İşe giderken her sabah yolumun üstünde ki okulun önünden geçiyorum, bazen teneffüs saatine denk geliyorum çocuklar okul bahçesinde oynuyorlar. Bahçe siyasetçilerin arayıp da bulamadığı miting meydanı gibi. Kat kat okulun raf raf sınıflarından boşalan öğrencilerin tamamı bir koşturmaca kovalamaca içerisinde. Ortada bir kaç top kimin önüne gelirse nereye gitmesi önemli değil, vuruyor bir başkasının önüne geldiğinde o da bir başka yöne vuruyor. Voleybol direğine tırmanmaya çalışan çocuktan tutun da arkadaşın sırtına binene, yerde yuvarlanına kadar. Oyun mu oynuyorlar? Yok grup grup mular? O da yok, kim kime dum duma. Bağırış çağırış bir curcunadır gidiyor. Bu hengamede ders zili duyulmuyor tabii kapıdan içeri girenleri görenler ders başlıyor diye nefes nefese sınıflarına giriyorlar. Bizde de öyleydi bizde sınıfa girer beş dakika sonra öğretmen girerdi. Şimdi anlıyorum o beş dakika soluklanma molasıymış.
Ter kokusu, plastik malzemeden, bezden sözde spor ayakkabısının ürettiği ayak kokusu. Ali kalk tahtayı sil, Osman sen anlat, Hasan sen cevapla. Ayakta duracak takatları yok 30-40 dakika sonra aynı sahne ve perde, eve dönüş.
Her veli annenin elinde çanta bazıları çarşıdan pazardan dönerken okula uğramış çanta sırtında bazı annelere yakışıyor da onlarda öğrenci gibi. Ders programı yok olmalı ki evde ki bütün kitaplar defterler okula taşınıyor, ağır mı ağır ilkokul birinci sınıf çelimsiz çırpı gibiler nasıl taşıyacaklar? Uzaktakiler servis aracına binerken iniş yerlerinde bekleşen anneler bazılarında dede ve nineler bekliyor, gezenti anne günde olmalı.
Eğitim sistemi bozuk deniliyor odacıklardan oluşan çok katlı okul, toz toprak bahçe veya sıvama beton, tuvaletleri anlatmayayım içiniz bulanır. Her türlü kolera, tifo, lavabo deterjanını tanıtan reklamlarda ki mahluklar kol gezerken, duvarlara dışkı ile yazılmış yazılar sözde fayanslar akıllı tahta olmuş. Pislikten tuvalete giremeyen çocuklar altlarını tutmaktan erken yaş da prostat olacaklar.
Hademe var yeterli değil, belki de yok, okul aile birliği varlıklı değil. Müdür çaresiz, öğretmenlerin tuvaletler kilitli yazılardan habersiz.
Eğitim mi şart eğitim için alt yapı mı? Eklenti derslik, kafe, büfe, kantin, ilavelerinden bahçe yetersiz. Tüm sınıf aynı saatte bahçede aynı saatte içerde koridorlar, merdivenler dolu, bahçe dopdolu yeni tabirle ful dolu.
Kentsel dönüşüm yık yapa dönüşmüş. Adaları yık, okul yap, otopark yap, yeşil alan yap, yolları genişlet, trafiği düzenle yeni imar yap. her yer işkence, her yan sıkıntı, tutturmuşuz bir ekonomi, bir eğitim şart nakaratı. Cambaza bakmaktan bunları görememe alışkanlığı hepimizde.
Yenifoça’da günlerdir kurulu, telaşlı, Yenifoça’lılar oyunculardan daha heyecanlı günler geçirdikleri bir film seti var. Önceden hazırlanmış olmalı Adara Sineması’nın ön cephesi. Arkası araç gereç, araba, masa, sandalye, ıvız zıvır, pılı pırtı, filmde kullanılacak ne varsa, açık depo. Sahilde çevriliyor konusu konuşmalardan anladığıma göre Mucize 2 imiş.
Yenifoça sahil düzenlemesini iki yıl önce İzmir Büyükşehir yapmıştı araç, yaya, bisiklet yolu, plaj ve kafeler restorasyonları ile modern hale getirilmişti. Zaten ondan sonra Yenifoça’ya akın olmaya başladı. Boğazda Lüfer Palamut akıntısına kapılan İstanbul’lular soluğu Yenifoça’da alıyorlardı. Bunlar Yunus Peygamber gibi Yunus’un değil de Palamut’un karnında mı geldiler bilemiyorum. Bizim balıkçıda Palamut’ları görünce dilimlerken İstanbul’luları da doğrama dedim.
Neyse liman da bitti, yatçılar da geldi mi ekmek on su beş lira Semerci ile arayı sıcak tutun derim.
Film seti Semerci Kıraathanesi’nin yakınında. Sahilin yeni modern haline doyamadan filmciler eskitmişler. Kumsala sazlardan yapılmış çayhane, dondurma barakası, pılı prtı tezgahı yapmışlar, etekli, eski modaların yansıtıldığı giyim kuşamlı kadınlar dolu. Kot pantolandan gına gelmişti zaten. Benim bisiklet yolu kumla örtülmüş, toz toprak kaplı yolda eski model pleymut, ford, amerikanlar, gidip gidip geliyor.
Plajdan denizin içine uzanan ahşap derme çatma iskele yapmışlar. Set herşey eski olduğu için setin yapımı, organize olunması kolay olmuş.
Polisin müdahale edilmesini istemediği trafik kazalarındaki gibi meraklılar filmin sahnesine girmesinler diye şerit çekilmiş. Şerit boyunca gidip gelen bir görevli lütfen fotoğraf çekmeyin diye ikaz ederken foçalı foçasız her bir insan merakla bekleşiyorlar. Bir sahne, bi daha bi daha çekilirken çekilin ben oynayayım bi defada iş biter diyesi geliyor insanın.
Amansız telaşın yanında kasalar, çantalar, alet edevat, ışık, şemsiye, megafon, kameralar, çeken çekmeyen, boş gezen, naylon şeridin öte tarafında biz meraklılar filmi anlamaya çalışanlar şeridin beri tarafında.
Rejisör koltuğunu biri taşıyor, adam hiç oturmuyor ki hop orda hop burda. Kamerayı şuraya koyun, sen oraya, hey sen buraya. Bir o kameraya bakıyor bir bu kameraya. Mimarız ya bakış açılarını kamera kotlarını, rejisörün oturmadığı kadar telaşını anlayabiliyorum. Güzel bir film olacağı her şeyinden belli.
Puanlı volanlı şapkalı kızlar, döpiyesli kadınlar, fötr şapkalı kolasız yakalı kravatlı gömlekli erkekler, harrr diye geçen üstü açık bir şevrole.
Baş rol oyuncusu olsa gerek, askılı pantolonlu şahıs ahşap iskeleye doğru yürüdü iskelenin sonunda durdu denize karşı. Rejisör baktı, çikolata kağıdı kaplı yansıtıcılar çevrildi, her şey tamam iskele sonundaki oyuncu kumsala döndü. İskelenin başında bekliyor. Biri saydı bir, iki, üç, sahne baş rol oyuncusu iskeleye hızlı adımla adımlarla diyemiyorum bir bacağı sakat, sağlam bacağıyla sakat bacağını ahşap iskele üstünde yürürken öyle bir sürüklüyor ki pes, demin ki adam değil sanki. İskelenin ucuna geldi üç defa denize karşı haykırdı. Yanına Mucize filminden tanıdığım karısı geldi, elinde fortmeniyle.
Üç veya dört hafta da olabilir, hala burdalar. Her hafta Yenifoça’da ki sözde Adara Sineması’nın afişleri değişiyor. Geçen hafta Behiye Aksoyun ‘Kederli Günlerim’ filmi vardı. Bu hafta ‘Battal Gazi Destanı’ ile Belmando ile Alain Delon’un oynadığı benim çok eskiden seyrettiğim ‘Barsalino Çetesi’ filmi oynuyor.
Tahtadan, arkası boş, afişi nostaljik olan sinemayı gören Yenifoça’lılar toplaşmışlar belediyeye sinema istiyoruz diye dilekçe vereceklermiş.
Modern sahil, yelken yat, sörf kulübü, yat limanı, akın akın kompela. İşte şimdi Yenifoça Yenifoça oluyor. Yenifoça’ya yeni yapılanlar biz eskileri eskitmezse tabii.
Aydın taraflarında Buharkent var suyun mutfaklarda, kaynatılmadığı bir bölge. Kışın sis dersiniz ama sıcak suyun buharıdır, ovada hafif esintiyle gelinlik giymiş kız gibi salınarak dolanır durur. Cazibesi zengin firmaları cezbetmiş ki kız ister gibi şirketlerine almışlardır sıcak su kaynaklarını.
Adı buharkent ama artık oradaki sözde kentte yaşayan halk taşınmaya başlayacak. Her ağaç, incir, ot, her yeşillik, geçim kaynakları kuruyor. Tarladaki ekin, bahçedeki sebze, ağaçtaki meyve gelin gibi süzülen dediğimiz buharla buharlaşıp yok oluyor.
Bu canlı örnek gözümüzün önünde dururken yani evde hastalığı yüzünden okunan yakınımız gün gün solup giderken doktora götürmediğimiz gibi bu çaresiz bölgeyi örnek almıyoruz. Buharkent yöresi Menderes havzası, antik tarihin beşiği nereye örnek olacak? Örnek olunacak bölge Ege’nin ikinci havzası Gediz Ovası. Burası da aynı antik çağlarda farklı yörelerde yaşamış medeniyetlerin kentlerin toplaştığı bölge.
Her iki havza da insanlığın bereketli topraklardan dolayı yaşadığı yıllar önce yerleştiği, geliştiği kentler oluşturduğu bölgeler. Şimdi ise insanlığın yaşanmaz olacağı ot bitmez, kuş uçmaz, kervan geçmez çölleşeceği topraklar.
Gediz havzası, Alaşehir ovasında parlak nikelajlı boruların bacası tüterken paslı kalın borular amazon ormanındaki anakonda yılanı gibi kıvrılarak dolaşmakta, altından eğilerek geçersiniz. Buhar bir yandan, sözde reenjeksiyon yapılması gereken sıcak su dereleri öte yandan, önce toprağı bor ve arsenik ile zehirlemekte sonra asmalar, ağaçlar kurumakta. Önce yeşiller hastalanıyor sonra yeşili seven insanlar işte o zaman göç hızlanıyor.
Hastalık yayan bu salınarak gezen gelin evde huzur bırakmıyor kaynana kayınpeder evcek birbirine girer gibi şimdi Sarıgöl kehribar tanesi üzümlerin mevsiminde korunduğu mevsiminden sonra arandığı bu kehribarlara sirayet etmiş.
Bağını bahçesini tarlasını takkesini bi defalık iyi fiyata tav olup satanlar para bittikten sonra asgari ücrete talim edecekler. Şimdi her yıl bankadan para çeker gibi günü geldiğinde üzüm paraları dertlere deva, evleneceklere imkan sağlar.
Sarıgöl halkı üzümle uğraşmaktan, pazar arayıp satmaktan, işletmelerden tüccardan para alacağım diye kuyrukta beklemekten buharla uçup gidecek hayatlarının geleceğini çözemezler, yöneticiler adı üstünde bu işi yönetmeleri, bölgelerini korumaları, her geçen gün değeri artan gıda ürünleri, tarımın, kehribarların kaderiyle oynatmamaları gerekir.
Ankara yolundan gözüküyor. Bir yerleşimde önce minareler sonra basık yer evlerinin bacaları çingene kiremidi kaplı damları gözükür sırasıyla. Biraz daha yaklaşınca insanların yüzleri o köyün halkı hakkında kısaca bir bilgi verir, intiba uyandırır ziyaretçilerde.
Peribacaları da öyle önce sırtını tepeye dayayarak ön yüzünü gösterir sonra bir heykeltraşın çekiç ve keski darbelerini yemişcesine arka tarafı oyulur, yontulurken boyu bosu ortaya çıkar. Tepesinde sekiz köşe kasketiyle işte bu bizim peribacamız deriz. Günler aylar yıllar geçer; yağmurlar, tepeden inecek yer arayan derecikler, güneş, fırtınalar, Gediz boylarında söğütleri yalayıp gelen, başaklara boyun eğdiren esintiler, başlarında kavak yelleri esse de koloni haline gelir birbirleri ile sohbet eder gibi geleni geçeni, ziyaretçileri konuşur periler.
Buraya gelen ziyaretçilerden Kula’lıların haberi olmaz. Geçerken uğranacak mesafededir Ankara-İzmir yoluna. Hatta Ankara’dan gelirken yeni yeni yontulmaya başlayan sırtları yamaçta gözleri yolda periler öncü gibi karşılayıcıdırlar. Burası son virajı alınca karşınıza çıkıverir. Bazen geçer geri manevra yapmak zorunda kalır arabalar. Kurnası borudan, duvarı kerpiçten, boyası kireçten, çınar yerine Dut’u olan çeşme başında durduklarında soluklanan yolcular, hayretle başlarını kaldırdıklarında şapkaları düşer ama periler önce gelenlerin şapkalarını almış da başlarına geçirmiş gibi seyrederler tepeden tepeden.
Gediz şimdiki şapkanın yerindeymiş yıllar önce, oradan akıyormuş. Aşındıkça yatağı, boşaldıkca suları, katman katman toprağı, çökelti izleri çakılları. Coğrafyacılar, yer bilimcileri heyecanla anlatırlar. Dünyanın evrelerini burada. Elleri havada gözleri yabancılarda, bir perinin üstünü işaret ederler bir katman çizgilerini. Milyon yıl olmuş derler. Karşı sırtların üstünde ki Tabala Kalesi’ne bakınca doğru söylediklerine akıl erer.
Asfalt yoldan yokuş yukarı yürümek yorsada perilerin hayranlığı, güzelliği, yorgunluğu hissettirmez. Sarnıç, Çakırca Köyüne doğru arabalar giderken karşı sırtları yeni yeni yurt tutmaya başlamıştır periler. Çakırca’ya gelindiğinde köşeli sütunları birbirine kerestecilerin kerestelerini kavaklarını duvara dayar gibi duran bazalt sütunlar yeraltından hep birlikte fışkırmıştır. Burada peribacalarına benzemeyen farklı bir sülale yaşar. Dünya tarihi, hatta yeraltında olup biten hikayeleri oluşumları anlatmaya gelmişlerdir yer yüzüne.
Ziyeretçilerin arkalarında fon oluşturan bu bazalt sütunların üstüne askerlik hatırası Kula Manzarası yazmaya gerek kalmaz buna benzer kayalar Kula’dan başka yerde yoktur çünkü.
Bazlama, gözleme yemeden, ayran içmeden hatta önünüz kışsa Tarhana, bulgur, pekmez almadan Çakırca’dan ayrılmayın daha görülecek çok yer var acıkırsınız.
Kazmaktan yapmaya başımızı yukarı kaldırıp bakmaya zaman yok. Habire debire her yer kazılıyor. İndikçe derine iniliyor hem tarih hem kültür hem inanç hem yaşayış yönüyle şöyle bir başımızı kaldırdığımızda meğer üstte anlatılanlar bitmeden, altta değişmiş.
İnsanlık her kazma, çekiç, fırça, darbeleri ile evrim geçiriyor. Paleolitik Mezolitik Neolitik yani sonuna litik koyduğunuz her devir yaşanıyor burada. 5000 yıl mezopotamya’ya inad 12500 yıl. İnsan yaşamış. Yuh deyince paleontologlar insan ama bizim gibi değiller deyip hayretlerde indirim yapıyorlar.
Bu defa insan gibiler merak konusu oluyor. Urfa’ya peygamberler şehri deniyor ama koskoca dünyada yeryüzünde bilmem hangi alemde veya alemlerde insanlığın üst üste yaşadığı gibiymiş muhayyilesi uyandırırken kendinizi tarihçi zannediyor ve başlıyorsunuz yorum yapmaya… Hey gidi koca dünya bula bula neredeyse mavi göğü boyayacak kadar sarı topraklarda mı yaşattın bunca evrilmiş insanı. Medeniyetleri toprağa gömülmüş, şimdi çok bilmişleri vay anasını dedirterek hayrette bırakıyorlar.
Merak insanlığın en mütecessis hissi. Bu mu insanı yaşatıyor acabalar peşpeşe gelince bir kazma daha vuralım deyip dünyaya tutunmak mı mütecessis fikir veya 100 yıl sonra ne olacak demek mi muhayyel akıl.
Kimi insanlığın yedek parçasını üretme gayretinde kimi hakka tevekkel edip allahın işine karışılmaz günahsızlığına sarılmada kimi tüm engelleri aşıp inançların arasından sıyrılıp ben benim gerisini ilerisini bilmem toprağa karışıp nereye gittiğimin önemi yok sevaplarının savurganlığını yapma günahında. Günahsızlar kader avutmacasındayken merakı ile günahın eşiğinde bir ayağı.
Bunca çelişkiler yumağına dolanmış çabalarken inançlarımızı geri kazanmanın tövbeleri fayda etmezken, Urfa peygamberler şehri’nde çeşitli inançların yoğrulduğu ama yaratanın tek olduğu neticesinde birleşildiği noktadaydık. Hatta; belki, acaba demeden, başa dönmeden, Göbeklitepe’den aşağıya inmeden, tam da bulunduğumuz yerde dünyanın merkezindeydik.
Urfa sıcağında; çilelere, dertlere, devrana, zamana, dünyaya inad taşların dikine dikine konduğu gölgeliğin altında ucsuz bucaksız sapsarılığın rengarenginde düşündüm durdum. Dönüp dönüp dikine konmuş taşlara baktım da baktım. Sonsuzluğun başlangıcı burası mı diye. O kadar ne geriye ne ileriye gidecek değilim ama meğer herkes otobüslere gitmiş en son gidecek ben kalmışım.
Masallar ‘Bir varmış bir yokmuş’ diye başlar. Masal şehir derler efsanelere, eski geleneği, kültür ağırlığı olan şehirlere. İşte bir masal şehrimiz daha ‘Eskiden…’ diye başlanarak anlatılan.
‘Urfa Tarihi Kentler Birliği’ toplantımızın son günüydü Harran Gezisi. Bilmem kaç kilometre uzunluğunda beş ila altı metre yüksekliğinde şimdi yıkık tabii duvarlarla çevrili dış kalesi medeniyet göstergesi iç kalesi, restore ediliyormuş ve dış kale ile korunmuş kümbet sivri ama tepeleri yuvarlatılmış Harran Evleri her odası çatı ve dam yerine bir kümbet ile örtülü, dışarıdan evin kaç odalı olduğu kümbetleri sayarak görülebiliyor. Duvarı da kümbeti de her yanı toprak kerpiç yapılı, çamur sıvalı duvarları bölgenin yaz sıcağında adından da belli ‘Har.’ Yazın serin, kışın kara iklimine direnircesine sıcak bu evlerin içleri.
Kıl çadırda ağırladılar bizi üzeri yamalı, kıldan yapılmış parçalı bulutlu gökyüzü gibi alttan çomaklarla desteklenmiş kilimlerin altında, güneşten kafanızı sağa sola kaçırdığınız, oturduğunuz divanda kıçınızı kaydırdığınız güneşten kaçmak için verdiğiniz mücadelede ne konuştuğunuzu ne anlatılanları dinleyemediğiniz Harran’ın en harlı zamanında bu çadırımsı gölgeliğin altına oturttular. Kümbetli evlerden birini her halde çakma olmalı pek düzgündü çünkü karşıdan seyrettik bizim karşıdan seyrettiğimiz ev bize baktı biz eve, bir gözümüz gördü diğer gözümüz görmedi gibi bir şey. Bu gölgelik altında güneşle boğuşacağımıza bu evde oturup yöresel içeceklerden içebilirdik oysa tepsi tepsi gelen çaylardan gına geldi.
Harran Suriye sınırımızın uç noktalarından biri sınıra 12 km dediler halkı araplardan oluşmuş misafirperver bir ilçe. Ağırlanmaya karşılanmaya yedirmelerine içirmelerine haşa lafımız olamaz ama kültürü geleneği yaşatmak halkı bu yönde bilgilendirmek yöneticilerin işi.
Harran’da nüfusun artması için sebep yok denilecek kadar az. Bölgede doğumlar ile artan bir nüfus olmalı bir de yeni yeni başlanan tarım bu da nüfusun artmasına bir sebep değil. Ama ülkemizin değişmez modası, hepimizin üstüne uyan yakıştığını zannettiğimiz bir imar plan kıyafeti var ya. O kıyafet bölgemize yerleşimimize bir hastalık getiriyor. Gelenekten, bölgesel değerlerden, geleneksel yapılaşmadan, kültürden, yıllarca birikmiş örf adetimizden zenginliğimizden kopma hastalığı. Harran’a da bu hastalık bulaşmış yeni plan yapılmış içim acıyarak baktım daha doğrusu bakmadım. Biz de olan evler buraya da yapılmış. Ha Soma, Saruhanlı, Ahmetli ha Harran.
Halbuki Harran kümbetli evlerin benzeri hatta kopyası İtalya’da Turulli kasabasında var. İnsanlar dünyanın her yerinden bunları görmek için Turulli’ye geliyor. Geçimleri turizm. Biz en batıdan en güneye gittik, zamanda yolculuk yaptık, Göbeklitepe’de 12500 yıl önce ki eşsiz medeniyet kalıntılarından bulgularından sonra, insanlığın dünya tarihini değiştirdiği medeniyetler ülkesinde eşi benzeri olmayan kümbetli evleri, evi göremeden, içine giremeden, anlattıklarını zaten dönerken unuttuğumuz bir Harran gezisi’nden; tam medeniyetin eşiğinden atlayacağımız yerde ayağımız havada, gözlerimiz şaşkınlıktan açık, kulaklarımız çınlar vaziyette, hayretler içerisinde Harran’ın har sıcağında kala kaldık.
Otobüse bindiğimde yemekteyken; tekstil ürünü bez torba içerisinde verdikleri, renkli fotoğrafları, süslü lafları bol, ama gözümle gördüklerimin müteessirliğinde umutsuz dalgınlığımla Bir varmış bir
yokmuş diye başlayan masal kitaplarını tekstil yapımı torbasıyla oracığa bıraktım.
Boğaz’ın karadeniz’e yakın uç köylerinden biri Anadolu Kavağı . Kendi halinde olan bu köy hem nüfusu, hem yerleşim alanı açısından, sakin, yalıları az olsa da seçkin boğaz evlerinin bulunduğu boğazın en güzel köylerinden biridir. Eskileri balıkçılıkla geçinirdi. Karadeniz’den Lüfer, Palamut akını olduğunda boğaz akıntısının az hissedildiği İstanbul Boğazı’nın ağzında balık oyalanır daha sonra akıntı ile iç kesimlere gider marmaraya hatta Çanakkale Boğazı’na kadar göçleri sürer boğazdan boğaza yol bulurlar en azından insan boğazından geçerlerdi.
Anadolu kavağının usta balıkçıları tekneleriyle kıyıdan biraz açığa çıkar olta veya ağ ile Palamut’tan Lüfer’den nasiplerine ne gelirse tutarlar aynı takımdan olan kıyıda tezgah açmış balıkçı arkadaşlarına tekneden tezgaha balıkları yerleştirirler. Daha çok Kavağın iç kesimlerinden, kıyıdan gelen köy halkı ilk mahsul olan taze palamutlardan satın alırlardı.
Balık akını bol olduğu için balığa doyan halk balık almayı gün aşırıya hatta haftada bire çıkardığında balıkçılar tezgahta kalan balığı Anadolu Kavağı’nın içlerine vatandaşın ayağına taşırlardı.

Üç tekerlekli üzerinde muşamba serili arabanın tablasına, kıta çavuşunun komutuyla tadada çıkacak askerler gibi dizilmiş palamutlar; nefeslerini tutmuş! kuyruk yüzgeçlerini adeta selam vermek istercesine kaldırmış, dışa döndürülmüş vişne kırmızısı solungaçları gri siyah alacalı boyuna renk verirken tezgahta açmış açelya çiçeği gibi manzara sergilerler. Balık tezgahı haline getirilmiş arabanın alt tarafında raf şeklinde olan yerde paketleme kağıdı, su leğeni, arabanın yan tarafına asılmış kova ıvır zıvırlar bulunur, balıkların bulunduğu üst tezgahın bir köşesi balığı temizlemek ve dilimlemek için ayrılmış olan satıcı ayrı, arabayı ittiği gibi satış naraları atan balıkları ikide bir can suyu verir gibi ıslatan ayrıdır. Kavak halkının bazıları Palamut kağıda sarılmasın diye kapıdan bakır tepsi veya tencere uzatırlardı.
Anadolu Kavağı iç kesimlerinin yolları düz olsa da hizaya getirilmiş bir tabur balık dolu arabayı itmek için güç gerekir. Balıkçılar arabadan yapma tezgahı boşaltıp nafakayı temin etmek için Kavağın derinlemesine iç kesimlerine kadar girerlerdi.
Bazen çocukların takıldığı balıkçılara, yaşlı teyzelerin pencereden “Oğlum balık kaç kuruş?” diye seslendiği, kahvedekilerin “Ooo balık kavağa çıkmış.” muhabbetleri balıkçıların moralini bozsa da “Haftaya lüfer getireceğiz.” deyip tezgahı zengin gösterme edası ile karşılık verirlerdi.
Balığın kavağa çıkması ucuzlamasının işaretidir.
Kazmaktan yapmaya başımızı yukarı kaldırıp bakmaya zaman yok. Habire debire her yer kazılıyor. İndikçe derine iniliyor hem tarih hem kültür hem inanç hem yaşayış yönüyle şöyle bir başımızı kaldırdığımızda meğer üstte anlatılanlar bitmeden, altta değişmiş.
İnsanlık her kazma, çekiç, fırça, darbeleri ile evrim geçiriyor. Paleolitik Mezolitik Neolitik yani sonuna litik koyduğunuz her devir yaşanıyor burada. 5000 yıl mezopotamya’ya inad 12500 yıl. İnsan yaşamış. Yuh deyince paleontologlar insan ama bizim gibi değiller deyip hayretlerde indirim yapıyorlar.
Bu defa insan gibiler merak konusu oluyor. Urfa’ya peygamberler şehri deniyor ama koskoca dünyada yeryüzünde bilmem hangi alemde veya alemlerde insanlığın üst üste yaşadığı gibiymiş muhayyilesi uyandırırken kendinizi tarihçi zannediyor ve başlıyorsunuz yorum yapmaya… Hey gidi koca dünya bula bula neredeyse mavi göğü boyayacak kadar sarı topraklarda mı yaşattın bunca evrilmiş insanı. Medeniyetleri toprağa gömülmüş, şimdi çok bilmişleri vay anasını dedirterek hayrette bırakıyorlar.
Merak insanlığın en mütecessis hissi. Bu mu insanı yaşatıyor acabalar peşpeşe gelince bir kazma daha vuralım deyip dünyaya tutunmak mı mütecessis fikir veya 100 yıl sonra ne olacak demek mi muhayyel akıl.
Kimi insanlığın yedek parçasını üretme gayretinde kimi hakka tevekkel edip allahın işine karışılmaz günahsızlığına sarılmada kimi tüm engelleri aşıp inançların arasından sıyrılıp ben benim gerisini ilerisini bilmem toprağa karışıp nereye gittiğimin önemi yok sevaplarının savurganlığını yapma günahında. Günahsızlar kader avutmacasındayken merakı ile günahın eşiğinde bir ayağı.
Bunca çelişkiler yumağına dolanmış çabalarken inançlarımızı geri kazanmanın tövbeleri fayda etmezken, Urfa peygamberler şehri’nde çeşitli inançların yoğrulduğu ama yaratanın tek olduğu neticesinde birleşildiği noktadaydık. Hatta; belki, acaba demeden, başa dönmeden, Göbeklitepe’den aşağıya inmeden, tam da bulunduğumuz yerde dünyanın merkezindeydik.
Urfa sıcağında; çilelere, dertlere, devrana, zamana, dünyaya inad taşların dikine dikine konduğu gölgeliğin altında ucsuz bucaksız sapsarılığın rengarenginde düşündüm durdum. Dönüp dönüp dikine konmuş taşlara baktım da baktım. Sonsuzluğun başlangıcı burası mı diye. O kadar ne geriye ne ileriye gidecek değilim ama meğer herkes otobüslere gitmiş en son gidecek ben kalmışım.
Efendimin desturu,
Pirimin niyazı,
Resulünün rızası ile geldim huzuruna.
El bağladım,
Dil bağladım,
Bel bağladım razı oldum rızana.
Nice bekleşir canlar gördüm kapının önünde fakire “sen, sen gel” dediler.
Fakir “önümde insanlar var önce onlar” dedim, “onlar ölü “ dediler.
Geçerken öne
Dokundum her birine,
Geldim rıza kapısının önüne
Baktım ardıma dokunduklarımın bir bir hepsi gelmiş dibime
Kapıdakiler
“Onlar yanında olmasaydı almazdık seni içeri” dediler.
Fakirde “onlar yanıma gelmeseydi ben de girmezdim içeri” dedim
Beklerdim, beklerdim ta ki “son kalan da can bulsun” derdim.
12.08.2011
Sekizinci kat: Uzun geniş ve oturma alanı olan mutfak cephe camekanı, İbrahim Çelebi Camisi ve bahçesine bakıyor. Cami bahçesinde çok eski büyük uzun servi ağaçları, koruluğu andıran aynı boyda çamlar, aralarında, bunlarla yarışırcasına adeta gayretli, ömrü en uzun olan bir tek Çınar minareyi geçme çabasında.
Anam Çınar’ı takip eder bilemediği yaşını, mevsimlerin rüzgarlarını, yağmurlarını, güneşsiz havaları, kavurucu sıcak yaz günleri ile kışın ayazlarını yaşayan hayatını çınara benzetir olmalıydı. Sonbaharın kışa yaklaştığı günlerinde yapraksız kaldığı zamanlar “Çınar yapraklarını dökmeye başladı” derdi.
İlkbaharın başlangıcında Çınar baharın geldiğini belli ederken, kuru gibi gözüken dallarına yapıştırılmış yavru aslan pençesini andıran yapraklar küçük seyrek yeşermeye başlayınca “Eee bahar geldi bak senin Çınar yeşermeye başladı anacım” derdim.
Yapraklar çoğaldığında mutfağının camekanına çarpacak şekilde dalış yapan kırlangıçların uçuşları, kumruların gugukları kulaklarımıza hoş gelirken, komşunun beyaz güvercinlerinin havada takla atışları, kargaların minarenin alemine konup ötüşleri bile bahar sevinciyle hiç de bed gelmiyordu.
Bu sene çınar yapraklarını dökmeye yakın, kırlangıçlar erken göçtü, kargalar sustu, güneş bulutlar arasında görünüp görünüp kayboldu. Sonbahar bu yıl bize gelmişti: Ailemizin 100 yılını deviren çınarı Hak’ka teslim olmuştu. camekanının önünde uçuşan beyaz güvercinler gibi akça pakça bembeyaz çehresiyle gönül kuşu uçmuştu.
Mutfak camekanını kapattık, yatak odasının kapısını da, en son taziye için gelenin ardından daire kapısını da kapatacağız. Ama kalbimizde ki yerinin kapısı hep açık kalacak. Tüm anılarımızı onunla birlikte yaşayacağız, her anını, hatırasını birlikte yad edeceğiz. Her anışımızda gözlerimiz buğulanacak, yaşla dolacak, onu anlatırken yanağımızın birinden silmek istemeyeceğimiz ince ufak bir damla akacak.
Anneciğim: Burada yapraklar döküldü ama senin, hiç, belki inşallah demediğim, Cennet’inde heryer yeşildir. Ne yaprak dökümü sonbaharların, ne dünya kaygıların, bizi düşünme endişelerin, merak edişlerin kalmamıştır ama Cennet’inde bize de yanında yer ayırmak için dualarını hala duyar gibiyim.