2009 yılında Manisa Belediyesi başkanıydı. Hani şimdi taşımak istedikleri Küçük sanayi sitesi var ya çabuk unutuldu onun giriş kavşağında ufacık bir kavşak vardı tır döneceği zaman kavşak iptal oluyor, kavşağa çıkmaya çalışan tırlar kırmızı yandığında rampada balatalarından dumanlar çıkarıyordu. Ölümlü ve maddi kazalar sayılamayacak kadardı. Şu sanayiyi taşıyalım demedi. Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağı’nı yaptı. Bu köprüden geçmek için bilhassa gece çevre yolundan köprüye sapanlar oldu. Kısacası Manisa’nın simgesi oldu.
Henüz büyükşehir olmamış Manisa belediyesiyken Selendi’ye gittik. Selendi Belediye Başkanı Cengiz Başkan gelecek diye muhtarları toplamış. Alt salona indik. Özel idare zamanı muhtarlar Cengiz Başkanı ilk defa görüyorlar her biri benim köyüm deyip sıralıyor istekleri. Bir muhtar köprü dedi. Bizim kışın karşıya geçmemiz çok zor. Yağmurlar başladımıydı ilk günler traktörle ama günler ilerledikçe geçilmez oluyor. 25 km öteden dolaşıyoruz. Köprümüz olsa gittiğimiz yol 5 km’ye düşecek. Yılların sorunu bu 60 yıl. Dedi. Sevaptır. Hem zaman hem emek kaybı yerinde görmeğe gelirim dedi. Nitekim kış günü traktör kasasında karşıya geçti Cengiz Başkan eziyeti gördü.
Manisa Belediyesi Büyükşehir başkanı oldu. Salihli Zeki Başkan, başkanım biz de dur geç köprüleri var. Alaşehir ve Gediz köprüleri. Yıllardır köprüye çıktın mı diğer araç duruyor üstündeki geçiyor. Bunu da gidip gördü dar köprü tek araç ancak geçiyor insanlar korkuluklara yapışıyor araçtan sakınırken. Çok kısa zamanda üç tane birden yapıldı. Turgutlu, Turgay Başkan bizde de var. Urganlı ve Çatalköprü. Onlarda yapıldı.
Bu arada traktör ile geçtiği köprüyü Cengiz Başkan bitirmiş Çampınar muhtarı köprü üstünde tören düzenlemişti. Açılışa gelen protokol, köylü, köprüden geçen geçmeyen, herkes uzun çok uzun köprü boyunca 150 metre, sofra kuruldu hep birlikte yedik. Çampınar köprüsü yörenin boğaz köprüsüydü.
Bir köy daha istedi Selendi’den Eskin. Onu ben de gidip gördüm kış geldi mi lebalep akıyordu, Gediz’i traktör değil helikopter bile geçemez karşı tarafta nehrin kenarında hemen yükselen dağ var. Köylüler inanmadı. Yağmurlu bir havaydı, köyden üç beş kişiyle gittiğimde. Yapımcı firma iş makinelerini getirmiş şantiyeyi kurmuş Gediz de coşmuş, çalışamıyor. Köylüler “firma gitti biz de yapılacak sanmıştık her yıl buraya gelen söz veriyor ama 50 sene geçti.” “Kış sonu yine geleceğim” dedim. Gittiğimde köprünün üstünde onlarla fotoğraf çektirdik bunu evlerinize duvara asın hatıra olsun. Hatta burayı 10 köye bağlayan köylülere de verin dedim.
Artık alışkanlık olmuştu Cengiz başkan için. Nereye yol yapılıyor asfalt kaplanıyor, ufak da olsa büyük de olsa dur geç de olsa her yer köprülerle birbirine bağlanıyordu.
Yol, genişletemezsin. Kavşak, büyütemezsin. Alt battı çıktı yapamazsın, üstten hiç gidemezsin. Manisa burası.
Demiryolu kenarı, bir yanı park, diğer yan öğretmenevi bahçesi zorlanıldı. Tek şerid de olsa yapıldı. Alttan üstten yandan sağdan soldan her yakaya bağlandı. Lamba yok, gece aydınlatması var ama. Hatta ışıl ışıl. Mesaiden sonra her akşam yağmur çamur soğuk demedi çalışanların başına dikildi. Pazar gitti Pazartesi gitti. Çarşamba Maski’de toplantı yaptığı salonun camından izledi. Hasta oldu. Sonunda müjdeyi verdi. 29 Ocak Pazartesi saat 06. da Dr.Devlet Bahçeli Kavşağı’nı trafiğe açıyoruz.
Şimdi ağzı olan konuşuyor. Torba değil ki büzesin.
Manisa’nın üzüntüsü de onun, derdi de. Çözümü de o, sözü de. Sevinci Manisa’lının, şöleni de Manisa’lının. Manisamıza “Hayırlı uğurlu olsun”
Sağolun başkanım.
Bu yazıyı 29 Ocak 2018 tarihinde yazmışım. 2019’da ne değişmiş?
Turgutlu, 1.2 km uzunluğunda battı… Battınız mı çıkmak istemiyorsunuz, gölge, yan sokak, kavşak, trafik konvoy, bunlar yok, bu rehavetle giderken çıkıyorsunuz. Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş Köprüsü 1.2 km uzunluğunda Türkiye’nin en uzun battı çıktısı. Üstteki kavşak, yeşil alan, meydan düzenlemeleri, prestij yan yollar, Turgutlu’ların, alt geçid transit yolcuların.
Ankara’ya doğru devam ediyorsunuz Ahmetli’yi geçtiniz ekonomiye takılan bu battı çıktı kavşağı beklemede, ama projesi? Kırmızıda beklerken sağa bakarsanız panoda görebilirsiniz.
Salihli: Ankara yolunun üst tarafı eski Salihli, konut yerleşim alanı, alt tarafı sanayi, yeni yerleşimler, köyler, git dur, kırmızı ışık, artık sabır kalmıyor gidip durmaktan, en son ışıkta güm diye bir ses o bölgede oturanlar camdan bakmıyorlar bile, alışmışlar. Kazalar, giderken en sonda, dönerken yine en son. Yani ışıklarla dolu yolun başında sonunda oluyor sabırlar biter bitmez. Şimdi ise; Önce hafif bir rampa ile üste çıkıyorsunuz uçuyor gibisiniz kuş bakışı seyrediyorsunuz Salihli’yi, inelim artık diyorsunuz ama 1.9 km. Bu da köprü ama şimdi Rahmetli Bülent Ecevit viyadüğü diyorlar.
Az daha devam edince benim yoluma giriyorsunuz ben buradan Alaşehir, Denizli üzerinden Antalya’ya torunlarıma gidiyorum. Alaşehir, farkına varmadan alta giriyor ve çıkıyorsunuz. Burası da Rahmetli Süleyman Demirel Kavşağı.
En son Sarıgöl Kavşağı buradan sonra Manisa bitiyor Denizli sınırı başlıyor. Bi acayip kavşak basar geçersiniz Sarıgöl girişini göremezsiniz, öyle yani. Oraya da proje hazırlanıyordu karayolları “Durun” dedi bana yapacak iş bırakmadınız.
İstanbul yönü, Güzel İstanbul, karayolları Manisa’yla arayı 3,5 saate düşürdü. Siz bastırıyor gidiyorsunuz, adeta zaman duruyor. Katkımız olsun dedi Cengiz Başkan. Saruhanlı yakınımızda daha Manisa’dan çıkmadan kırmızı, duruyorsunuz. Büyükbelen, Mütevelli, Koldere, Alibeyli, Halitpaşa beldeleri tıngır mıngır traktör at arabası, geçiyor ışıkta bekle dur.
İstemediler. Paşa gönülleri bilir.
Ama, yapılacak daha çok iş var.
Kaldığımız yerden. Devam.
Seçimlere 25 gün kala adayların projeleri ortaya çıkmaya başladı. Olur olmaz projelerin tartışmasına zaman kalmadan 31 Mart gelecek. Sözün önü laf arkası icraattır. “Hay Allah” demek ile sözünden dönmek er işi değildir. Az bir zaman kala hiçbir kimse, hiç bir aday kendini sonradan pişman olacağı, zora sokacağı, Manisa’lıların yüzüne bakamayacağı konuşmalarda, açıklamalarda bulunmamaları gerekir. Zira, daha aday adayı iken atılan salvolar ile bugüne kadar tanıyamadığımız insanların yüzlerini gördük.
Otopark sıkıntısı yıllardan beri Manisa’nın başlıca sorunlarından birisidir. Rahmetli Adil Aygül başkanlığı zamanında “Otopark yeri bulanı ödüllendireceğim” demişti. 1999-2004 arası olmalıydı.
Son yıllarda şehrimizde artan araç sayısı, sıkışan trafik, yoğun trafik akışı, karbon salınımı cabası, otopark sorunu, her geçen gün artarken Büyükşehir Belediyemizin yaptığı ulaşım master planı ile ulaşım güzergahları değişti. Trafik yoğunluğu nisbeten azaldı. Ana caddelere park yasağı getirilince yeşil ışıklarda çift bazı noktalarda üç şerit araç akışı olunca araç konvoyları kayboldu. Elektrikli otobüslerin tamamı devreye girip trafik ışıkları tekrar elden geçirildiğinde yoğun trafik akışı ortadan kalkacaktır.
Ana caddelerden sokak aralarına kaçan araçlar dar sokaklarda problem yaratırken otopark ihtiyacı kendini daha çok hissettirdi. Bunu bir belediye başkanı adayı daha çok hissetmiş olmalıki otopark projesi hazırlarken endazeyi kaçırmış.
Uluparkın altına 2000 araçlık otopark kulağa hoş geliyor. Ayrıca ağaçlar kesilmeden yeşil ellenmeden. Çimlerin halı gibi yuvarlanıp rulo yapıldığını hepimiz biliyoruz bu ruloları daha sonra yeşil alan yapılacak yerlere serip üzerini tambur ile silindirleyip bolca su ile çim alan yapıldığını gördük ama uluparkın ağaçlarını kesmeden adına modern teknikler ile deyip 8 dönüm alanın altı kat derinine (20 metre derinliğe kadar) inip 2000 araç deyip yuvarlıyor da yedi kat inilirse 2000 araç sayısını tutturabilir o da 23-25 metre derinlik demektir.
Ulupark adı üstünde ulu mezarlıktır. Altı, yedi kat yerin altına girmek yeni bir mezarlık yapmaktır. Ulupark mezarlığını görmezden gelip altı yedi kat alta inmek çok da kolay olmasa gerek…
Büyükşehir belediyemizin iki sene önce hazırladığı ancak protokolu uzayınca geciktiği ve yeni dönemde yapacağımız yeni Alirıza Çevik Okulu inşaatının 5500 metrekarelik arsasının altına iki katta 800 araçlık otopark yapılacak. Bu bugüne kadar yapılmış en büyük otoparklardan 200 araç daha fazla demektir.
Ne ağaçlar kesilecek, ne mezarlar kazılacak. Hem kentimizin değerlerine sahiplenmeliyiz, hem de yeşil alanlarımızı çoğaltmalıyız,
AĞLAMAK İÇİN O KADAR ÇOK SEBEBİM VAR Kİ
İKİ DEĞİL, ÜÇ DEĞİL, SEN HİÇ DEĞİL, BİN BELKİ.
DÖNÜP DÖNÜP BAKIYORUM GÖLGELERİME
BAZEN ÖNDE, YANDA, GERİDE, DÜŞÜYOR ELLERİME
ERİŞİLMEZİ UPUZUN, KISA OLANININ TEPESİNDEYİM.
ZAMAN GEÇMEZLERİN, YALNIZLIĞIN, ELLERİNDEYİM.
BİRİ BEN, BİR DİĞERİNE HAYKIRIŞ OLMUŞ SESSİZLİĞİM
DUDAKLARIM ISIRIKLARDAN DAMLA DAMLA HİSLENDİĞİM.
GÖZ DUDAK BİR OLMUŞ YETİŞMİYOR ELLERİM.
KURULANACAK CİNSTEN DEĞİL ISLAK HER YERİM
BIRAKTIM ARTIK KARALARI, YÜREĞİMDE ONCA SIZILARI
SONBAHARDAYIM, ELELE OMUZ OMUZA ÇINAR YAPRAKLARI.
Dünyamızda yeni bir trend bizde çok yeni olsada gelişmiş ülkelerde 15-20 seneden beri var. Kullandığımız her türlü eşya, malzeme, aklımıza gelenlerin bir çoğunun yenilenebilmesi için çalışmalar yapılıyor. Bir kısmı geri dönüşümde kullanılırken en son işe yaramaz denilenler gübre ve enerji üretimi olarak kullanılıyor.
####
Bir şey göz ardı ediliyor Kula Tarihi Evleri. Bu evlerimize bugüne kadar. Mahalle dokusu, komşuluk ilişkisi, mutlu yaşantı, sağlıklı evler, ahşap, sıva, boyaların, sanatsal uyumlarından… bahsetmiştik. Bir başka yönden baktığımızda bu evlerimiz yenilenebilir evlerdir aynı zamanda.
###
Harap olma, yıkılma sebepleri; çatısının çökmesi neticesinde tabiat şartları, yağmur, çamur sıvaların dökülmesi ahşap desteklerin payandaların zamanla çürümesi mukavemetini kaybetmeleri ve yıkılmalarıdır. Bu halde dahi çatısının çürümüş ahşaplarının değiştirilmesi yeniden kiremit döşenmesi duvarları tutan çürümüş ahşap desteklerin yerine yeni ahşap desteklerin çakılması, kapı pencere sağlam olanların zaten kullanılır olması, dökülen sıvaları tekrar kireç karıştırıp sıva harcı yapıp sıvaların yeniden yapılması tüm bunları yaparken yapılış tekniğine uygun olarak uygulanması, geçme olanları geçme, çivi ile tutturulmuş olanları çivileme, her türlü tamiratı günümüzde yetiştirdiğimiz eski tekniği bilen uygulayan ustalar ile yenileyebiliriz. Kula’daki hiç bir ev temelinden çökmemiştir. Temelleri zayıf olsa dahi evin ahşap parçalardan yapılması toprağa olan yükünün betonarme yapıya göre daha az yük bindirmesi, esnek olması ile depreme dayanıklı olması, depremden yıkılsa dahi betonarme veya başka teknikte yapılmış yapılara göre insana en az zarar vermesi Kula evlerinin yenilenebilir olma özelliğinin yanında bu yönden de değerli yapılardır..
#####. ####
Bu mahallelerde bu evlerde yaşayan insanlar teknolojiyi ihtiyaç halinde kullanılırlar. Çocukları dahil teknolojik, telefon, ipad, bilgisayar, atari, bağımlısı değildirler çünkü sokakta geçirecekleri keyifle oynayacakları hem alan hem arkadaş vardır. Beynimizi yiyen, hafızamızı silen, vaktimizi alan, bağımlı yapan, bu teknolojik aletleri kullanmak için buradaki halkın
boş zamanları yoktur.
###
Babalar arastada işlerinde ufak arasta dükkanlarında dünya gailesinden uzak kazandıkları ile rahat geçinen, ekonomik ve iktisatlı yaşayan, bahçeli, ocaklı evlerde ekmeğini, ununu, kışlık yiyeceğinin bir çoğunu kendi yapan, kadınların dinlenme zamanlarında kapı önlerinde komşularıyla toplaşıp ellerinden düşürmedikleri hem yün ören, hem sohbet eden, komşusunun derdiyle dertlenen, hastasını bilen, çare arayan, bir kap sıcak çorba götüren, askere gidecek gençler için ana babası gibi hazırlık yapıp askere uğurlayan, süt annelik yapan, düğünlere hep birlikte hazırlanıp keşkeleri beraber döven, kazanın altına evinden odun getiren, yaşantısı ile “Benimde çorbada tuzum olsun” deyimi Kula’da söylenmiştir.
###
Çocuklar sabahtan akşama okullarında eğitim alırlarken uzun günlerin akşam üzeri zamanlarında tatil günlerinde sokaklarda oynarlar eve yorgun gelen çocuklar yemekten sonra hemen uykuya dalarlar. Genç kız anneannesinden babaannesinden kalmış bazen annesiyle, bazen arkadaşıyla, bazen yalnız, sırdaşıyla, düşüncelere dalmış bir vaziyette tezgahda halı dokurken “Anne ben Gülistan’lara gidiyorum” deyip arkadaşlığa koşmaları, çıraklık yaşında babasının dükkanında babalarına yardım etmeleri komşu esnafında işlerine koşmaları tüm bu yapılanlar bir hayat mektebidir.
###
Genç kız ve erkeklere çocuklara insanlığın öğretilmesi, insanî hasletlere aşılanması eğitimi, bu şekilde sağlanmakta, bu eğitim, konu komşu hep birlikte verilmekte, hem nasihat hem icraat ile yetişmeleri sağlanmaktadır. Hayat mektebinden bu şekilde mezun olanlar yüksek okula üniversiteye gittiklerinde; hem ülkesi, hem şehri, hem komşuları, tarafından saygı duyulan insanlar olarak hayata atılmaktadırlar.
Tarih boyunca akla gelen ne varsa kayıt altına alınmadığı takdirde o ülkenin, şehrin, kültürünü, tarihini anlatmak efsaneden öteye geçemez.
Yapısı, kapısı, penceresi, odası, bahçesi, sokağı; insan nefesi, insan adımı insan hayatı ile kaimdir. Yaşamak, kültür oluşturmak, taşınmaz kültürü taşınır hale getirip yaşatmak şehrin kültürüdür şehrin karakteri, benliği, kimliği, geleceğidir.
Şehirlinin, alışveriş ettiği, çarşı pazarı, kalaylattığı kapı çanağı, bahçesinin tarlasının çapası küreği, arabasının demiri tekeri, kapısının, halkası, kilidi, mandalı, tokmağı, penceresinin işlemeli demir korkuluğunun kıvrımları, yılda en az iki defa hallaçta yatağının pamuğunun attırılarak tiftilip yumuşatıldığı, çeyizlik tavus kuşu motifli saten yorganı, iki genç insanın iyi günde kötü günde bir olduğu bir yastıkda kocadığı uzunca yastığının işlemeli kılıfı… Yetiştirdiği koyunun keçisinin, ineğinin, davarının, onun da ayrı bir sanat olduğu sütünden; yoğurt, tereyağ, yayık ayranı, tulum peyniri, tüyünden kılından yapağı ile ipliği, evin taş zeminine serilen keçe halısı, çobanının kepeneği, koyununun yününden eğirdiği fırdöndüsü, çıkrıkta sardığı ipliği ovadan dağdan bayırdan topladığı otları bakır kazanda kaynatarak boyadığı, türkülerle ağıtlarla sevdalarla aşınmış ahşap halı tezgahlarında dokuduğu; büyüklerinden gizlediği hasretini, sevdasını, aşkını dillendirdiği, gurbet yolu gözleyen genç kadının arada bir beşiğinin ipi ile bebeğini sallarken diğer eliyle rengarenk yumaklardaki yün ipleri dile getirdiği, kimbilir ne hisler ile kirkiti vurarak ilmekleri birbirine bağlarken dokuduğu kilimlerde halılarda ne sohbetler anlatılır ne hatıralar dinlenir, hakka yürümüş ne canlar rahmetle anılır hayatta olmayan ne hayatlar anlatılır.
Kadınların kapı önlerinde ikindi vakti sohbetlerinin, suya gitmeyi fırsat bilen genç kızların, dokuz taş, çizgi, eşiklerde beş taş, sokak aralarında saklambaç, oynayan çocukların bağırışları, bahçelerde nar ağaçlarında daldan dala zıplayan nar bülbüllerinin aynı tonda ötüşleri, dar sokaklarının nefeslendiği genişimsi sokaklarda düğün yemeklerinin kazanlarda kaynatıldığı, sandıklardan çıkarılan bindallıların yarıştığı evlerde kınaların yakıldığı, damadın traşı, halayı, kalaycının bakır topladığı, eskicinin “eski rubacı” diye bağırdığı, arada bir at arabalarının dingil sesleri, evler arasına sıkışmış camilerin evlerin hayatlarından gözüken minarelerinden yanık sesli müezzinlerin sabah ezanıyla başlayan hayatlar, Akşam ezanında kapanan dükkanlar, Yatsı’dan sonra sönen ışıklar, karanlığa teslim olan daracık sokaklarda bekçi düdükleri.
Necip Celal Andel’in tangolarından birinde geçer:
Geçmiş zaman olur ki
Hayali cihan değer
Bir an acı duyar insan belki
Sevmişse biraz eğer
Anlar ki geçenlerin
Rüyaymış hepsi meğer
Rüya olsa bile o günlerin
Hayali cihan değer
İşte cihana değecek yaşantımız, yaşatılmak istenen kültürlerimiz. Müze kent Kula’da Tarihi Kula Evleri, çarşısı, eşrafı, esnafı; keçeci semerci arabacı demirci kalaycı marangozu daha bir çok el sanatları, evde işlenen, dokunan kilimi halısı perdesi divanı ile ev eşyaları, taş fırın ekmeği helvası leblebisi henüz daha dururken, henüz konuşacak yaşlılarımız varken taşınır taşınmaz kültür varlıklarımızı geleceğimize taşıyalım.
Yeni yılda uygulamaya başlayan ve gündeme oturan naylon torbalar. Eski şarkılarda evlenmeyin bekarlar naylon kızlar çıkacak diye bir şarkı vardı. Ha bugün ha yarın derken naylon kızlar gelmediği gibi naylon torbalar da kaldırıldı bekarların ümitleri suya düştü.
Ayvacı geliyor ayvacı ayvacı değil meyvacı
Evlenmeyin bekarlar şimdiki kızlar dalgacı
Sevdim kaçtım o yar ile ben anlaştım o yar ile
Helalleştim o yar ile dalga geçtim o yar ile
Öptüm sevdim o yar ile peynir yedim o yar ile
Rakı içtim o yar ile dalga geçtim o yar ile
Ayva sarı olacak evde darı olacak
Evlenmeyin bekarlar naylon kızlar çıkacak
Ayva turunç narım var ne derdim ne zarım var
Evlenip ne yapayım aklımdan ne zorum var.
Yari ile yemiş içmiş ama evlenemeyince naylonu bahane etmiş.
Bu yeni yasa bahaneleri kaldırdı.
Çevre elden gitmeye başlayınca tedbir alındı usulca.
Önce bozarız çevreyi, kirletiriz suyu nehri dereyi, en sonunda bulmak isteriz çareyi.
Bugüne kadar bir fazla torba alacağım diye her ürünü ayrı ayrı torbalara koyan uyanık müşteriler şimdi üzerinde firmanın adı var “Madem naylon torbalar paralı bedava yapmam reklamı” diyor. Tamam reklam yapmak istemiyorsan üstüne üstlük bi de para verip torba alma o zaman. İstenen de bu zaten, naylon torba çevreci değil. Geç oldu ama zararın neresinden dönülürse…
Alışverişe gidenler yanlarında bir müddet daha evde bulunan naylon torbaları yanlarında taşırlar onlarda biraz alışverişte biraz da çöp olarak kullanıldığında bitince ne yapacaklar onu merak ediyorum. Şimdi ceketini torba yapan şapkasına portakal koyan gırgırcıları o zaman göreyim. Biz de hep öyledir yumurta kapıya gelmeden folluk aramayız.
Ben söyleyeyim, bir çuval un alsınlar eski gazete biriktirmeye başlasınlar. Undan hem börek hem yapıştırıcı hamur yaparlar, gazeteden kese kağıdı yapıp yapıştırıcı olarak hamuru kullanırlar.
Una bi şey demem ama yarın gazete kağıdı bulurlar bulamazlar sıkıntıya düşmesinler.
46 yaşında, ilkokul mezunu, üç çocuk annesi, ihracatçı, Kars’ın Boğatepe köyünde yaşayan bir kadın Zümran Ömür.
Boğatepe köyünde Kars Gravyeri üretiyor. Köyün kadınları ile birlik olup kooperatif kuran bu köylü kadınları ürettikleri peyniri yurt dışına satıyorlar Fransa’ya. Zümran hanım bu vesile ile fransızca öğrenmiş ürettikleri 32 çeşit Kars peynirini tescillemişler. Müze kurmuşlar, üretimi paketlemeyi ve peynirlerin üretiminde kullanılan 35 tür bitkinin nasıl yetiştirildiği işlendiğini anlatıyor ve sergiliyorlar.
Şimdi yeni bir turizm akını başladı Kars’a. Ankara’dan veya uçakla Erzurum’a gidip oradan yine kara trenle Kars’a gidiliyor. Trenden inen ziyaretçiler bu köye uğruyor hem müzeyi geziyor hem alışveriş yapıyorlar.
Buradan Kars’a geldiklerinde Kars’lılar tren garında çiçekler ile karşılıyorlar. Gezdikleri yerlerde yoğun ilgi görüyorlar. Her lokantada hizmet eden çalışanların yüzlerinden tebessüm eksik olmuyor, hizmette kusur etmeme gayreti içerisindeler.
Kars’da bu mevsimde her yer karla kaplı görülecek gezilecek yerler bembeyaz örtü ile örtülmüş. Ama kara tren nostaljisi, kar manzaraları ve gizemli bir şehir Kars, güler yüzlü karşılama ve hizmet, ülkenin batısında yaşayan insanları buraya çekiyor.
Turizmin gelişimindeki en büyük etken güleryüz ve kaliteli hizmet. Bu şekilde motive olan ziyaretçiler her şeye güzel gözle bakıyorlar, görüyorlar.
Kula’da ne eksik? Hiçbir şey; güler yüz, sıcak karşılama ve örtüyle kaplı olmayan tüm güzellikler.
Helva yapılacak her şey hazır yapıyoruz da. O zaman durmayalım.
2019’da hedefimiz Kula’nın turizm yılı olması.
Bugün yine Kula’daydık. Bir kere daha dolandım durdum rengarenklerin arasında. Dayandım sarısına hem de sapsarısına, eflatunların en canlısı yağmurla yıkanmışına. Morlar salkım salkım, kırmızılar kan damlası. Köşedeki yan sokağa dolanmış en âlâsı. Mavilere beyazlar karışmış tablo olmuş, ahşap silmelerden çerçeveler, kahve kahve renkleri. Demir işlemeli kapılar kovuklara girmiş, sigorta şirketinin damgası plakalar kapıların üst sövesi. O kadar girmiş birbirlerine, onun rengi diğerinde, alacalı kiremitler, saçaklar, duvarlar, kapılar kapılar empresyonizmin galerisi.
Dolandım durdum bugün yine; sarı sapsarı renkliyi aradım görmüştüm rengini fotoğraflarda. Girmediğim sokak, sormadığım komşular kalmamıştı daracıklarda.
-Belki eskidir dediler o renk, şimdi değiştirmiştir kendini, onun içindir bulamamışlığın.
-Çiftli cumbası da mı değişti, nasıl olur yanılmışlığım?
Yağmura aldırmadım; yıkasın duvarları, canlansın renkler, konuşsun benimle dedim kendi kendime. Islanmışım, konuş anladığım dilinle. Saçakların altına girdim yüksek alabildiğince, o kadar mütevaziliğinin yanında, haşmet, azamet, bir gurur, alabildiğince vakur. Anadan doğma mağrur, sanatçı edasında her biri.
Bilmezdim böyle bunları, onun için sevmiştim onları. Mütevazi sempatik, empati şarıl şarıl, yağmurla yıkanır gibi. Boş rengarenklerin içleri, çok seyreğine rastladım içinde lamba ışığı, hepsi lambalı olsa dedim, ocağı tütse. Boş hayaller aşığı ben. Dönüp arkamı çıkacağım Zafer Okulu’nun önünden, onun da restore edeceğiz diye açmışlar çatısını, kilitlemişler ama inşaatın tahta perdesinin kapısını. Müze yapalım dedik; hem kentin müzesi, hem jeoparkın.
Anlattım hikayesini, dört sene önce istemiştik, kent müzesi, kent arşivi, yapalım kütüphanesi de olsun. Çok büyük zaten, tüm Kula’lı buranın rahle-i tedrisinden geçmiş. Kara tahtaların tebeşir tozunu yutmuş. Ne muallimlerde ne vatanperver insan yetişmiş. Ben de kapalı gözlerimin ardında izledim Kula’yı, bi ara düşüme geldiği. Burada mı öğrenmiştim okuma yazmayı. Büyük abim getirmiş hergün elimden tutmuş, küçüğü de kocaman bahçesinde top oynamış.
Allah Allah ne hayal benimkisi de. Kendime geldim sırılsıklam değildim yağmurdan, aklımda, dinmişti her ikiside. Bildiğim, yakından tanıdığım, mimlediğim evleri biraz daha iyice yan yatmış yaslanmış duvarlarını gördükçe, terkedilmişliklerine, yalnızlıklarına, sahipsizliklerine üzüldükçe.
Nereden gelmiştim buralara,
Bu akıla.
Az önce tekrar tekrar dolandığım Jeoparktan.
Milyon yıllık lavların kapkaralarından.
Şaştım da kaldım.
O kadar gerilere mi gittim sokakların yalnızlıklarında.
Öyle olmalı zaman sıkışmış kalmış daracıklarında.
Oysa;
Kuzuların gezdiği yerde,
Gecelerin sessizliğinde,
Yıldızların kaydığı tam da bu mevsimde.
Her geçen gün çoğalıyordu periler, peribacalarında.
2019 yılının Kula UNESCO Global Jeoparkı’nın turizm yılı olacak. İki üç ayrı kafileler halinde Kula’mıza gelen turizm elçileri İzmir ve civar illerden gelen turizm firma yetkilileri, rehberleri bu güne kadar Kula’yı bilmelerine rağmen tanımamış olduklarını ifade ettiler. Yüzeysel ve günübirlik gezici gruplara rehberlik yaptıklarını Kula’yı da bu turlara dahil ederek zamanla yarıştıkları ve Kula’yı bir gözümüz gördü diğeri görmedi deyip Kula’ya ayrı zaman ayrılması gerektiği hatta yapılan butik otellerin ve daha başkalarının yapılıp tamamlanması durumunda konaklamalı ve iki günlük bir zaman ayrılması gerektiğini dile getirdiler.
Demek ki her şeyin bir zamanı daha doğrusu bu duruma gelmemiz ve daha ileriye gitmemiz için zamana ihtiyacımız varmış. Kula’yı bizim bildiğimiz, Kula’lıların kendi şehirlerini tanıdıkları gibi bilmelerini istedik. Gerçi bu istekte haklıydık ama sabırsızdık. Niye haklıyız? Zamanın çok gerisinde kaldık. Kula’yı çevremizde, ülkemizde, hatta dünyada bilmeyen yok ama tanımayan çok.
Adını duymuşlar. Yerini haritadan bulmuşlar. Fotoğraflarını görmüşler. Ankara yolundan geçip gitmişler. Ama tanıtamamışız işimizle gücümüzle meşgulken turizm ne olduğunu bilmezken başkaları epeyi bi yol almış. Onlar da bilmiyorlarmış turizmi ama ellerinden tutan devlet olmuş.
Devlet, kurumlar, turizm bakanlığı, sivil toplum kuruluşları her türlü desteği: Restorasyon, otel, butik otel, tanıtım broşür, harita, maddi imkanlar daha aklımıza gelmeyen bir çok destekler sağlamışlar. Ne zamandan beri 1970-80’lerden beri. 40-50 yıl önceleri. Tamam o zamanda turizm hareketli değilmiş ancak alt yapılarını tamamlamışlar butik otele çevirdikleri yapıları, evleri, restore etmişler. Kent müzeleri, kültür salonlarını rum okullarına, kiliselere yerleştirmişler, halkı eğitmiş, hazırlamışlar. Hem geleceğe hem geleceklere hazırlanmışlar.
Bu; ev, müze, otel, lokanta sahipleri önceleri sinek avlamışlar. İşyerlerinin kapı önünde oturup laf üretmişler, müşteri, turist beklemişler, bir kısmı sabredememiş işyerlerini yabancılara bilhassa İstanbul’lulara satmışlar. Onlar önceleri sezonluk açmışlar şimdi yılın her günü açık, rezervasyonla müşteri alıyorlar.
Biz 1-0 yenik belki de 2-0 sıfır yenik başlamamıza rağmen turizm materyali, destinasyonu, jeoparkı olması yani benzetme yapacak olursak takım iyi olduğu için bu aradaki farkı kapatıp öne bile geçebiliriz.
Şimdi; herbirimizin turizm elçisi olmak zamanı, güleryüz, sevecen, selamlaşma zamanı, sorulan adresi, biz nerelere gidilir bilemiyoruz diyen yabancıları elinden tutup göstermek, ilgililere götürmek zamanıdır. Bir kapıyı açtığımızda bin kapı açılacaktır. Bir yabancı memnun olduğunda bin yabancı memnun olabilmek güleryüz görmek, ağırlanmak isteyecektir.
Turistler ile dostluklar kurulmalıdır.
Onlar, bizleri şehirlerine, memleketlerine davet edecek kadar dost olunmalıdır.