İlkokuldayım. Çocukluğumuzda mahalle kavgaları olurdu. Çocukça kavgalar, bir iki dalaştan sonra araya diğerleri girer kavga biterdi. Çoğu, benim babam senin babanı döver olarak başlardı. İşte yine böyle kavgalardan birinde baktık pabuç bağlı, arkadaşlarımdan biri hengamede bağırdı “Azmi len, koş köpeği al.” Bağ Zamanı yılın üç ayı bağımızda bekçilik yapan Koca Gudo diğer aylarda çok sokağa çıkarılmaz arada bi ayakları açılsın diye gezdirirdim adına gezdirmek denirse tabii, alır beni zincirinden asılarak, benim istediğim yere değil kendi istediği yere sürüklerdi. Koşarak gittim Gudo’yu zinciriyle beraber çıkardım sokağa, kavgaya doğru koşuyoruz. Zincirini, demir atmış geminin çapa zinciri gibi germiş vaziyette, azgın bir şekilde beni asılırken, gergin zincirin bağlı olduğu tasmadan boğazı acıdığından ağzından salyaları akar kuduz görünümlü vaziyette hırlayarak çocuklara doğru koşmaya çalışırken kaçan kaçanaydı, hatta sadece kavgacı çocuklar değil benim arkadaşlarımda onların peşinden kaçıyorlardı.
Her çocuk gibi hayvan sevgisi baskındı. Yıllar sonra bahçemiz küçülmüştü ama ağabeyimin av köpeğinin küçük bahçemizde bir kulübesi vardı. Her Pazar ava giderler, onun haricindeki günler sessiz sedasız kulübesinin önünde oturur arada bi severdim ama Pazar olduğu gün kulübede bir hareketlilik başlardı. İnce zinciri bir kapının girişine vurur bir gerginleşirdi belli ki ava gidecek. Bu hareketlilik her pazar olurdu. Rahmetli ağabeyime “Ya abi bu Çiçeğin kulübesinde takvim mi asılı Pazar olduğunu nerden anlıyor” derdim.
Sonra bizim Batuhan’ın çok köpeği oldu. Kurt köpeğinden kangalına kadar besleyip yetiştirdi. Şimdi adına Deliorman denilen domuz avında çok başarılı olan bir cins köpek besliyor bir değil bir sürü. O kadar eğitimliler ki barakalarındayken hiç biri havlamıyor, yılışıklık yapmıyor, yemekleri çanaklarına konmadan hiçbiri çanağına yanaşmıyor Batuhan’ı çok seviyorlar. Onlarda Pazar oldu mu, bugün ava beni götürsün deyip arabanın koltuğuna atlayıp yerlerini alıyorlar.
Köpek dostlarımızla bu kadar içli dışlı olunca onları gördüğümde gözlerimle, sesimle seviyorum, ses tonu onlara yetiyor. Samimiler, iki yüzlülükleri, menfaat ilişkileri yok. Yiyecek verirsen mutlu oluyorlar. Ellemiyorum, ellerimi yıkama gibi bir tikim var sokakta suyu nerede bulacağım zor, onlarla konuşuyorum. Bir tanesi boynunda kırmızı tasması var. Yanından her geçtiğimde “Yakışıklı” diye sesleniyorum ben yürürken bir müddet bana eşlik ediyor sonra tekrar yerine dönüyor.
Foça: Sessiz kumsallarda dalgalar çağlıyor, kıyıya okşar gibi dokunan suyun kıvrımların bir diyeceği var sanki duymak için bu çırpıntıları sokulduğunuzda berrak denizin yakınına, enginlerin ürküten parlament laciliği sahilde davetkardır adeta konuşmak ister gibi duygularınızı dile getirir. Yazlıklar bir bir pancurlarını indirirken neşeli sesler kahkahalar duyulmaz oldu bahçelerden. Arkalarından koşup onların oyunlarına katılan dostları çocuklar, okullarına olmasa da görüntülü eğitimin başına oturdular. Ekim’in serinliği saklandıkları gölgelerden dışarı çıkmaya başladı. Güneşi ne kadar içinize çekseniz de ince ceket, kısa yelek, bahçede sonbahar çiçeklerini seyretmenize zaman ayırıyor. Yazın açılıp açılıp dökülen Japon Gülleri
Toz ve onların boş kaplarını uçuran Ekim rüzgarlarının savurup getirdiği yalnızlıklar, açlıklar; iki mama, bir dilim ekmek, bazen parça kemiklerin, sevgi yumağı dostların yerini aldı. Bazılarında; bir kuytuya sokulmuş, duvarı siper etmiş, kulaklarını kısmış, yüzü mahzun, kuyruğuna taş bağlanmış gibi sallayışı ağırlaşmış, isteksiz, garipsi tanımıyorum ama belki ümitli kaş kaldırıp bakmalar, tanımadıklarına mahcupsu, garipsi tepkiler, üşüme belirtilerin olduğu halleriyle yalnızlığa alışmalar.
Yarın yağmurlar başlayacak, ardından soğuk, Foça’nın ayazı yalayacak her yeri buz tutacak içmeleri için su bırakılan kapları. Bazıları gururlu çöp bidonlarının yanında değil karşısında bekliyor olacak ama çöp bidonları dahi boş şimdi. Sevilmelerini dahi belli edemeyecekler. Artık sırtını sıvazlayan, başını okşayan, nazlarını çeken tanıdık simalar da yaz boyunca bahçesinde oturdukları evlerini, çocuklarıyla kumsalda sahilde koşuştukları anları, denizin çırpıntısıyla başlayan yaz aşklarını, çay bahçeleri, kafeleri, hepsi geride kaldı. Kağıt üzerine konulan birkaç balık kılçığını, bahçede mangal keyfinde duman dumana giden etlerin kemiklerini onlara verirken dostluk oluşmuştu. Ama bir dahaki yaza kadar o, bir tek başının okşandığı, sırtının sıvazlandığı, karşılıksız sevgileri olan dostları onları unutmazlar. Yazın serinletsin diye iyot kokan Meltem’in yerini, kışın yelkenleri inmiş kadırgalara forsaların azgın dalgalara burun verdiren Lodos, denizi kaldırıp kaldırıp yere vururken öfkesinden kükreyen azgın sular göğe erişecek kadar yükselse de Lodos’un önünü kesemez. İşte bu Lodos’la pata pataların sesleri kısılır, balıkçı kahvesinde camlara vurarak efelenen denizi, bu mahşeri seyreden müdavimler soba kenarında pusmuşlar, tahta sandalyelerine sıkıca sarılmışlar sigarayı peşi sıra dumanlasalar da nafile o deniz bu deniz mi? Balıkçı kahvesini sığınacak liman gören dostlar, kemiklerine kadar işleyen ayazı, bazen karı, buz olup yağan yağmuru, bi dahaki seneye diyen çiftçiler gibi seneye yaza bekleyecek dostlarını.
1979 yılı, Küçük Sanayi Sitesi kontrol amiriyim. 533 işyerini, atölyeyi ihale ettik. Şimdiki Zorpet akaryakıt istasyonun olduğu bölgede şantiye binalarımız yapılmaya başlanırken arazide de ufak tefek aplikasyon işleri yapılıyor, firma araziyi kodlarken henüz bitmemiş ve oturup çalışılabilecek bir şantiye binamız olmadığı için şimdiki Çevre Şehircilik Müdürlüğü’nün olduğu yerde Uncuboköy’lü rahmetli Çakıcı’nın kahvesi var daha doğrusu çay bahçesi. Önde İzmir-Bursa Sür’at yolunun kenarında bahçesi, orta yerinde süs havuzu, havuzun kenarında tulumbası ve üç beş kavak ağacı olan seyrek taş döşenmiş geneli sert toprak zeminden oluşan bir gölgelik alanı var.
Küçük sanayi sitesi istimlak esnasında arazi sahipleri kendi diktikleri ağaçları odun niyetine kestikleri için kıraç bir alan, Çakıcı’nın kahvesinin sağı solu da boş, hemen yan tarafında karayollarının tuz deposu, arkası şoför eğitim pisti, yani kısaca, kahve böyle bir alanda vaha gibiydi.
Temmuz ayında ihaleyi yapmıştık yaz günü sıcak, tulumbadan çektiği suyla serinletme bahanesiyle bahçeyi şöyle bir ıslatıyordu. Bizden başka pek kimse gelmiyor o da vakit geçiriyor gibiydi. Bazen koyun veya kuzu kestiğinde almaya gelenlerin kahve bahçesi ile yol arasında toprak bir alan var gelen araçlarını park ederek kullandığı sözde bir otoparkı vardı. Batı yönünde şimdiki Shell istasyonun yerinde Duranlı Petrol var, Ali Rıza Duranlı amcamız açık hesap çalışmaz o zamanlar veresiye yakıt alınmasına rağmen o tanıdığına dahi vermezdi.Yol üzerinde adına tesis denilecek bir yapı yoktu. Sadece, Bozköy Deresi köprüsünün yanında Gediz Planlama Müdürlüğü vardı.
Bahri Sarıtepe Caddesi şimdi adından ziyade bankalar caddesi deniyor öyle bir yol yoktu. Bu yol toprak ve aşağıdaki bağlık bahçelik zeytinlik alana giden eğri büğrü ova yoluydu. Şimdiki Mehmet Akif Ersoy Bulvarı toprak ve Eski Menemen Yolu olarak tabir edilen hendekli kandaklı bir yol ile bağlantısı bu ova yoluydu. Bizim şantiye binaları bitip de oturmamıza rağmen öğle molalarında Çakıcı’nın kahvesine uğruyor birer çay içiyorduk. Sonra o da kapattı zaten.
Zamanın belediye başkanı Rahmetli Ertuğrul Dayıoğlu bizim müteahhit firmaya rica etti. “İş makinalarınız var şu yolu bi açıverin dediğinde inşaat sorumlusu Rahmetli Oktay abi ve haritacı arkadaşlar ile ölçüp biçtik yolu işaretledik. Ağaçsız olan bu bölgede yolun ortasına, çok güzel ve büyük bir badem ağacı denk geldi, onu koruyalım diyerek yolu bir iki metre şimdiki 75. Yıl mahallesine doğru kaydırılmasını istedim. 75.Yıl mahallesi diye bir yer yok orası da zeytinlik bir alandı. İş makinaları gitti geldi saymadım ama bir hayli, bir haftada burayı açtık toprak moprak kullanılmaya başlanıldı. Çok zaman sonra bordür asfalt ve sür’at yoluna çıkışa nokta kadar küçük yuvarlak bir kavşak yapıldı. Aşağı yoldan kaptırarak gelen tırlar rampada durmayıp yola atlar gibi çıkıyorlar ve orta yuvarlakta çekicisi önde dorsesi arkada yolu kapatmış vaziyette sağdan gelen aracı bekliyordu. Sonradan ışık konmasına rağmen bu tırcılar ışığı falan dinlemiyor yine yola atlıyorlardı.
2009 yılı yerel seçimlerinde Cengiz Ergün Manisa belediye başkanı seçildi. 2010 yılında buraya bir kavşak düzenlemesi yapalım dediğinin üzerinden 10 yıl geçmiş.
İzmir-İstanbul sür’at yolunun adı Mimarsinan Bulvarı, bunu biraz yükseltirsek Bahrisarıtepe bulvarını zaten kotta müsait alttan geçirerek her yöne trafik akışını sağlayabilirdik. Proje hazırlandı ancak bir simge gerekiyordu aksi takdirde düz bir köprü görüntüsü her yerde olan bir bağlantı yoluydu. Birkaç etüdden sonra bugünkü görünümünü uyguladık. Kemer çelikten yapılacak üzerini kaplayacaktık. Kaplamalar zamanla kalkar kopar düşerse tamiri zor olur diyerek bu işin kompedanı uzman bir firmadan nasıl kaplama yapılması gerektiğinin tarifini ve uygulamasını aldık ve yüklenici firmaya bu şekilde uygulattık. Herşey bittiğinde gergi çelik tellerini bizzat başında durarak çapraz bir görüntü elde edecek şekilde yan bariyerlere bağladık. Cengiz başkanımız ışıklandırılması için animasyon projelerinden renkleri seçerek uygulamayı yaptık. Asfalt, çelik teller, bariyer, ışıklandırmalar tamamlandığında ‘Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağı’ panolarını koyacağımız yerleri tespit ettik yerleştirdik, artık açılışa hazırdık.
Cengiz Başkanımızın yaptırdığı ilk köprüydü. Sonrası geldi.
O tarihlerde Bozköy’de oturuyorum. Akşam üzeri evden çıktığımda kapı önünde bizim üst komşumuz yanında birkaç kişi daha “Hah, işte o köprüyü Azmi Abiler yaptı.” Dedi. Yanındakiler meslekdaşı ve okul arkadaşı ailecek İstanbul’dan İzmir’e giderlerken İstanbul’da duymuşlar mutlaka bu köprüden geçin diye tembihlenmişler. Geçip İzmir’e gitmişler İstanbul’a dönüşte çevre yolundan gitmeyip bizim komşulara uğrayıp tebrik etmek istemişler. Tesadüfen kapı önünde benimle karşılaşınca “Harika olmuş” deyip Cengiz Başkanımızı beğeni ve iyi dileklerini benim vasıtamla iletmişlerdi.
Şimdi üzerinden, altından, çok geçtiğimiz için alışkanlık olup ilk zamanki heyecanı duyulmuyor olabilir ama Manisa’mızın simgesi olmaya devam ettiği gibi daha uzun yıllar da bu imajını kaybetmeyecektir.
10 yılda araç sayısı her yerde olduğu gibi arttı ama Manisa’da normalin üstünde arttı. Bu köprülü kavşaktan küçük sanayiye dönünce ilk kavşak daha doğrusu dört yol ağzı tam bir curcuna, hergün çarpışan arabalar lunaparkı aratmıyor. Çözüm; çarp geç, ölüm yok. (Gerçi ölüm olsa da çözüm yok. Mimarsinan Bulvarı ölümlü yollardan biri diğeri Muradiye Eski Yolu.)
Şimdi bu kavşağın düzenlemesi yapılacak? Ramazan Bayramı’nda konuşmuştuk, Kurban geçti, 2021 Nisan’ı Ramazan Bayramı geliyor. Yukarıda bahsettiğim, ova yolunu bir haftada düzeltmiştik, nokta gibi yuvarlak kavşaktan Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağını Bir senede yapmıştık. Onu da Bayramda İstanbul İzmir trafiği yoğun olur diyerek gece gündüz çalışıp arife günü köprüyü açmıştık.
Bu çarpışılan dört yol ağzına yönlendirme ile çözün dedik yok kavşak yapalım dediler ısrarcı olmadım uzmanlar var!
Bir yuvarlak yapılacak bordürden.
Kavşağın köşeleri yumuşatılacak dördübirden.
Trafik yoğun gece başlansa sabaha yetişir gün dönmeden.
Yapılıncaya kadar takipteyim buralar miras bana gençliğimden,
Bir de vazcaymak var mı Cengiz Başkanın emrinden.
Yolu bir haftada bitmişti, Köprülü Kavşak bir yıl, bu nokta kavşak bir gün, yapılmasını herkes bildirdi hep birlikte yapılması isteniyor. Adını bile buldum ‘Hep Bir’lik Kavşağı.’ Doğmamış çocuğa don biçtik ama…
Arabayla seyir halindesiniz ileride araçlar konvoy olmuş, meraklanıyor kaza mı olmuş derken polis çevirmesi veya kontrolü olduğunu anlıyorsunuz. Yaklaştığınızda camı açıp polise bakıyorsunuz. Kimlik kontrolü yapıyoruz beyefendi. TC numarasını söyler misiniz? Artık nüfus cüzdanı, kimlik kartı kesmiyor. Kimlik kartınız var da sabıkanız var mı? İşte o yok. TC’den belli oluyor.
Biz de yok ama Avrupa şehirlerinin kimliği var. Viyana, kapılarına dayandığımız şehir. 1529’da Kanuni, 1683’te Merzifonlu Paşa, 2001 yılında eski şehir merkezi UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Avusturya’nın başkenti. Literatürde şöyle geçer: Avusturya şehirleri gezginlere masalsı bir tur yaşatıyor. Mozart bestelerinin çoğunu bu şehirde yapmıştır, Beethoven 9.senfonisi Viyana’ya ayrı bir kimlik kazandırmıştır. Ressam Gustav Klimt Viyana’nın kültürel kimliğini resmetmiştir.
Prag, eski çekoslovakya’nın başkentiydi. Prag “Altın Şehir” “Masal Şehir” “Şehirlerin Anası” ve Avrupa’nın Kalbi” gibi isimlerle kimlik kazanmıştır. Ünlü yazar Franz Kafka 1883 yılında Prag’da doğmuştur. Gölgesi hala Prag’dadır.
Hollanda’nın. Başkenti Amsterdam. Kırmızı tuğlalı yapıları simgesidir. Kanallar ile çevrilmiş bölgesi Avrupadaki en köklü kent dokularından biri olan bu bölge UNESCO dünya mirasındadır. Ressam Rembrandt, Van Gogh ve tabii müzeleri, sanat galerileri.
Paris, aşıklar tepesi, aşıklar köprüsü, Eyfel Kulesi, Louvre Müzesi…
Berlin’e kimlik kazandıran bizim Bergama’dan götürülen eserlerin sergilendiği ve Bergama Krallığının resmedildiği Pergamon Müzesi.
Saymakla bitmiyor adeta her biri bir diğeriyle yarışıyor. Avrupa Kültür Şehri düşüncesi ilk defa 1985’te Yunanistan Kültür Bakanı gençliğimizin efsane sinema sanatçısı Melina Mercouri tarafından ortaya atılmıştır. Her yıl bir şehir 2005’ten sonra birden fazla şehir Avrupa Kültür Başkenti seçiliyor. 2010 yılında İstanbul ile Almanya’nın Essen ve Macarista’nın 2000 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınan Pecs şehirleri seçilmiştir. 2019’da Matera Filibe, 2020 yılında Rijeka ve Galway seçilmişlerdir.
Zaten tarih ve kültürel zenginliği olan bu şehirler yıl boyunca 365 günde 300’ün üzerinde neredeyse hergün gösteri, festival, sanatsal etkinlikler düzenliyorlar. Gösterilere, gelen giden yerli yabancı tabii AB üyesi ülke vatandaşları, her türlü kaygıdan azade eğlenirlerken şehire ekonomik yönden katkı sağlıyorlar.
Şehirlerimizin: Mimari özelliği? Geçiniz. Sanatsal yönden kente damgasını vuran, ressam, yazar, müzisyen? Geçiniz. Tarihi özelliği geçmişini yaşayan şehir? Geçiniz. Müzeler kenti, spor müsabakalarının kimlik kazandırdığı kent? Geçiniz. Sanayi kenti, tarım kenti?
Geçti dersek, kimliksiz kayboluruz. Ama bir kolay tarafımız var her kimliğe girecek potansiyelimiz var. Yönlendirecek plan yapmalıyız. Mesela yaşam (imar) planı gibi.
Bu akşamki rüyamı anlatayım. Rüyalarımı pek anlatamam gece gördüklerimi sabaha karşı unuturum çünkü. Giyim mağazası sahibine dekor yapıyorum vitrin süslüyorum yani. İç çamaşırı renkleri ile dışa giydiği gömlek pantolon aynı renkteler ve teşhir edilen giyecekler dik duran bir tahta üzerine arkasını gösterecek şekilde ters asılıyor. Hem iç hem dış çamaşırlar yan yana üstelik önü arkası gözüküyor birşey saklamıyor. Mağazanın adı da ‘İçi dışı bir.’
Mağazanın adı toplum olarak kaybettiklerimizin özeti. Bir başka tabirle “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” demek. Bu konunun en hassas olduğu nokta, bir toplum önüne çıktığınız anlardır. Bir yerlere aday olduğunuz zamandır. Rakiplerinizin ilk saldırısı, tenkidi, karalama kampanyasının aktörü donunuzdur. Rengini söylerler, ıslaklığından bahsederler, söyleyemeseler de kahve köşelerinde, dükkan önlerinde iki tabure bir sehpa oturmalarında, gel kahve söyleyeyim davetlerinde konuşulur. ‘Fısıltı Gazetesi.’ gazetelerin okunacak tarafı kalmadığından bu gazete istenilen etkiyi gereğinden fazla yapar.
“Ayıkla pirincin taşını” bu deyim, menfi imajı müspet hale getirmenin karşılığıdır. Dedikoduları düzeltmenin çabasıdır.
Dünya olarak farkında değiliz. Her bireyin muhtemel, ihtimal dahilinde olan 15 günlük ömürleri var. Bunun, hala virüse inanmadığımızdan, bana birşey olmaz dediğimizden farkında değiliz. Buna inanılsa kendimizi dolayısıyle yakınlarımızdaki kişileri de korumuş olacağız. Ayrıca, 15 gün ömrümüz kalmış bir zaman diliminde kimseye kötü konuşmaz, kimsenin kalbini kırmaz, şiddet, kaba, hadsiz, uygunsuz davranışlarda bulunmaz, kimseye hakaret etmez, kötü söz söylemeyiz.
Aksine, kısa bir zaman kalmışken şuna haddini bildireyim, söyleyemediklerimi söyleyeyim, içimde kalmasın, modundayız. Her kelimenin dahi deftere yazıldığı iyi söylemlerin sevap hanesine yazıldığı, hele bir de bu iyiliklerin eylemle yapıldığında sevabın birkaç misli yazıldığını düşünürsek, bu konuda boş durmamamız gerekir. “İyilik yap, iyilik bul.” Bunu bir din adamı edasıyla söylemiyorum karşılığında nelerin verildiğini bilerek söylüyorum.
Televizyonların görüntülü, gazetelerin yazılı tabii hepsinde değil haberlerinde ekonominin önüne geçen sağlık ve eğitim konuları. İyi bir eğitim, sağlıklı olmaktan geçer. Herşeyde önce sağlık deriz. Turkuaz tablo tartışılıyor. Öyle bir hal aldıki hazine gibi saklanıyor. “Şuu vukuundan büyük” derler ya aslı belki söylenenden az ama söylenenler korkutucu boyutta. Buna rağmen yine de tedbirlere uymuyoruz. Eğitim içler acısı: Okullarda dahi yüz yüze verilemeyen eğitimi internet minternet diyerek vermek adına ne derseniz deyin boş hayal. Görüntülü eğitim alacağınız; aygıt var, internet gani, çalışma masası ala, koltuk günboyu oturulacak şekilde ortopedik. Herşey tastamam. Hoppala, öğretmen derse girmiyor, girse de görüntüyü kapatıp radyodan girer gibi sesli giriyor, öğrencilerin birçoğunu duymuyor dinlemiyor çoğuna cevap vermiyor, saatinde aygıtta bulunmuyor, evde kim varsa aygıtta herkesin sesi geliyor, meraklı veliler görüneceğim en azından sesim duyulsun diye ön plana çıkıyor. Demekki herşey tam olsa da bu iş olmuyor.
Maça meraklı bir ülkeyiz bütün dertlerimizi tasalarımızı, geçim, ekonomi, hastalık dahil unuttuğumuz anlardır maç saatleri, bir nevi terapidir. Tartışmaları hafta başından başlar haftasonu maça kadar. Bu maçlarda ne olur? O kadar antrenmanlı olan yedek oyuncu maça girmek için 15 dakika ısınır. Bu çocuklar Ocak Şubat ayından beri okula gitmiyorlar, okulun yolunu, öğretmenin yüzünü, arkadaşlarını unuttular. Şakalaşamıyorlar, atlayıp zıplayıp enerjilerini boşaltamıyorlar, evde ruh gibi dolaşıyorlar, ne ile meşgul olacaklarını bilemiyorlar, ayrıca virüs korkusundan sokağa da çıkmıyorlar. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.”
Yukarıda sevaptan bahsettim din adamı değilim, burada eğitim. Bu durumda da eğitimci değilim, sağlıkçı değilim. Çözüm bu işin uzmanlarında ve Bakanlığa verecekleri raporlarda.
Ben bilmem.
Ama, Diyanet İşleri Meali’nde Nisâ suresi 58. Ayet’te
“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Bunu bilirim.
“Bu kış çetin geçeceğe benziyor.” Bunu filmlerde kart sesli, sakalları uzamış, bilmiş edalı yaşlılar çok tekrar ederler. Tahta barakasının verandasına çıkar, ufukları kısık bakarak gözler, uzakların puslu karanlık havasını görünce bu söz pelesenk olmuştur. Aslında romantik bir havası da vardır bu sözün. Kehaneti akla getirdiği için merak uyandıran bir deyiştir. Tecrübe konuşuyor da denilebilir.
Böyle bir verandadan değil ama Eylül’ün son günlerinin yaklaşması ile serin esintilerden, uzun gölgelerden, kısalan günlerden, sessiz sakin sokaklardan, çok uzaklardan gelen seslerin dahi rüzgarla taşındığı anlardan, kışın yaklaştığını anlayabiliyoruz. Bir de güneşin ferinin bitmek üzere olduğu ama domateslerin de ucuzladığı bu günlerde salça tepsileri balkon, duvar, teras olan yerlerde kurutulduğu, Tarhana kokusunun, yer evlerinde açık pencerelerden sokağın kuytu köşelerine sinlendiği, biber, patlıcan kurularının askıda Amazon’un kamışlarından yapılmış boruların seslerini andırır melodisi yankılanırken, ben de bu kış hazırlığı ahengine uygun tak tak, çatır çutur, pat pat, sesler çıkararak eşlik ediyorum.
Bahçenin gölge yerinde, serinliğin çalışmama destek olduğu, yoldan kimse geçmiyor ama geçen olduğunda izlediğim maskeleriyle tanıdıklarımı bulmaya çalışıyor, kırma seslerini melodiye döndürüyordum.
Dün badem günümdü. Dr.Fahrettin Er feysten paylaşmış; Yundağın Karakılınç Köyü’nde çok güzel badem var adam bu, telefonu şu diye. Siparişle getirdiler. Pandemi zamanı her sabah televizyona çıkan emekli doktorlar, bir çocuk avucu badem, üç beş ceviz, aaaa fındığı unutmayalım, kuru üzüm bilhassa kara, çekirdeğiyle birlikte, diye pandeminin ilacı yerine geçecek bağışıklık kazandıran kuruyemiş, baharat tanıtımları yapıyorlar.
Bahçedeki gölgede Taş üzerinde camcı çekici marifetiyle tak tak sesler çıkarark kırdığım bademleri kabuğundan ayıklayıp kavanoza koydum. Bugün ceviz günü ceviz kıracağına yerleştirdiğim cevizleri usulüne uygun fazla güçlü olmayacak şekilde kıracağı sıkarken parçalara ayrılmamasına dikkat ederek çatur çutur düne göre farklı bir sesle kırıyorum. Esintiyle hışırdayan yaprakların sesinin ritmini bozan çatur çuturlar her ne kadar uyumsuz akordsuz olsa da ağıza atılan birkaç cevizin lezzeti, damak tadına uyum sağlıyor.
Dün bademden bir avuç cebime koyarak bisiklete bindim. Şehir içerisinde aheste basarken pedalları hem yiyor hem sürüyordum. Bazı sokaklarda kapı önünde oynayan çocukları gördüğümde içimden onlara dağıtmak geldi hemen toparlandım. Şimdi biri görür, anası çıkar gelir evden, taciz maciz neme lazım bas pedalına uyma aklına dedim.
Peygamberimiz Hz.Muhammed (AS) “Çocukların başını okşayın, onlara şefkatle yaklaşın” diyordu. Ama dinin ahlakın bu kadar bozulacağını kestirememiş olmalı. Asla, kestirememiş olmaz. Önce Kur’an’nın ilk Ayeti olan ‘ikra’ oku’yu anlatmıştır insanlara. Okuyun ki öğrenin, cahil kalmayın. Dinimizin insanlar tarafından yozlaştırılması cehaletten, ikincisi cin fikirden kaynaklanmaktadır. Başkan yardımcılığım zamanında belediyemizin fakir fukaraya yardım için dağıttığımız malzemeleri evlere götürürken zabıta ordusuyla beraber gidiyordum.
Yemenin, içmenin, erzak depolamanın amacı, uzun kış akşamlarının misafirlere ikramları, çocukların eğlenceliği olan bademin, cevizin, üzümün, incirin, besleyiciliğinin yanında tok tuttuğu, ikindi vaktinde ev ekmeğine sürülen salçanın açlık bastırdığı zamanlarda; çocukların bazıları kapı eşiklerine oturmuş, kimi çocukların bir elinde sümüklere bulaşan ekmek dilimi diğer elinde çomak toprak zemine daireler çizerken anlatılanlara gülüşmeler, şamatalar, yoldan kalkan tozdan birbirlerine sokularak korunmaya çalışırlarken ekmeğini bitirenler kargıdan atlarına bindiler kargıların uçlarının herbiri toprağı derin çizerken tozu dumana katıyordular. “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.”
Bu Salı’da ordan burdan bahsederken, Tuna boylarında at sürerken…
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Bir an acı duyar insan sevmişse biraz eğer,
Anlar ki geçenlerin hepsi rüyaymış meğer,
Rüya olsa da o günlerin hayali cihan değer.
‘Necip Celal Ander’
Pandemi, alıştık artık bu terimlere bu iş böyle giderse doktor olamasak da zaten olunmaz o kadar kolay değil: Bir muhalefet parti lideri üniversite giriş sınavları ile yine muhalefet yaparken bunca sağlık çalışanlarının haklarının verilmediğinden bu salgın döneminde gayretlerinden bahisle tıp fakültesine girecek öğrenci adaylarının en zeki öğrenciler olduğunu söylüyordu. Onun için pandemi mandemi demekle zeki olunmadığı gibi dolayısıyle doktor da olunmaz. Ama doktorların sözü dinlenir. Hele 65 üstüyseniz kapısı aşındırılır.
İşte söz dinleyen birisi olarak ilk sokağa çıkma yasağı kalktığında Yenifoça’ya kapağı attık. Burada korona yok gibi olduğundan Allah korusun daha emniyetteyiz. Bahçede gezinirken yürüyüş olsun diye evimizin bulunduğu adanın etrafında tur atarken insana pek rastlamıyorsunuz ayrıca insan da yok, olsa da bir iki. İşte hal böyleyken yakınlarımızda düşerek bi yaralanma hadisesi oldu. Kanaması bi hayli olduğundan telaşla 112 acil servisi aradım. Merkezmiş bir kadın çıktı olayı söyledim acil bir ambulans istiyorum dedim. Adresi anlayamadı Talih sokak diyorum Yenifoça’da Tarih sokak diye bir yer yok diyor. Neyse anlaştık. Oysa telefon ile adresin bu tür ambulans, polis, yangın gibi acil arandığında konumun ekrana düşmesi gerekir. Sizi Yenifoça’ya bağlıyorum dedi bağlanma sürecinde müzik çalmaya başladı. Üzülme kalk oyna diyor. Şaşırdım. Sıkıntılı bir durum var acil ambulans isteniyor. Müzik. Müzik yerine ne demesi lazım. “Telaş yapmayın lütfen, sakin olun, yaralıyı hastayı kıpırdatmayın, herhangi bir müdahalede bulunmayın, sağlık ekiplerimiz doktoruyla birlikte şimdi orada olacaklar, ambulansın gelmesini takip edin size ulaşmasına yardımcı olun.”
Sıkça konuşulan konulardan birisi de Okulların açılması. Reklam kampanyası gibi oldu. Geldi geliyor, gitti gidiyor, açıldı açılacak. Çocukluğumuzda film afişleri ile süslenmiş arabalar dolaşırdı caddelerde “Baytekin taş adamlara karşı 24 kısım tekmili birden pek yakında Zevk Sineması’nda”
Virüs, Mart başıydı uzay aracı gibi televizyon ekranlarında döndüğünde. vantuzları ile öyle bir yapışıyorduki ödümüz patlıyordu. İlk ve acil tedbirlerden biri Mart ayında okulları kapattılar. Hemen geçecek gibi bir beklentinin şaşkınlığı bittiğinde yeni dönemde açmamız için nasıl tedbirler almamız lazım diye çalışmalara başlamak gerekirdi. İnternetten yayın, süslüsü ‘onlayn eğitim.’ Çeksin diye minareye çıkan, çekti deyip aşağıya inenleri televizyonlarda sıkça gördüğümüzü düşünürsek internetin olmadığı olsa da kimilerimizin alamadığı, alsa da yetmediği yerleri, yerleşimleri, varsayarsak, olası değil. Olan yerlerde de öğretmenlerin verdikleri ders, derse girip girmedikleri denetleniyor mu? Öyle ya ilkokul kitaplarının bazılarında bazı densizler neler yazıyor.
Sağlığın acil ambulansında müzik, milli eğitimin şaşkınlığında ders çanı çalıyor.
Hükümet koca ülkenin günlük hayatını devam ettirmek zorunda. Esnaf, memur, çiftçi, emekli, aklımıza ne geliyorsa öyle böyle hayat devam ediyor, koca ülkenin kapısına kilit vurulamaz ve camiler dahil her sesli ulaşım aracı vasıtasıyla; mesafe, hijyen ve maske takın diye çağrıda bulunuluyor. Her birey, her birim, her kurum, görevini gerektiği şekilde yapıyor mu, çalışanlarına gerektiği özeni gösteriyor mu? Vatandaş tedbirlere uyuyor, görevliler denetliyor mu? İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Geçen günlerde Manisa Valimiz ve Büyükşehir Belediye Başkanımız ile esnafı, sokağı denetime çıktılar. Hangi caddeyi sokağı denetleyeceklerini gazeteler haber yaptı. O gün geldi, esnaf, sokaktaki vatandaş birtek bayramlıklarını giymemişlerdi. Maskeler yüzde, kapı önlerindeki işgaliye malzemeleri kaldırılmış, kolonya dezenfektan göze sokulacak bir yere konmuş, caddeye araç parkının yerine atılmış sehpa ve portatif sandalyeler katlanarak kaldırılmış, köfteci, şıracı, bozacı, yön gösteren tabelalar köşe bucak saklanmış, başımıza dolanacak kadar aşağıya sarkıtılmış çamaşırlar askılarından alınmış. Geliyorlar işte geldiler heyecanı ile beklemedeler… Burdan geçtiler mi, gittiler mi? Takibinden sonra bir telaş. Eski tasss eski hamam.
Sosyal medya sosyal mesafe sosyal etkinlik ve sosyal bezginlik. ‘Sosyal’ dilimize pelesenk oldu. Sosyal mesafeden ziyade, mesafeli duruşa fiziksel mesafe denir. İki cisim arasına mesafe koyunca ölçü mefhumu ve dolayısıyla aritmetik ölçü girer. Bunu matematiğe dahi dönüştürebilirsiniz iki cismin gölgelerinin üç katının yarısını dörtle çarptığınızda bulduğunuz….diyerek. Sosyal mesafe, anti sosyali akla getiriyor. Sosyal ile sosyal olmayan, yaşantı, düşünce, farklılığı olanların bir araya gelmemesi gibi anlam kazanıyor.
Sosyal kelimesinin anlamını yine de merak edip internetten açtım baktım.
Güvenilir kaynak TDK bu işleri bırakmış. ‘Türkçe Bilgi’ diye bir siteden gayet güzel açıklamalara rastladım.
“1- Bir topluma ayrı ve müstakil bir varoluşa sahip olduğuna inanılan insan topluluğuna ilişkin olan; 2- Toplumu meydana getiren, bir toplum içinde yaşayan insanlar; 3- Toplum içinde yaşayan bireylerden meydana gelen katman, grup, sınıf, vb; 4- Toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan ilişkileri; 5- Toplumdaki sınıfların birbirleriyle olan etkileşimleri.”
Mesafe hak getire, haydi Allah rast getire.
Bahar sonu yazın yaklaştığı havaların ısınmasından belli oluyordu. Cadde kenarında karşıya geçmek için bekliyorum. Beyaz bir kamyonet sert frenle durdu. Lastik sesinden gayri ihtiyari araca baktım camı açan sürücüyü tanıdım “Abi bu sene üzümler benden” dedi. “Hadi hayırlısı bereketli olsun” dedim, gülüştük.
Üzüm Manisa’mızın önemli bir mahsulü, geçim kaynağı ülke ekonomisine yaş ve kuru üzüm ihracatı ile çok büyük katkı sağlar. Üzümün tarihçesini merak edip internette arama yaptığınızda Manisa’nın adına pek rastlayamazsınız. Orta Anadolu’dan bahseder Batıya yaklaşır Afyon, Aydın, Menderes ovası der ama Manisa yok hükmündedir. Kuru üzümde ülke ihracaatının %85’ini yaptığı, yaz kış istihdam sağladığı, Gediz Ovası’nın sarı kehribarının esamisi okunmaz.
Manisa Yangını’ndan sonra kaçan yunan askerlerinden bir rütbeli, Manisa’dan kaçırdığı Gül Nazik’in hazin hikayesine şarkı yapılmış bir ağıt vardır. Ağıtlara türkülere konu olmuş hakkında şiirler söylenmiş, şarkılar bestelenmiş Manisa’nın üzümü…
Manisa’nın üzümü
Hak’ka saldım özümü Nazik.
Nazik genç ömrüme yazık.
Yavruları atarken
yumuverdim gözümü.
Nazik her yanlarım ezik.
Manisa’nın Harmanı…
Diyerek söylenir gider. Nazik’in başından geçenler, acıklı, hüzün dolu bir gerçeğin, o devirdeki mezalimin destanıdır.
Bunca hadiselere, hikayelere anılara benim çocukluk hatıralarımın vazgeçilmezi olmuş bağ, üzüm, bağbozumunun, adı sanı yok.
Dün sabah haberlerinde “Manisa” dedi sunucu…
Sabah erkenden çıktılar sokağın başında buluşacaklardı. Bir arkadaşları yoktu aralarında, bakındılar, nerdesin diye seslendiler, ses yok. Komşusu “Ben bi koşu gideyim belki uyuya kalmıştır ama sesi vardı evden geliyordu.” Seğirtti eve doğru. O esnada gördü, yıllara meydan okumuş ama takatı kalmamış parça tahtaların araları açılmış, damarları çizgi çizgi yol olmuş, kısmen çürümüş; rengi atmış, tahta, iki kanatlı koca kapının ipinden tutmuş kapatıyordu. Hah dedi durdu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı anlam veremedi, soramadı, traktör bekliyodur gecikmeyelim dedi kendi kendine. Sokağın başına traktöre doğru hızlıca yürüyorlardı. Komşusu, geciken arkadaşına; “Akşam hiç uyuyamadım, tuhaf bir rüya gördüm.” Dedi. “Beraberdik, kalabalığın orta yerinde kalmışız, birçok insan dizilmiş bizi seyrediyor, hava aydınlık bembeyaz, berrak, birden yağmur başladı herkes kaçıyor seyredenler birbirlerine çarpıyordu koşarak kaçarlarken. Biz oracıkta orta yerde kalakaldık bize yağmur ilişmiyordu bu defa biz onları seyrediyorduk. Bağıranlar çarpışanlar kaçanlar başlarını yağmurdan korunmak için tutanlar kimi örtüsünü siper etmiş başının üstünde, kimi yüzünü gözünü siliyordu yaşmağının ucuyla. Mahşer yeri gibiydi. Biri geldi yanımıza adımızı seslenmiş o mahşeriden duymadık bi daha seslenmiş, üçüncüde kolumuzdan çekti.”
Geciken, komşusuna “Aman sende, geç kaldık, yürü bak traktör bizi bekliyor. Zaten geç kaldım.”
Kasaya arkadaşları ellerinden tutarak yukarı çektiler. Traktördekilerden ses çıkaran olmadı geç kaldınız diye. Sabah mahmurluğu olmalı dedim kaç gündür işe gidiyoruz yorgunuz. Ben de iliştim bi kenara. Uyku ile uyanıklık arasında, dalmışım. Rüya kaldığı yerden yine geldi. “Traktör iniş aşağı gidiyor, hızlandı. Az önce seslenip de duymadığım kolumdan tutan, traktör kasasından kaldırdı beni derken hepimizi kaldırıp kaldırıp savuruyordu. Kimse yere düşmüyor havada kalıyorduk. Sonradan düşenler oldu, ben de düştüm ancak birkaçı havada kaldı arkadaşlarımdan, yaşmakları çözülmüş ağır ağır dalganarak süzülürken renklenen bulutlar arasından mavi gökyüzü turkuaz olmuştu, örgülü saçları açılmış esintiyle okşar gibi bazen yüzlerine geliyor bazen bulutlara değiyordu, turkuaz renge doğru yükselerek uçuyorlardı.”
Televizyon sunucusu Manisa Saruhanlı’da Tirkeş Köyü kavşağındaki “Üç tarım işçisi öldü,13 yaralı var” diyerek kazayı bildiriyordu.
Yıllar sonra ilk defa yola çıkacak olan babalarını uğurlamağa gittik Manisa eski garajına. Günlerden Pazar ve saat 17.00 idi 17.15 otobüs hareket edecek ama otobüs henüz gelmemişti bekledik, epeyce küçük Azmican durmuyor abisi babasına bende geleceğim diye vızıklıyordu. Bir hayli geç gelen otobüse yerleşen babasının ardından titreyerek ağlayan Alperen’i yatıştıramadık aklına babasıyla geçen anlar geldikce daha da ağlıyor selle sümük gidiyordu. Can olanların farkında değil her sabah uğurlar gibi uğurluyordu babasını ama akşam uyku zamanı geldiğinde babasını arayacağını söylüyordu annesi. O sırada seyahatte olan babaannesi aradı Edirne’den, yatıştırmak için “Baban Sinop’a yerleşsin beraber, babanın gittiği otobüsle gideriz” diyor, biraz ağlaması kesiliyordu. Evin erkeği sensin dediğimiz Alperen ne yapacağını şaşırmış “Ben de gidiyorum evin erkeği dedem olsun” deyip sıyırmayı düşünüyordu. Ne yapsa otobüs hareket etti, el sallarken hepimizin gözü düştü, Allah Kavuştursun derken biz de aracımıza yönlendik.
Yıllar önce yaşanan bu anımız Manisa’nın eski garajında geçti, ondan daha eski olan Alaca Hamam’ın önündeki, Bedesten Çarşısı’nın yakınındaki garajdan bahsetsem yaşı otuzun belki de ellinin altında olanlar bilmeyebilir. İşte kent kimliği kent bilinci böyle kayboluyor. Nüfus artışı şehirlerimizin kimliğini erozyana uğratıyor. O kadarki bir yıl şehrinizden uzak kalın, hatta şehrin devamlı yaşadığınız ve gezdiğiniz bölge haricinde bir başka semtine gittiğinizde değişimi görüp hayrete düşer, bu ne zaman yapılmış diyebilirsiniz.
Bazı sokakların hızlı yapılaşma ile müteahhit firmalar cehresini değiştirirken, belediyeler de sokak düzenlemesi adı altında yürüyüş ve gezinti yollarını değiştiriyor. Ağacıyla, kaldırım, yol kaplamasıyla, aydınlatma direkleri ile sokağın şekli değişiyor.
Kimliğimiz, kültürümüz, tarihimiz, yaşantılarımız, anılarımız, çocukluğumuzun seslerinin çınladığı mekanlar hızla şekil değiştirirken başka nesillere kalmadan hatta çocuklarımıza, torunlarımıza dahi bırakamadan hızla kayboluyor.
Bu değişim kaçınılmaz olabilir, barınma, sosyal ihtiyaçlar yüzünden yapılıyor olması gerekebilir. Şehirler bilgi, sanayi, tarım, lojistik, teknoloji, ticaret, sosyal merkezler olmanın yanında aynı zamanda kültür, sanat, eğitim, medeniyet merkezleridir. Kadim şehir olarak tanımladığımız Manisa’mızda yaşayan bir tarihimiz ve bunun yanında kültürümüzü, kimliğimizi canlı tutacak bir şehrimiz olmalıydı. Tüm bu hızlı büyüme ve yapılaşmaya rağmen en azından bir bölge, bir sokak olması gerekirdi. Eğer bulunamıyorsa, yoksa, tabela şehri olmakla yetinmek zorundayız. Sokak numaraları verdiğimiz sokaklarımızın altına eski isimlerini yazabiliriz, şehrimize değer katmış önemli kişilerin isimlerini verdiğimiz caddelere, parklara, kimliğini belirten tanıtıcı levhalar asabiliriz. Her sivil toplum kurumu binalarının girişlerine astığı yöneticilerin fotoğraflarının altına kısa bir özgeçmiş ve yaptığı önemli bir hizmeti yazabilirler. İnternet çağındayız ama inanın kimse açıp bakmıyor kim kimdir diyerek, bazı önemli şahısların internetten önceki hayatlarına rastlayamazsınız, herşeyi internetteki bazı yanlış bilgilere bırakmamalıyız.
Edip Cansever “İnsan yaşadığı şehre benzer.” Der. Aslında insan, şehri kendine benzetiyor. Yaşanmışlık, kültür, tekamül, süreklilik, olmadığında olan bu. Ağaçların toprakla temas ettiği yerden yani gövdesinin bitip kökünün başladığı yerden yeni canlı gök yeşili yeni yeşermeler olur. Bunlara dal, yaprak, filiz denmez fışkın denir. Yani ağacın istemediği, gücünü zayıflatacağı, ağacın gelişmesini soyunu devam ettiremeyeceği bu fışkınların meyve falan vermeyeceğinden dolayı görür görmez keserler, büyümesine izin vermezler. İşte şehirlerimiz de süreklilik olmadığı için fışkın gibidirler aslından azade gelişir büyür. Tekamül etmezler. Ancak şunu da gözardı etmeyelim. Şehirler gelişmez mi, gelişmemeli mi? Yıkarak değil sürdürülerek gelişmeli. Mimarlıkta doku diye bir tabir vardır. Doku, kumaşın ipinden, cinsinden, uyumlu renginden, tezgahta dokunmasından oluşan kumaştır. Mimarideki doku da o şehrin, sokağın birbirine cumba, pencere, saçak, taş tuğla kerpiç, boya yapım tekniğinden oluşan benzerliği kasteder. (Üçbine yakın Kula Tarihi Evleri bunun çok tipik örneğidir.) Onun için “Eskiler aramaz, iz sürerdi” derler. Şehirler bu izler ile tekamül eder ve sürekliliği sağlanırdı. Benim mesleğimin ilk yıllarında tarak mozaik vardı kısa zamanda onun yerini kaleterasit aldı ve koptu gitti, rengarenk boyalar ve en nihayetinde giydirme cephe malzemeleri kullanılmaya başlandı, en cafcaflısı da iklimlendirme için dünya paralar ve enerji harcanan camları açılmayan ama adı cam giydirme binalar oldu. Bu tür modern binalar şehrin yeni yerleşimlerinde yapılmalıydı. Şehirlerimiz müzelik olmadığı için şehir müzeleri türedi ama bizde o dahi yok.
Buraya şehrin kimliğinden geldik, bu konu başlı başına uzun uzadıya yazılacak bir makale konusu. Kısaca; modern yerleşim dediğimiz kent Yunusemre Belediyesi. Kadim şehir, kimlikli, müze şehir Şehzadeler Belediyesi.
Şu koronanın sebep olduğu pandemi döneminde 65 ve üstü yaşlar çok zikredilior. Ne derseniz deyin kaybolmaya yakın birer tarihiz, her birimizin anlatacak hikayeleri var. Eski eserlerimizin kapı girişlerinde kitabeler vardır çok kısaca yapının tarihi ve yapanını yazar onların birçoğu çalınıyor yetmezmiş gibi eski mezar taşları dahi çalınıp satılıyor. 2020 yılının 65 yaş ve üstü de elbet birgün bilmediği bir yere bildikleriyle gidecek ve böylece beton yığını bir kent kalacak. Hocalarımız bizlere tembelsiniz derken ses getirsin diye büktüğü parmağını duvara vurur “Hepiniz tın tınsınız” derdi.
Evet aynen böyle, bir nesil sonra kentin betonlarına vurup ‘tın tın’ diye gelen sesi dinlersiniz.
Halbuki yeşil şehir, bu tablo karşısında, hareketsiz ve sessiz yarınki geleceğini düşünerek ağlıyor, inliyordu.
Spil dağının koyu gölgeleri altında sessiz yaşayan Sultanlar Şehri Manisa, azamet ve ihtişamını ebedileştiren eserlerini kaybetmeyeceği kanaatında idi. Kundakçı komitalatın saçacağı kıvılcımlarla bu elmas şehrin tahrip edileceğini ummazdı.
Tarihiyle gökleri seyreden bu güzel şehir, kanlı bir zulmet içinde boğularak yıldırımlara dönüşen ordusunu bekliyor, ölümün yırtıcı tırnaklarından kurtulmayı diliyordu.
Geçmişi canlandıran bu inci şehir, Roma’nın kapitol’ü gibi, yıkılmış kulelerle çevrilmiş viran bir kalesi,Paris’in Notrdam’ı gibi, muazzam ve muhteşem mabetleri, Roma’nın Avantin Dağı gibi ihtiyar, kanbur spil’i ile yaşadığı saf hayatının katillerle parçalanacağına inanmaya başlamıştı. Çünkü halk güvenilir bir dayanak noktası oluşturan bu yerlerde hayatını, ırzını korumak için her çeşit vasıtadan yoksundu.
Spil dağının umumi istikametine dikey olarak şehrin kenarına doğru hafif meyille seyreden: Mevlevihane, Kırtık, Çaybaşı (Akbaldır) vadileriyle, dere ve tepelerdeki, eski surların bakıye enkazı ve kale mazgalları arasındaki insan kalabalığı, kadın vaveylası, çocuk çığlıkları ortalığı küçük bir mahşere çeviriyordu…
Bu sırada Vahdet-i Müsellese de yenilginin acısı ile sarhoş bir halde şehrin sokaklarından geçiyordu. Bu katiller bir taraftan da sokak başlarını tutarak masum halkı yerlere seriyor, onları atların altında, tüfek dipçikleri ve süngülerle çiğniyorlardı. Gayeleri evvela soygun, sonra katliam idi…
…Kırtık deresi istikametinde silah çatışması duyuldu. Bir saat kadar devam etti ve durdu. Silah sesleri kesilir kesilmez birliklerimiz yanmış kül olmuş şehre üç koldan girmeye başladı… Askerimizin yüzü gözü toz içinde idi. Süvarilerimize halk ancak su verebildi. Yiyecek namına birşey kalmamıştı. En sevinçli ve en kederli günümüz bu gündü. Asker ve halk sevinç gözyaşı döküyordu. Canımız ve vatanımız kurtulmuştu. Düğer yaraftan ise ne ev kalmış ne de mağazalar. Ne varsa hepsi kül olup gitmişti. İçimizde beslediğimiz yerli rumlar ve ermenilerin hıyanet ve azgınlıkları cezasız kalmamış intikam alınmıştı.
Alıntı: M.Nuri Yörükoğlu/Manisa Yangını
İşgal vuku bulduğunda halkın önce silahları toplatıldı. Rum ve ermeniler ile soysuz işbirlikçileri kimde silah tabanca tüfek var ve olması muhtemel evlere baskın yaptırdılar. Genç ve eli silah tutanlar cepheden cepheye koşarken Manisa savunmamız yaşlı, kadın genç kızlar ve çocuklardan ibaretti. Mustafa Kemal’in düşmanları önüne katıp Manisa’ya yaklaştığı haberini alan Yunan askerlerinin halka çeşitli zulüm, tecavüz ve mezalimi her geçen artıyordu. Çareyi dağa kaçmakta bulan kadın ve yaşlılara birkaç orta yaşlarda halk yardım ediyordu. Artık ne ev ne mal ne de kurtulma umutları kalmamıştı.
Her yönden alevler yükseliyor Manisa’yı kapkara duman kaplamış evlerinin cayır cayır yanmasını dağdan, aç susuz bilaç yaşlı gözler ile izliyorlardı. Manisa’yı yangından kurtarmak için var gücüyle Manisa’ya yaklaşan Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri yorgun bitkin ama inançlı bir şekilde Yunan palikaryalarını sefilleri, fersudeleri, ırz düşmanlarını önlerine katmış kimini yere seriyor, kimini esir alıyor, ezip geçiyordu.
Mösyö Franklin Buyyon Manisa seyahatini hükümetimizin tahsis ettiği trenle yapmış ve Manisa’da gördüğü tahribattan ve mezalimden son derece müteessir olmuş ve nefret etmiştir. “Güzel ve latif şehir olan Manisa Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Tasavvuf edinizki 11.000 ikametgahtan 10.000’i mahvolmuştur. 15 cami, 4 havra, 3700 kişinin alevler arasında yandığı40.000 kişinin haneberduş bir halde bulunduğunu tesbit etmiştir. Alıntı: M.Nuri Yörükoğlu/Manisa Yangını
Yıllardır Manisa Yangını diyerek anlattığımız ama vahametini, acıklı halini, insanlık dışı vahşeti yakın zamanda yine Fransız Albert Khann’ın (yangından bir iki ay sonra çekilmiş) fotoğraf albümündeki yanan Manisa fotoğraflarından gördüğümüz (bugüne kadar neden yoktu göremedik o da ayrı bir konu) zaman anladık. Rahmetli babam annem çocuklar o zaman babalarından duyduklarını bize sık sık anlatmışlardı ancak fotoğraflar kadar etkili olmamıştı.
14.Temmuz.1889’da Padişah Abdülhamit’in Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni dönüşte azgın dalgalar ile birlikte gece vakti Funakara kayalıklarına çarparak parçalanmıştı, kayalıkların yakınındaki Kaşino köy halkı bu kazanın olduğu yerde kayalıkların olduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygının adına bir anıt dikmişlerdir.
Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bırakmalıyız.
Her yıl kutladığımız 8 Eylül Kurtuluş Günü’müzü bu anıtı ziyaret ederek çelenkler koyarak hatırlamalıyız.
Şimdi çocukları sokağa çıkarmak zor. Bahçeye dahi çıkmıyorlar internet orada çekmiyormuş diye. Bütün gün modemin yanında çöreklenmiş vaziyetteler. Geçen gün şu bizim göz kontrolüne gittim bekliyorum karşımda ufak beş altı yaşlarında bir çocuk annesiyle oturuyor belli ki o da gözü için gelmiş iki de bir gözüne damla damlatıyorlar elinde telefon sanki tereyağlı bal sürülmüş ekmek dilimi gibi iki eliyle tutmuş burnunun dibinde dilimi ağzına sokacak kadar yakın, oyun oynadığı belli; heyecanla gözleri rüzgar fırıldağı olmuş, parmaklar, trenin uzun yıllar durmadığı kasaba istasyonunda, seyrüseferde hata olmuş da kazaya mani olmak heyecanıyla kolluklu telgraf memurunun mors alfabesini kullandığı gibi telefonun tuşlarında geziniyor. Belliki usta, ama gözler hasta.
Damladan korkup bağırıp çağırmasın, ağlamasın diye sus payı. Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Kız torunu iki laf ettirmiyor devamlı soru soruyor hiç susmuyor. Babası telefonu eline tutuşturup al şunu demiş telefonu alan torun bir kenara çekilmiş ses seda yok. Ama o hale geldilerki sus payı telefon.
Biz de ağlayıp zırlıyorduk çocukken ama uykusu geldi bunun diyorlardı. Oyuncak felan yok ki. Ya dikiş ipi makaralarından tren yapıyor, ya da telden uzun direksiyon milli araba yapıyorduk. Bir de yaşımız biraz daha ilerlediğinde abimizden bize kalmış ya da kendimizin yaptığı rulman arabalar vardı. Uzun bir tahta parçasının altına dingil gibi çakılan iki 5×5 çıtadan kalın tahtanın uclarına rulmanları takar tahta parçasının üstüne oturur biri iterdi yokuş aşağı, araba hız aldığında omuzuna tutunarak o da tahta arabanın arka ucuna çıkar değmeyin keyfimize. Önümüze, hızımızı keserek keyfimizi bozmak için çıkan diğer arkadaşlar araba tam çarpacağı sırada kenara kaçarlar bir vaveyla ile sokak şamatadan geçilmezdi zaten sokaktan kimse de geçmezdi.
İşte bu rulman arabası; bazı arnavut kaldırımı yollar ile granit paket taş kaplı yollarda kullanılmaz tozlu topraklı yolda kullanırdık. Diğer yollarda araba gitmez taşa takılırdı veya taşların üzerinde zıplardı. Bu benim anlattığım 1955 yılı 60 bile değil.şimdi 2020 şehirlerarası cam gibi asfalt yollar yetmiyormuş gibi ana caddelerde mesela Mimarsinan Bulvarı’nda dahi birkaç yıl öncesine kadar vardı. (Şoförler uyumasın aklıyla yapılan bu tırtlardan uyuyamayan yol kenarındaki apartmanlardaki vatandaşlardan şikayet geldi belediyeye, taşlama ile zor kazıdık asfalttan.) Hele virajlı yola girme anan bellenir. Kim beller? Tırtlar.
Kavşağa yaklaşırken yavaşla, Viraja girerken takla atma, çizgileri. Önce aralıklı, yaklaştıkça aralıkları sıklaşan bu beş altı çizgiden oluşan toplu tırt ailesi; tırt, yirmi metre sonra tırt, beş metre sonra tırt tırt sonra tırt tırt tırt, en son tırtttttt. Ne işe yarar? Hangi uyuklayan şoför uyanmış da takladan kurtulmuş. Ya da virajda refüje çıkmaktan. Çizgiye gerek yok, yoldan çıkıp üst geçidin duvarına çarpan var. Geçidin üstünden atlamak istedi herhalde. Bariyere çarpanlar zebil.
Yetmezmiş gibi emniyet şeridi denilen yolların kenarında ihtiyaç halinde aracınızı emniyetli alana çekmek için bu şeridi yoldan ayırmak maksadıyla kalın ve kesiksiz çizgi çekiyorlar, hemen yanında yoldan çıkanları uyarmak için asfalta kazınmış gömülerek çizilmiş üçgen paletli D9 dozerin palet izi gibi izler yapıyorlar. Burası da emniyetsiz siz buraya sığınmayın yolunuza devam edin, ya da size herhangi biri dilim varmıyor o birinin üstünüze çıkmasın diye.
Birinci tırtlara araba kullanırken gıcık oluyor her tırt ailesinin üzerinden geçerken sülale gibi bir arada olmalarına kadar okuyorum. Diğer palet tırtında emniyet şeridi dar olan yerlerde bisiklet ile giderken üzerinde gitmemek için, bir taraf anayol diğer taraf bariyer ortada tırt izi. Yola çıkmayayım, bariyere çarpmayayım, tırta basmayayım diye cambazlık yaparken saydırıyorum.
Gelelim fasulyenin nimetine. Ne işe yarar bunlar? Hiç, hem de hiçoğlu hiç. Uyuyan uyuyor, trafik kazasında ölen ölüyor, olan bizlerin arabalarına oluyor. Zaten kaporta, koltuk, lastik, janttan, bir de kapı fitillerinden başkasını üretemediğimiz arabaların bozulan, değişmesi gereken yedek parça, elektronik aksamı, ithal ediyoruz, biz yapamıyoruz. Biz onların bu parçalarını üreten tezgahlarının üretim bantlarının durmamasını sağlıyoruz. Bu bize kaza önleyici diye dayatılan avrupa standardı diye yutturulan, kazıktan başka birşey değil. Araçların ömrü kısalıyor, arızaları artıyor, parçaları sık sık değişiyor bilhassa araçların alt takımları.
Bu kalın kabarık çizgiyi yollarda şerit ayırıcı olarak kullansanız aklım erer. Çünkü onlar da uyduruk boyadan yapılıyor üç ayda bir boyanıyor. Boya, makine, işçilik, yola sıralanan kukalar bu işlem yapılırken ki kaza riskleri. Bir de zevk olsun diye yaşken üzerinden geçip asfalta imza atanlar cabası. Şerit ayırıcı çizgiler bu kabarık kalın boyadan olsa şeritten çıkanlara uyarıcı olur. O işe yarar. Biz de şeridin üstünde gitme alışkanlığı var herhalde tarladan kalmış bir alışkanlık olabilir. Boyalar, biraz da bu yüzden bozuluyor.
Çocuk aklımızla rulmanlı arabayı; düz gitsin, yoldan çıkmasın, takla atmasın, devrilmeyelim, diye toza toprağa katlanarak bozuk olmayan veya şimdiki gibi kasten bozulan yolda kullanmıyorduk. Alt tarafı demir tekerlekli çocukken kendi yaptığımız yerli üretim tahtadan bir araba. Oyunun konforunu düşünüyoruz. Şimdi heçbek, steyşın vagon, sedan, kupe, suv, jip… lüks araçlar hepsi için tırt da tırt.
İnsana güvenmediklerinden beşer şaşar gaza basar diyerek şoförsüz araç yapıyorlar. Biz, şoförleri çıldırtan yollar. Paralı yollarda tırt var mı? Yok. Onlarda konfor var. Viraja süratle girseniz dahi yolun kurpu hıza göre hesaplanarak yapılmış, virajı hissetmiyorsunuz, aracın yan iki tekeri kalkayım mı diye şoföre sormuyor. Yatıp kalkmadan hoop ordasınn. Aracım hırpalanıp yedek parçaya, servise vereceğim parayı yola veririm.
Bu boya: Fonksiyonu olan, ama silinen, gözükmeyen, can güvenliğini sağlayan boyuna çizgilere yapılacağına keyif kaçıran enine çizgilere yapılıyor hem de gallabisinden.