O gün yani beni elimden tutacak yaşlardayım 6-7 olabilir, western filmi, o zamanki çocukların çok sevdiği kovboy filmlerinden birine gittik onunla. Ufaklık derdik başrollerdeki kovboya.
Ali Rıza abime Büyükabi derim o Beşiktaşlı, Zeki abim Küçükabim Fenerbahçeliydi. Sinema çıkışı Fenerbahçeli olmuştum. O beni ödüllendirmiş ben de onu sevindirmiştim. Hala Fenerbahçeliyim.
Büyükabim yaşca benden büyük ve babam onunla çok konu hakkında istişare ederdi. Babamın otoriter huylarını alan en çok ona benzeyen Büyükabim benimle ilgili konularda babamdan yana olduğu için Küçükabime daha yakındım. Hatta bir seferinde dersimi çalışmadığım tembellik yaptığım için babama akıl vermiş bisikletimi, depoda kavunları bağladığımız tavandaki halkalardan birine astırmıştı. Büyükabim babamla beraberken Küçükabim benimle haşır neşirdi.
Şimdiki Hafsasultan Mahallesi’nin olduğu Horozköy’e yakın yerde bağımız vardı uzun yaz tatillerini burada geçirirdik. Küçükabimle kuş avlamaya giderdik. Ben 10 yaşımda o da 16 yaşındaydı. Sapantayı çok iyi kullanır çok da iyi avcıydı. Av zamanı o az önde gider ileride gördüğü kuşu kaçırtmamak için bana eliyle geride kal der ayakkabılarını çıkarır yavaş yavaş kuşa yaklaşırken ben de onun ayakkabılarını kucağıma alır oracığa sinlenirdim.
Küçükabimi babam ilkokuldan sonra yanına aldı o zamanlarda anlatılan hoş bir hikayesi vardı Zeki abimin: Muratgermen İlkokulunda öğrenciyken topa da meraklı, okul çıkışı okulun bahçesinde çift kale maç yapıyorlar, kale direklerinden biri Zeki abimin tahta çantası. Maç bitiyor herkes eve geliyor bunun çantası yok hala kale direği vaziyetinde okulda unutmuş. Babamın ilkokuldan alıp mesleğe yönlendirmesinin sebeplerinden biri buymuş.
Babam çok iyi bir ısmarlama ayakkabıcısı olduğu için oğlunu iyi bir usta yapmıştı. Askerden sonra küçükabim İstanbul’a gitti. İstanbul Gedikpaşa’da dükkan açmış sipariş üzerine modellerini kendi yaptığı ayakkabıları pazarlıyor fason çalışıyordu. O yıllarda Beyoğlu’nda Kemal Tanca’ya iskarpin ayakkabılar yaptı. Daha sonra toptan ayakkabı imalatıyla toptancılığa girdi. Manisa’dan dükkan komşusu olan arkadaşının Gedikpaşa Ayrancı Han’da toptancı mağazası vardı. Ben de o yıllarda Yıldız Akademi’de mimarlık öğrenciyim. Gedikpaşa, Beyazıt, Kapalıçarşı. Sultanahmet, Laleli, Şehzadebaşı tarihi mekanlar, oraları çok seviyordum Çemberlitaş’taki resim galerisindeki resim sergilerini sık sık görmeye, tarihi mekanları gezmeğe gittiğimde
imalathanesine mutlaka uğrar o da karnımı bi güzel doyurur, cebimi doldurur beni öyle gönderirdi. Hatta bazı zamanlar atölyede uzun uzadıya kalır sohbet ederdik. Fatih Atikali’de oturduğu evinin yakınında Valinin Yeri diye meşhur içkili bir lokanta vardı. İşyeri sahibi babacan tavırlı ağırbaşlı mekanın adını bu halinden dolayı vermiş olabilir. Mezesi yemekleri çok güzeldi. Bazı zamanlar talebe evinde beraber kaldığımız Manisa’lı arkadaşlarımla abimi ziyarete gider ama her zaman yaptığı gibi bizi bu lokantaya götürür talebelikten guruldayan midelerimizi tıka basa doldururdu.
Son zamanlara kadar İstanbul hatıralarımızı hep anlatır o güzel fakat zorlu da olan günlerimizi yaderdik. Dört sene önce ailemizde kalıtımsal olan kolestrolden damarlar tıkanmış by-pass olmuş, yorgun kalbınden dolayı beyne giden bir pıhtı ile kısmî felç oluşmuştu. Yıllar önce sevindirmek için Fenerbahçeli olduğum Küçükabime teselli olsun diye! iki sene sonra ben de by-pass oldum. O zor adım atmasına karşılık dolaşmaya çıkar, eşini dostunu mutlaka ziyarete gider vakit namazlarının bazısında yakınımızdaki İbrahim Çelebi Camisi’ne sabah namazlarının çoğunu Sultan Camisi’nde kılardı.
Çocuklar, yeğenler, torunlar, gelinler, damatlar birlikte olduğumuz son aile toplantımızı bizim katta yapmıştık. O akşam birlikte yaşadığımız aile apartmanımıza herbirimizin taşınmasını mizahi bir dille yazdığım yazıyı okumuştum. Gözlerimizden yaşlar gelinceye kadar gülmüştük bi daha ki ayın toplantısını kızı Azize’de yapalım diye sözleştik.
Kısmete bakın, Allah ona bir başka mekânında Cennet’inde yer ayırmış. Bizden önce başka bir yer için sözleşmiş. Kim gitmek istemez ki? Emir büyük, bir de Cennet’e davet.
Koşarak gitti.
GÜNDEM AYNI, İNŞALLAH KISA ZAMANDA GÜNDEMDEN DÜŞER.
Evde kal sağlık eve sığar. Takipcisi olduk virüsün, neredeyse diploma alacak duruma geldik. Tomarla eurolar harcayıp gittiğimiz müze gibi avrupa kentleri, korku filimlerine sahne ve stüdyo olacak şekle geldi.
Onların vak’a, test, ölüm sayılarını bizden daha iyi bilir olduk. Boş sokaklar ürperti verici müze kentlerin hiç gözalıcılığı özendiriciliği kalmamıştı. Ülkemden korona manzaraları da tam bir lakaytlık, umursamazlık. Üsküdar Belediyesi boş meydanda yani çiçek böcek olmayan bir alanda bekleme istasyonundaki gibi sıralanmış bankları haklı olarak sökmek istiyor, her bankta en az iki 65 üstü oturmuşlar hepsi de dolu. Zabıta demir levyeyi bankın altına sokuyor kaldıraç vaziyetinde sökmeye çalışıyor öbür kenarda oturan kuala gibi hareketlerle ağır ağır kalkayım mı kalkmayayım mı havalarında kalkıyor. Diğer banklardaki 65’likler oturdukları yerden bakıyorlar uzun demir bankın altına girince lütfen kalkıyorlar. Hal böyle olunca 65’likler ti’ye alınmaya videoları çekilmeye başladı.
Günde bir defa haber aldığımız şu kadar vak’a bu kadar ölüm diye verilen haberlerde ölüm sayısı bugün yedi daha arttı, altısı 65 üstü. Bu haber şu fıkrayı hatırlattı bana. Köy mezarlığını gezdiren, arkadaşına mezarlarda yatan tanıdığı mevtaları anlatıyormuş. “Bu çatışmada vurdu vuruldu, bu vurdu vurdu vuruldu, bu vurdu vurdu vurdu vuruldu… “ “Bunun taşında birşey yazmıyor” demiş arkadaşı. “Onu boşver o ecelinden öldü” demiş.
Bazı 65 üstüler savunmaya geçtiler. “Biz 68 kuşağıyız.” Bazıları 65 üstünün tecrübeleriyle ilgili fıkralar anlatıyor. Gönlüme biraz su serpildi!
Zaten birçok dünya ülkesini biz de dahil yönetenler 65’in üstünde. Kemale ermiş bilgilenmiş, bu yaşa kadar öğrendiği kazandığı tecrübeleri halkına yansıtacak yaşta. Zaten onlarda şu anda evde kalıyorlar. En azından örnek olma açısından.
Bi ara Yunanistan’ın o zamanlar yeni seçilmiş başbakanı: Fit giyimli, ceketli beyaz gömleğine kravat takmamış, önce makam aracını sattı sonra aldı mı hatırlamıyorum, atlayıp zıplar havasıyla ilk günler sükse yapmıştı ya sonra balonların ömrü gibi kısa zamanda fos diye sönüverdi, Kanada Başbakanı; demeç için evinin önüne çıkıyor ilkokul talebesi gibi ceketini evde unutmuş aklı kimbilir nerde? Bi dakka diyor gazetecilere koşa koşa dönüp evden ceketini alıp geliyor. Bunlar yok yakışıklıymış, yok artistmiş, dizi filme oyuncu mu seçiyoruz, sizde? İngiltere başbakanı saçını bile taramıyor.
İşte böyle, günlerimiz geçiyor. Geçiyor da zaman da gidiyor. Bu şartlara yani dükkan kapatanlar, işporta tezgahını kaldıranlar, amele pazarındaki kahvede her sabah iş için bekleyenler, günlük satışlar ile geçimini temin eden esnaf, işten çıkarılan işçiler, fabrikalarda üretim bantlarında hiç aralıksız iki eli tezgahta gözleri önünden geçen malzemelerde pür dikkat aralıksız çalışanlar, fedakarlıkta bulunanlar, şunun şurasında 11-27 Mart oldu. Tedbiri işçiden başlatanlar…
Koronadan kurtulanlar için ülkece onca gayret, çaba, risk, her akşam bunca riski taşıyan göze alan sağlıkçıları alkışlıyoruz ama, ya sonra? Bozulan düzen, kapatılan dükkan, kaybedilen imkan tüm bunların sonu olmasın hüsran.
Sonu hüsran olmaması için yapılacakların şimdiden açıklanmamasını makul karşılıyorum. Çünkü: Merhametten maraz doğar, fırsatçılara gün doğar, çare arayacaklar yan gelip yatar.
Şimdi öncelik ve gündem Korona. Sağlıklı kalalım ki sağlıklı düşünelim.
Bugün 10. gün evden çıkmıyorum. Torunlarımla altlı üstlü oturuyoruz. Önceki gibi sık uğramıyorlar geldiklerinde benden mesafeli duruyorlar bu da bir sevgi göstergesi “Dedeme birşey olmasın” amaçlı, bakkala fırına gidecekleri zaman mutlaka uğruyorlar “Birşey lazım mı?” Diyerek. Emeklilikte ne yapacağız diye konuşurduk arkadaşlarımız ile bundan 10-15 yıl önce 45-50 yaşlarımızda gençlik var, seyahat imkanı var, gezecek görecek yer çok, sağlığımız yerinde, 55 yaşında emekli olalım demiştik. 55 geldi emekliliği uzatalım pek de erkenmiş diyerek erteledik, tarih 2005.
2020 yılı geldi, bu tarih rakamı palindromik sayıymış farkedildi, 02.02.2020 tersten de düzden de okunduğunda aynı sonuç veren bir sayı. Bu tür sayılar: İtalyan Leonardo da Vinci, filozof, mimar, mühendis, anatomist, heykeltraş, mucit ve matematikçi ressam müzisyen diye daha da uzatılabilir kendisinde olan meslek veya kabiliyetleri. Rönesans devrinde yaşadı onun böyle rakamlardan türetilmiş efsaneleri, esrarengiz yapılmış filimleri vardır. Da Vinci Şifresi gibi. Başımıza gelen bu virüs hadisesi belki de 21. asrın Covit-19 şifresi olacak. Efsane gibi anlatılacak ama gerçek olduğu hayatını kaybedenlerin ölüm raporlarında yazacak.
2020 Virüsü, adını dahi anmak istemiyorum. Eve hapsettiğinden değil bulaşacağından değil ama insanlığın yenik düştüğünden öfkemi alamıyorum insanlığıma yediremiyorum. Gözle görmediğimiz mikrop, herşeyimizi alt üst etti.
Dinimiz derki:
Cuma namazı, akıllı, ergenlik çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve misafir olmayan Müslüman erkeklere farz kılınmıştır. Zorunluluktan oldu ama bu Cuma günü Cuma’nın camilerde kılınmayacağı öğle namazı olarak evlerde kılınması istendi minarelerden. Sabah güneş doğmadan başlayıp gece saatlerine kadar günde beş vakit kılınan namazların da evde kılınması tavsiye edildi. Müslümanlığın kabul edilmesinde Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (S.A.S.) kendi elleriyle yapılmasına yardım ettiği mescidden buyana cemaatle namaz kılınan mescid ve camilerimiz ki Mimar Sinan’ın dünya çapında önem arzeden 600 yıllık cihan imparatorluğunun simgesi olmuş eserleriyle övündüğümüz camiler kapatıldı, kapıları zorlayanlara polis müdahale etmek zorunda kaldı.
479 yıldan buyana yapılagelen geleneksel Mesir Festivali bu yıl 480.si kutlanacakken iptal edildi.
Tabii bu gözle görülemeyen virüsün dünya çapında yaptığı tahribat, kıyım, alışkanlıkların terkedilmesi, bazı geleneklerden vazgeçilmesi, milli eğitime Yök’e ait okulların üniversitelerin kapatılması ve daha birçok tedbir amaçlı yapılan uygulamalar, işyerlerinin kapatılması ekonomimizi bozduğu gibi sosyal hayatımızı kısıtlayan uygulamalar 100 yıllardır hatta 1000 yıldır uyguladıklarımızı, yaptıklarımızı, baskı altında kalmadan hür irademizle yaşadıklarımızı ertelemek zorunda kaldık. Hürriyetimiz kısıtlandı, keyfimiz kaçtı.
Evlerde kaldığımız müddetçe git gel, otur kalk, ye iç, televizyon devamlı açık. Tedbir, temas, hijyen diyorlar her kanalda konuşmacı, vatsapta videolar, kimi komik moral veriyor kimi endişe, mesajlarda uzun uzadıya hikayeler olmadık yazılar olmuşlara dahi inanmıyoruz. Ama birşey var ellerimiz bu zaman zarfında olmadığından çok beyazladı elimin üzerinde yaşlılıktan olan kahverengi lekeler neredeyse kaybolacaklar!
Bir hoca öyle yıkanmaz böyle yıkanır bir profesör parmakları tarakla diğeri tırnak ucları…tarifler uzayıp gidiyor. Bu bizim geleneğimizde vardır. Mikroplardan temizlenmek için çocukluğumuzdan bu yana analarımız sık sık ellerini yıka mikroplar gitsin derdi. Hatta şöyle birşey daha vardı. Yemekten önce ve sonra ellerinizi yıkarsanız sofranın bereketi artar derlerdi. Beş vakit namaz kılan beş defa abdest alır temizlenir. Bizim için el yıkama bir alışkanlık hatta ihtiyaçtır.
Misafirliğe gittiğimizde ev sahibi kahveden önce kolonya tutardı misafirlerine. Dışardan gelmiş tedbir için veya odaya sinmiş kokuyu bastırmak için.
Telekolik olduk ya geçenlerde bir doktor el yıkadık tarak tırnak en az 20 saniye didikledik ellerimizi, ya üstümüz başımız. Sokaktayız biri aksırdı, tıksırdı rüzgar havada uçuşan toz polen tüm mikroplar saçımıza yapıştı. Eve geldik akşam yattık saçlardaki virüs mirüs, toz polen yastıkta, sağa sola dönen başımız koca gece bizimle beraber ta ki banyo yapıp temizleninceye kadar. Annelerimiz başlarını örterler sokağa öyle çıkarlar hatta evde iş yemek yaparken şöyle bi bağlayıverirlerdi baş örtülerini.
Bunlar güzel ve hijyene yönelik adetlerimizdi ama dürüstlüğümüz, insanlığımız, birbirimize saygımız, dayanışmalarımız gibi hasletlerimiz? Maalesef dünyaya olan yani maddiyata olan hevesler, menfaat, çıkarcı düşünceler, daha birçokları üstün gelince bu hasletlerimiz kaybettik.
Virüsün rengi belli değil ama insanlar gökkuşağı gibi maşallah. Virüsü göremiyoruz ama insanların çıkarcı binbir suratını görüyoruz. Virüs öldürmeden önce 14 gün avans veriyor. Bazıların fırsatçılığı akşamdan sabaha bizleri kazıklıyor.
Rafları boşaltmak ayrı bir uyanıklık. Diyelim rafları boşalttılar biz de açlıktan öldük koca dünyada yapayalnız üç beş uyanık yaşayabilir mi?? Onlar yaşarlar belki ama kazıklayacak insan bulamazlar.
Şu, karşımızdakini düşünme duygusunu, saygısını, edinmeliyiz artık. Kaçıncı asırdayız sülün osmanların zamanı da geçti. Şu önce ben alışkanlığımızı hadsizliğimizi bırakalım trafikte de öyle önce yaya diye koca koca yazılar yazıldı hala yayaların üstüne üstüne sürüyorlar duralım da yol verelim, yok.
Bu virüs bize ders verdi, hatta ev ödevi. Oturun evinizde dersinize çalışın ödevinizi yapın dedi. İmtihanı geçtiğimizde sokağa farklı insanlar olarak Adem’ler olarak çıkalım. Nuh’un Gemisi’nden inen seçilmiş insanlar gibi inelim sokağa evlerden.
Çin’in Wuhan kentinde bu vak’a meydana geldiğinde seferberlik başlattılar. 1000 yataklı prefabrik hastaneleri 6 gün gibi kısa zamanda yaptılar, Çin’in her yerinden doktorlar, sağlık görevlileri yüzlercesi geldi. Halkı disiplinli davrandı, kurallara uydular. Kimse bize birşey olmaz demedi. Gece gündüz sıkı disiplin, gayretli özverili çalışma ile virüsü geri püskürttüler. İnsanlık kazandı.
İşleri bitmiş, savaşı kazanmışlar, görev yerlerine dönerken: Maskelerini çıkararak gülerek selam vermeleri, birbirlerine sarılarak sessiz sakin zafer çığlıkları atmaları, otobüslerin önündeki eskortlarla havaalanına götürülmeleri, başarmanın gururunu yaşamaları karşısında gözlerim doldu.
Dün gece 21.00’de balkonlara çıkarak sağlık görevlilerimizi alkışlamamız bir ışıktı, dün gece gökyüzü mücevhere dönmüştü. Biz böyle bir memleketiz, zorlukları aşmayı bilen kadim milletiz.
Yok edelim şu belayı.
Yeniden yaşayalım dünyayı.
Her musibette bir nasihat vardır.
Her sabah taze bir başlangıçtır.
Çin’in Vuhan kentinde kendini belli etti. Virüs hayvanlarda vardı insanlara hayvanlar tarafından geçtiği söyleniyor. Yarasa yedikleri için virüsü aldılar denildi oysa Çin’de yıllardan beri bu tür canlılar yeniliyordu peki noldu da bu duruma gelindi? Uzmanlar anlatıyor, insana da geçen bu virüs insan vücudunda evrim değiştirdi daha önce vücutta ölen, vücuttan atılan, yok edilen bu virüs evrim değiştirerek kendine yaşama ortamı oluşturdu insanın mücadele edemeyeceği en zayıf yerinde akciğerlerde bu ortamı sağladı.
İnsanı en kolay nasıl öldüreceğini de bu arada öğrenmiş; silah kullanmayı bilmiyor, zehir üretemiyor böyle bir özelliği yok. Boğarak öldürüyor. Hava alıp vermeyi bilhassa temiz havayı sağlayan nefes ile bu eylemi yapan ciğerlerimiz bu eylemini işlevini yapamazsa boğuluruz, işte bunu yapıyor. Virüs bizi boğuyor. Çırpınarak, tıkanarak, debelenerek, gözlerimiz ve kulaklarımız patlayarak, yutkunamayarak, ölüyoruz.
Virüsün bi özelliği daha var yaş gurubuna göre etkisini ayarlıyor yani 60 yaş üzerindeki insanların canını zaman olarak önce alıyor bu yaştan aşağıya doğru süre uzuyor. Yaşlılar riskli. Hem taşımada hem ölümde.
Bu andaki ölüm çok kısa olmasına rağmen bize 14 günlük bir müddet tanıyor. Ama bunun karşılığında insandan insana çok çabuk geçiyor bulaşıyor. Belki de bugüne dek bu kadar çabuk bulaşan bir virüse rastlanmamıştır.
Aşı, ilaç gibi iyileştirici unsurlar yok, bulunamadı ama bu arada en önemli, etkin olanı temas etmemek. İnsanlar birbirleri ile temas etmeyecekleri gibi bir araya da gelmeyecekler. Topluluk, grup, kalabalıklardan uzak duracağız.
Manisa Özel Huzurevi Vakfı, Biz önce temas tedbirini aldık yani kapılarımızı kapattık kimseyi içeriye almadık bir nevi kendimizi insanlardan tecrit ettik. Ne yaşlı yakınlarını içeriye aldık ne de yaşlılarımızı dışarı bıraktık. Yaşlı yakınlarımıza bu duyuruyu vatsap hattı ile sağladık. Ne yazılı basın, ne sosyal medya, ne de televizyon kanalımız olmadığı için kendi imkanımız olan akıllı telefonlar ile yaptık. Bu konuda her seferinde rahmet ile andığım Steve Jops’a bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum.
Sırt tulumbamız vardı resmi kurumların kullandığı çeşitli dezenfektan maddelerini kendi imkanlarımız ile öğrendik, aldık ve sırt tulumbamız ile binamızı tepeden aşağıya yıkayarak dezenfekte ettik, bunun sürekliliğini sağladık.
81 yaşlımız var bu yaşlılarımıza sakinlerimize hizmet eden biri müdür olmak üzere 3 sosyal hizmet uzmanı hanım çalışanımızın yanında 5 hemşire, 13 özel yaşlı bakım uzmanı, 4 temizlik görevlisi, bir büro elemanı, tüm bu çalışanlarımızın yanında bu olay Çin’de başladığında bize kadar geleceğini bütün dünya gibi hiç aklımıza getirmemiştik. Buna rağmen yaşlılarımızın sağlığı için İşyeri hekimi olarak ortopedi doktoru, psikiyatrist, olmasına rağmen nöroloji uzmanı ile anlaşma yaptık ayrıca psikoloğumuz bünyemizde çalışıyordu. Yakın zamanda bünyemize kazandırdığımız pratisyen doktorumuz da oldu. Acil vak’alarda doktor sevki ile duvar komşumuz olan Celal Bayar Üniversite Hastanesi’ne refakatçi hemşire eşliğinde yaşlımızı tedavi amaçlı gönderiyoruz. Sağlık açısından yaşlılarımıza yerinde, anında, sağlıklı müdahale ile konforlu bir hizmet veren sağlık ekibimiz de var.
Sakinlerimize hizmet veren çalışanlarımıza hergün temas etmeme eğitiminin yanında nasihat veriyoruz. Bunu sürekli hergün yapıyoruz televizyonlardaki haberleri aktarıyoruz, anlatıyoruz. Çalışanlarımızı işbaşı yaptıklarında kapı girişinde ateşlerini ölçerek kontrollerini yapıyoruz. Bu ateş ölçmeyi yaşlılarımıza gün içerisinde sıklıkla yapıyoruz. Test için kit aradık ama henüz yaygınlaşmadığını sağlık bakanlığı tarafından şehirlerimize yeni yeni gönderilmeye başlandığını öğrendik, test edecek herhangi bir materyalimiz yok, ama zaten yok.
Virüse karşı 81 yaşlımızı, 27 çalışanımızı korumak için yapabileceklerimiz bu kadardan ibaret. Ha bir de tabii “Allah’a emanet olun” diye her sabah göreve başlamadan ve akşam görev bittikten sakinlerimizi nöbetçi çalışanlarımız hemşirelerimiz tarafından odalarına yerleştirdikten sonra dua ediyoruz. Tedbir bizden takdir Allah’tan. Bu yaptıklarımızdan fazlası varsa açıkcası biz bilemiyoruz.
Bayramlarda protokol tarafından ziyaret ediliyoruz, bazı özel günlerde, etkiliğe yine onlar tarafından katılımlar oluyor, Ramazan ayında iftar programı da yapılıyor, arada bir yaşlılarımız protokol tarafından ziyaret de ediliyor basına da yansıtıyorlar. Tabii memnun oluyoruz.
Virüs vak’asında: Yaşlılar ve yaşlılara hizmet veren bizler baş başa kaldık. Yaptıklarımızı deneme yanılma metodu ile uyguluyoruz. Doğru mu uyguluyoruz? Daha yapılacaklar var mı? Dezenfektan, maske, fırsatçıların elinde daha ne var ne yoksa bulabiliyor muyuz, alabiliyor muyuz? Az mı yaptık, yoksa yeterli mi yapıyoruz? Bilemiyoruz.
“Sitemim var dediğin” bu mu? Budur.
Yardım eli, Devlet: Karanlık bastığında çıkan yıldızlar gibidir.
Işık olur, yönlendirir, yol gösterir, destek verir, moral olur, arayıp soran olur.
BİZİM ORALARDA
Bizim oralarda gelincikler, papatyalar açmış bahar esintileri başlamıştır şimdi. Sırtına bir hırka, koluna sevdiğini, eline çocuğunu alanlar kırlara koşmuştur. Ağaç gölgeleri aranır olmuş, cemreler düşmüş, toprağımın kokusu vatanımın her yanına yayılmıştır. Buram buram toprak, yemyeşil çimenler, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl güneş, hava, su, toprak tabiat uyanmış, özlem dağlarken yüreğimi: Kaynar suyun buharı gibi rüzgarla sağa sola savrulup duran Manisa’mın dumanlı dağının dumanı kalkmış Spil bütün ihtişamı ile kendini göstermiştir. Bizans imparatorluğunun en büyük kalesi müstahkem mevkiinin, Osmanlı Şehzadelerinin ikametgahı yazlık saraylarının, hatta mitoloji tanrılarının babası gökleri yönetirken Hermos’un suladığı bağların üzümlerinden Baküs’ün sunduğu şarap ile çapkınlığının keyfini sürdüğü yerdir Spil. Şimdi ise; dereleri, kar sulu tarihi çeşmelerinin berrak suları, yanık gönlüme serpintidir.
Arnavut kaldırımlı, kıvrılarak giden duvarlara tırmanmış baygın kokulu hanımeli, dar sokakların mor salkımlı alçak avlu duvarlarının eğreti duran sokak kapıları. İçerlek evlerin hayatlarına giden avlu içerisinde ki teneke saksılarda ki sardunyalı yol, yeşil, kahve renkli yosun tutmuş çingene kiremitlerinin birbirlerine sarılışları, çivit kuşaklı kerpiç duvarlarının yaslanışları, gölgelerin kol gezdiği bir o yana bir bu duvara dayanışları, “Akşama annemgiller size gelcek evde misiniz? Seslenişleri.
Şırıl şırıl akan sokak çeşmelerinde sohbetler, akşam ezan vakti olmuş, dolmayı bekleyen testiler, soğuk su içme bahanesiyle eve gecikmeler, Narlıca’nın Üç Oluklu Çeşme ile aynı tarihi paylaşan yıllanmış çınar eğilmiş, yıllarca söylenmiş her bir hikayeyi anlatacak gibi sırasını beklerken, akşam vakti Spil’in eteğinden dönen bir kaç inek su içmek için kaygısızca yaklaştılar çeşmenin yalağına…
Narlıca’nın beyaz badanalı evleri grileşti Haydar Deresi’nin ardından batan güneşle. Gölgeler gitti sokaktan, esintiler mor salkımları yalarken sakinlik eğreti ahşap avlu kapılarından içeri sızdı. Gaz lambalarının isli şişeleri zorlarken karanlığı, gökyüzü hiç bu kadar mücevhere benzememişti. Hayata kurulan yer sofrası, büyük sininin üzerinde Tarhana Çorbası’nın ardından gelen kurutulmuş biber patlıcan dolması iştahları kabartıyordu…
Sigara dumanının dağılışından belli olan bahar serinliği bastırmış, hayatta biten yemeğin ardından yatsıdan önce içilen dibek kahvesinin kokusu odaya sinmişti. Lalapaşa’dan Yatsı Ezanı gecenin sessizliğini aralarken çeyizin üç aşınma izli seccadelerinde eller Hak’ka ulaşmıştı. Yataklar musandradan serilirken yere, çocuklar çoktan uyumuşlardı koşuşturmanın yorgunluğu ile…
Ahhhh ah, özlüyorum Manisa’mı, koca bir ömrüm beraberce geçse bile.
Yurt dışındayız uçağa yetişeceğiz, bir taksiye bindik havaalanı yolunda gidiyoruz. Yolda o kadar çok kırmızı ışığa takıldık sürücü de istifini bozmuyor, sakin ve yavaş bir şekilde sürüyor. “Uçağa yetişeceğiz bas biraz” dememize rağmen istifini bozmuyor, hiç duymuyor. Sonunda havaalanına geldik. Telaş ettiğimize değmezmiş uçağa yetiştik.
Milletçe bir telaş içerisinde hem de aceleciliğin eşiğindeyiz. Trafikte kırmızıda bekliyorsunuz sarı ışığa bağlanmış sanki arkamızdaki araç sürücüsü. Sarı ile beraber klakson otomatiğe bağlı, düt. Ya üç araç ötedekine ne demeli o da basıyor yaygarayı. Şeytan diyor ağırdan al, takılsın peşine, hadi git bakalım.
Üç adımda bir kırmızı aceleciliğimizi kesmeye yetmiyor inadına tetikliyor. Nasihat edenler de var arabalarının arka camında yazıyor. “Yavaş git torununu gör, hızlı git dedeni gör.”
Araç kullanmak bize pek uymuyor. Bazısı da her türlüsünü hak ediyor. Yeşil de gitmiyor, sol şeride girmiş gitmek bilmiyor. Korna klakson dibine kadar bas duymuyor farkında değil galiz küfür ve literatürde olmayan cinsteni kulaklarını çınlatıyorki neden sonra sağa geçiyor. Solundan geçen açıyor camı aynı zamanda ağzını basıyor gamatayı parmakları da birbirine girmiş vaziyette sallıyor elini.
Araçta dört kişi çoluk çocuk açmışlar gözlerini dört bakıyorlar. Otoparkta yer arıyorlar dön bebek dönesiye işte işte bir haykırış dörtten birinden. Ben gördüm iyide tam oraya gidecekken bir uyanık pat diye burnunu sokuyor. Ha bir de bu var aceleciliğin yanında, her işe burnunu sokmak. Cam aralanıyor “Hop hop bilader bak burada bekliyoruz.” Biraz efendilik varsa geri vitese takıyor hem arabayı hem uyanıklılığını, yok otopark eşkiyası ise hazırla levyeyi.
Bir sokaktan ana caddeye çıkacaksınız kimse geçişinize yol vermiyor aksine hızlanıyorki çıkmayasınız diye. Niye adım başı trafik lambası kırmızı ışık bu yüzden. Fabrika servisleri başladığında konvoylar oluşuyor bu kırmızı ışıklardan tali sokaktan araç çıkmıyor ama kırmızı ışık yanıyor araçlar konvoy oluyor.
Bunlara çözüm bulmak bizlerin elinde akıllı ışık diyorlar ışığın akıllısı servis saatlerinde fasıla yanmasıdır, ve akıllı sürücü de şayet tali yoldan araç çıkmak istiyorsa yol vermeksidir.
Trafik kültürü mü desek, insana saygı mı desek, eğitim mi desek, hepsini toplasak yetmiyor. Yeten trafik cezası. Son zamanlarda yaya geçidinde yayaya yol veren araçlar çoğaldı yol vermeyen yok gibi.
Yurt dışında çalışan tatile gelen vatandaşlarımız yurt dışında yapmadıkları trafik kural ihlallerini ülkemizde yapıyorlar. “Bunu yurt dışında bulunduğun ülkede yapar mısın?” dendiğinde burada karışan yok ki diyorlar.
Çözüm karışmakta gizli demekki, kendi haline bırakılırsa daha çok yolumuz var demektir.
Yıllar yıla eklendi gelecek akibet beklendi. Bir şeylerin değiştiği değil çok şeylerin değiştiği hem farkedildi, hem farkediliyor hem de hissediliyor. Farkettiğiniz fiziksel yapı, hissettiğiniz duygusal, iç yapı. Birinde şekil kaçar saç sakal renklenir bürünürken beyaza, karlar yağar usul usul sessizce, gönül dağına.
Fiziksel yapı değişikliği malum herkesin gördüğü, bildiği, ama kullananın kabullenemediği bir yapı. Bel kaymış göz düşmüş, kapakları kat kat, bir el bastonda diğer el belde. Dinlerken kulaklar kepçelenir, konuşurken bi daha bi daha temcit pilavı gibi söylenir. Kimi dinler kimi güler. Gel zaman git zaman takat düşer ilerledikçe zaman.
Neyse bunlar şimdiki zaman, geçmiş zamanlardan bahsederken fi tarihi denir. Bu fi tarihi şundan gelmiş olabilir. Hani bir şey sorulduğunda cevaplayamadığımız bir şeyse ıslık çalarak cevap veririz “fi” buradan gelmiş olabilir.
Çocukluğumun tozlu çamurlu toprak sokaklarının, paket taşlı granit kaplı birkaç ana caddeye bağlandığı adına henüz ulaşım denmeyen az katlı yapıların arasında çeşitli darlıkta yollar vardı. Bu yollar fi tarihinde vardı nasıldı diye merak etmeyin şimdi ulaşım ağı denilen yollar o zamanki yollar. Asfalt, parke, taş beton, tekrar tekrar asfalt kaplana kaplana görüntüsü ve yüksekliği değişti. Hatta bu yüzden Manisa’nın rakımı arttı.
Dağa paralel kendileri de birbirine paralel olan üç cadde var. Bunları da birbirine bağlayan, dağa dik olan sokaklar var. Bu dik sokaklar; yaz günü deniz kıyısında hissedilen meltem rüzgarı gibi dağdan gelen serinliği hafif esintiyle şehrin iç kesimlerine kadar taşır. Ama bu yollarda yaz kış öfke ve sinirden dolayı hep bir sıcaklık vardır.
Elektrikli, karbon salınımsız, çağdaş, toplu ulaşım araçları için tek yön uygulamasına geçildi. Bu iki ana arteri birbirine bağlayan dikine yollar çok olsa da araçların çift yön parklanmasından dolayı bağlantı trafiği için kullanılması çok zor (iki araç karşılaştığında büyük zorluklar oluyor yol tıkanıyor.)
Ancak cadde hüviyetinde birkaç yolun bu bağlantıyı sağlaması mümkün. Onlarda da tek taraflı parkedilsin diye bir yönüne plastik dubalar çakılmış diğer yönünde araçlar parketmiş. Plastik dubalar ile yol daraltılmış, yanlarına da bir araç park edince yukarıda dikine ama çift sıra parklanmadan dolayı kullanılamayan sokaklar dediğimiz yollara benzemiş.
Bu bağlantılar sağlıklı, rahat, akıcı, kullanılamayınca kabak, tek yön olarak planlanmış caddelere patlıyor. Oysa bu dubalar; bahsettiğim yolların ortasına çakılsa kaldırım kenarına hiçbir araç park edemez, bağlantı yolu görevini yerine getirir. Bu yollarda tansiyon artmaz, kimseyi ateş basmaz, ortam gerilmez, ortalık toz duman olmaz, ülkemizde ansiklopedi haline gelmiş küfür edebiyatından fasiküller okunmaz.
“O yollar boyunca şu kadar araça park imkanı tanınıyor zaten otopark sıkıntısı var.” Tamammmm. O zaman ehemmi mühimme tercih etmek gerekir. O yollara park imkanını tanımak mı önemli? Yoksa tek yönden dolayı bir noktaya ulaşmanın zorluğunu sıkıntısını bu yollar ile çözüp sağlamak mı önemli?
Üç beş araca otopark sağlamak yerine; bisiklet, toplu ulaşım aracı kullandırarak bu araçları trafiğe çıkarmamak önde gelmeli. Son zamanda: Yayaya yol vermedin, sürat tahdidini (50 km) ihlal ettin, sarıydı deyip kırmızıda geçtin…; cezalar çalışmaya başladı. Bu ihlallerin birkaçını yapsanız asgari ücret ödersiniz. Buna rağmen, yok, ben illa özel aracımı kullanacağım diyorlarsa bu sıkıntıyı çekmeyi, cezaları göze alıyor olmalılar.
Yakın zamanda helikopter kazasında vefat eden ünlü basketci Kobe Bryant’a “Niye helikopter kiralıyorsunuz” dendiğinde. “Los Angeles trafiğinde evime çocuğuma kolay ulaşmak için” demiş. Los Angeles’e giriş ve çıkış yolları gidiş geliş altışar şeritli. Buna rağmen en sol şerit toplu ulaşım araçlarına ve özel araçlarda kullanıcıdan başka bir ve birkaç kişi olmak kaydıyla bu araçlara da en sol şeridi kullanma hakkı verilmiş, bununla ilgili bir hikaye anlatırlar: Sol şeritten kolay gitmek isteyen uyanık bir özel araç sürücüsü, yanına bir şişme manken oturtmuş, her gün işine gidip gelirken sol şeridi kullanıyormuş. Şeytandan akıllısı olmaz bir gün trafik kazası olur ve trafik polislerine yakalanır.
Los Angeles nire Manisa nire?
e-devlet şifresi almak için sabah erkenden kuyruğa girenlerin merakı soyunu sopunu nereden geldiğini öğrenmekti. Dedemin dedesi ninesi, taa Osmanlıya kadarını öğrenme merakıydı. Ama 1935-45’e kadar görebildiler. Onlarda nereden göçüp geldilerse o tarih, ondan öncesini Allah bilir deyip buruklaştılar, sanki ondan öncesini bilemekle, dedesinin dedesi yeni ölmüş gibi üzüldüler. Bugüne kadar merak eden en yakın tarihteki dedesine sormamış e-devlet’e geçmişini soracak.
Soy ağacı yapmak isteyenlerin ağacı büyüyemeden fidan kalıyordu. Üç dal beş yaprak, sonbahar gelmeden o yapraklarda dökülüyordu.
Ticari geçmişimiz ha keza 50’den bu yana alıp satmayı, tarlada bahçede ürettiğimizi çarşıda pazarda satmaya başlayarak öğrendik. Atatürk’ün kurduğu fabrikalar devletindi yani akıllı uslu fabrikatörümüz yoktu. 1960-70 yılı şirketlerinin çok azı bir elin parmakları kadarı günümüze ulaşmış çoğu batmıştı.
Soyumuz gibi onunda kısa bir zamanda sonu gelmiş onda da kalıcı, torunlara miras, bacası tüten bir tesis bırakılamamıştı.
En iyi bildiğimiz şey yıkmaktı. Dededen miras evleri yıkıp yenilerini yaptık. Dedemizin dolabı masası hurdaya gitti hurdaya atarken bahanemiz eski kokuşmuş eşyalar idi. Babannenin ceyizi bakır tepsisi kalaysız tenceresi aluminyum tencerelere kurban edildi. Kültürel, sanatsal ne kadar değerimiz varsa kapı önünden geçen hurdacılara verildi.
Eskiye dair ne varsa yok olup gitti. Bir ev bir ev daha derken eski sokak görüntülerimiz, dokularımız yeni ruhsuz binalarla yenilendi. Mahallelerin adları değiştirildi. Sokaklara numaralar verildi. Kendi yıktıklarımız yetmezmiş gibi resmi kurum binalarının yıkılmasına çanak tuttuk. Okullarımız, sinemalarımız, kahvehanelerimiz, evlerimiz, konaklar, daha niceleri.
Kupkuru, dipsiz, köksüz, anlamsız, ruhsuz, hatırasız, yaşanmışlarımızdan habersiz, çocuklara bırakılacak, torunlarımıza anlatılacak, birşeyimiz kalmadı. Dedelerimizi ninelerimizi hatta baba ve annelerimizi anacağımız görünce yad edeceğimiz bir şeyler olmadığı için sözleri kaldı annem şöyle derdi babam böyle derdi dedem anlatırdı. Dinleyenler sallamaya başladı yine diyorlarsa haklılar herşeyimiz lafta kaldı, yani laf-ü güzaf.
Netice; kimliğimiz yok oluyor, şehrin hafızaları siliniyor, eskiye dair; sokağımıza mahallemize komşumuza ağaçlarımıza kadar şimdi bildiklerimiz 10-20 sene sonra hiç anlatılamayacak, laftan ibaret olan eskilerimizi anlatanda olmayacak. Kimliksiz bir şehir, beton duvarlardan bir sokak, sanatsız, anlamsız, kişiliksiz yapılar. Boş hayatlar, bir tek amacı dünyalık olan köksüz yaşamlar.
Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu
Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.
Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda
Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada
Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken
Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken
“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim
Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim
Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri
Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri
Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer
Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.
İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım
Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım
Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki
Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki
Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “ohhh” diyerek
Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek
“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”
Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını
Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı
Seyredecek bir şey yoktu aslında gözler arardı uzağı
Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış
Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.
Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı
Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı
Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı
Son bir kaç yapımız kaldı onlarda 100-200 senelik dahi değiller. Benim yaşımdakiler bile “Tarihi, koruma altına alınmış az kalmış eserlerimizi, kentin hafızası yapıları “Yıkalım bu harabeyi” diyenler var.
Yıkın efendiler beyler, yıkın.
Tarihsiz kimliksiz don gömlek kalacağımız günler çok yakın.
İki trafik polisi Antalya’da bir akşam vakti bisikletli bir grup arkadaşı yolda durdurarak yeni trafik düzenlemelerinden bahsediyordu. Elleri bırakarak bisiklet kullanmanın cezasının olduğunu, artık kasksız bisiklet kullanılamayacağını, kaldırımların yayaya ait olduğunu, bisikletin de bir trafik aracı olduğunu, kaldırımı kullanamayacağını, bisiklet sürerken telefon ile konuşamayacağını ve cezası olduğundan bahsediyorlardı. Gece görünebilmek ve diğer sürücüler tarafında seçilebilmek için görünür giysiler kullanmaktan bahisle yerinde uyarılar yapıyorlardı.
Bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu vurguluyor ve kurallara uyulmadığı takdirde trafik cezası ile yani para cezası ile cezalandıracağını söylüyorlardı.
Bisikletliler yukarıda sayılan hatalı kullanımlardan dolayı kendilerine zarar verebilirler ayrıca trafik kazalarına sebep olabilirler yerinde uyarılara lafım yok hatta gerekli olduğunu söylediğim gibi ben de bu konularda arkadaşlarımı uyarıyorum. Bilhassa gece ışık ve görünebilir kıyafet kullanmamız şart.
Ancak sürücüleri uyararak bisikletlilere dikkat edilmesi gerektiğini söyleyeni görmedim. 120 cm’lik bisiklet yolunu bizlere çok görüp parkedenleri uyaran yok, ceza kesen hiç yok.
4 Aralık Çarşamba akşamı İzmir Karşıyaka’da 19 yaşında bir çocuk otomobili ile bisikletli yaşlı bir adama çarparak ölümüne sebep oldu. Çarpmanın etkisi şiddeti ile metrelerce (70 m) bisiklet ve sürücü yerde sürüklendi. Gazete haberleri böyleydi. Bu çok yakın zamanda olduğu için örnekledim yoksa bisikletlilere çarparak ölümlerine sebep olan çok sayıda sürücü var.
Bisikletlilerin kaportası yok. Ortalama 13 kg ağırlığında 15-20 km hız yapabilen bu ulaşım araçlarını korumak ve kollamak için her sürücünün dikkat etmesi gerekir. Ayrıca okul servis araçlarının ücretlerinin artmasından dolayı okuluna bisiklet ile giden çok sayıda öğrenci var sabahın erken saatlerinde soğuk yağmur çamur demeden okuluna giden bu çocuklarımızı yolda sıkıştıran sürücüler dikkatsiz ve acelecikleri ile nereye kadar gidebilirler? 250 metre ötedeki kırmızı ışığa kadar.
Sürücü sürücü diyoruz ama kurallarında gözden geçirilmesi gerekir. Eski Muradiye Yolu ve Mimarsinan Bulvarı: Manisa’daki bu iki ulaşım yolu trafik kazalarının en yoğun olduğu yollar. Hız tahdidi 80 Km. Bu hızla giden bir araç çarptığı herşeyi direği devirir, kaldırıma çıkar, refüjü aşar, karşı yola geçer. Yayayı bisikletliyi düşünemiyorum. Onlara bu yollarda çarpan sürücüler kazalarını bisikletlileri öldürmekle sonuçlandırdılar.
Şehirler arası yolda ıssız meskun mahalde 50 Km tahdit, şehir içinde trafiğin arı kovanı gibi olduğu caddelerde 80 Km.
Acı fren sesi, asfaltı karalayan lastik: Maddi hasar, yaralanma, ömür boyu sakat, engelli olma, ölüm.
Neticesinde.
Sıradaki gelsin.
Sosyal hayatta kullanılan bir yaşam şekli pederşahi aile. Babanın ailenin hakimi ve otoritesi olduğu aile tipidir. Benim bildiğim hatta az da olsa sonuna yetiştiğim aile yaşam şekli.
Baba zengin çiftlik çubuk sahibi, tüccar, ticarethanesi var, evi gösterişli büyük konak tipinde, bazı evlerde hizmetliler var.
Ev yapısı: Konak diye de isimlendirilir bunlar ekseri ağa ve beylerin yaşadığı ev tipidir. Ayrıca bu tip büyük evler, bulunduğu yerin önemi itibariyle konak olarak vasıflandırılabilir. Bu tip evlerin bahçeleri çok büyük, kapalı alanı yani oda sayısı aile yapısına göre üçten beşten fazla olup bu odalar daha çok gece kullanımı için yapılmıştır, içlerinde yunmalık yıkanma işlevinin yapıldığı duş vardır. Aile efradının yemeklerde, sabah kahvaltılarında kullandığı bir araya geldiği günlük yaşamın olduğu büyük bir oda daha vardır. Burası aynı zamanda oturma odası olup büyükbaba büyükanne, çocukların, torunların, gelinlerin, damatların, kızların, bir araya geldiği odadır. Kadın kısmısı! buraya evin erkekleri varken pek girmez. Bunca insanı ev halkını yiyip içirecek besleyecek içerisinde ocağı, kileri olan mutfak vardır. Ayrıca hizmetlilerin kaldığı yaşadığı hizmetli evi, bahçenin diğer köşesinde bulunur. Hizmetli ailenin kadınları ev işlerinde, erkekleri de dışarıda tarlada, işyerinde, taşımacılıkta, alışverişte çalışırlardı. Ama kısaca baba evlenen oğlunu başka eve göndermez odalardan birini evlenen oğluna ve gelinine tahsis eder, kaç oğlu olursa olsun her birine bir oda verilirdi. Çocukları veya büyükbabanın torunları büyüdüğünde bahçede onlara ayrı bir ev yapılır ama yine birlikte yenilir içilir, gelin evin hizmetlerinde büyükanneye yardımcı olurdu.
Bu yaşam şeklini yani örf adet, geleneği, etnik kökeni olan yaşamı, inceleyen bilim dalına ‘Etnografya’ bu şekilde bilgileri toplayıp yorumlayan anlatımlara ‘Etnoloji’ diyoruz. Bu yaşam şeklini araştıranlar etnologlar, geleneksel tabirler ile daha detaylı yaşam şekillerini anlatırlar.
Yüzeysel olarak pederşahi dediğimiz aile yapısı böyledir. Zamanımıza uyarlarsak parayı veren düdüğü çalıyor. Şimdi para, ev, iş, verilmeyince, paylaşılmayınca büyükleri takanlar azaldı.
Bu aile yapısı dayanışmayı, birlikte çalışıp kazanmayı, evin masraflarını birlikte çalışılıp kazanılan kazançtan harcamayı, aynı ocaktan ısınıp aynı ocakta pişirip yemeyi, giyecek, içecek, binek olarak kullanılacak herhangi bir vasıtayı bineği müşterek kullanmayı, kısaca bir ailenin yaşantısında olan biten her şeyi aynı kökenden gelen birkaç ailenin paylaşmasının şeklidir pederşahilik. Büyüyüp evlenen evlat evden ayrılmaz diğerlerinin yaşamına karışır sofra biraz daha büyür onlara da sofrada yer verilir, evlenmeden önce evin yanına ilave edilen evin bir kapısı bahçeye diğer kapısı ortak alana açılırdı. Babanın dediği emir, emir de demiri keserdi.
Bu yaşam şekli her ne kadar varlıklı ailede geçerli olsa da ekonomik bir hayattır. Kazançta ortak, harcamada ortaktır. Bir ailede olan masraflar ve harcamalar birkaç aileye pay edildiğinde daha ekonomik davranılmış olur.
Eski Manisa’yı, konakları, evleri, sokakları, arkadaşlık ve komşulukları arar dururuz; bir öf çeker karşı dağı Spil’i inletir, yayla sularını sokak çeşmelerinin soğuk berrak suyunu özleriz. Bugün kirlettiğimiz Gediz’den o zamanlar su içerdik, bir lokma bir hırka geçinip giderdik, deriz. Arabamız yok, yürür, bisiklet ile her yere giderdik. Otobüs İzmir yolunda su kaynatır Ayrancılar’da mola verir ayran içerdik. Kolay kolay hasta olmaz ağır hastalıklarla kinin, gripin fayda etmez ölür gider, cenazeyi Çatal’a omuzlarda götürürdük.
Ne o günlerin özlemi ne de bu günlerin söylemi biter.
Elektrik, su, yakacak, giyecek, yiyecek, ev kirası, aracın yakıt parası, okul masrafı derdimizdir artık. İşsizlik belimizi büker, kazancımız hayatımızı karartır. Hastalık kapıdadır. Öfke burnumuzdan solutur, sevinçlerimiz kısa sürer sıkıntılarımız yaşamdan soğutur. Birlikte yaşamak çoktan unutulmuş. Taş olup baş yarılma düzenine uyulmuştur. Tayinler ile çoluk çocuk uzak yerlere göçer gider çocuk bakımı sıkıntıdır geçim için çalışmanın yanında. Dedeler nineler özlem çekerken babalar anneler desteksiz kalmış iç çekerler.
Yeni evlilikle dertler başlar ilerleyen yaşta dert yine derttir ama o da sizinle beraber büyümüştür. Çocuklar, hele bir de kontrolsüz ise çığ gibi büyür dertler. Uzatmayalım sonu kötü bitiyor çünkü.
Sıkıntılı ortamdan bir an önce çıkabilmek için geçiş dönemi koşulları diye bir uygulama yapılır. Ekonomik yaşamak da bu geçiş dönemi koşullarını kapsar. Taş olup baş yarmadan kafamızı oraya buraya vurup kırmadan yapılması gereken ekonomik yaşamak ile geçiş dönemini atlatmaktır.
Aslında nedir mühim olan, insanlık.
Daha doğrusu vatandaşlık.
Yurttaşlık Bilgisi okullarda okutulmuyor artık.