Kahve derler hatırı vardır.
Çay gariptir ama hatırı sayılır
Kahvenin adabı var ayrıca köpüklüsü aranır
Çay demli, taze de oldu mu, ısmarlanır.
Olum Amet, ver bakalım demlisinden
Emmi iççemin? Çaylar benden.
Hüsen valla mal bağışlıyon gibisin len
De bakalım bana da, seninkisinden.
Kendi demlemiş kendi kendine içiyor.
Kimbilir aklından neler geçiyor?
Olaydı şimdi nefesi bile yeterdi.
Lafa başlarken hep ‘Adam’ derdi.
Bi de güzel anlatırdı gelinliğini
Beni severek nasıl geldiğini.
ÜÇÜNCÜ BAHAR
Her baharın çiçeği her bayırın otu farklı olur.
Her dağın bir bulutu, tepelerin şahini, yükseklerin kartalı olur.
Havası farklıdır enginlerin,
Fırtınası başkadır denizlerin,
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi
Her yoğurdun bir ekşiliği vardır.
Tufanlarda ki karışıklığın,
Alınlarda ki kırışıklığın,
Kaleme alınmış yazıların,
Bir anlamı bir hikâyesi vardır.
Baharlarda yeşermiş kır çiçeklerinin naifliğini
Renginin koyuluğunda, kısa boyunluğunda,
Kokusuz oluşunda
Tüm bunlara rağmen anlamlı güzelliği vardır.
İlk bahara anlam katan bunlardır.
Gergefe işlenir,
İğnelere dişlenir,
Gönüllere seslenir,
Dillerde söylenir.
Kimi bir halının köşesinde,
kimi tezgâha gerili çözgü iplerinde.
Masal olur anlatılır.
Türkü olur söylenir.
Sevgi olur gözlerde buğulanır.
Ses olur kulaklarda uğuldanır.
Ama illa ki hasret olur gönüllerde dağlanır.
Birinci baharın tazeliği, renklerinin canlılığı, kokusu,
Bir diğer baharda yaşanmaz.
İkinci bahar derler renkler siyah beyazlanmış.
Azalan renkler pastel, soluk olmasa da donuktur.
Derin çizgiler
Oluktur, kıvrım kıvrım yüzde,
Paralel olmuş alında.
Gözler çukurlarda.
Sabitleşmiş bakışlar.
Kulaklarda çınlayışlar.
Duyulur ta eskiler.
Gel zaman git zaman
Ömrün varsa işte o zaman
Bir başka baharda yeşerir otlar.
Kısadır, arada sarıları da olsa.
Çiçekleri çok daha az yaşar, hem de geç açarlar
Bir açar bir kaybolurlar,
Üçüncü baharda her şey kısa, zaman dardır.
Gün geç doğar erken batar.
Renkler en soluk halindedir.
Rüzgâr sühunetli ılık eser.
Çiçeklerin boynu bükülmez
Zaten büküktürler.
Yarın solup diğer, gün döküktürler.
Kalın, kısmen kuru palamut ağaçlarının karalığında ki gölgelerde
Eğleşir kuytulanır esintiler.
Sararmaya yakındır yeşiller,
Hatta sarı gibidirler.
Solgundur, durgundur, sessiz mi sessizdirler.
Üçüncü bahardır adı ama teselli yakıştırmasıdır.
Yapraklar dökülür,
Yüzler süzülür.
Yalnızlıktır duyulan.
Şöyle bir başları kaldırıp da bakıldığında sizi farkeden yoktur.
Her şey, herkes, her canlı, hızlıdır.
Rüzgâr yapar dururlar yanınızdan geçerken.
Burasının size göre olmadığı ayan beyan ortadadır.
Böyle bahar mı olur?
Kuş sesi,
Sevenlerin busesi,
Dostlarınızın nefesi yoktur.
Yalnızlığın sesi duyulur
Bir de çok uzaklardan derinlerden bir ses.
Toprak hep rutubet kokar, yaştır.
Başlangıç da burası, bitiş de burasıdır.
Bir an gelir üstünü örter baharın, tüm kokularını gizler.
Ne çizgi kalır, ne de izler.
Hislerimiz, hissettiklerimiz, kaygılarımız, kaygılandıklarımız, duygularımız, duygulandıklarımız, cesaret, korku, aptallıklar, kararsızlıklar, boş laflar, boşa geçen zamanlar, hepsi bizlere mahsus. En önemlisi pişmanlık hatta pişmanlıklar olsa gerek. Korku, acı, sevinç, kısa zaman alan bu hislerimiz bir anlıktır, hayatımızda bazıları unutulmuştur bile.
Pişmanlık izler bırakır. Hayatımızın akışında büyük roller oynar. Hatta bedbaht oluşumuz bu pişmanlıklara bağlıdır. Bunu çok sıkıntılı anımızda yadederken keşke diye başlarız. İşte bu keşkeler bizi yorar, mutsuz yapar, hayattan tad aldırmaz. Bin düşünüp bir karar vermemiz gerekir. Istișare, istiare, arpacık kumrusu gibi düşünmek hep bu keşkelere maruz kalmamak içindir. Keşkelerde gezindiğimizde candan bir dost ararız sorup danışacağımız iyiyi güzeli doğruyu yanlışı ayırt edebileceğimize yardımcı olacak arkadaş. Ama son noktaya yani karar verme noktasına geldiğimizde “Ama yine de sen bilirsin” denildiğinde kararı kendi başınıza vermek zorunda kalırsınız. İşte o zaman bir ses gelir içinizden. Bu bazen rüya olur, bazen his olur, bazen de o güne kadar insanlar ile ilişkileriniz de doğru yanlış yaptıklarınız yön gösterici olur. İstikametinizi belirler.
Bu yön gösteren insani davranışlar keşkeden önce terazinin kefesine yerleştirilir. Hangisi ağır basıyorsa ya keşke dersiniz ya da işte. İşte dediğinizde kerameti kendinizde aramayın. İyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir. “İşte” sözcüğü iyiliğin zuhur ettiği noktadadır.
Geçen hafta pandemi mandemi deyip sonuna da katarak ameliyatını ekleyip üç hafta yazı yazamadığımdan bahsetmiştim. Bu hafta Salı günü ikinci gözümünde katarağını aldırdım. 45 sene bir uzvum gibi olmuş olan gözlüğümden ayrıldım.
Ne zaman gözlük taktım? 1975 yılı, akademiyi bitirdikten iki sene sonra. Ancak Yıldız Akademi’ye başladığımda gözlerim çok az bozukmuş ama farkında değilmişim. Üstüne üstlük birinci sınıfta en arka sıraya oturdum.
Sol yanım Haydarpaşa öte yanım Sarayburnu, araba vapurunun arka güvertesinde gerilere bakıyor İstanbul’u seyrediyorum; Galata köprüsü gözden kayboldu, bulutlandı uzaklar, Galata Kulesi seçiliyor derken o da buğulandı gözlerimde. Düşüncelerimi vapurun pervanesi karıştırıyor kafamda, karalar köpük köpük beyazlar rüzgarla yüzüme vuruyor her bir damla gözyaşımla dudaklarımda buluşuyor tuzlu tatlarıyla. İstanbul daha bitmedi bekle beni derken, içimde ağlamaya başlıyordu yol daha çok erken. Hareme geldi vapur iskeleye dayandı oysa aklım hala İstanbul’daydı.
Manisa’ya döndüm. Yıldız’ın imtihan neticeleri için aklım İstanbul’da, kulağım kapıda, gelecek mektupta. Çok geçmedi hepsi geldi; aklım başıma, kapının sesi kulağıma, mektup postacıyla. Evraklar çoktan hazır, çanta valiz, sevindik tabii evcek hepimiz.
Döndüm hemen sonra, beklemiş, hakikatliymiş İstanbul. Kaydımı Yıldız’a yaptırdığımda ilk üçte kazanmıştım. Yeşiller içerisinde. Duvarları bile sarmaşık kaplı. Sevdim okulumu. Yıldız Sarayı imiş burası ulu ağaçlar, çınarlar, çamlar, saray yapıları, oymalı kapıları, Beyaz boya üzeri yaldız flatolu, işlemeli, her yanı.
Girdim ilk defa sınıfa geçtim arka sıralardan birine,
Oturdum sıraya benim gibi birisiyle,
Arkadaş olduk sonra gel zaman git zaman
Devam etti arkadaşlığımız okul boyunca uzun zaman.
Bazı hafta sonları Yalova’ya geçiyorduk gemiyle
Otobüste uyuklayarak geliyorduk Gemliğe.
Kumla dolmuşuna bindiğimizde az kalmıştı yolumuz
Sağımız zeytinli tepeler Gemlik körfezi’ydi solumuz.
Buradan köye doğru üç beş kilometre yürüdükten sonra,
Varmıştık Abdullah’ların evine, anası Firdevs Teyze kapıda.
Dört yıl okul bitinceye kadar sürdü bu böylece,
Farklı dönemlerde mezun olduk o döndü köyüne.
Ben Manisa’da büromu açmış mimarlık yaparken,
O belediye başkanı oldu Anavatan Partisinden.
İki dönem yaptı başkanlığı çok seviliyordu.
Yakalandığı hastalıktan kurtulamadı sonu oldu.
Cenazesinde insanlar duruyor yürüyemiyorlardı kalabalıktan
Tabut elden ele mezarlığa kadar ulaştı insan seli yoldan.
Çok anılarımız vardı; okulda, sokakta, Beşiktaş’ta
Bazı hafta sonları köyüne gittiğimizde Abdullah’la
Bir seferinde;
Yaz kuraklığında zeytinlerini sulamaya gitmişdik.
Zeytin altlarında nöbetleşe yatar, geceleri sabahlardık.
Bir gece çıtırtı duyduk korktuk bu vakitte kim ki?
Zifiri karanlık ortalık, el lambasıyla gördük, küçük bir kirpi.
Su içmeye gelmiş o da bizden korkmuş belli.
Karışmadık, bozmadık su içmesini, bundan kelli.
Gündüz akşama kadar girerdik tekne ile denize
Kahveden bozma gazinoda arkadaşlarıyla otururduk biz bize.
Köye dönerdik gece vakti yol kapkaranlık
Ayaklarını kaldırarak yürü derdi Abdullah alışık.
O zamanlar öğrenmiştik kendi başımıza, taşlara takılmamayı
Candan arkadaştık, hakkı vardır bende, hep anarım ABDULLAH ASLAN’I.
İşte okul arkadaşımdan sonra Manisa’ya döndüğümde gözlük kullanmaya başlamıştım. Sonunda vazgeçemediğim, dünyamı aydınlatan bu aleti bıraktım. Ona göre mercek seçtim çünkü gözlüksüz görebileyim dedim. Soruyorlar, ben de kendi kendime soruyorum soranlara “İyi, fena değil, zaman lazım, memnunum” diye cevaplar veriyorum. Kendime cevabı allayıp pulluyorum. “Eeeee Azmi; yakınına, uzağına, eşine, dostuna, insanlara, nasıl baktıysan şimdi yeni gözler de dünyayı sana öyle gösterecek” diyorum.
Doktor iyi olsun, mercekler mercedes olsun. Ne olursa olsun ama illaki iyilik olsun.
Havalar nasıl olursa olsun sizin hayatınız iyiliklerle dolsun.
İyilikle, sağlıcakla kalmanız dileğiyle.
3 gün sonra 60 gün olacak. 57.günde çıktık sokağa. 65 yaş üstü askerliğini tam yaptı paralı maralı değil harbiden mi dersiniz, harbiyeden mi dersiniz, askerliği biliriz, “Sokağa çıkılacakkkk çık” komutunu alınca her 65 üstü komuta uydu hepimiz sokaktaydık.
60 gündür dolabın kapağını açmayan birisi olarak hanıma ne giyelim içeriye kışken girdik şimdi güneş var ama ne giysek acaba? Bir gömlek uzun kollu sıcak gelirse sıyırırım, kot değil kanvas pantolon, ince yelek, icabederse çıkarırım taşıması da kolay. İş ayakkabıda iki aydır evde, bazen terlik, bazen yalınayak şapadak şupadak ayaklar iki numara büyüdü. Onu da hallettik sokak kapısına kadar geldim. Şöyle bir kafamı uzattım ürkek ve temkinli, zaten bu 65 üstülerin herşeyi temkinli seferberlik görmüş adamlarız. Amannnn cadde dolu ne çok yaşdaş varmış. Sağa mı sola mı demeden otopark istikametine yönlendik hanımla. Canı iki aydır koruduk sıra malda. Otoparka gittik, arabanın aküsünü doldurmaya. Eskiden hergün marşa bastığımız arabalarımız buna rağmen çalışmazdı. Bir marşta çalıştı. Korelileri andım. Adamlar virüste de başarılılar.
Gölge sokaktan Sultan Parkı’na doğru yöneldik. Büyük ağabeyim o sırada aradı parkta buluştuk. Parkın güzelliği, yeşillerin canlılığı, çimler bugüne kadar saçkıran hastalığı gibi kel kel olurdu. İnsan denen canlılar olmayınca boylu boyunca uzanmışlar sere serpe toprağa. Biz 65 üstülerinin önemli bir özelliği de ağızları dualıdır, okuyup üflemeyi unutmazlar. Anadan babadan miras. Üç gün önce yağmur yağmıştı ağacı çiçeği çimi yıkamıştı yağmur, tertemiz tabiat trafik zaten azalmıştı karbon salınımı, egzos yok, bacalar çoktan dumansız kalmıştı, yeşiller kendine gelmiş. Caddedeki ağaçlar dahil yemyeşildi her yer. Meğer bunları bize hazırlamışlar. 65 altı ne yani diyebilir. Ama işte böyle yani. Koşuşturmaktan onlar bunları görmezler bizim torunlardan başkalarını görmediğimiz gibi. Bu işler sırayla.
Neyse, Ulupark anacık babacık. Virüs adam arıyor vaziyeti. Caddeye indik, park solumuzda güneş de vurmuş yeşile, saydamlaşmış yapraklar, hüzme olmuş ışınlar. Yarı gölge bazen koyusundan, güneş olduğu yerde D vitamini dolusundan, ikisi de bize yarar. Gaza fazla mı bastık ne, yorulmuşuz. Malta parkının karşısındaki parkta sabit oturaklar var, zabıta da mesafeyi ikaz ediyor, emniyetli yer deyip koyu gölgenin altında soluklandık. Kalkmak istemedi canımız, muhabbette var. Kimsede gizli saklı yok mesafeli olunduğundan koca park herkesi dinliyor. Virüsün faydaları da var. Adam çekiştirmek yok, dedikodu yok, eline koluna dokunup dur bak dinle demek yok, bizde adettir gider gider durursun kaldırımın ortasında durduğun yerde anlatırsın o da yok.
Buldumcuk olmuştuk sanki herhalde sokağa çıkmadığımızdan. Bazen aval vaziyetinde baktığımız yerler oluyordu. Bir de ağızlar maskeli bazılarımızda coni şapkası kimse kimseyi tanıyamıyor. Gözüne kestirdiğine bakıyorsun birkaç adım geçtikten sonra dönüp selam veriyorsun. İlahi, aaaa hocam senmin gibisinden. Şu Allah’ın hikmetine bak dedim. Koyunlar yaylımdan sonra ağıla geldiğinde yüzlerce koyunun arasından kuzular analarını nasıl buluyor? Biz kırk yıllık dostumuzu acaba deyip tanıyorduk. Diyeceksiniz onlarda maske yok. Burada askerliğimden bir anı hatırıma geldi.
Kısa dönem üç ay askerlik yaptım. Bakiye kalmışlar dalga duman işimiz, üç ay da olsa sıkılıyoruz. Topçuyum, topçu olanlar bilir. Topbaşına komutu vardır. Talimdeyiz çavuş öğretti top başınayı. Komutanımız asteğmen denetleyecek, toplandık. Asteğmen komutu verdi “Top başına” topa koşarken gûya herkes belli yere geçecek. Topun başında çarpışan, düşen kalkan, topa çıkamadık bile. Komutan bozuldu. “Çavuş topla kendi takımını” dedi çavuş kendi askerlerini topladı. Üstlerine numara yazılı yelekleri giydiler. Yani numaradan kasıt, numaraya göre topa yerleşiyorlar. Çavuş kendi eratına top başına komutunu var gücüyle bağırarak verdi. Eratın hepsi göz açıp kapayıncaya kadar topun üzerinde yerlerini aldılar. Asteğmen “Gördünüz mü?” Dedi. Ben “Komutanım onların üzerinde numara var onun için yaptılar” demiştim.
Kaldırımların yoğun olduğu yerlerde yola çıkıp yürüyorduk. Hepimiz C-19’tan dolayı evde kalanlar olarak bir savaşın bir seferberliğin bireyleriydik. Gereğini yapmış, iki ay evlerde kalmış, talimatlara uymuştuk. Gereken sabrı göstermiştik. Sokaktaki bizler takım arkadaşıydık. Selamlaşıyor, maskeli hallerimize gülümsüyor, temas, mesafe, hijyen, maske, bilim kurulunun tavsiye ve kurallarına %100 riayet etmiştik. 65’in üstünden beklenen olgunlukta örnek vatandaş olarak yavaş, sakin, yaşananları olgunlukla karşılayanlar söylendiği gibi saat 15.00’te yine herkes evindeydi.
Yorulmuşuz, iki aydır bacaklar tutulmuş, yürümeyi unutmuşuz. Eve geldik. Banyoda kırklandık. Dinlenelim diye yattık, iki gün sonra kalktık. Her tarafımız et kırmış.
Adam sende, evde hayatın var olduğunu anladık. Maske yüzünde, ağzından verdiğin nefes, kokusuyla burnuna giriyor maskenin kokusu yetmezmiş gibi. Arada kaldırımlarda dezenfektan istasyonları var her birinden temizlen, yol boyunca onların nahoş kokusu.
Bizim yaşlı bir komşumuz vardı Melihanım teyze “Yeni evlenmiştim, Azmi oğlum arı ile karıyı gezdirmek lazım” derdi.
Allah rahmet eylesin Melihanım teyzeye. Anneler günü olmasaydı çıkmazdım. Bugün onların günü. Annelerimizi rahmetlileri yürüyüş boyunca konuştuk. Bizleri sevgiyle bağırlarına basmalarını, bizim için uykusuz geçen gecelerini, tüm güçlere göğüs germelerini,… unutamadığımız vefakâr tüm annelerin gününü kutlarım.
Siz 65 altı bakmayın yukarıda benim 65 üstü dualı mualı dediğime. Canımız kıymetli, şunun şurasında ne kadar ömrümüz kaldıki, boktan bir virüs belasına can verecek kadar enayi miyiz, efeliğin zamanı mı? Erkekliğin onda onu virüsten kaçmak. Tedbirli olmak lazım, nemelazım. Nolmaz nolmaz.
Şu meret şey ne hale getirdi bizleri, insanlığı:
Evimiz ilkokula yakın, sabah saat 8’de okula giriş zili çalar, zil bizim zamanımızdaydı şimdi müzik çalıyor. Arada bir teneffüs saatleri olmalı cıvıl cıvıl sesler gelirdi. Duyardım ama hissetmezdim.
Bugün onların sokağa çıkma günüydü 14 yaşaltı çocukların. Caddelerde yine onların sesleri. Arkadaşlarıyla sözleşmiş olmalılar, gruplar halinde anneleri yanlarında atlaya zıplaya güle oynaya geziyorlar. Bayrama gider gibiler. Anneleri de süslemiş onları. Bu sesler okul bahçesinden gelen seslerle aynı idi eskisi gibi duydum ama bu sefer duygulandım. Yarınımızın geleceği bunlar deyip koyverdim gitti. Sabah da torunlar çıkarlarken uğramışlardı onlarınkini silemeden arkası geldi.
Umut ne kadar kıymetli bir his, ne kadar ulvi bir duygu. Geleceğimizi hayal edip ümitlenmek, umut etmek, çocuklarımız sayesinde gerçekleşeceğini kabullenip düşünmek onlar üzerine kurgular, planlar geliştirmek, geleceği inşa etmek için onların yetişmeleri, eğitimleri, ahlaklı, dürüst insan olmaları, medeni toplumlardaki temsiliyetleri, becerileri, çağdaş aklı taşımaları, desteklemeleri, milli kültürümüzü yaşatmaları açısından umutlandım.
Onlarda 65 üstü yaşlılar kadar geçen bir zaman diliminde evdeydiler. Ben evde kaldığım müddetçe onlardan kuvvet aldım. Onlar hiçbir zaman sıkıldık demediler. Kör topal internet eğitimi ile öğrenimlerine devam etmek için gayret gösterdiler, sıkılmadılar, yılmadılar. Bu çocukluklarının olgunlaşmış halleri umut denen hislerimi coşturdu. Bu yazıyı çeşitli işlerimin araya girmesiyle duraklayarak çocuk seslerinin başladığı saatten seslerin duyulmadığı saate kadar yazdım. Şu anda ortalık sessiz sokaklar sakin cıvıtılar duyulmuyor. Belli ki evlerine girmişler. Oysa normal zamanda bu mevsimde çocuklar akşam karanlığına kadar evlerine girmek bilmiyorlardı.
Kuş seslerini duyduğumuz da kulak kabartır dinlemeye çalışırız. Çocuklarımızı da duymadığımızda dinleriz duyalım diyerek.
O cıvıltı, şakalaşma, oyun bağırışmaları, dediğimiz sesler, istiklal ve istikbalimizin sesiymiş. Bir an duymayınca kaybettim sandım.
Duvara çentik atmadığım kaldı, takvime işaretliyorum duvarda asılı duran üç ayı gösteriyor. Mart Nisan Mayıs. 13 Mart Cuma o gün akşam üzeri eve geldim.
11 Mart’ta alarm verilmişti, herkes şaşkınlık halinde bakıyor ne yapacağını bilmiyordu. Çanlar kimin için çalıyor. Okumadım Ernest Hemingway’in bu romanını. Ancak konusunu biliyorum macera roman yazarı İspanya’nın iç savaşından kesitleri anlatırken savaşa anlam veremez. Biz de çanların virüsten dolayı çalındığına anlam veremiyorduk.
Alarmdan sonra ‘Evde Kal’, ‘Evde Hayat Var’ sloganları TV’lerin köşelerinde cep telefonların en üstündeydi bu sloganlar. Önceleri bizde C-19 hadisesi olmadığı için yurt dışındaki haberler yapılıyor durumun vahametinin büyüklüğünü anlatıyorlardı. Artık bizde de Sağlık Bakanı her akşam haberlerde yer almaya başlamış merakla izliyordum. 1-2-3-5-7 vaka test ölüm sayıları can sıkıcı olmaya başlamış dinlemiyordum.
Evimizin balkonundan baktığımda haberciler bu işi abartıyorlar büyütüyorlar mı diye düşünüyordum. Herkes sokakta biz evde gelinim mutfakta, programını seyrediyorduk. Kimin nerede teste tabi tutulduğunu bilmiyorduk. Eskiden beri her haberde olduğu gibi hep İstanbul gösteriliyordu. Zaten hep öyle yapılıyor. Türkiye’nin hava durumundan bahsederler İstanbul Boğazı’nın sularının kıyıya vurarak ayağa kalkan dalgalarını gösterir. Trafik, günlük hadiseler hep İstanbul’dur. Anlıyorum 16 milyonmuş bu öğünülecek birşey değil ki, insanların üst üste işe gittiği, yollarda omuz omuza yürüdüğü, duraklar miting meydanı gibi, kavgalar, trafik kazaları, öldürmeler, mültecilerin acıklı halleri buradandır hep. (Kıskandığımdan yazıyorum, tarihi yarımadası, boğaz, şimdi baharda geldi Mayıs Erguvanlar, Emirgan’da Laleler…) Oysa biz taşrada gayet rahatız; üç adımda park, beş adımda Gediz ovası, Spil Dağı, biraz daha açılınca Yuntdağ köyleri, tabiat, temiz hava, manzara, hatta romantik takılırsanız sessizlik, kuş sesleri, ulu ağaçlar koyu gölgeler. Tabii bunların anlatılacak tarafı yok. Adam köpeği ısırmıyor. Adamlar da köpekler de gayet rahat bi şekilde dolaşıyor. Hatta virüsten dolayı köpekler insanlara göre daha rahatlar.
Aslında anlatmak istediğim her saat caddeler dolu, bu nasıl virüs? Efelik mi taslıyor bizimkiler, umursamıyorlar gibiler. Sokak cadde bu, dönüyorum akşam ajanslarına kıyamet mi bu acaba diyorum? Dünyanın sonu mu geliyor? Tüm dünya kıpkırmızı boyanmış. Çare yok, korkuyu tetikleyen de bu çaresizlik.
Mart’ın yarısından sonrasını bitirmiştik. Nisan 23, sokağa çıkma yasağı dört gün, önceki iki gün bir hafta sonuydu. Alışkanlık oldu hafta sonları sokağa çıkma yasakları. Mayıs 1,2,3 üç gün. Üçüncü günün gecesi saat 00.00 caddede bir hareketlilik var daha doğrusu gürültü. Baktım, yasaksız gündüzden farklı değil. Ne yapıyorlar bu saatte bu insanlar diye düşündüm. Daha sonra haberlerde izledim gece karanlık sokak lambalarının altında bir sağa bir sola giden insanlar bir tanesi ellerini arkasında kıçının üstünde bağlamış aval aval geziyor.
Memleketimin insanları. Neden böyleyiz dedim, gecenin 24’ünde? Nasıl anlamlandırabilirim diye düşündüm. Bakkal çakkal kapalı, kahveler zaten kapalı. Yarın işe gidilecek bu saatte uyuyor olmalı bu insanların veya Ramazan dolayısıyla sahura kalkacaklar. Neden olduğunu biliyorum ama söylemem.
Hergün, aşağı yukarı 55 gün, sabah kalktığımda pijamalı mı kalayım, eşofmanları mı giyeyim diye düşünüyorum. Ya öyle ya böyle başka kıyafet yok, zaten olmasına gerek de yok. Hergün traş olduğum sakal traşımı gün aşırı bazen ihmal ediyor iki üç günde bir oluyorum. Eşim bu konuda rahat virüssüz zamanlarda gömlek yıka ütüle. pantolon ütüle, ayakkabı boyası… Elbise dolabımın kapağını açmadım ayakkabılarıma 13 Mart’tan beri bakmadım kurumuşlardır. Ayaklarım büyümüş, ayakkabılar kurumuş, yürüyemeyeceğim. Zaten otur otur yürüyebileceğimi zannetmiyorum. Adımlarım kısalmış, nefeslerim daralmış, hep aynı işleri yapmaktan robotlaşmış, yaptıklarım alışkanlık olmuş, kulaklarım düşmüş, evin metrekaresi hergün azalıyor, önüyle arkası kısalmış, mutfaktan alıp oturma odasına getireceklerimi takside bağlamış tek tek alıp geliyorum kendi işimi kendim yapıyorum. Hareketli olmaya bağladım her işimi.
Daha nereye kadar? Sekiz on pandemi doktoru aileden oldu. Kimi başındayız, kimi mutasyona uğradı, kimi az kaldı, diyor. Biz sıkıldık ama yapacak birşey yok. Kimseye de sıkıldık diyemiyorum üst katta torunlarım oturuyor, biri 10 diğeri 13 yaşında gıkları çıkmıyor hergün merdiven aralığında konuşuyoruz, şenlik olsun diye sıkıntıdan kıyafet, elde tabanca tüfek bazen şapka, kep, kar maskeli, pandomim yapıyorlar gülüşüyor eğleniyoruz. Onlar gıkını çıkarmayınca bana mı kaldı sıkıldım demek. Ama birşey var bizim sıkılmamızın hiçbir faydası yok şu virüs denen illet bizlere bulaşmaktan sıkılsa da peşimizi bıraksa, herkes rahat nefes alsa.
1829 yılı Uzun Mehmet, kendide güneş kavruğu karaydı. Bulduğu kara taş ile bu kentin karaya boyanacağını bilemedi. Ama o gün bulduğu adına kömür denilen karataştan dolayı ödüllendirildi.
O gün bugündür yeri göğü karaya boyanadurdu Zonguldak’ın.
2017 yılı gezgin biri geldi Türkiye’yi karış karış gezen bu gezgin elindeki mavi boyaya batırılmış fırçasıyla kentin optik noktalarını belirledi buralara mavi renkte noktalar koydu. Amacı yeraltında maden denilen karataştan başka yer üstünde de bu mavi noktaları önce kente sonra insanlara tanıtmaktı tıpkı kömür gibi. Ama bir farkla bu mavi noktaları ona göre rota bana göre tesbih gibi bir çizgi çizdi bu noktaları tesbih taneleri gibi bu çizgiye dizdi.
Fransa’nın Ressamlar Tepesi Montmartre’ye çıkar gibi deniz kıyısından çıktı Almanların inşa ettiği muhteşem tesise.
Yol kenarında bir delik gibi duran yıllarca binlerce aracın gelip geçtiği kimsenin farkedemediği kovuk gibi duran bu karanlık nokta derinlemesine giden kovuğa mağara dedi. Bunu turizme kazandırmak için gezginimiz Slovenya’nın mağaralarını gezdi. En etkilendiği Postojna Mağarası’na benzetti burayı mimar adaşı mağaranın ağzına yol kenarına bir proje hazırladı sanki dik yamacın üzerinden yuvarlanmış veya mağara temizlenirken ağzına yığılmış taşlar görünümündeydi bu proje o kadar tabiiydiki yine araçlar görmeden geçiyordu. Yola kenarına cep yaptı parkedilsin aynı zamanda farkedilsin diye kısaca o kadar çevreye ve doğaya uyumlu idi.
Ormana ağaçlara kuala gibi asılı konaklama evleri projelendirdi bir başka biri, bir tek ağaç kesmeden. Daha neler yaptı gezginimiz heyecanını yansıttı emeğinin terini akıttı bu tesbih tanelerinin üstüne.
Niye maviye boyuyordu bu taneleri daha sonra yapılacak ikinci aşama, bir sonraki amacı denize çıkmak olabilirdi Zonguldak’ın; Alaplı, Ereğli Sinop’a kadar Çatalağzı, Türkali, Filyos, Fatih’in “Lala lala Çeşm-i cihan bu mu ola” dediği Amasra’ya oradan, Atatürk’ün Samsun’a giderken aklındaki Kurtuluş Savaşı planının bir parçası olan Kurtuluş Savaşımızın mühimmat depomuz İnebolu’ya kadar uzanmaktı.
Oysa günler aylar yıllar geçti, devran döndü. Mavi hayaller kömür karası bulaşmış eller tarafından tesbih tutuldukça bu taneler karaya boyandı. İnsanların çizilmiş bir kaderi vardır, belki de tüm canlıların, meğer kentlerinde bir kaderi olduğunu şimdi anladım, değiştiremiyorsunuz.
Kara bahtım kem talihim. Bu sıkıntılı günlerde virüsten dolayı karantina kapsamına alınan 30 büyük şehrin yanına Zonguldak’ı da ilave ettiler karantinaya.
Sencer Bey merhaba,
İsminizi televizyon haberlerinde yeni duydum. Çiftliğiniz ile bilgileri öğrendim videolarınızı izledim. Manisa’da bir mahalli gazeteye hasbelkader köşe yazıları yazıyorum bu yazıyı 2015 yılında yazmışım özlediğim umut ettiğim bir köy hayatının mizansenini çizmek istemiştim. Sizin yaptıklarınızla benzeşince ümitlendim. Selamlar.
AZMİ AÇIKDİL mimar
“NEW YORK’A GELMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ.”
Bizim köyün sakinleri babam dahil her sabah namazdan sonra kahveye gelirler hem günlük gazeteleri okur hem de kendi aralarında konuşur işi gücü tartışırlardı.
Babamın küçük kardeşime yazdığı mektup:
-Bu yıl kış erken geldi, yeşilliğin bereketi olmadı silaj hazırlığımızı yapmışız Allahtan, meteoroloji uyarmıştı kışın erken geleceğini.
-Avrupa da da sütün bu sene para edeceğinden bahsediyorlar yabancı firmaların erken bağlantı yapmalarından belliydi.
-Hayırlı bereketli olsun inşallah.
-Ehh ben artık gideyim sağım bitmek üzeredir.
Gazeteyi elimden bırakmamla kahveden daha adımımı atmadan, korna sesi geldi.
Nitekim süt tankeri kapıya gelmiş.
-Oğlum, söyle şoföre son inek sağılıyor, beş dakka beklesin bi çay içene kadar. Sağılan sütleri sağımdan direkt krom tankerde biriktiriyoruz, kamyon uzattığı hortumu ile tankerden kamyona aktarıyor sütleri, bu sistem iyi olmuştu zahmetsiz.
Evet bu sabah kahvaltıyı geç yapmıştık. Akşamdan kalan tezgahta ki halının son ilmeği atılıp kesilecek, taranıp yıkanacaktı kahvaltıdan önce yapalım yeni ipleri tezgaha bağlarız sonra kahvaltıya otururuz demiştik. Bu arada büyük oğlan aradı Helsinki’den firma yetkilileri toplantı yapmışlar bize bu yılki maliyeti belirleyin diyorlarmış. Değişen bir şey yok dedim; kargo uçaklarına devlet bu yılda yakıt desteği veriyor, maliyetler mazot ve yem dengeli olduğu için geçen yıla nazaran değişen bir şey olmadı. Firma memnun olmuş bu yıl bağlantıyı arttıracaklarını söylemişler. Sadece ovacılar (ova köyleri silajı onlardan alıyoruz) gübreden şikayetçiler belki onlar silaj maliyetini biraz arttıracaklarını söylüyorlardı. Onlarla bu sene süt takası ile anlaştık artık onlara da para yerine süt vereceğiz süt firması onlarla da bağlantıya geçmiş böyle iyi oldu. Haa halı toplamaya devam edin diyorlarmış yakında eksper yollayacaklarını söylemişler kırmızı rengin hakim olduğu ve kırık çubuk desenli olanlardan yüklememizi söylemişler. İlk postayı böyle gönderin demişler.
Çiftlik çalışanlarının çocukları kızları bu yaz sıkı çalıştılar ip yetiştiremedik. Paranın yüzü tatlı. Tezgah sayısını arttırdılar büyük kız evlenecek ona da ev yaptıracaklarmış belediyeden proje ve kredi talebinde bulunmuşlar. Belediyenin inşaat firması inşaata başlayacakmış. Belediyenin şirketleri bu işi çok güzel götürüyor. Rekabet olunca fiyatlar da artmıyor. Tampon görevi görüyor kimse fiyatlarla kafasına göre oynayamıyor.
Yıllık tahsis yakıtı almak için muhtara miktar bildirdim. Köyde herkes de bildirmiş Hasan’ların haricinde. Onlarda bildireceklermiş de iki düğün yaptılar biraz iktisatlı gideceklermiş. Bir de ilave dam yaptılar masrafları fazla. İnek müracaatında bulunmuşlar belediye Urfa’dan getirteceği ineklerin yaşında anlaşamamış, bekliyorlar.
Köyün güneş panelleri bu sene yenilenmeye başlayacak bi on yıl daha gider derdimiz olmaz. onun için herkesten enerji harcamasının ortalamasına göre para toplayacaklarmış. Hasan o yönden de sıkıntılı ama kredi kullanmayı düşünüyorlar. Belediye kredi karşılığında ödemesini kolaylaştırmak için sütün belli bir kısmını almayı taahhüde bağlayacak o zaman krediyi ödemesi rahat olur.
Komşu köydeki arkadaşlarla da görüşüyoruz onlar dokudukları halıları Japonya’ya gönderiyorlardı ya, bize sizin halılardan da numune gönderelim diyorlar. Bu pazarımızı ve gençlerimize yeni imkan sağlar iyi de olur. bakalım hayırlısı olsun.
Geçen hafta muhtar köye bir otobüs daha aldı, nüfus her geçen gün artıyor onu bunu derken köye çalışmaya gelen sayısında gün geçtikçe artış oluyor, ihtiyaçlar bitmiyor okul dahi yetmez oldu köy konağı alanında kurs sınıflarına ilaveler yapıldı. Muhtar liseye hazırlık kursu için belediye eğitim başkanlığına müracaatta bulunmuş kurslar başlamadan iki öğretmen atayacaklarmış. Sağolsun belediyemiz çok yardımcı oluyor. Ama, zamanında köyün girişte ki alanına spor tesisi yapalım dediğimde sizin işiniz süt demişlerdi, bak şimdi belediyespora iki topçu verdik her maçta golleri var. Çok iyi oynuyorlar.
Mektubuma son verirken derslerinde başarılar dilerim kışa doğru yanına New York’a gelmeyi düşünüyoruz annenle beraber. Lisansını bitirmeden gelelim ki oraları da senin bahanenle görelim. Allaha emanet ol. Sağlıcakla kal.
Hesap tamam da kitap tekerlemeyi mi tamamlıyor. Bana göre öyle değil yaşantımızda her tarihin bir hesabı bu hesabın neticesi yazılan bir kitabı var.
Yakın zamanda vefat eden, hakkın rahmeti rahmanına kavuşan, bir türlü unutamadığım rahmetli Zeki Ağabey’imi andım yine kendi kendime. 70 yıl beraber olmuşuz 2 sene askerliğinde Kars’taydı ben de lisede benden bir sene önce İstanbul’a gitti bir sene önce döndü 2 de buradan 4 sene farklı yerlerde olmuşuz.
Rahmetli babam ile 39 rahmetli annemle 66 yıl beraber olmuşuz. Büyütmüş, okutmuş, yetiştirmiş, danıştığım babam; ortağım, arkadaşım olmuştu. Hala danışacağım anlar olduğunda babamı ararım. Annem, kötü ve kötülüklerden yanlışlardan korunmak için her sabah oku üfle derdi. Eşimle geçen bir hafta önceki yıldönümüne göre 43 senedir beraberiz. Çocuklar torunlar hesabı genişletir. Yeni sayfalar açmak gerekir.
Çocukluğumuz yaşlarında güçlü olmayı istemişizdir. 17’sinden sonra yakışıklı olmayı, 30’undan sonra zengin olmayı. Bizim yıllarımızda zenginden ziyade arabamız olsun derdik. 55 yaşından sonra hayattan istediğin herşeyin yavaşladığı, rolantiye alındığı, yeni tabirle bazı şeyleri, yeni atılımları, projeleri ıskalamak istediğimiz üzerinde durmadığımız kazandıklarımızın hesabını yapmaya başlarız. Kazandıklarımızı paylaşmaya başladığımız yıllardır. Bilgi, para, tecrübe. 65’ten sonra nasihat dönemine geldiğinizde vücunuzu tanıyamazsınız. Göz kapakları, yanaklar, eller, ayaklar, bacaklar, derken tüm vücudunuz size yabancı olur. Kaslı yapılı, taranmış saçlı, kendinizi benzettiğiniz artist, aktör çakması fiziki görüntünüz. Ne zaman bu hale geldiğinizi bilemezsiniz. Bir sabah uyandığınızda gece olmuş zannedersiniz. İçiniz hala 40’larındadır olgunlaşma çağındadır. Kabullenemezsiniz, atlayıp zıplayamadığınız ters takla düz takla atamadığınız için hatta koşamadığınız için yürüyüştür sporunuz. Bununla öğünürsünüz şu kadar adım, her sabah, sahilde parkta bahçede diyerek biraz gösteriş, farklılık, hava katmaya çalışırsınız.
Yürümeyi sevmem, benim derdim bisiklettir. Dönme dolap gibi parktaki yürüyüş parkurunda, patinaj yapar gibi en azından bantta yürümek istemem. Bisiklet hürriyettir, dar toprak yollar, geniş uzun ekin tarlaları, ip gibi dizilmiş uzayıp giden bağlar, bazen bir büyük çitlembiğin kendisi, gelincikler, papatyalar, patikalar, ovalara yollara yayılan kuş sesleri, başka bir araçla duyulamayacak, ulaşılamayacak yerlerdir. Köyler, soluklanmak için girdiğiniz köy kahveleri. En masum ulaşım aracıdır, spor aktıvizm aracı, bunun yanında otoparka çözüm arayışında çaresiz kalan siyasilere de çözüm imkanı. Çevreci özelliğinden dolayı bi o kadar da masum. Özgüven, serbestiyet, insanî hasletleri canlandırıp yaşatan tetikleyici, terapist, aynı zamanda dost canlısı; yeşilin beyaza boyandığı tarlalarda çalışanlara “kolay gelsin” “sana da” diyerek selamlaşan, uzaktan koyun sürüsünü gördüğünüz de “Heyy saldırmaz değil mi?” diyerek çobana seslendiğinizde gardınızı aldığınız iri başlı çoban köpeğinin haşmetinin yanında bastırılmış bakışı, sürerken gözlemleyip detaylandıran, “Bi ihtiyacınız var mı?” Dediğiniz yolda kalmışlara yardımsever, gülümseyen, sevecen, herşeyi ile bir arkadaştır. Doğadır, dünyadır, yalnızlıkları, ıssızlıkları beraber yaşadığınız arkadaşınızdır. (Bu hesabı biraz uzun tuttuk galiba.)
Yıllarca devam eden ve hayatta kalan arkadaşların artık telefona düşmüştür. Bir programında fotoğraflar, bir başkasında görüntülü konuşmalar, arada bir “Sesin gelmiyor” sızlanmaları, sizi tatmin etmeye başlar. Daha çok torunlardır artık meşguliyetiniz. İlerleyen yaş 65-70 gidedursun akıldan geçenleri geri kalan süreye ayarlarsınız. Sünnet tamam da evleneceklerini hesaplarsınız ama defter dolmaya başlamış sayfalar azalmıştır. Hesap kitapsa okunacak sayfaları zamana yaymak istersiniz bi kalemde yazmaya başladığınız defter, bi solukta okumak istediğiniz kitabın son sayfalarını içinize sindirerek bitirmemeye çalışırsınız.
Peşinizi bırakmayan birileri daha vardır. Görmezden gelip pek yüz vermek istemezsiniz, hatta yanınızda olmasından rahatsız olursunuz, onu dinlemek istemezsiniz, çok şeyinizi engellemek ister. “Önceki yıllarda yaşadıklarına tut” dersiniz kendi kendinize. Dünya dar gelir. Her çareyi ararsınız. Ama sonunda pes ettirir onunla yaşamaktan başka çare olmadığını anlayınca ona alışmak onunla iyi geçinmektir artık aklınızdaki.
-Dede ilaçlarını içtin mi?
-Haa, yaşa be aslanım, getir bakalım şunları. Unutmuşum.
Defter hesap kitap derken defter bitmiş son satırına kadar hatta son sayfanın alt, üst, yan satır başları, tüm boşlukları dolmuştur. O defter artık okunacak kitap halini almıştır. Defter dürülmüş kitap ciltlenmiştir. Başucu kitabım diye övünerek okuma alışkanlığınızı faş ettiğiniz başucu kitabınız artık siz değil başkalarının okuyacağı bir şekle dönüşmüştür.
Değişik bir alemde, size dinletileceği zaman zaman ara verip hatırlatılacak sayfaları tekrar tekrar okurlar. “Allah Allah öyle mi olmuş… şimdiki aklım olsa…” Artık son pişmanlığın fayda etmediği yerdeyizdir.
Pembe diyorlar oysa erguvanidir rengi
Her yerde aynı ama illaki Boğaz’dır dengi.
Ağaççıkta olsa sarar Boğaz’ın her yerini.
Erguvanidir boğaz bu mevsim aşkların en güzeli
Gülhane’den Yıldız’a, Kuzguncuk’tan Hisarlara
Emirgan’da mola verir sanki.
İşte şimdi tam zamanı vapurların keyfi.
Beylerbeyi Çengelköy Anadoluhisarı’na gider gibi
Sağında oturun vapurun “Çayınız” diye geldiğinde, demli
Dumanı sağa geçti Hisarlardan dönecek belli
“Urumelihisarına oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum”
İstanbul Türküsü tutturur Orhan Veli.
Şekip Ayhan, Münir Nurettin…
Aşkı vefasız çıkmış belli
“İstanbulu sevmiyorum” Erol Sayan’ın dediği
Nasıl hatırlamam Yahya Kemal’i.
Körfezin dalgın suyuna bakıp da derinde duran geceyi
Mehtap uyandı da biz mi farketmedik yakamozları
Sandalla açılmışlar Dolmabahçe’den
“Sen bir giriş yap sözleri hatırlarız biz Heybelide’yi”
Etrafı bütün şarkı gazellerle yakardık da
Zevke kanardık,
Asûmana bakıp erguvani arardık.