca yokuşun başından ev gibi
Yaklaşınca görüyorsun camiyi,
Kemerli eyvanı ufacık bahçesi,
Tepesi yuvarlak minaresi.
Yokuşta durunca seninle aynı boyda,
Altına gidince Allah Allah
Arka tepelere meydan okuyor hoyratça.
Arkasını yaslamış bir başka duvara
Alemin de ay yıldız duruyor hala.
Dönünce bir daha köyün dışına çıktık sanki vadiye bakan evler bunlar. Sokak yok vadi olmuş. Kuş cıvıltılarının arasından bir “tak tak” sesi seslendik “kolay gelsin”. Duydular bizi, üst katta ahşap kafesli hayattan uzattılar başlarını. Belli ki yabancıya alışıklar güler yüzle seslendiler “hoş geldiniz buyurun.” Hem evlerin içini merak ediyor hem de bir soluklanalım dedik.
-İşiniz vardır girmeyelim
-Zeytin kırıyoruz olsun buyurun.
-Hadi siz girin. Dedik hanımlarımıza.
Ben hala hayretler içerisinde arkam vadi önüm evlerin çatısında kale gibi sarp kayalar. “Darkale bundan mı?” demişler diye geçiriyorum içinden.
Yürüdük biraz daha. Sağımız vadi, solumuz cumbalı vadiye atlayacak gibi duran evlerin önünden.
Bitmişti köy arkama bakınca.
Ne kadar da yıpranmışlar, boşalınca içleri küsmüşler, yaşamanın anlamsız olduğunu hala birbirlerine yaslanarak adeta birbirlerini teselli edercesine anlatıyorlar. Ya anlatıyorlar ya da birbirlerine destek oluyorlar sanki.
Hepsi kırk elli hane sayması zorda olsa.
Hüzün çöktü içime
Heyecanımın yerine
Yazık, dostların terk etmesi zamanı.
Zamanı arayacaklar, arayacaklar buraları.
Döndüklerinde bulamayacaklar bu bekleşen dostları
Bulamayacaklar tepeden kopup gelen vadide yankılanan rüzgarı
Sokaklarda oturan komşuları,
Bahçelerden sarkan narları.
NOT: 15.Ocak.2012’de yazmışım. Bir hafta önce gittiğimde biraz daha yıpranmış gördüm evleri. Tescilli evleri var ama böyle korunmuyor yıkılmaya terkedilmiş. Arsaları kıymetli de değil yıkılıp yenisinin yapılmasını bekleyemezseniz. Restore etmek gerek, kaçınılmaz; Soma’nın termik santralden ısıtması yapıldığında hava kirliliği bitecek. Ayrıca Çandarlı Limanına bağlı olarak yapılması planlanan ihtisas OSB’si ile ve İstanbul otobanıyla Soma’ya hem ulaşım kolaylaşacak hem de Soma’nın değeri artacak, cehresi değişecek. İşte Darkale’nin yenilenmiş hali Soma’ya ayrı bir önem kazandıracak.
Ayrıca Soma’nın arastasından yani eski çarşısından ayakta kalan işyerleri var bu çarşıyı da hayata geçirmek için sokak sağlıklaştırması yapılmalı. Soma’da iş çok zaman lazım. Soma’nın makus talihini yeneceği günler çok yakın…03.08.2017
“Yağmur yağıyor seller akıyor arap kızı camdan bakıyor.” Bu şarkıyı çocukluğumuzda her yağmur yağdığında söylerdik camın kenarına oturmuş ellerimiz çenemizde sen bakacaksın ben bakacağım diyerek kardeşlerimiz ile itileşir sonra kimse camdan bakamaz ya annemizin azarıyla ya da kafa göz girdiğimiz kardeşimizle küsüşürdük. “Yağmur yağıyor seller akıyor arap kızı camdan bakıyor.”
Evet bu şarkıydı ama içinde nasihat saklıymış. Biz hala aynı şarkıyı çocuklarımıza torunlarımıza anlatırken hem o günleri canlandırır hem de bu şarkıyı söyleriz yani hala camdan bakıp yağmuru seyrediyoruz akan sulara oluşan selciklere bakıyoruz.
Onun her bir damlasının bereket olduğunu akan sellerin toplanması gerektiğini akıl erdiremiyoruz. “Nasıl olsa şimdi olmasa yarın mutlaka yağmur yağacak Allah’ın bereketi kesilir mi?” Ama Allah bereketi verirken bizlere bu bereketi kullanmak değerlendirmek geleceğimizin idamesi için gereken uygulamalarda kullanmamız için akıl fikir de vermiş. Oysa havai aklımız şarkılara takılmış.
Yağmurda aşık olur. Beraber ıslanırız, gibi şarkıların birçoğu yağmur üzerine yazılmış söylenmiştir. Romantik melodilerin nağmeleri aşklarımızı hatırlatırken gözlerimiz herbir damlacığa takılı kalır. Ayrıca o damlacıkların başka bir duygusal kanaldan aktığı da bu müstesna anda dökülür.
Gökkuşağının renkleri altından geçmek hevesleri romantik yağmur sonrasının coşkusunu dillendirir, sevinç nidaları ile baka kalırız. Tüm bunların birer tabiat olayı olduğu, romantizmin sarhoşluğundan gerçeğe döndüğümüzü bir türlü kabullenmeyiz.
Ama gerçek, bir tokat gibi patladığında vaktin çok geç olduğunu camdan bakmaların boş hayal, akan sellerin sonumuz olduğunu o zaman anlarız. Çağlayan ırmaklar, gürüldeyen dereler, zerreciklerin sis perdesi oluşturduğu şelaleler, denizi andıran göller. Kararan iç dünyamızın mahzun görüntüsü haline dönüştüğünde ne akan ırmaklar, yatağındaki taşlara kayalara vuran sularının sessizliğe büründüğü dereler, göllerin kenarında susuz kalmış çatlamış yapısıyla yana devrilmiş göl balıkçılarının sandalları kırık kürekler ve yürekler, baraj sularının tepeciklerin yamaçlarına suyun her çekilişinde çizdiği çizgiler ve endişeli bekleyişler.
İklimler mi değişiyor? Tabiatın dengesini bozduğumuzun laneti mi? Adına bereket dediğimiz yağmurların günahının çekilmesi mi? Nedir? Ormanların maden ocaklarına teslim edilmesi, asırlık ağaçların göğe uzanan gövdelerinin zarlayan motor sesleriyle yıllardır süregelen ömürlerinin saniyeler içerisinde yok edilmesi mi? Hesapsız, kitapsız, layüsel bir şekilde suların kullanılması mı? Tarım gıda diyerek önem verdiğimiz toprakların yıllardır düzensiz sulanması mı? Bu toprakların derinliklerinin çeşitli amaçlar için burularak delinmesiyle arzın merkezine inilmesinden mi?
Artık demir almak zamanı mı geldi limandan? Meçhule gidiş midir, zamandan? Arap kızı artık bakmıyor camdan, romantizmin hayalleri süzülmüyor yanaklardan. Gerçek bir tokat gibi vururken vakit geçmiş, rüzgar susmuş, bulutlar küsmüş, kararan dünyamızın kasveti çökmüştür.
İklim değişikliği söylemleri aklımıza getirirken susuz kalacağımızın vahametini, yağmur duasına çıkıyoruz ama onda da giderken yanımıza şemsiye almıyoruz. Çimlerin yeşilinden, boşa akıttığımız sulardan, klozet depolarından hala aynı oranda boşalan tertemiz sulardan, duşun altında sıcak suyun verdiği gevşemelerden, daha birçok konforumuz ve umursamaz davranışlarımızdan, çocukluğumuzda hal ve gidişlerden pekiyi aldıklarımızdan bunca yaşımıza rağmen sınıfta kalıyoruz ve çok önceden sınava hazırlanmamız gerekirken bugün dahi dersimize çalışmıyor ödevimizi yapmıyoruz.
Öğretmenim arkadaşım defterimi yırttı. Baba şu kardeşime baksana… Bu şikayetler çocukluğumuzda başlar. Bazıları kıskanmaktan, bazıları çekememezlikten, bazıları şikayet ettiklerimizin başarılı olmasından kaynaklanır. Ama herbirinde hasetlik vardır. Hep yetkisi ve etkisi olanlar şikayet edilir. Hoşumuza gitmeyen şeylerden şikayet ederiz. Zamana göre şikayetlerin şekli, kalitesi, konuları farklılık gösterir.
Araç kullanırken daha çok şikayet eder: Böyle araba mı kullanır? Elimde olsa basardım cezayı. Şikayet etmek gerekir. Valla silahım olsa lastiklerine sıkardım. Ama şikayet ettiklerimizin tamamını kendimiz de yaparız. Kırmızıda geçmek yanlış parketmek gibi.
Su bedelinden, elektrik faturalarından, çekmeyen internetten, çarşıdan, pazardan şikayet ederiz. Babam rahmetli 1989 yılında vefat etti. O yıllarda “Oğlum köylü tavuk beslemez tarlasının bir köşesinde evinin bahçesinde sebze yetiştirmez pazara giderse herşey pahalanacak demektir.” Derdi.
Çalışma hayatımızda da çok şikayetlerimiz olur. Komşularımızla da. Arkadaşımızdan, akrabamızdan, evdekilerden, sokağımızdan mahallemizden şehrimizden şikayet üstüne şikayet ederiz. Ama kapımızın önünü temiz tutmadığımız gibi çöpü sokağa kağıdı rüzgara teslim ederiz.
Bunlar öyle bir hale gelmiştirki dedikodunun önüne geçecek kadar önem kazanmış ve sohbetlere konu olmaya başlamıştır. Ama her birinin çözümü vardır. Şikayet ettiğimiz konuları çözmek zordur, zaman alır, bazen baş edilemeyecek hal alır sabır gerekir.
Yeni trend ‘İklim Değişikliği’ ve ikiz kardeşi ‘Susuzluk.’ Nereden geldik buraya susuzluğa. Her yerden. Sanayileşmeden, tarımdan, tarım arazilerine yapılan yerleşim ve gecekondulardan, maden ocaklarından, ağaç kesiminden ormanların yok oluşundan, jeotermal, hidroelektrik santrallerinden, nüfus artışından, artan araç sayısından, hava kirliliğinden, taaa medeniyet canavar hikayesinden… Bu konularda insan odaklı kararlar almak gerekir.
Bu anlamda yeni bir akımın ayak sesleri duyulmaya başladı. Hepitalizm.
“Mutluluğun, psikolojik iyi oluşun, refahın ve özgürlüğün önceliğini, insani gelişme ve tüm hayatın odağına yerleştirilen yeni bir ekonomik sistem, sosya-politik felsefe ve insani gelişme paradigmasıdır Hepitalizm. Kısaca insan odaklı bir dünyada yaşarken geri kazanım ve kazanımlarımızı kaybetmemek demektir.”
Haberlerde: Alman şirket Biontech tarafından geliştirilen Corona virüs aşısına onay veren İngiltere’ye Almanya’dan sert tepki geldi. “Aşılama konusunda önemli olan birinci sırayı kapmak değil, Avrupa ülkelerinin dayanışma göstermesidir..” Dedi. (Gelişmiş ülkelerde böyle derhal uyarmak.)
Tarımda bu kendini daha iyi gösterir. Organik tarım yapılacak arazinin diğer arazilerle arasında tampon bölge oluşturulursa organik tarım amacına ulaşmış demektir. Yani, ya komşularla beraber organik tarım yapacaksın veya ürünün evsafının bozulmaması için komşulardan uzak duracaksın. Kısaca organik tarım insanlık için önemliyse ki çok önemli o zaman herkes bu tarıma dönecek, ortak hareket edilecektir.
Susuzluk diyoruz. Susuzluğun meydana gelmesi bu sene olmadı çanlar uzun zamandır çalıyordu. Ozon tabakası delindi denildiğinde başlamıştı. Arada birkaç sene yağmurlar yağdı unutuldu. Ozon tabakası kendini onardı dediler.
Birkaç gün sonra yağmurlar başlayacak, bazı yerlerde su baskınları olacak, bazı bölgelerde dereler akmaya göller barajlar su tutmaya başlayacak. Ama madenler açılmaya, ormanlar yok edilmeye, bol sulu tarım yapılmaya, jeotermal santrallerde toprak delinmeye, kirli sular nehirlere, HES’ler ile suyun önü kesilmeye devam edilecek.
Bizler kaldığımız yerden şikayete devam edeceğiz. Çocukluğumuzda böyle yetiştirildik. Defteri yırtan arkadaşımızı uyarmadık, kardeşimize yanlış hareket ettiğini söylemedik ona nasihat etmedik, komşularımızı tanımadık onlarla diyaloga girmedik, şehrimizde; imarlı evlerimizde imar yasaklarına uymadık yetmedi eklenti üstüne eklentiler yaptık, imar affı denilince kuyruğa girdik…
O yapıyorsa ben de yaparım dedik.
Üzüm üzüme baka baka kararmaz, cinsi öyledir.
Hava güzel, güzelden de öte bisiklet havası rampa çıkarken terletmeyen inerken rüzgarı rahatsız etmeyen, limoni. Orhan Veli İstanbul’u dinlerken Urumelihisarı’na oturmuşum oturmuş da bir türkü tutturmuşum, misali gidiyorum? İstanbul’un mermer taşları, başıma da konuyor, konuyor aman martı kuşları. Değmeyin keyfime. Kozbeyli Yolu’na girdim. Çeşmebaşında birkaç araç mataramda su var ama solunlanmak için. Selamün Aleyküm. Başını kaldırıp baktı damacanayı musluğa dayamış, bisiklet altta, kask başta, gözlük, şort, tişört nerden çıktı bu havasındaydı Aleyküm, Selam derken döndü damacanaya meşgul etme beni der gibi.
Az gidip uz gittim Kozbeyli’nin dağına taşına ev yapanların yollarına girdim. Serpme kahvaltı, serpilme usulü öğlenlik. Sabah oturup ikindiye kadar yapılan kahvaltının adıydı ‘Branch.’ Entel adı bu da köylü adı serpilme. Evler yapılıyor hem öyle yapılıyor ki tepenin doruğunda hem de üç katlı. Bir de nesi var çatısında katı var. Yuh yani niye geldin buralara madem üç kat, git şehirde otur a mübarek. Dağ taş imar, gani. Bir de Serpme kahvaltıcılar yol boyunca köy boyunca evlerin içinde boylu boyunca serpilmişler. İşte bu serpilmecilerin birinin bahçe duvarını örüyor işçiler. “Selamünaleyküm ustalar” taşı yerine koyup diğer elinde mala kafasını kaldırdı taşların arasından yorgunluğun nefesini verirken “aleyküm selam nereye böyle.” “Paralı yola çıkacağım bu yol gider demi.” Doğru git” “Benden para alırlar mı?” “Biz o yoldan gitmiyoz ama bizden bile alıyorlar.” Gülüşmeler… “Hadi size kolay gelsin.”
Köyden geçiyorum kahve önüne oturmuşlar ama yola dönük belli ki seyirdeler gelen geçeni, aynı bisikletli takım elbise üstümde Selamün Aleyküm. Bayağı bi meraklı bakıştan sonra Aleyküm selam ses tonlarını belirten bir yazı düzeni olmadığı için yazamıyorum, anlatamıyorum da.
Sahil yolu bölünmüş yol ama bana bölünmüş değil dar, emniyet şeridinde bariyere yakın gidiyorum. Biraz denize uzunca bakacak olsam; ön teker bariyere, bisiklet yere, arkadan gelen araç, ben pide, olmayayım diye, dikkatim önümde, yan gözle baktığım, yoldan bir hayli aşağıda yıkık betonlu harap iskele üstünde biri balık tutma gayretinde. “Rastgele rastgeleeee.” El sallıyor Eyvallah der gibi.
Yol tek şerit oldu, geliş gidiş, dar. Arkama bir araba yanaştı bakamıyorum dengemi kaybedip yolun ortasına çıkarım diye. Sesi geliyor sollayamıyor beni karşıdan gelen var. Sonra solladı yanımdan geçerken elimi kaldırıp teşekkür ettim o da kornayla mukabele etti. Bu diyalog insani sürücüler ile çok oluyor.
Bu trafiği curcuna yolda giderken türkü falan tutturmuyorum, bir an önce yolu boşaltma derdindeyim. Araçların yanımdan geçiş mesafelerine göre not veriyorum. Not değil de sıfat takıyorum.
Selamdan geldik buraya.
Selam vermek dinimizce de çok önemli. İnsanî hasletlerin başlangıcı. Binitli yürüyene, yürüyen oturana, az çoğa, küçük büyüğe… selamın adabıdır.
Foça’da evin önünde arabamı yıkıyorum. Koronadan dolayı, gelen geçen olmadığı gibi ben de yıkatmaya gitmiyorum. Selamlaşmak için çok uygun bir ortam ve pozisyon müsait. Bir kaç geçen oldu yanımdan, göz ucuyla bakarken “Kolay gelsin” deyip selam vermelerini bekliyorum. Hem de benim yaşıma yakınlar. Tık yok. Bizde selam vermek biraz zorlamaymış gibi sanki, pek meraklı değiliz elin adamına selam vermeye. Sosyal hayat ile daha doğrusu kendi iç dünyalarımızla alakalı olmalı. Dert bir değil bin, ıslak mendil gibi çektin mi hepsi birden geliyor. Kimimizde tilkiler dolaşıyor kafamızda, çoğumuzda dertler doluşuyor kafamıza. Halbuki dilek ifade eden selam deyişlerimiz var. Sabah şerifleriniz hayrolsun, Selamün Aleyküm, Merhaba (me’rhaba arapça kökenli bir kelime: Geniş ve mamur bir yere geldiniz, rahat ediniz, hoşgeldiniz anlamlarında bir esenleşme veya selamlaşma sözü. TDK)
Jeopark’ın konferansı var Almanya’nın Aalen kasabasındayız. İki günün sonunda Aalen Belediyesi’nin giriş holünde her üye jeoparkın sergisi açıldı. Belediye bizlere üyelere bir pano, kutulardan yapılan banko verdi portatif. Panoya jeopark fotoğraflarını yapıştırdık, Roll up bannerleri açtık, boy boy volkan konileri, tarihi evleri sergiliyoruz. Bankoya da mesir, Kula leblebisi, küçük helva kutularını koyduk… açılışa hazırız. Bizim sergi kapıya çok yakın hole giren hemen bizim sergiye yaklaşıyor. Hole girenlere bakıyorum. Daha ilk adımlarında dudaklarını yayarak yüzlerine bir tebessüm yerleştiriyorlar, samimi bir yüz ifadesiyle giriyorlar sergiye, gülümseyerek selam vererek yaklaşıyorlar. Hilafsız bir kişi dahi selam vermeden geçmedi önümüzden. 55’li yaşlarda bir kadın, bisikletini, dış camın kenarında bir direğe kilitledi, içeri girdi, gülümseyerek bize yaklaştı. Mesir’i tavsiye ettim. Bisiklet sürerken güç verir diyerek. “Benim bisikletim elektrikli” dedi, gülüştük. Selam, bir samimiyet ve iletişim aracı.
Onların dininde de selam yazıyor mu bilmiyorum ama yüzleri ile akılları bir. Akıllarından ne geçiyorsa yüzleriyle ifade ediyorlar.
Allah’a emanet olun, hoşçakalın, sağlıcakla kalın… Ne güzel temenniler değil mi? İyilik dileyelim iyi olalım. Selam verelim dost kazanalım.
Eskiden:
Kasım’ın ayazı suları yaladımı, dondurur, saçaklardan sarkanları heykele döndürür, ellerimiz kasılı kalır, kulaklarımız kıpkırmızı olmuş vaziyette duymaz olur, toprak bile taş kesilirdi. Ayazın arasından güneş gözükse de aldanılır birçok hastalığı yanında getirirdi. Kasımpatı, krizantemler bu mevsimde açar ama onları dahi ayazın yalazasından kıstığımız gözlerimiz görmezdi.
Kasım’ın soğuğundan Manisa’nın efsane olmuş kasım ayazından sığınacak bir yer bulduğumuzda; ellerimizi sakladığımız yerden çıkarır, uzatır, arada bir birbirine sürteriz, titrer ve kendimize geliriz. Bizi kendimize getiren ellerimizi üzerine doğru uzattığımız sobadır. Kor haline gelmiş sobanın önünde dansa başlarız. Bazen sırtımızı döneriz, bazen yanımızı, sonra tekrar önümüzü, bazen bu dönüşlerde öyle bir stil yaratırızki ceketimizin eteğini dahi yakarız. Onun için yeni ve yakışan birşey giydiğimizde “yakıyorsun” denir!
Evdeki küçük çocukları böyle yanan sobalardan korumak için cıs diye bir kelime türetmişizdir. Izgara üstünde yanan etin çıkardığı sestir bu ‘Cıs.’ Bu cısa rağmen herşeyi elleyerek öğrenen küçük çocukların bebelerin eli parmağı yanmadan bu cısı öğrenemez, dolayısıyle sobanın sıcaklığını da.
Mart ayından bu yana cısın çok söylendiği içimizin yandığı yüreğimizin dağlandığı bir illetin bir ateşin içindeyiz. Çocukluğumuzda cıs dendiği halde parmağını yakmayan yoktur ama parmak sarılıp sarmalanır izi dahi kalmaz. Bu büyük ateşin cısı bizi alır götürür sarıp sarmalar ama sadece parmağı değil.
Bu illet, çok meraklı olduğumuz “Nolacak memleketin hali” diye başladığımız siyasetten daha çok konuşulur oldu gündemimizde. Her türlü iletişim aletinde gözümüze giriyor, olmasına rağmen anlayan dinleyen yok. Her birimizin akıp giden hayatımızda yakalandığımız andan itibaren 14 gün ömrümüz kalmış demek bu. Yakalanma ilaç milaç ne kadar kullanılsa da 14 gün biraz uzatılıyor. Bazılarımız da şerbetliymiş gibi iyi oluyor ama iyiliğin dahi ileride neler getirip neler götüreceği meçhul.
Maske kadar basit bir tedbir ile kovuşturacağımız, çekinmeden “Dur kardeşim biraz şöyle dur” deyip de kimsenin alınmayacağı samimi davranışları niye inatla uygulamıyoruz. Sigara uzatma adetimiz vardır paketinde 20 tane vardır, yani 20 defa cebimizden çıkarırız. Onun yerine dezenfektan çıkarıp verelim birbirimize.
Maskemi unuttum, mesafeyi ayarlayamadım, kapalı alanda sıkı fıkı, telefonda bir fotoğrafı göstermek için birbirimize sokulmaları bir kenara bırakalım.
“El-insân mürekkebü’l-isyân ve’n-nisyân” yani insanın fıtratı, umursamazlık ve isyandır.
Nasıl unuturum o eski günleri. Eski kelimesini duyunca bir hüzün çöker içime. Eski deyince; çocukluğum, gençliğim, sokağım, evim, mahallem, şehrim gelir aklıma. Köyler, ovalar, Sultan yaylası, bağlar gelir, bir de kulaklarımda kuş sesleri. Babamın, annemin genç yüzleri gelir, ağabeylerimin delikanlılıkları gözümün önündedir. Yeşil Philips marka bisikletimle yaptığım atraksiyonlar, ellerimi bırakıp dünyayı kucaklar gibi kollarımı açışım gelir. Rüzgarı okşar, güneşe uzanırken bulutlara tutunurdum. Çocukluk işte hayal kurar dururdum. Üç adımda gittiğim Muratgermen’e, soğuksa ceketi sırtıma, yağmurluysa başıma geçirirdim. Şemsiye mi? Dermişim.
Mevsimler gelir aklıma gelinciklerden önce papatyalar açardı bahar otlarının arasında. Bahar bayramında taç yapardı kızlar papatyalardan şarkılar söylenirdi hep bir ağızdan. Akpınar mesire yerimizdi suni gölde pedallı ördek görünümlü tekneler ile gezilir kuyruk olurdu her Pazar. Teypler, kaset çalarlar yok lambalı radyolarımız vardı. Onlar salonda büfe denilen camlı mobilya dolabının üzerinde durur, üstünde dantel işlemeli örtüsü bulunurdu. Çeyiz sandığı gibiydi. Kutsalımızdı radyo, her zaman açılmaz akşam havadisleri zamanı geldiğinde alay-ı vala ile açılır evdekiler susturulur ajans dinlenirdi. Onun için, bahar bayramı veya piknik anında müzik; eşpah dediğimiz kimselerin kiraladığı çalgıcılar olurdu, klarnet darbuka keman ve koro halinde söylenirdi şarkılar. ‘Rüzgar uyumuş, ay dalıyor her taraf ıssız. Ölgün bakıyor varsa uzak bir iki yıldız…’ Bu eşbah kimseler pikniğe bekar gelir rakı şişesinin dibine vurulur bazen “Ne bakıyorsun lan” kavgaları çıkardı. Uzadığında yan taraftaki aileler pılıyı pırtıyı toplar kaçar gibi kalkar giderler pikniğin içine edilirdi.
Zaman ilerlemiş yıllar geçmiş deniz kum akımı başlamıştı. O yıllarda araba herkeste yok hemen hemen kimsede yok. Ama nakliye, işi ekmek teknesi olduğu için at araba taşımacılığından sonra kamyon, olmaya başlamıştı. Pazar tatil, nakliye olmaz, mahalleli kamyonun kasasına doluşur çoluk çombalak, piknik sepeti aynı ama yanındaki çantalara mayolar havlular terlikler konur denize gidilirdi ama akşama ciğer gibi dönülürdü. Yokluk zamanıydı ama keyfimizin bol olduğu zamanlardı. Kamyon grubunun vazgeçilmezi darbukalardı. Darbuka da değil dümbelek. Bazı kalın kafalı çocuklara verilen addı bu ‘Dümbelek kafalı.’
Yazları babam bizi Çeşme Reisdere’deki tütün tarımı yapan amca çocuklarının yanına götürürdü. Tütün tarlaları deniz kenarındaydı. İlk birkaç gün denizin keyfini çıkarırdık misafirlik bittiğinde veya denizden sıkıldığımızda tütün dizmeye başlardık. Reisdere Köyü: Saf, berrak, tertemiz, katıksız, harbiden bir köydü. Köyün hemen yakınında üstüne bastırılmış gibi duran tepeyi aşınca mavi atlas serilirdi ayaklarının altına, boylu boyunca. Sabah esintisiyle dantelimsi beyaz çizgiler çizilmiş denize, her biri enginlerden gelmişçesine.
Beyaz kireç taşından yapılmış iki katlı evlerinin bahçe duvarları sokağı oluştururken onlarda aynı taştandı. Yolu duvarı, evi kenarı, bahçesi taşı, tütün kokardı her yanı. Ama tam bir Ege köyüydü. Arada görüntü ve dokuyu bozan farklı bir yapı yoktu. Köyün tamamı Arnavutluk’tan göç etmiş akrabaydılar biz de köydekilerle akrabaydık. Şimdi o evlerden bir kaçı kalmış tescillemişler, villa vari evler kaplamış her yeri. Katıksız eski Reisdere, o güzelim köy, ortaya karışık bir hal almış. Ne köy, ne de beyaz taşlardan bir eser kalmış. Bir köyü dahi koruyamamışız değilki şehirleri. Yazık. Şimdi her köy şehir gibi şehirden köye akın başladığından beri. Üç katlı köy evi mi olur Allahaşkına? Horoz sesleri duyulurdu daha köye yaklaşmadan, her ev birbirine benzer, ya kerpiçti, çoğu da taştan. Minaresi kısa, camisi kiremit çatılı olurdu. İç duvarlarında resimler, yuvarlaklar içinde küfî yazılar bulunurdu, yerde el dokuması kilimler. Sessiz sakindi her yer. Her yanınız huzur dolar, bir sevinç kaplardı her yanımızı. Ya köy mektebi? Öğretirdi eğitimi edebi. Köyden biri gibiydi öğretmeni.
Eski: Samimiyet, saflık demek, gösterişten uzak, sendeki de eski bendeki de. Ağası da aynı beyi de, fakiri, esnafı da. Memur belli olurdu kravatlı giyiminden. Kim bey kim fakir, birinde kasket diğerinde fötr şapkasından seçilirdi. Hava atılmaz hava alınırdı, tam bir çevreci hayatın adıdır ‘Eski.’ Ne araba var ne maraba, kömür yakılmaz meşe odunu veya bağ kütüğü yakılır, bağın çırpısından; patlıcan biber kızartılır, kastra kızdırılır, börek ve dolmanın alası pişirilir. Hani komşuya bir kap yemek götürülürdü ya, bazen “Loğusa yavrum, canı çekmiştir şunu götürüver” derdi annem. Nasıl canı çekmesin her bir yiyecek tabii, mahalleyi kaplardı kokusu, her yanı. Domatese vurdun mu bıçağı, önce kokusu gelir sonra tadı. Ya biberi patlıcanı, şimdi baharatlarda kaldı eskinin tatları.
Eskilere takıldı aklım.
Eskiyi duyunca hüzün kaplanır her yanım.
Ordamıyım, burdamıyım,
Kararsızım.
Bir elde mobil telefon
Ötede lambalı radyom.
Daha bugün gönderdim iade
Adressiz koliyi gerisin geriye
Teknoloji bu kadar ilerlemiş yani.
El kadar alet tanıyor hem seni hem sülaleni.
Eskilere takılı aklım, dalgalıyım
Bilmiyorum ne haldayım, efkarlıyım.
Durup dururken nerden çıktı şimdi bunlar?
Bir yere gitmek için, acaba hazırlık mı var?
İşte eski böyle birşeydir. Yeniler bilmez bunları. Ağaçtan meyve koparmayı, toza toprağa bulanmayı, araba sesi çıkarıp çemberi direksiyon yapmayı. Bisikletin maşasına mandalla tutturulmuş gelincik sigarası paketinden tekerin tellerine sürttürüp motor sesi çıkarmayı. Kaytanla toka döndürmeyi, cambalik tutmayı, yağlı çamurdan humba yapmayı. Çok matahmış gibi niye sayıyorum bunları?
Eskiye takıldım, cinlik gelmiyorki aklıma. Sâfidi çocukluğumuz. Kâfidi (elveren yetişen) gençliğimiz. Nâfidi (hayır ve faydalı şeyler yapan) hayatımız.
Antalyadayım 29 Ekim bayram tatilini Antalya’dakiler ile beraber geçirelim dedik. Online eğitimleri olsa da beyaz cama bakmaktan gözleri, oturma bozukluğundan omurilikleri, giderek ayak tutulmaları ve obeziteye varan eğitimin sonuçları, boşa geçen iki kayıp yıl ve Atlantis ülkesi.
Gitmeden önce sosyal medyada yazıştığım mimar ama fotoğraf sanatçısı Murat Germen hoca: Dedesi Manisa’da 1933-1936 yıllarında valilik yaptı. Adına bir ilkokul yaptırılmıştı 1957 ile 1961 yıllarında iki ağabeyimden miras kalan okul sıralarında beş yıl okudum. Ne seçmeli ders ne 4 çarpılı eğitim ne de kot pantolonlu öğretmenler vardı. Kravatlı beyaz gömlekli herbiri eğitimin profesörü, terbiyenin tillahının alındığı, öğretimin yanında eğitildiğimiz, yerli malı sevgimiz, ana babadan sonra herşeyimiz olan öğretmenlerimizin öğrettikleri hala naturamızda, gönlümüzde, aklımızda… Neyse onlar kitaplara sığmaz.
İşte hayatımda ilk eğitimimde önemli yer tutan Muratgermen okuluna sevgim, beni Murat Germen ile yıllar önce tanışıp dost olmaya kadar getirmişti. Murat Germen: Mimar ama fotoğraf sanatçısı olarak uluslararası üne sahip çeşitli ülkelerde fotoğraf sergileri açtı hatta bir çoğu çağrılı sergilerdir.
İstanbul’da açtığı Feyezan isimli fotoğraf sergisi öyle gezip dolaşılıp çok güzel fotoğraflar denilecek bir sergi değil. Picasso’yu hele Salvador Dali’nin yağlıboya tablolarını seyrettiğiniz de anlayamazsınız. Kafanızı omzunuza yaslar bakar, yaklaşır bakar, uzaktan gözlerinizi kısarak bakar anlamaya çalışırsınız ya, bu sergi de öyle Fotoğrafın Picasso’su değil daha uç, Salvador Dalisi’dir Murat Germen. Bu sergi öyle bir sergi; yaşam tarzları, plan diyerek dayatılan plansızlıkların, çarpık kentlerin, karmaşık trafiğin insanı öğüttüğünü düşünürken, insanlar mı şehri çarpıtmış şehir mi insanları… Onları anlatıyor.

70’li yıllarda TRT Ankara Radyosu’nda Ferit Sıdal makamında otururken bir arkadaşı “Son dönemde pespaye bir müzik tarzı ortaya çıktı, sokakta çalınanlar insanı rahatsız ediyor. Nedir bu hal üstadım? Diye sorduğunda Ferit Sıdal perdeyi hafifçe aralar ve Mamak’ın görüntüsünü arz eder sual sahibine. “Bak şuraya mimarisi bu olanın müziği de bu olur” der. Böyle ev yapıyor, böyle bina dikiyorsan, böyle yol yapıyorsan, elbette müziğin de böyle olacaktır. Hatta şehri yapılandıran unsurlar o şehirde yaşayan insan yaşantısını yansıtacaktır.”
Turgut Cansever “Şehirleri insanlar yaratır.” Der. Oysa bu bir kısır döngüdür. “Şehri insanlar, insanları da şehirler yaratır.” İşte bu deyimlere anlam katan Feyezan; coşmuş taşmış anlamını taşıyor ama bu onun şehre isyanını dile getiriyor. Artık tahammül edilemez hale gelmiş kentlerimizin feryadını anlatıyor. Benim de şehirlerimizin bu hale gelmesine çok üzüldüğüm ve şikayet ettiğin konu olduğu için. Feyezan Fotoğraf Sergisi İstanbul’da olmasına rağmen gidip izlemeyi çok arzu ettim,
“Antalya’da bir sergim var hazılandık ama Pandemiden dolayı açamıyoruz, bekliyoruz, orayı gezebilirsin” dedi hocam. Eşim, 20 yıldır orada yaşayan kızım ve torunlarımı da alarak. Güneş kum “Ay beyaz deniz mavi eğlenin kızlar” ile başlayan Antalya’nın tanınmışlığından önce, mitolojik tarihi olan, antik çağları yaşayan Antalya’nın: Selçuklular devrinde; kaleler restore edilmiş, köşkler, köprüler, camiler, türbeler, medreseler, imaretler, hanların yanısıra rıhtım ve mendirekler yapılmış ve bir de tersane kurulmuştur. Selçukluların kışlarını geçirdiği mamur bir şehirdi. Kale içindeki Osmanlı’nın, Cumhuriyet tarihimizin cumbalı evlerin, sokak dokularının kalıntılarının günümüze kadar geldiğinden başlayarak Antalya’nın bugüne kadarki hal-i pür melalini gözler önüne serdiği fotoğraf sergisine gittik.
Fotoğraf sergisinin adı Nisyan. Unutulmuş Antalya’yı sergilemiş. ‘Hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür.’ ‘Unutkanlık insan halidir.’ Yani insan hafızasının eksikliği unutkanlığıdır. Oysa unutulması insan hali olan şeyler ile unutulmaması gereken şeyler vardır. Akşam yediğini unutabilirsin, yapacağın işi de unutabilirsin, aklından geçenleri unutabilir ama hatırladığında yapabilirsin ama sözünü, eşini, dostunu, hastaya geçmiş olsun, vefata başsağlığını, geleneğini unutmazsın, sonradan hatırladığında artık iş işten geçmiştir. Buna yaşadığın çocukluğunu, gençliğini, yaşlandığın hayatı da ekleyebiliriz. Hayatın boyunca biriktirdiğin anılarının fotoğraf gibi gözünün önünden geçerken arka fondaki yaşadığın şehrin görüntülerini unutamazsın. Ancak öyle bir hale gelirsinki unutturanlar çıkar. İşte buna nisyan değil isyan etmek gerekir. Evini, sokağını, mahalleni, şehrini nasıl unutursun. İşte bu sergide Antalya’nın nereden nereye geldiğini görebilirsiniz. Öyle bir kurgu hazırlanmışki yıkılan evlerden, binalardan yuvarlanan taşları andıran kutular ayaklarınızın dibine kadar gelmiş ve size şehrinizin yıkımını nereden nereye geldiğini gösterirken üzerindeki fotoğraflar şehrin yıkılan ve yeniden tanınmaz bir kent olarak inşasını göstermektedir.
Serginin adı ‘Nisyan’ deyim olarak şöyle de kullanılmıştır.
“El-insân mürekkebü’l-isyân ve’n-nisyân” da derler.
İnsan nisyan ve isyandan ibarettir.
Sadece Antalya’nın unutulmuşluğu değil ülkemizde birçok daha doğrusu hemen hemen her şehrin kimliği kayboldu. Bazı kentlerimiz isyan sınırına gelince son söylenecek söz belki de ilk söylenmesi gereken sözdü bu.
Unuttuğumuz değerlerin acıklı halini Antalya’yı Google Earth ile safha safha da izleyebilirsiniz. Feyezan olsun, Nisyan olsun kimliğini kaybetmiş şehirleri gözler önüne seren birer sergi ama belgesel niteliğinde o salonları bir bütün olarak tespit etmek, sabitlemek gerekir.
Beşer şaşar veya Hafıza-ı beşer NİSYAN ile malüldür. İşte o zaman bu belgeseli göze sokmak gerekir.