
Geçen haftaki ay beyaz deniz mavi turizminin saplantısından bahsetmiş alternatif turizm aramıyoruz veya oraya yatırım yapmak planlama, bütçe, organizasyon, rehber… daha bir çok bahaneleri sıralayıp kolaycılığa kaçıyoruz demiştik.
Avrupa: Bir kaç ülke gezecek bir turizm firması buldunuz. Herhangi bir ülkeden başladınız. Uçaktan indiniz otoüse bindiniz. O şehrin merkezine bir meydana geldiniz. Rehber ilk olarak çantalarınıza sahip çıkın komutundan ihtarından sonra bayrağımı takip edin gruptan ayrılmayın der. Meydanda mutlaka bir heykel vardır, Kahraman! dedelerinin şövalye görünümlü bir yapıtıdır.
Biraz yürüyünce zaten uzaktan çan kulesini görmüşsünüzdür kiliseye götürür. Bir saat oradasınız oturacak banklarda vardır serin ve loştur da sesiniz çıkmaz oyalanırsınız. Sonra serbest zaman der sizi saldım çayıra mevlam kayıra edasıyla bırakır.
Ertesi günü müzeler günüdür. O müzeden o müzeye gez gez bitmez. Şehir Allah için temiz, evleriyle açık hava müzesi gibidir. Cafe bistroları ile caziptir. Bu cafede Mozart, bunda Van Gogh, onda falanca, ötekinde filanca oturmuş der sizi de onların yerlerine oturturlar. Doğru yanlış Allah bilir.
Ertesi gün bir başka şehir veya ülke orada da aynı tekrarlar. Meydan kilise, müze sarmalından kurtulamazsınız bazen renk katmak için zaten her birinin içinden sarı renkli söz de temiz olduğu iddia edilen nehir gezintisine çıkarırlar.
Onlarda alternatif turizm arayışındalar. Yetti gari diyorlar.
Yazın, yabancı turiste ay beyaz deniz mavi, güneş deniz kum her şey dahil derken kışın yabancılara gösterecek bir şeyimiz olmadığından tur firmaları iç turizme yönelir. Slogan “Önce ülkemizi tanıyalım. Dünya paralara yabancı ülkeleri geziyoruz ama ülkemizi tanımıyoruz. Jeoparkı, Kula’nın tarihi evlerini daha önce görmüş müydünüz? Peki Salihli Bintepeleri kral mezarlarını, paranın ilk basıldığı yeri Sart Antik kentini görmüş müydünüz? Yaaa işte Kula-Salihli jeoparkı burası.”
Böyle alternatif turizm rotaları, görülecek gezilecek noktaları, zaten var olan kültür varlıklarımızı, yöresel lezzetlerimizi, örf ve adetlerimizi… ortaya çıkarmak tanıtımını yapmak alternatif turizm yolunda çok kısa zamanda çok uzun mesafeler katetmek içten bile değil.
Bunları; düğün dernek, sünnet, kurtuluş günleri, festivaller… ile süslemek de zor değil. Zaten yapıyoruz.
Bir Kula-Salihli Jeoparkı demek en az üç gün demektir.
Konaklama, temiz ortam, iyi hizmet, hijyen yeme içme mekanları, güler yüzlü yerel halk, sosyal alanlar, kültürel mekanlar, sanatsal faaliyetler, hediyelik eşya mekanları, turiste alışık halk. Kula-Salihli jeoparkı’nda bunlara çalışılmakta, paydaşlar yapılmakta, denetimimizde olan yeme içme mekanlarına sertifika verilmekte, kırsal kalkınma adı altında sınırlar içerisindeki köylere tanıtım, anlatım, hizmet ile ilgili bilgilendirmeler yapılmakta, kadın üretim kooperatifleri kurularak hediyelik eşya da yenilikler yapılmakta sayıları arttırılmaktadır.
Bizim bölgemize veya ilgilendiğim konu hakkında bunlar yapılmakta. Bu çalışmalar ülkemiz genelinde alternatif turizm kaynakları, alanlarının mutlaka değerlendirilmesi ülkemiz turizminin geleceği için çalışılması ve geleceğe hazırlanması gerekir.
Binlerce yıllık Anadolu tarihi, kültürü, antik kentleri, ayrıca restorasyon çalışmaları ile yeni mekanlar ortaya çıkarılıp turizme kazandırılmalı. Bunları yapmak zor değil yeterki istensin.

İki Rus turist grubu halat çekme yarışında; her iki taraf kendilerini yırtarcasına toprağa gömülürcesine asılıyor karşı taraf direniyor her iki grup tarla süren onaltılı pulluk gibi toprağı kazıyordu. Ortada hakem, çizgiye bakıyor ağzında düdüğü yutacak kadar heyecanlı hem kazıcı yarışçıları hem çizgiyi takip ediyor bir oraya bir buraya bakarak saat sarkacı gibi olmuş başıyla, ağzındaki düdükle guguklu saate benzemişti.
İçlerinde en iri olanlar Kaz Dağlarının inişli çıkışlı vadili tepeli görüntüsünü andıran pazulu kollarındaki kasları olanca şekliyle şişirip sergilerken Arnold Schwarzenegger (bakarak yazdım) gibi olanı ile diğer gruptaki güneş yanığı vücudu ile Dwayne Johnson çakması olanı halatı asılmaktan ziyade işin kasılıp kasılıp gevşeyip bir de baklavaları çıkarma havasındalarken herkesin gözleri onlara takılmış, aralarında Moulin Rouge kızlarını andıran uzun bacaklı kızlara bakan bile yoktu. Nihayet yarışmanın başından beri direnen halatı çekmeye bir türlü fırsat bulamayan grup büyük bir ağacın dikimi gibi önce toprağa yatmış gibi dururlarken topraktan doğrulmaya dikilmeye ve sonrada sürüklenmeye başladılar hakem her iki kolunu kaldırmış düdüğü üflemek için düğün zurnacısı gibi şişirmiş yanaklarının yanından kolları inerken düdük tiz sesiyle kulakları tırmalar derecesinde öttü. Penaltı veren taraflı hakem edasında öten düdük kazanan tarafın taraftarlarını havaya kaldırmaya yetti. Bütün kumsal ayaktaydı. Taraftarlarının sarılmalarını kucağa omza almalarını bekleyemeyen kazanan takımın oyuncuları denize uçarcasına insanları yararak koşmaya başladılar. Zaten hiç kimsenin omuza almayı göze alamadığı bu çam yarması azmanları bırakmışlar revü sahnesine koşuşturan sarhoşlar gibi kadınlara koşuyorlardı. Ama bir koltuğa iki karpuz sığdıramayan azmanlar kaptıkları takım arkadaşları kızlarla turkuaz mavisi denize koşarken kumsaldan çıkardıkları kumları ayaklarının altından bilhassa, kuma saplanmış plaj arabaları beach car’lar gibi atıyorlardı.
15 dakika sonra bir başka yarışma daha vardı. Saksağan gibi zıplayan, kanguru gibi hoplayan yarışmacıların ısınma hareketlerine bakılırsa çuval yarışı başlayacaktı. Halat hakemi heyecandan kalbi tutmuş yatıştırmaya kolonya ile başını oğmaya, “açılın açılın hava alsın” bağırtı ve telaşıyla koşuşuyorlardı. Yeni bir hakem tayin eden çuvalcıların yarışmacılarını çuvallamadan önce teşvik için tempo ile zıplatmaya, tempolu alkış ile hoplatmaya…….
İşte bizdeki turizm. Gündüz turkuaz mavisi denizin sapsarı kumsalında gece onca paralar ile mahvedilmiş neredeyse denize girecek kadar uzamış planlamasıyla karaya saplanmış Titanik Gemisi benzeri, Rusya’nın kremlininin parlayan kubbeleri, Topkapı Sarayı, harem dairesi ve osmanlı hamamı ile birlikte abuk mimarisi sabuk hizmetiyle, yıldızı yediye çıkarmak gayretiyle yapılan heyula binaların anfi tiyatrolarında animasyon denilen atraksiyonlarla eğlendirmeye çalışıyorlar. Memleketlerinde bir bardak suyu Üç yüroya (20 TL) içtiğimiz su dolu balonları koca göbekleri arasına sıkıştırarak patlatmaya çalışan turistlere hizmette kusur etmeme cambazlıkları yapıyoruz…Yine kolaycılık yine günü kurtarma.
Alternatif turizm arayışını bir kenara bırakıp gözümüz hala ay beyaz deniz mavi takıntısında. Uçak+servis aracı+otel, otel-servis aracı-uçak, üçgenindeyiz.
Dünya Tarihi’nin, binlerce yıllık çeşitli medeniyetlerin kültürlerinin, insanlık tarihinin, beşiği Anadolu duruyorken…
1992 kuruluş yılı, o yılda biz de kurucular (mütevelli) heyetinde görev almıştık. İlk yıllarda nerede boş kamu binası var oraya yerleşti. Rektörlük uzun yıllar askeri kapalı salonunun bulunduğu milli savunmanın eğitim ve spor amaçlı kullanılan bölgesinde hizmet verdi. Kapalı salon, yüzme havuzu gibi hazır tesislerin bulunması sayesinde BESYO (Beden Eğitimi Yüksek Okulu) kurularak eğitim verdi. Bu okuldan, spor akademisinden çok sayıda mezun verdi.
Bir tekerleme haline gelmiş Olan;
— Nerelisin?
— Manisa’lıyım.
— Aaa ben askerliğimi orada yaptım Manisa’yı bilirim.
Tekerlemesinin bir başkası yerini almıştı.
—Spor hocasıyım.
—Nereden mezunsun?
—Manisa Spor Akademisinden.
O yıllar ülkemizde az sayıda olan spor okullarında Manisa önemli bir mevkideydi. Spor akademisine girmek pentatlon yarışmasına benziyor, öğrencilerin suyunu çıkarıyorlardı. Ama spor hocası olarak hala görevde kalanlar bizim akademiden mezun olanlardır.
Evet. Nerde boş yapı oraya yerleş. Kervan yolda dizilir mantığı ile gelişti.
Muradiye’ye, şimdiki yerine kampüs yapılması planlandı. Prof.Dr. Ümit Doğay Arınç rektör. Mimar, inşaat mühendisi ve şehir plancılarına görev vermişti. Güzel bir yerleşim, kampüs planı ile birçok binayı avan proje olarak planlamıştık. Ben kütüphane binasını planlamıştım.
Daha sonra bu planlar uygulanmadı.
Kurulduğu yıllarda da Manisa’da çok konuşuldu. Faydası olur mu? Üniversite ile Manisa birlik olur mu? Manisa bu üniversiteyi hazmedebilir mi? Gibi. Celâl Bayar ismine dahi karşı çıkanlar çok oldu. Manisa hala, Celâl Bayar Üniversitesi’ne ekonomik getiri gözüyle bakıyor.
Ancak: Hangi şehirdeki üniversiteyi o şehir halkı biliyor, rektörünü tanıyor, ne getirip ne götürdüğüne bakıyor. Bizim gibi az nüfuslu şehirlerde belki. Bu düşünce daha çok ilçelerde var. Bir yüksek okul kurulsa da öğrenci gelse çarşıda pazarda bir hareket olsa, kalkınsak. Diyorlar.
Varyemez Amca amerikan malı bir çizgi filmdi. Varyemez Amca filmde göz bebeklerinde dolar ($) işareti ile gezerdi.
Manisa; Sanayi bölgesinden fayda yok, üniversiteden fayda yok, dışarıdan geleceklerden umutlanmak kaderimiz oldu! ama nüfusu arttığına göre Manisa’da birşeyler var! Son ümit Volkswagen’de. Biz alışığız davul zurna çalar oynarız sonra arkamıza bakar evimize döneriz.
Mis gibi Gediz Ovası, adam diksen bitecek toprakları, havası, suyu, üretimi, ticaretini, değerlendirme, Gediz’i kirlet, ovayı hallet …
Bunlar uzun hikayeler.
Ama işin aslı eğitim, öğretim ile kalkınma. Üniversiteye dolar işaretli gözle değil kültür seviyemiz olarak bakalım. TÜİK verilerine göre Ege’de üçüncü olan Manisa Celâl Bayar Üniversitemizde toplamda yani prof, doçent, dahil 1715 öğretim üyesi varmış, 235’i profesör.
50 bin civarında da öğrencisi var.
Kültürel açıdan, köklü tarihimiz, geleneksel geçmişimiz açısından neler kazanırız?
Kültürlü, eğitimli, sanatsever bir toplum olabilmemiz için üniversiteden neler beklemeliyiz?
Manisa yeni yapılacak, açılacak müzeleri ile çıtayı yükseltirken üniversiteden kütüphanesinin bilgi hazinesi ile araştırma geliştirmede faydalanabileceğimiz bir seviyeyi, Manisa’mız hakkında kitaplar, belgeseller hazırlanmasını araştırmaların yapılmasını, beklemeliyiz. Uluslararası temaslar ile dünyada olandan bitenden haberdar olmayı, teknolojik ataklar beklemeliyiz. Turizmde, kırsal kalkınmada, enerjide, çağdaş projeler üretmesini beklemeliyiz. Daha birçok beklentilerimiz olmalı. Bunlar sadece bizim beklentilerimiz. Eğitim seviyesi ile Manisa’mızın sesini duyuracak öğrenciler yetiştirmek asli görevi zaten.
Ayrıca: Üniversite hastanelerinin ulaşım ve eğitim açısından şehrin merkezinde olması gerekir. Bu ana fikirden hareketle Manisa’nın en değerli yeri, 1994 yılında yapılan mevzii imar planı ile üniversite hastanesi olarak planlandı. O daracık alana üst üste plansız binalar yapıldı. Altından geçen dereye tedbir alınmadığı için bu alanı çok sular seller bastı. Maddi zararlar oldu. Bunlar telafi edilebilir. Son zamanlarda Manisa’da yapılan iki büyük hastane doktor yetersizliği nedeniyle büyüklüğüne modern yapısına rağmen istenen hizmeti veremiyorlar.
Üniversite hastanemizin bir ihtisas, araştırma ve önemli hastalıkları tedavi edici yönü ve teknik donanımı ile hizmet vermesi amaçlanmalıdır. Manisa’lı hala Ege Üniversitesine gidecek, İzmir’deki hastanelerden doktorlardan derdine deva arayacak ise hala yapılmakta olan üst üste binaların hiçbir önemi yok.
Manisa Belediyesi’nin 2010 yılında yaptığı fakat kabul edilmeyen imar planında bu alanın genişlemesi için 100 bin metrekare rezerv alan ayrılmıştı.
Yukarıda bahsettiğim konuda Organize Sanayi Bölgesindeki 190’na yakın büyük firmalar, (hatta en büyüklerinden bi tanesi milyonlarca para verip televizyonlarda reklam yapan bir başka şehrin futbol takımına sponsor oldu.) Celâl Bayar Üniversitesi’ne teknolojik ve donanım desteği vermeli diye düşünüyorum.
Bir yerde kuyu, sondaj hatta artezyen ile yeraltından su çıkarılıp da kendi amacına hizmet için kullandığında, yanıbaşına gelen geçen insanların, hayvan haşatın su içmesi için çeşme yapması bir yaptırımdan ziyade örfümüz, adetimiz, geleneğimizdir.
Eski Muradiye Yoluna; asfaltı, bulvarı, otobanı, bölünmüş yolu, denmiyor. Eski Yol deniliyor. Yıllar önce neyse o, hatta çok daha yıllar önce kadastral yol. Yani bağına bahçesine tarlasına gitmek isteyenlerin kullandıkları kadastro parselleri arasına çizilmiş bir yol tarla sahiplerinin rızası ile ayrılmış olan bir yol dört veya altı metrelik bir yol iken sonradan 10-12 metreye çıkarılmış bir yol.
Bağımız Karaçay Köprüsünden geçmeden hemen çayın kenarından aşağıya giden yolun sonundaydı Gediz kıyısında Kocakumlar Tımarı. Adı gibi bir tek çakıl taşına dahi rastlayamazdınız tamamen kum hatta Gediz’in getirdiği alüvyonlar ile verimli bir topraktı.
Bağımıza bazen Horozköy içerisinden geçer Tepekuyu’dan aşağıya iner bazen de Eski Menemen Yolu’ndan gider Şimdi ki Muhsin Yazıcıoğlu Bulvarı’nın sonlandığı yani Menemen Yoluna bağlandığı noktanın hemen karşısından şimdi tali yol olduğu için kapalı olan dar bağ yolundan demiryolunu geçer Muradiye Yolu’na bağlanırdık. Buradan Karaçay Köprüsü istikametine döner bahsettiğim bağımıza giderdik.
Menemen Yolu’nun da çok eskisi toprak, derelerin içine girip çıkan köprüsü olmayan bir yoldu. Nereye kadar? Muradiye istikametine kadar. Muradiye’ye buradan da gidilirdi.
İşte bu Eski Muradiye Yolu bir zaman sonra sathi kaplama dediğimiz çakılları fırlak bir yol ile kaplanmıştı. Genişlik değişmemiş yolun kalitesinde biraz artış olmuştu. At arabaları pek revaçta olduğu için yol yeterliydi. 65-70 yıllarında araçlar artsa da yol bizim bildiğimiz yoldu.
Daha sonra Manisa’dan Muradiye’ye giden bu yol üzerinde ilk önce şimdi susuz olan Muradiye’nin suyundan yapılan Coca-Cola fabrikası sonra zeytinyağı imalathaneleri, ufak çapta domates salça üretimi (bunlar hep bol su kullanan imalathaneler idi şimdi Muradiye’ye susuz diyorlar) derken zirai ilaç fabrikası derken aspiratör fabrikası öyle böyle sanayi yapıları dolmaya, yol boyunca dizilmeye başladı. Bağyolları, tarlalar arasında yetişen pıtrak dediğimiz her yerde çıkan bir çeşit ot gibi (bir bisikletçi olarak hiç sevmem lastik düşmanıdır) yani pıtrak gibi sanayi yapıları oluşmaya başladı.
Büyük organize sanayi bölgesi (MOSB) bu imalatlara pek uygun değil ama Muradiye Sanayi Bölgesi bu tür imalat yapan şahin görünümlü kartal yapısındaki sanayilere uygun bir bölgeydi.
Niye böyle diyorum: Muradiye Sanayi Bölgesi’nin imar planı Rahmetli Muradiye Belediye başkanı Hamdi Mergen zamanında 1994 yılında yapıldı. Aradan geçen 25 senede ne yollarını yaptılar, ne elektriğini hallettiler, ne altyapısını çözdüler. Bu imalathaneleri onun için buraya yakıştırıyorum.
2012 yılına gelindiğinde biz belediyeci olarak görevde iken bu yolun hala stablize yol olmasından ve darlığından şikayet ettiler. Bahsi geçen imalathanelere işçi servisleri bu yol üzerinden yapıldığı için yolda kalite aranmaya başlandı. Manisa Belediyesi sınırlarının dışına çıkamıyor yatırım kanunen yapamıyor, Muradiye Belediyesi’nin de işi değil karayolları yapması lazım. Şikayetlere bu şekilde cevap veriyordum.
2014 yılına gelindi. Manisa Büyükşehir Belediyesi olduğumuzda asli görevimiz olan köy belde yollarının bağlantısı kapsamında bu yol istimlak yapılmadan mümkün olduğu kadar genişletme imkanı sağlanarak sıcak asfalt ile kaplandı yol çizgileri yapıldı kedi gözü dediğimiz reflektörler çakıldı, hız ve uyarı levhaları konuldu
Yolun kalitesi arttı ama bu kalite artışı bir türlü araç sürücülerine yansımadı. En son ciğerimi yakan OSB’den mesai arkadaşım olan Serhat Baydar ve eşinin kullandıkları bisikletlerine arkadan bir aracın çarpması ile hayatı sonlanan Serhat’ın ölümü oldu. Eşi de yaralandı. Bu kazadan sonra bu yolu takip eder oldum.
Ne çok kazalar oluyor. Maddi hasarlı, yaralanmalı, sakat kalmalı, ölümlü kazalar. Ama hala adına trafik canavarı dediğimiz dikkatsiz sürücüler can almaya, canlarını vermeye, sakat bırakmaya, devam ediyorlar.
Kaza oranları açısından istatistiki açıdan yüksek olan takip ettiğim yollardan bir diğeri Mimarsinan Bulvarı, ikincisi Muradiye Eski Yolu ama bu yollarda kazaları bitirmek için alınan herhangi bir tedbir, önlem yok.
Yazık, hem de çok yazık.
Ekstra bir şey olmazsa seyrettiğim dört kanal var. Üçünde kaza bela hırsızlık gasp taciz haberleri; direksiyon hakimiyetini kaybetti bariyerlere çarptı. Esas sebebini söylemiyor telefonla oynarken demiyor. Kadına şiddet, çocuğa taciz, yaya geçidinde yayaya çarpma, omuzdan çanta aşırma, domuzdan kıl koparma gibi asap bozan çocukların değil büyüklerin dahi psikolojisini bozan abuk sabuk haberler. Bunlar karakol kapısında yatan gazeteci haberleri polis ile beraber olay yerine koşan onlarla beraber kamera görüntüsü seyreden haberciler.
Bu tür haberlerin Avrupa ülkelerinde yapılmadığını söylüyorlar. insanların psikolojileri bozulup agresif olmamaları, şiddet toplumu yetiştirmemeleri için.
Bir diğer haber kanalında tabiat güzelliklerimizin; maden ocakları ile tahrip edildiği adeta bir katliam yaşandığını anlatır. Kaz dağları’ndan, Şirince’ye, Salda Gölü’nden Karadeniz Trabzon Yaylaları’na kadar, HES yapılan derelerinden Ergene’den Gediz’e Kızılırmak ve ötesine kadar birçok akarsuyumuzun nehrimizin, yeraltı sularımızın, sanayi ve zirai ilaç atıkları ile kirletildiğinden bahseder.
Seyretmek zorunda kaldığım kanallarda vaziyet bu. batı yakasında da değişen bir şey yok. Orada da yani diğer kanallarda,açık oturumları dinleyeyim derken kılıçlar çekilmiş silahlar gömülen yerden çıkarılmış kadın moderatörün şık giyimi, kibar sesi, naif seslenişlerinin fayda vermediği bir ortam, spor eleştirileri yapan üzerlerinden afililik akan, İstanbul kabadayıları gibi el kol ile reyting peşinde koşanlar.
Ülkemiz Türkiye’nin yıllar önceki durumundan bahsedeyim. Ben değil yabancıların anlattıklarını dinlediklerimi aktarayım.
2016 yılı, Jeopark toplantısı için Portekiz’deyiz. Tokyo Üniversitesi’nde Profesör hoca ile tanıştım Türk olduğumu öğrenince “Ben Türkiye’yi Türkleri çok severim” dedi. Hoşuma gitti merak ettim. Anlatmaya başladı:
1875’te Petersburg’da Japon sefir Yanagihara Sakimitsu ile Osmanlı elçisi Şakir Paşa arasında yapılan bir görüşme ile Osmanlı-Japon ilişkilerinin temeli atıldı. Ancak bu temel sağlamlaştırılıp geliştirilmeliydi. 1887’de dönemin Japon İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu İstanbul’a gelmişti. İstanbul’u ziyaret eden ilk Japon asilzadesi olan Prens’in görmüş olduğu yakın alâkaya teşekkür etmek üzere ertesi yıl Japon hükümeti tarafından sultana büyük Krizantem Nişanı’nın verilmesi kararlaştırılmıştı. Buna karşılık sultan da Japon imparatoruna bir nişan verecekti. Bu hediyeleri götürmek için Osmanlı donanmasından bir eğitim gemisinin Japonya’ya gönderilmesi kararlaştırıldı.
Ertuğrul Fırkateyni, 14 Temmuz 1889’da; 61’i subay ve memur, 548’i er ve erbaş olmak üzere 609 kişilik mürettebatıyla Uzakdoğu yolculuğuna başlar. Fırkateyn, uğradığı yerlerde büyük bir coşkuyla karşılanır ve İstanbul’a, seyahat hakkında ardı ardına raporlar gönderilir. Ertuğrul, yola çıktığı günlerden itibaren yurt içinde ve yurt dışında devamlı konuşulmuş, olumlu olumsuz birçok habere konu olmuştur. Nihayet, hesap edilenden uzun bir süre sonra hedefe ulaşılmıştır. Ancak, dönüş yolculuğu, okyanusun serin sularında son bulacaktır… 16 Eylül 1890’da saat 21.00 civarında azgın dalgalara dayanamayan Fırkateyn, 609 kişilik mürettebatındasn 69 kişi kurtularak, Funakura kayalıklarında, yüzlerce denizciyle beraber sulara gömülür.
Sultan Abdühamid Han’ın emriyle düzenlenen Uzakdoğu ziyareti vesilesiyle Hind ve Pasifik okyanuslarında Osmanlı bayrağı dalgalandırılmış; yol boyunca uğranılan Bombay, Kolombo, Singapur ve Hong Kong gibi yerlerde yerli halk Ertuğrul’a büyük bir ilgi göstererek yaklaşık 150 bin kişi akın akın ziyaret etmişler, bu da Müslümanlar üzerinde büyük bir heyecana sebep olmuştur.
Bu elim kazadan sonra 7 Eylül sabahı Oşima Belediye Başkanı Oki, Kaşino köyüne ulaştı. Kazazedelerin civardaki uygun binalara yerleştirilerek tedavilerinin yapılmasını sağladı. Diğer taraftan, denizdeki cesetleri toplatmak için köylüler ve bizzat başkan, geceli gündüzlü büyük bir gayret göstererek 260 ceset topladılar.
Daha sonra Kaşino Köyü halkı kazada vefat eden denizcilerimiz adına köyün yakınında kazanın olduğu mahalde Funakura kayalıklarının bulunduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygı adına bir anıt dikerler.
Japon Profesör, bu olayın özetini anlattı elbette, ancak yıllar sonra Turgut Özal’ın Başbakanlığı zamanında Japon-Türk dostluğu karşılığı Türkiye’nin yaptığı bir hadiseyi de eklemeyi unutmadı:
YÜZYILIN KURTARMA OPERASYONU
Olay 1985 yılında İran- Irak Savaşında geçiyor. Savaşın en şiddetli olduğu zamanlarda Saddam Hüseyin 18 Mart 1985’te, bir gün sonra İran’a hava saldırısı başlatacağını ve sivil yolcu uçaklarını da vuracağını açıklıyor.
Birçok devlet öncelikle mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde vatandaşlarını İran’dan tahliye etmeye başlamış fakat Tahran’daki Nissan Otomobil Fabrikası’nda çalışan Başmühendis Janichi Numato’nun sorumluluğundaki 215 Japon mühendis ve teknik eleman grubu ise Tahran’dan çıkmayı başaramamış ve mahsur kalmışlardı.
Bunun üzerine Japonya’nın Tahran Büyükelçisi Yutaka Nomura, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla özel bir uçak istedi. Fakat Japon havayolu şirketleri İran ve Irak’ın garantisi olmadan uçmayı reddediyorlardı. Nomura, yakın dostu Tahran’daki Türk Büyükelçisi İsmet Birsel’le görüşerek “Türk Hava Yolları, Tahran’a özel sefer yapabilir mi?” diye soruyor.
Büyükelçi Birsel, konuyu hemen, dönemin Başbakanı Turgut Özal’a iletiyor. Özal’ın kararı ile kurtarma operasyonu için düğmeye basılıyor.
Saldırıya 25.5 saat kala Nomura’yı arayan Birsel, Özal’ın da onayıyla ertesi gün THY’nin Japonlar için özel bir sefer düzenleyeceğini bildiriyor..
15 Mart 1985’te, günün ilk ışıklarıyla,TC-JAY tescilli, “İzmir” adlı DC10 tipi uçakla yola çıkılıyor..
Van’ı geçtikten kısa süre sonra Tahran Havalimanı’nın kapatıldığı bildirililiyor.. Kaptan Pilot Özdemir, geri dönmek için harekete geçerken ikinci bir haberle havalimanının açıldığı bildiriliyor. Tahran’a yönelen uçak, Saddam’ın “sivil uçakları vurma” tehdidine rağmen Tahran Havalimanı’na ulaşıyor.
Uçağın kapısı açılır açılmaz, çocuk çocuk 215 Japon uçağa doluşuyorlar. İran Kulesi’nin yönlendirmesiyle, THY uçağı 15 dakika sonra kalkıp ve Saddam’ın açıkladığı saldırı saatinden sadece 3 saat önce İran’dan havalanıyor. Toplam 9.5 saat süren yolculuğun ardından kaptan pilot Ali Özdemir’in yaptığı ”Welcome to Turkey” (Türkiye’ye hoş geldiniz) anonsu uçaktaki yolcuları büyük bir sevince boğuyordu.
Özdemir, Japonya’da yayınlanan belgesel programda da uçağın kalkışı beklenirken patlama sesleri duyulduğunu belirterek, ” Uçaksavar füzeleri uçağın 5 metre yakınından geçiyordu.Yine de görevi kabul etmemek aklımızdan bile geçmedi. Orada kalsalardı roket ya da bombayla havaya uçacaklardı. Japonlara karşı Türk milleti olarak sempatimiz vardır. Bu görevi seve seve yine yaparız” diye konuşmuştu.
Ertuğrul fırkayteynin kazasını, İzmir adlı uçağın Japonları kurtarışı ile iki ülke arasındaki dostluğu anlatan Japon hoca seyahat çantasını göstererek, “Uluslararası uçuşlarda aktarmalarımı mutlaka İstanbul üzerinden yaparım, Türkiye’yi İstanbul’u Türkleri seviyorum diğer ülkelerden çok farklılar.”
Okulların kapanması tatilin başlangıcı gibi algılanır. Haydi çocuklar okulanın arkasından haydi çocuklar tatile denilmesinin ardından çocuklar haklı olarak ama vatan millet olarak da sevinç çığlıkları atarız.
Başta ebeveynler, öğretmenler, memurlar, işçiler, esnafeyn…
Bağ bahçe, deniz gözlük şezlong terlik, ama günübirlik ama sezonluk, artık Manisa ile ekonomi piyasası da tatildedir.
Gidilecek yerler önceden planlanmış eşe dosta akraba taallukata haber salınmış geliyoruz diye. Tatile giden sevinçli, tatile gelinene sormayın.
Tatil beldelerinde evler çoğunlukla bahçeli, ayrıca site olunca; gelen giden ya evinizin önünden, bahçenizin dibinden, tatile geldiği evi sormasından, ya da sokaktan sevinç çığlıkları atan çocuklardan anlıyorsunuz.
Ekremlere geldiler. Behramlar da bekliyordu. Aaa bir sürü kıranlık ne ekmek yeter ne yemek Ümmühan nerede yatıracak bunları. Çok meraklıysan yardımına koşuver. Ayol Ümmühancım bir kısmını biz alalım, bizim kimi kimsemiz yok, hem evimiz şenlenir. İyi günde kötü günde komşuluk böyle yıkımlı günlerde belli olur.
Bu bizim geleneksel tatillerimiz. Bir de günübirlikçiler var. İki karpuz bi koltukta.
-Rıdvan telefonda bi gelmediniz diyordun işte geldik mahallede köşedeki karpuzcunun karpuzlarını beğenirdin ordan aldım bunları. -Buyrun buyrun sevindirdiniz şöyle balkondan gelseniz de olur.
-Oğlum Samet kap gel benim yastığı arabadan, onsuz yatamam uyku tutmaz.
Ev sahibini yatıştırmak için
-Yok yok yatıya gelmedik öğle uykusu için getirdim.
Bu tür alışkanlıklarımız güzel şeyler, yaz tatili boyunca komşuluklar unutulmasın diye yapılması gereken ziyaretler.
Sahil:
Deniz, sahil, şikayet. Yerlileri anlamıyorum. Ha iki gün Cumartesi Pazar da tatilcilere kalsın deniz. Tapulu değil ya. Kalabalık diyorsanız gitmeyin daha kalabalık olmasın. Sonra siz mi temizliyorsunuz sahili?
Onun da çaresi var sahil zabıtası; aralarında dolaşıp ikaz etse, çöp atanları, darı sömeği gömenleri utandırsa, çare bulunur. Cumartesi tatil deyince görevlilerde tatile giriyor nöbetçi denen bir şey var.
Bir tek sahil ile ağaç altı gölgelikler mi kirleniyor.
Çarşı:
Lokantaların üst üste yağlı tencerelerinden, bulaşık kaplarından, yağhane bidonuna dönmüş çöp bidonlarından dökülen kirler, artıklar, kaldırıma sinmiş yağlar ve yanık yağ kokuları kapıdan.
Her lokantanın arkasındaki, dönecek kadar yeri olmayan tuvaletlerinin; avuç kadar lavabosuyla, açmaya elinizin varmadığı musluğuyla, her yanı ıslak mı yoksa başka bir şey mi olan klozetiyle, içinde ne olduğu bilinmeyen sözde sıvı sabunuyla, idrar kokusundan, tuvalet kağıdı parçalarından, girilemeyen tuvaletinine rağmen ama önünde denizin kıyısına atılmış masalar sizi, çırpıntılara karışan suzinak ile mest ederken herşey de olduğu gibi o anı yaşarsınız. Bu anlattığım sazdan samandan lokanta değil şehrin içinde belediyenin yanında.
Belde sokaklarına ne demeli?
Basket topu gibi şişmiş, yürünemeyen sokakların orta yerine yatmış, ‘Mamam köşe kaldırımda suyum da hemen yanında uyku ve yemek garantisi ile gel keyfim gel, ulan birazda kemik verin’ diyen köpeklerden, sürtünen yılışık kedilerden geçilemiyor. Her köşe başında kaldırımlar, yollar, yemek artığından oluşmuş yağ içerisinde. Sineklerin konuçlandığı, yazın sıcağında hare hare yayılan mikropların yuvası olmuş, yağ kümelerinden sekerek yürünen, burun tıkanarak, tiksinerek gidilen yollar, kedi köpek yemek merkezleri sokaklar.
Hurmaların tırmaladığı günler elbet bir gün gelir. Defter kitap çanta, servis hoca kurs da var ya, vitrin mal ister vatandaş hizmet. Berberimsi bronz tenlilere fesatca yaklaşılır “Tatildeydiniz he, belli oluyor.”
Velhasılı:
Kışlık da bu yazlık da, samanlık da bu sazlık da.
Seyran olmuş her yanımız. Tahtırevan var, yok ayranımız.
Avrupa seyahati deyince; temizliği, gezilip görülecek yerleri, kiliseler, meydanlar, heykeller, her kentinde olan nehir gezileri, kültürel anlamda müzeler, tarihi mekanlar, zaten kentlerinin kendileri de müze gibi olduğu için bu anlamda görülecek çok yerleri var. Eskiye dayanan bu turizm anlayışı sayesinde bizlerden çok çok öndeler ve bizlerde bu yüzden yurtdışı gezilerinde buraları gezip görmeyi tercih ediyoruz.
Manisa’mızda uzunnnn yıllardan beri olup olmadığı belli olmayan bir müzemiz vardı. Arkeoloji ve Etnografya Müzesi. Burada bulunan tarihi objeler, ikisi bir arada olmasına rağmen Muradiye Camii Külliyesi’ndeki medrese odalarında sergileniyor aslında buna sergi denmez çünkü çağımızda müzeleri küratörler dizayn ediyor, onlar ışık, yükseklik, mesafe gibi teşhir açısından önemli olan sergileme projeleri hazırlıyorlar.
Bu medrese odalarındaki, zaten odaya giremediğin gibi, ya bi bacağın dışarda ya da dönerken her ne kadar semazen gibi dönmesen de objeleri devirme ihtimalin olduğu için görmesem de olur diyorsun.
Bizdekiler sunta kutuların üzerinde, bazılarına yakın gözlüklerimizi takarak, bazılarına gözlerimizi kısarak, bakıyor ne olduğunu kararmış pirinç levhalardan okumaya, anlamaya çalışıyorduk.
Kolu kırık, bacaksız, başı kopuk heykelleri görsende farketmiyor adam zaten kara toprak olmuş, ne krallığı ne imparatorluğu kalmış, Esamisi okunmadığı gibi kim olduğu da belli değil. Bunların çakmalarını, kaşı gözü olan helen kızlarını çinliler çok güzel yapıyorlar şimdi parklarda orda burda onlar karşımıza çıkıyor. Zaten kapalı olan müzemizde tahayyül ile muhayyel arasında, iki arada bi derede kalmış olarak müzeyi tasavvur ede ede müzeyi de müzeciliği de unuttuk, aramaz olduk.
İşte, hal tam böyle iken.
Müze inşaatımız başladı. Bitmek üzere. Etnografya ve Arkeoloji Müzesi 2020’de bitecek.
Ayrıca: Türk İslam Eserleri Müzesi,
Yazma Eserler Müzesi,
Manisa Kent Müzemiz de olacak.
Başka şehirlerimizdeki diğer müzeleri de sayalım, çünkü bazıları abartmış.
Bakın daha neler varmış:
Hamam Müzesi, Çamaşırhane Müzesi, Fıstık Müzesi, Dondurma Müzesi, Güreş Müzesi, Şiir Müzesi, Edebiyat Müzesi, İslam Bilim Tarihi Müzesi ve İslam Bahçesi.
Sonuna Müzesi yaz baş tarafını aklına eseni.
………………. Müzesi.
21. yy. da Avrupa’yı geçtik!
Avrupa’da da buna benzer şekilde müzeler var. Şatolardan müzeler, ilk insanların yaşadığı denilen çakma mağaralardan müzeler, aslı nerede diyorsunuz tahrip olmasın diye aslını gezdirmiyoruz diyorlar. Buralarda illüstrasyon ilk insan duvar resimleri var zannedersiniz hepsi birer Pablo Picosso bilemedin Salvador Dali’nin dedeleriymiş.
Mesela Amazon Ormanları’nı andıran ağaçlık ve peyzajı yapılmış yeşilliklerin botanik bahçesi denilerek gezdirilen botanik müzeler de var.
Gezmekten başınızın döndüğü bir esnada müzelerin ayaküstünde yapılmış cafe la blanche’lar! imdadınıza yetişiyor. 2€ ‘ya mineral votayı kana kana içiyor ardından 20-30€ ‘ya ince bir dilim pasta ile açlık bastırmaya çalışıyorsunuz.
Tam bir şişe su ne kadar pahalı resmen soygunculuk derken incik boncuk çiçili biçili hediyelik eşyalara kapılıyorsunuz buraya kadar gelmişken eşe dosta hediyelik götürmeden olmaz deyip o da güzel bu da güzelmiş deyip çıkar ayak yine kesiliyorsunuz.
Bu ülkeler neden €’yu ortak para birimi yaptılar, bu tür satışlar her ülkede aynı olsun ucuza satmayalım diye.
Dinleri imanları bizi devirmek.
Bizim müzelerde hediyelik eşya işini henüz çözemedik. Olsa bile biz satmıyor hediye olarak veriyoruz. Tanıtım, reklam amaçlı. Bir de hedileşmek sünnet diyoruz elin gavuruna.
Müzecilikte turizm potansiyeli yüksek ülkelere ulaşmamız şimdilik biraz zor. Bari bu iş de onları taklit etmeyelim. Kültürel ve tarihi çok değerlerimiz var bunları ortaya çıkarmaya çalışalım.
Şu hediyelik eşya işini de mutlaka çözelim. El sanatlarımıza önem verelim yükte hafif, pahada ağır el işleri yapalım.
Televizyonun birinde yeni bir yarışma programı var.
Yoo hayır,
“Gelinim Mutfaktaaa, gelinim mutfakta.
Üstüme yok lezzeti bulmakta.
Masayı donatıp kurmakta.
Masayı sanat eseri gibi sunmakta”
o değil.
“Kapanmadan kazan.” Evet.
Yukarıda ‘Gelinim Mutfakta’ dediğimiz programı biz oynuyoruz. Kapanmadan kazan’ı da karşı taraf oynuyor. Televizyonda değil gerçekte oynanan komedi değil ama biz komediye çevirdik.
Birileri geliyor. Hem de gümbür gümbür sesle. Gürültü çıkarması onun kazancına. Sesi duyan kapıya çıkıyor. Ortalık kalabalık gelen toz bulutunun kalabalığın içinde kapıya çıkanlar kimin geldiğini, görmeden, bilmeden, hazırlığı olmadan, öyle ya; ev temiz mi? Misafire ikram edilecek bir şeyler var mı? Dolap dolu mu? Tencere kaynayacak mı? Koltuk halı masa var mı? Hele bi gelsin konu komşudan ana babadan kardeş bacıdan buluruz. Onlar gelince herkes kapımıza gelecek eksik gedik ne varsa tamamlarız. Allah Kerim.
Önce aynı mahalleden ama iki sokak üstümüzden davet geldi. Onlar daha önce böyle bir misafir ağırlamışlar. Ağırlamayı biliyorlarmış. Onların komşuları oturun oturduğunuz yerde o devir kapandı şimdi gelenler o zaman gelenler gibi değil. Dediler her halde, sesleri çıkmaz oldu.
Geçen gün bizim sokağın alt başından bir ses daha geldi. Biz sokağın başındayız buradan sağa sola gitmek daha kolay, otobüs durağı hemen kapımızın önünde, okul var, muhtarla ahbabız, cami iki adım ötede. Geleni bilmediğinden; hacı mı, hoca mı? Dindar mı, müslüman mı? Camiden bahsediyor.
Böyle bir heves, iştah, misafirperverlik görülmemiştir. Gelenler de şaşırıyor. Bunlar ne kadar misafirperver diye.
Gelenlere çok ses çıkaranlar hazırlıklı değiller ama gelecek olanlar hazırlıklı. Kim güzel yemek yapar? Kimin evi temiz, dayalı döşeli? Durak yakın olacak ama durakla bitmiyor o durağa otobüs ne sıklıkla uğruyor? Her yöne giden otobüs var mı? Muhtarla ahbaplık yetmiyor. Muhtar mahallede seviliyor mu? Zırt pırt değiştiriyorlar mı? Ev geniş mi, ev sahibi zengin mi? Daha akla gelmeyen neler neler düşünüyorlar planlıyorlar.
Konu komşu birbirini kırmadan dökmeden. Sakin olun. Gelenin hiç mi söz hakkı yok. Bırakalım kendileri karar versinler. Şöyle bir bakınca eğriyi doğruyu anlayacak tecrübedeler. Kaçıncı seyahatleri: Ohooo, kısa pantolonla sarma kağıttan tozlu yollarda top koştururken, onlar…
***** ***** *****
Eski sondaj kullanmaya kullanmaya kurumuş zaten sularda aşağı inmişti. Mutlaka yeni sondaj gerekliydi. Her tarla sahibinde sevinçli bir telaş başlamış, kimi tarlayı tesviye ettiriyor, kimi toprak tahlili için tarım müdürlüğünde sıraya giriyor, kimi de tohum araştırıyordu. Çırçırcıların bir kısmı hakkın rahmetine kavuşmuş sağ olanlarda makineleri hurdaya satmış binayı depo olarak kiraya vermişti. Bunlarda da evvela yapı onarılıyor beyaz badanaları çekiliyor bir yandan da yeni sistem makineler yerleştiriliyordu. Bunları gören gen kalmış tarla sahiplerinin de iştahları kabarıyor telaşlı bir şekilde sağa sola koşuyor akıl alıyorlardı. Adeta bir yarış başlamıştı. Düğün gibi herkes tarlasına toprağına beyaz gelinliği giydirme telaşındaydı.
Sondajcı gelecek diye bekledik işleri yoğunmuş. Uzaktan toz bulutlarını sayar olduk ha geliyor diye diye. Nihayet tozların arasında soluk kırmızı rengi ile bir kamyon gözüktü yaz sıcağında gözlerimizi kısarak baktık oydu…
Her yaz bir tarla daha gen kalıyor ne yapacağını bilemeyen tarla sahibi, köylü bostana dönüyordu bostana salınan ineklerden belliydi ki bostanda para etmiyordu.
Kış giriminde göç yolu gözükmüştü. Kamyonete yüklenen bir denk eşya taşınmaya yetiyordu. “ İlk bir kaç ay denkler açılmadan oğlanın evinde kalırız uygun ev bulunca kiraya taşınırız” diyordu yanık buruşmuş elleri, çileli yüzüyle toprağından köyünden koparılan sözde aile reisi, utancından hep önüne bakıyordu.
Şehre yerleşmiş ama gözlerinin nemi hiç eksik olmuyordu.
Her gün, gün doğmadan sabah ezanı ile uyanıyor divandan bozma yatağın kenarına ilişip gözyaşları ayak parmaklarına dökülüyordu. Sabah namazından sonra kahvenin köşesinde ki masada bir hayli kalıyor çay üstüne çay içiyordu. Köyünü düşünüyor, imamı, kahveci İbramı, ipsizlerin Musa’yı anıyor gözlerinin önüne gittikçe silikleşen simalarını canlandırmaya çalışıyor, yamuk kasketi yandan çarklı sigarasıyla emmi oğluyla dertleştiği zamanlar aklına geliyordu.
Fırından aldığı francala bir kere daha derdini depreştirdi köy orta fırınında Emine’sinin pişirdiği ekmekleri sofra örtüsüne sarıp sıcak sıcak getirdiği, akşam yemeğinde böldüğü ekmeği herkesin çocuklarının önüne pay edişi, çorbaya doğrayışı ile francalaya takıldı kaldı. Her akşam yemekten sonra yemek artıklarına bulaştırdığı ekmek parçalarını Karabaş’a uzattığı çanak bile dertlenmesine yetiyordu.
Yıllar geçti torunlarına torunlar eklendi en büyük torununu evlendiriyorlardı. Düğüne çağırdığı köylülerinden kalan bir kaç arkadaşı ile baş köşeye kurduğu masada orta yerde oynayanları seyrederken Uzun Kerim’in hoplaya hoplaya oynayışını hatırlattı bir arkadaşı gülüştüler. Rahmetli Esat’ta çok güzel harmandalı oynardı dedi diğeri.
Bir kaç zaman daha geçti. Romatizma, kireçlenme derken beli bükülmüş, yaşlanmış, doktor katarak ameliyatı demişti ama bugüne kadar ne gördüm de bundan sonra ne göreceğim dedi olmadı ameliyatı, gözleri de pek seçmiyordu. Büyük oğlu ile komşusu Iramazan’ın cenazesine köyüne gidiyorlardı sıcak bir hayli bastırmış köye varmalarına az kala araba hararet yapmıştı bir ağaç gölgesinde durdular. Oğlan motor havalansın diye kaputu açarken babası aşağıda uzanıp giden yeşilliği gözleri seçememesine rağmen pamuk tarlasını benzetti, oğluna.
-Oğlum bu bizim pamuk değil mi?
-Evet baba, geçen yıla göre bu yıl daha da eken oldu. Bizim köyde de başladılar. Amet amca çırçırı yenileyeyim diyordu naptı bilmiyorum.
-Tut elimi de beni tarlaya indir, kozaları elleyeyim, sulama çamuruna batayım, açılmış kozalardan bir tutam alayım, seneye ya olurum ya olmam.
Manisa’mızda pamuk, Urfa’dan kiralık pamuk toplama makinası getirecek kadar olmuş. Hadi hayırlısı beyaz altın, efsane geri döndü dedim.
Şimdikiler mücadeleye gelemiyor, hazıra konmayı seviyorlar, hele telaşı emeği çoksa hiç gelemiyorlar. Pamuk birkaç sene önce yeni kıpırdanmaya başladığında tanıdığım bir arkadaşa “Ya siz de pamuğa yönelin” dediğimde hangi çırçır var gideceğimiz dedi. Şimdi çırçır da var, toplama makinası da var. Bu ülke ekonomisine katkıdır. Bakınız Kula Belediyesi penye üretip ihracat yapan firmaya istihdam amaçlı fabrika yaptı. Bir başka biri iplik fabrikası yapar öyle öyle bunların arkası gelir. ama işin başı üretimde. Kasketi arkaya atıp “Üle İbram ve bakam bi çay” demeylen olmuyor.
Uğraş, emek terle çıkar, kazançla gelir.
Araziler dünyanın oluşumu ve sonrasındaki yer hareketleri tabii afetler, mevsimsel değişiklik ve rüzgar, yağmur, güneş gibi günlük tabii olaylar, bazen insan eliyle dünyamızın coğrafi yapısı değişikliğe uğrar.
Bu oluşumların neticesinde ilk insanlardan bu yana insanlar karnının doyduğu ve barınabileceği yerlere yerleşti. Bunların başında akarsu yatakları nehir boyları ekilip biçilebilen araziler ovalar önde gelir.
Manisamız bu anlamda Gediz boyunu yaşam alanı seçmiştir. 3-4 bin yıl öncesinin insanlarından bu yana Gediz grabeni, geçimlerinin yanında çeşitli medeniyetlere de yataklık yapmıştır.
Manisa, güney ve kuzey yönlerinden sınırlanarak lineer bir yerleşim ile doğu batı istikametinde yerleşimi genişlemiş daha doğrusu uzamıştır.
Yıllık nüfus artışı da göz önüne alındığında ovada yetişen ürünlerin Manisa nüfusuna yetmesi, ihracatın ne olduğunu bilmeyen hatta geçinmek için ihtiyaç duymayan Manisa’lı kendi yağı ile kavrulmaya, yetiştirdiği ile karnını doyurmaya, tüccara sattığı pamuk, tütün, üzümü ile ekonomi de öne çıkan üç beş kişiden başka ticareti sınırlıydı.
Ekonomisi gelişmeyen bu sayede göç almayan Manisa 60’lı yıllarda herkesin birbirini tanıdığı tanımasa da simaen bildiği yolda yürürken selamlaştığı komşuluk ilişkilerinin yanında esnaf dayanışmasının çok sıkı olduğu, burada yaşanmış dayanışmaların birinden kısaca bahsedeyim.
Çarşıda, komşusu mal almak için İstanbul’a gittiğinde dükkanını kapatmaz köyden kasabadan imkanları dahilinde atı, eşeği, at arabası, kasabadan geliyorsa o da tozlu yollarda su kaynatan otobüs ile gelen müşterisi alışveriş yapacağı, varsa borçu ödeyeceğinde dükkanı kapalı olmasın gel git telaşı olmamasından dolayı dükkanını komşusuna emanet eder açık kalmasını sağlardı.
Komşuluğu, esnaflığı, herkesin birbirini tanıdığı bir yapıya sahipti Manisa. Evler çok katlı değil, her yan araç değil otopark diye bir sıkıntı, sorun yok. Eski para ile kazancı veya yıllık bir milyon lira olan cirosu olan ticaret erbabı az sayıda idi. Bunların da bazıları İzmir veya İstanbul’a yerleşmişti.
Doğuda doğu kışla ve çatal mezarlığı, batıda batı kışla ile sınırlıydı. 1960 da OSB planlanırken, 1975 yılında Gecekondu Önleme Bölgesi, 1979 yılında da KSS inşaatları başladı. Bu yıllarda İzmir-İstanbul yolunun alt tarafları tarım arazisi olduğu için yolun altına plan yapılmayıp Gecekondu Önleme Bölgesinde gelişen mahalleler Laleli Mesir isimlerini aldı. 1995 yılından sonra Manisa Güzelyurt Mahallesi ile Karaçay’a kadar dayandı ve gidecek yeri kalmayan Manisa bitti.
Nüfus 400 bin.
Çocukluğumda hatırladığım 40 bin nüfuslu Manisa, düşünemediğim 400 bin nüfuslu Manisa oldu.
Niye düşünemediğim: Bu kadarcık alana nüfusun sığamayacağını düşündüğümden. Sığdık da nasıl sığdık? Üç beş büyükçe park, yetmeyen otopark, trafiğe yetmeyen yollar, yürünemeyen kaldırımlar, yetmeyen okulların bahçelerine dört katlı yapılar, sözde teneffüs ama çocuklara teneffüs yapılacak nefes alınacak yer kalmamış, spor alanları, sosyal mekanlar, her sokakta dükkan her dükkanda kiralık levhaları…
Sonuç, çarpık kentleşme.
Olanlar olmuş ama oldurmaya ve doldurmaya devam ediliyor.
Nerelere kadar uzanıyor, çarpıtılıyor, dolduruluyor biliyor musunuz? Lalapaşa, Mutlu, Akmescid, Bayındırlık, Kocatepe, Gediz mahallelerinin üstlerine
Spil Dağı’na tırmanıyoruz.
Kentsel dönüşüm adı altında 7-8 katlı apartmanlar ile yeni bir kent planlanıyor. Kentsel dönüşüm değil onun adı kentte ölüşüm demektir.
Oralar riskli alan, şimdi değil, yıllar önce resmileşmiş. Toprak kaymasından dolayı apartman mı durur? Oralara insanlar nasıl tırmanır? Araçlar nasıl çıkar, hadi çıktı nasıl iner? Toplu ulaşım araçlarına binip evine gitmek yürek ister.
Çarpık kentleşme ile; bozuk ekonomi, bozuk eğitim, olmayan sosyal yaşantı. Daha bir sürü yetmeyen ihtiyaçlar.
Noldu, kendi kendine yeten Manisa’ya? Neden çarpıldık?
Ben bilmem.
Bildiğim bir şey. Dağda, bayırda, ama Spil Dağı’nda Sultan Yaylası’nda ama Yuntdağı’nın her noktasında birer ev sahibi olun. Bir iki dönüm de bahçesi olsun. Organik sebze yersiniz. Yumurta, GDO’suz et yer, süt içersiniz.
Şimdi kavga gürültü idare ediyoruz da, Manisa nefes alınamayacak zamana geldiğinde oralara taşınırsınız.