İçeriğe geç

HAFTASONU, TURGUTLU

Günlerden 10 Kasım Pazar. Bülent Koşmaz Parkı’nda saat 8.30’da toplanmaya başladık. Genç yaşlı birer ikişer gelmeye başladılar ben geldiğimde iki kişi vardı ben üçüncüydüm. Beni görüp dönmek isteyenler olabilir diye erken gelmiştim. Bu tür hafsasonu turlarına katılan bisikletçiler hem tur ekip, hem de takım arkadaşıydılar, uyum içerisinde turu tamamlarlarken benim için ayak bağı olurum diye düşünenler olursa yol yakınken dönmelerine vakit tanıdım. Çünkü dernek başkanı Yüksel Gemici’ye “Yükselcim 50 km’ye kadar yalnız başıma gittim ama bu tur bundan uzun bir de ekibe uyum sağlamayabilirim” dediğimde. “Turdayken ne zaman dersen baktın yoruldun beraber döneriz” dedi. Bu güvence ile sabah geldim. Programdaki önemli hususlardan biri; 10 kasım dolayısıyle Atatürk’ümüzün ölüm yıldönümü anma törenine katılıp yola çıkacaktık.

20 civarında bisikletli ile Cumhuriyet Meydanı’nda yerimizi aldık düzenli bir şekilde bisikletlerimizin başında saygı duruşunda bulunduk. Törene katılan bizim belediye arkadaşlarıma törenden önce hemen önümüzde duruyortlardı zaten merhaba demek istedim fıstık yeşili rüzgarlığım bisiklet ayakkabılarımla görenler önce bi şaşırdılar sonra hak verdiler bu yine bisiklet ile spora çıkmış dediler. 

Törende çok duygulandım. Yazımın içerisinde anlatacağım. Yüksel Başkan önde ben yakınında meydandan çıktık istasyonu geçtikten sonra meydandan çıkarken iki arkadaşımızın lastiği patlamış onu tamir ediyorlar diye haber geldi. Çok yavaş giderek onları bekleyelim dedi başkan.

Güzergahımız ova yollarından köylerden geçerek ana yola hiç çıkmadan Turgutlu’ya ulaşmaktı. çevre yolu alt geçidinden geçerken arkada tamir için kalan ekip yetişti normal seyrimizde devam ederken Yeniharmandalı’nın içinden Hacıhaliller’e geldik çay molası verdiğimiz kahvenin bahçesi büyüktü bisikletlerimizi meydana koyarken masaları birleştirip oturduk selamlaşmadan sonra çay su bazılarımız kahvaltılık ile molayı bitirdik hareket komutu şöyleydi “Herkes tekerlerini kontrol etsin.” patlaksa yola çıkmadan tamir edelim uyarısıydı bu. 

Hacıhaliller’den çıktık düzensiz bir şekilde köy yolunda gidiyoruz. Araç olmadığından yolu kaplamıştık. Zaman zaman araç uzaktan gözüktüğünde “Araç” diye bağıran öndeki arkadaşın nidasını aralardaki diğerlerine iletmek için “Araç” sesini taşıyorlardı. Kim ortada kim arkada bilemediğinden uyarmak da önemli olduğundan araç diye bağıranlar çoğunluktaydı. Araç yaklaşırken hepimiz tek sıra oluyorduk. Bu dayanışma örneğinin ikinciydi ilki lastik tamiriydi. 

Bir daha mola vermedik. Mevsimin özelliğinden mısır pamuk bitmiş tarlalar sürülmüş koca koca toprak topaçlarda pulluğun izleri görülüyor yol kenarındaki bodur ağaç ve yeşilliklerden başka pek yeşil gözükmüyordu. Arada bir çiftliklerin bağlı köpekleri vazifeleri gereği bize havlıyorlar zincirlerini koparacak şekilde gösteri yapıyorlardı. Ova yolu olduğundan bozuk asfaltta daha çok önüme bakıyordum. Yer yer oyuklar yamalar, kazılmış bozukluklara takılıp lastik patlatmayalım diye. Düzlük ve yol güzelleştiğinde başımı kaldırıp uzaklara bakıyordum. İkişerli üçerli yan yana gidişlerde muhabbet öyle koyuyduki ama hep bisiklet ve tur üzerineydi. Arada bir beni göz ucuyla süzen yeni tanıştıklarımda vardı. “Bi sıkıntı yok değil mi abi” diyenlere “Şimdilik iyi gidiyor.” diyerek cevap veriyordum. Sohbete dalıp biraz orta ve gerilerde kaldığımda Yüksel, meraklanmasın diye önde onun yanına gidiyor ben burdayım deyip onu rahatlatıyordum.

Turgutlu’nun minareleri gözükmüştü. orta parkta toplanacak oradan yemek için serbest zaman tanıyıp dağılacaktık. Turgutlu’dan genç bir bisikletli Yusuf bizi orta parkta buldu. Turgutlu’da böyle bir etkinlik yapılmadığından zaman zaman Manisa’ya geliyor böyle bizim Manisa’lı bisikletliler Turgutlu’ya geldiğinde buluşuyorlarmış. Köfteciye oradan Turgutlu’nun meşhur şambalicisine götürdü bizleri. Tatlıyı yiyen şambalinin damağımıza yapıştığı gibi pedallara yapıştı. Dönüş rotası farklı yol olacak Hamzabeyli Köyü’nde mola verecektik.

23 kişilk grubumuzda yedi sekiz 15-17 yaşları arasında lisanslı bisikletçi gençler vardı. Birkaçının haricinde bisikletleri yol bisikleti yani bizim gençliğimizde kurs, yarış bisikleti dediğimiz bisiklet modeliydi tekerleri ince ve yoldan dolayı rahatsız olsalar dahi kanları kaynıyor daha hızlı gitmek isteyerek ağır tempodan rahatsız oluyorlardı. “Arada bir kopun dönün dedim.” Yüksel abi izin vermez diyorlardı. Sonunda Başkan Yüksel “Gözden kaybolmayacak şekilde gidin gelin” deyince fişek gibi fırladılar gruptan.

Yolda Atatürk’ümüzden bahsederek yine andık. Geleceğimizi Gençlere emanet etmesinden; “Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.” sözü üzerine Yüksel Gemici’ye teşekkür ettim. “Bugün pazar bu çocuklar ya sinemaya, ya sokağa, ya parka, çıkacaklardı veya bilmediğimiz başka taraflara gideceklerdi.” dedim. Arkadaşlık kurmuşlar siz büyüklerin kontrolünde, disiplininde, bir uğraş içerisinde, yarın yarışmalara katılırlar, başka şehirlere giderler, yeni arkadaşlıklar kurarlar, sosyal hayata, dostluğa alışırlar. diye söyleşirken Yüksel’in lastiği patladı. Ön tarafa haber uçuruldu yavaşça devam edin diyerek. Birkaçı tamire yardımcı oldular kısa zamanda bitti. Dayanışma takım ekip arkadaşını yolda bırakmama. Bir de “Abi bir sıkıntı yok değil mi? Mola verebiliriz, dinlenelim isterseniz.” deyip beni kollamaları tura yeni katılmış ve yaşça büyük birini düşünmeleri. Takım ruhu bu işte.

Hamzabeyli’de moladan sonra yol bana uzadı, tempoyu da yükseltmiştik ama durun dinlenelim demedim. Yüksel’in sık sık arkasına bakmasına rağmen. İlker Uzelli sağolsun evi de bizim taraftaymış evimin önüne kadar eşlik etti. 

Bilmiyorum, bir daha katılırmıyım veya onlar çağırırlar mı? Katılmak için biraz profesyonel biraz da antrenmanlı olmak gerekiyor. Yaş yetmiş iş varmış dediklerine bakılırsa kanım da kaynamıyor değil hani.

GEDİZ’DEKİ BAĞIMIZ

Dedem bu tarlayı Kocakumlar Tımarı’nda almasının başlıca sebeplerinden biri, bu bölgede o zamanlar Gediz Kıyısı mesire, piknik alanıymış. Geçmişte ürün pek para etmediği için gelirden ziyade sehralık amacıyla almış dedem burayı. Tarladan bağ olması rahmetli Babamın Anamın gayreti, tek başlarına çalışmaları sayesinde oldu. Manisa’daki evimize uzaklığı, tam on kilometre.

Delice asma fidanlaı diklip aşılanacak duruma geldiğimde Babam aşıları yapar Annem köstebek denilen aşıları korumak için toprağı iki eli arasında ovalayarak aşının üzerine serper ve aşı çubuğu örtülünceye kadar toprak, piramit şeklinde minyatür tümülüs görünümünde kümbetler oluştururdu. Aşılar asma olup da üzüm vermeye başladığında yakın bağımızdan buraya, uzak bağımıza taşınıp yerleşmek vacip olmuştu. Sadece üzüm zamanı kalacak kadar ahşaptan sonra uzun kalabilmek için tuğladan teraslı bir dam yaptırdı Babam. 

Gediz kıyısına kuş avlamaya gider abilerim de balık tutarlardı. Akşamdan atılan oltalar sabah toplanır Gediz’in balıkları olan Sazan Kefal yakalarlardı. Annem Gediz’e girmememiz için kırk kere tembihlerdi. Tehlikeliydi, hem yüzme bilmeyenler hem Gediz’in dibindeki Söğüt köklerinin girdaplar oluşturması ve hızlı akmasından dolayı tehlikeliydi. Gediz’e en fazla dizlerimize kadar girerdik o da takılan oltaları kurtarmak için.

Sarı, çamur renkli akmasına rağmen bir metre derinliğe kadar şeffaf ve temiz görünümü vardı. Bu derinliğe kadar testiler doldurulur suyu içilirdi. Bağlar, domates, pamuk tarlaları, sebze bahçeleri, meyva ağaçları Gediz kenarına konuşlandırılan motopomplar vasıtasıyla çekilen Gediz suyundan sulanırdı. Karık araları denilen bağ ve pamuk çızıları sebze fidanları arasındaki dar su kanallarında Gediz’in suyu berrak bir şekilde akardı.

Manisa’nın yaz sıcağı, Gediz’in verimli toprakları, sulandıkça artan bereketi lezzeti ile sofralarımız tatlanır, üzümlerimiz Tariş’e yollanır, pamuklarımız çırçırlanırdı. Hiçbir pamuğun beyaz rengi ve lif uzunluğu Gediz Ovası’nda yetiştirilen pamuk gibi değildir.

Gediz’in kıyısındaki karşılıklı söğüt ağaçlarının gölgeleri hızlı akan Gediz’e yansıdığında haşmeti bir o kadar daha büyürdü gözümüzde. 

İlk çağlardan, beşbin, yıl öncelerine kadar uzanan tarihler boyunca Hermos (Gediz) Grabeni’nin bu bereketli toprakları, çeşitli insan topluluklarının, kavimlerin, Aiolis Antik Kentleri’nin, medeniyetlerin yaşamları bu grabende Hermos ovasında yıllarca süregelmiştir.

Sadece ekip biçen topluluklar olarak değil, Yörük dediğimiz göçebe köylüler kış geldiğinde Gediz Ovası’na, yazın da Murat Dağı’nın tepelerine yaylalara göçerler. (Bu Yörük Göçü bir gelenektir. Yıllarca sürmektedir, araştırılıp belgesel yapılacak zenginlik taşımaktadır.)

Medeniyetler Gediz boyunca yerleşir derken medeniyetsizler de zamanımızda yerleştiler. Kütahya, Uşak, Manisa yetmezmiş gibi İzmir Kemalpaşa arkadan dolanarak, ayrıca çok uzaklardan dereciklerinden çaylarından pissularını kimyasallarını, kimi sanayi atığını, kimi boyamada basma yağı, ıslatıcılar, Noniyonik, Anyonik kimyasalların bin çeşidi. Bunlar kumaş, battaniye, basma, tekstilde dericilerin krom tuzları, formaldehit daha farklı kimyasalların, büyük ve küçük sanayilerin alanlarının, ruhsatsız denetimsiz fabrikaların, köylerin, kentlerin akla fikre gelmeyenlerin hepsi boca Gediz’e. Yazın kurak günlerinde Gediz’in suyu akmaz akan bu kimyasallardır Gediz boyunda yetişen ürünler yazın yetişir, sulanır toplanır, yenir tüketilir, hastalıklar davet edilir.

Yazın çok insan bağda bahçede, denizde, yaylada, tatildedir. Yazın yenilen hurmalar! Kışın tırmalamaya başlar. Doktorlar tatilden dönmüş, hemşirelerin izinleri bitmiş, hastalıklarda oluşmaya başlamıştır. Hastaneler dolar taşar. Sıra kuyruk gişeleri 15 tane, hepsinin ekranında 300 500 sıra numarası yazar. Bazı hastalıklar makine, röntgen, MR vs. gerektirir randevuları aylar sonrasına verilir. Torpiller tanıdıklar devreye girer. 

Tedaviler muayeneden sonra bitmez tahliller istenir onda da kuyruk ne koridor yeter ne salonlar. Bir hastalıktan yakınırken kardeşleri, yandaşları, duyanlar da gelmiştir. Tahlillerden sonra ona ilaç, buna çare aranırken, küttt. Zavallının hiçbir şeyi yoktu daha dün beraberdik. Allah rahmet eylesin.

Oğlum şu domatesten bir kilo, patlıcandan da, erik kaça, şeftaliler tatlı mı, sivri biber acı mı? Bunları çarşı pazar sorarken hastalıklar da sıraya girer. Beni çağırıyor, yok hayır beni çağırıyor, diye. 

Gediz’den akan kara sular kara tasalara sebep olur. Kara kara düşünür, karalar bağlarız. 

Ama şu Gediz’in suyunu temiz akıtalım diye uğraşmayız şu karalar bağladığımız, sağlığımızın bozulduğu, hakka rahmete kavuştuğumuz ibretlik hallerimizi, çoluk çocuğumuzun baş ucunda hastane köşelerinde beklediğimizi, ameliyathane kapılarındaki endişelerimizi, avuç dolu ilaçları bir dikişte içmemizi, bugün iyileşsekte Azrail’in yanımızdan gitmediğini hiç görmeyiz.

Tüm bunları görmeyiz görmememizlikten gelir. Sağlığımıza otlarla çare arar, spor yapmaya çalışırız. Aptallıklarımızı kabul etmez, belgeseller çeker, yazılar yazar, haberler yaparız. Gediz’in kara sularına, kokusuna, çevre kirliliğine, ölü balıklarına, kimyasalların ürettiği böceklere, kurtlara, bakar ama görmezken, meyveye, sebzeye, yiyeceklerimizdeki hastalıklara kimyasal ilaçlar ile çözüm ararken yanlışa yanlışlar ekleriz.

Hastalıklı toplum olmamız bunlara bağlıdır. Bu kirli Gediz suları dereleri yeraltı sularına karışır. Kirli hava solur, kirli çevrede yaşarız. Kanserler, damar hastalıkları, sünnet gibi bypass olmalarımız bundandır. Böbrek yetmez, idrar tutmaz, akıl ermez, hastayken hasta olmalarımız bunlardandır.

A’raf Sûresi’nde: ﴾179﴿ Ayetinde. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır…

…Kezâ insanlığın var oluşundan âkıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi: Allah insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar.

İşte Kur’an, işte iz’an, işte iman, işte insan.

BİSİKLETLİ GECELER HARMANDALI’YA GİTMECELER

Bisiklet deyip geçmeyin. Bisiklet deyip dudak bükmeyin. Bisiklet aman yorgunluk demeyin. 

Etmeyin eylemeyin desemde sevmek benimsemek üzerinde gezip tozmak günlük işlerinizi onunla halletmek her noktanın yanına yanıbaşına kadar ulaşıp gitmeyi yaşamak gerek.

Ağaca yasla, direğe bağla, kaldırıma pedalı daya, üç adım sonra markete gir, nüfus kayıt örneği al, belediyeye dilekçe ver, okula sınıf öğretmenine öğrencini sor. Kafe de yanına, lokanta da karşına, dağda manzaraya, köyde eve. Yolda üstünde yoruldun yanında elinde seninle her yerde. Dost. Dosttan da öte. Her yerde her zaman böyle.

Yalnızlık da hür, grupta neşe pür, iki arkadaş sohbet muhabbet, uzaktan selam, yakından kelam, siz nerde o da orda vesselam, sür de sür.

Yolda kalmışa yardım, hayvanlara yakın, tanımadıklarına dokun, tanıdıklarına özenti, aklın gezenti, hem havadar, hep esinti.

Bizim kulüp, Cuma Akşamı Yeniharmandalı’ya gidelim diye program yapmışlar. Feysten paylaşmışlar. Gidiyorum. Gitmiyorum. Belki. Gidiyorumu işaretledim. Sabahtan heyecan bastı. Akşamı iple çekiyorum ama gitmesem mi de diyorum. Öyle ya gece karanlık, zindan ova, ay yok, bisiklet lambası far değil ki, kendini belli etmek için bir hüzme ışık. Aklım karışık. 

Sınava hazırlanan öğrenci kalem, silgi, kimlik gibi; su, az para. Yedek lastik, yapıştırıcı, zımpara, pompa var ya. Lambalar tamam, kask olmazsa olmazım. Toplanma yeri Bülent Koşmaz Parkı, gelmiş gençler, çocuklar, benim yaşa yakın birkaç kişi de var.

20.00’deydi hareket, 5 dakika daha bekledik Kulüp Başkanı Yüksel Gemici biz Azmi abiyle önde gideceğiz, gruptan kopmayın, yola yayılmayın, araçlara dikkat edin. Talimatının ardından “Vira Bismillah.”

Araç farları, sokak lambaları, gruba yol veren araçlar, selam veren bağıran insanlar, muhtelif yaşta bir avuç bisikletli küçük bir grup ama etkili. 

Şehir dışına çıktık, ova yolu zindan. Arka kırmızı ışıklar ateş böceği misali, öndeki lamba toplu olunca aydınlatmada iyi bir hayli. Şamata patırdı çocuklarda, arkadaş hepsi, biri söylüyor, gülüyor öbürü. Önde Yüksel ile sohbet dağ yollarından bahsediyor “O güzellik manzara, yemyeşil her taraf, bi göreceksin var ya.” Ben ” Yokuş beni sevmiyor. “Kasıyor, yırtıyor, bu genç işi diyor, bana gelmez.” Derken gülüyoruz. Sıra bozuldu talimat kayboldu, serbest basış, alesta pedal. Karıştı ateş böcekleri, bir ileri bir geri.

Ortada ve temkinli gidiyorum. Teker deyse birine, uzanacağım boydan boya yere, bisiklet üstüme. Amca ne işin var gece vakti, baba olsana biraz dikkatli.

Şaka bir yana saygılılar yeni takım arkadaşlarına. Yol düzgün, ova karanlık, zindan, şamataya havlayan köpekler, bir avuç bisikletli, ayaklar seçiliyor bir aşağı bir yukarı. Pedal ışıkları parlıyor bazıları. Karanlık, mahşerin atlıları, bin atlı akıncılar misali dörtnala, atılıyoruz sonsuza her pedalla, gözükmüyor önümüz gidiyor gibiyiz meçhûle. Ateş böcekleri şimdi daha canlı, pedala verilen güçle. Harmandalı’nın ışıkları gözüktü uzaktan, az daha gidince kurtulacağız zindandan.

Saat 21.00 uyku zamanı köyde, teker sesi duyuluyor pedalları bıraktık zincir sesi çır çır. Gece kuşlarına karışıyor Harmandalı’daki sessizlik.

Işığı bol olan kahvenin önündeki bahçeye yerleştik. Bisikletler yanıbaşımızda bahçede dağınık, kimi ayakta kimi sandalyelerde karma karışık. Selam verdik. 

“Selam verdim rüşvet degüldür diye almadılar, hüküm gösterdüm, faidesüzdür deyü mültefit olmadılar. Egerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar, amma hâl diliyle bütün suâlüme cevap verdiler.” Diye devam eder. Kanuni zamanında Fuzuli’ye maaş bağlanacakken başından geçeni manzum ve mutazammım bir şekilde anlatmış. 

Selam verdik oturan köylülere, Aleyküm selam dedi her biri her birimize. Çay sohbet derken gece serinliği sıcak bedenlerimize işleyince 15 dakika sonra kalkıyoruz, hareket dönüşe, pedallar yol verecek tekere her dönüşte.

Dönüşümüz kanal boyundaydı. Ne kanal gözüküyordu ne de boynu. Az gittik uz gittik çevre yolu altındaki menfezden geçtik garaj kavşağına geldik. “Buradan sonra serbest herkes evinin yoluna dönebilir.” Dedi başkan.

Bizim evimiz komşu sayılır Sultan Önünden İzmir Caddesinden. Rampa diye zik zak çizdi Yüksel Başkan bana kıyak. “Düz yol olursa haber ver yine gelirim zevkliydi çünkü sevinirim.”

Bisiklet; bir bilseniz, bir binseniz var ya, çocuk gibi oluyor insan ya.

SONBAHAR

Sokaklar boşalmış eylül esintilerinin yerdeki yaprağı kaldıracak kadar takati olmasa da süründürüyordu. Yaprakların üçü beşi bir kuytuda dertleşir gibi toplaşıp bir sağa bir sola yalpalayarak kuytu köşeden çıkmaya çalışıyorlardı. Boyu uzamış gölgeler ile sokaklar serinlemişti. Güneş gören yerleri boylu boyunca uzanmış köpekler almış, güneşin olduğu yerlerde dağınık bir şekilde yer tutmuşlarken sessizlik, uyandırmamak için daha bi duyulur olmuştu. 

Zincir sesinin çırçırladığı bir bisikletli yanımdan geçerken selam verdi. Biraz yüksek sesle karşılığını verirken gayri ihtiyari elimi kaldırmıştım. Bir müddet öyle kaldım, bu arada duraklamıştım.

Çocukluğumdaki bisikletimi hatırlatmıştı. Selam veren bisikletlinin bisikleti de koyu yeşil zincirinin koruması vardı. Bir anda aklımdan geçen çocukluğumdu beni duraklatan. Eski sonbaharlarımdı aklımı dalga dalga dalgalandıran. Her iniş çıkışta bir anı aklıma geldi sonunu getiremediğim hatıralarımın.

Sonunu getirmek arzusu ile kafamı zonklarcasına meşgul ederken sahile inmiştim. Denizden gelen rüzgar kendime getirdi yakalarıma rüzgardan önce ben sarıldım üstümü başımı toplarken gardımı almıştım. 

Biraz oturayım dediğim kahvenin boş sandalyelerin nizamlı intizamlı dizilişleri sabahtan beri gelen gidenin olmadığının sandalyece anlatımıydı. Üç ayrı masada üç ayrı kişi oturuyordu dördüncü masa ve kişi ben olmuştum. 

—Selamün Aleyküm.

—Aleykümselam.

Denizin dalga sesine karışan bir selamdı. Kişilerden biri başını kaldırıp bakmıştı bir diğeri denize dalmış diğeri selamdan sonra boş kalan dudaklarına sigarasını yapıştırmıştı. Bugün de elim hep havaya kalkıyordu. Sessizlikten olsa gerek. Sanki sessizliği pekiştirmek için duyurmak için güçlendirmek için kaldırıyordum elimi.

Havadaki elimi gören kahveci “Ne getireyim abime” dedi. “Kahve, sade olsun.” Bir yerde duymuştum kahveye şeker atmak kahveyi boğar diye. Boğar mı, bozar mı orasını anlamamıştım. Ama ikisi de geçerliydi. Yanık olmayan az kavrulmuş ekşimsi tadı kaybolmayacak şekilde pişirilmiş kahveye şeker atmak, sindirmezdi kahveyi. Suyla beraber getirdiği sapsız fincanı yanımda doldurdu dumanı tütemeden, rüzgar mı esinti mi sonbaharın adeti mi kokusunu dağıttı. Burnumun yanından geçmiş olmalıki gurbet koktu memleketim, karaköy, aklıma geldi.

Muharrem’in kahvesi. 

Karmaşık duygular, hasret, gurbet, özlem hepsi  bir sarmaş dolaş olmuş boynuma sarılmıştı. 

Denizmiş, rüzgarmış, ürperti, dar sokaklar, yatan köpekler, sonbahar, düşen yapraklar. Aklımda açılan kapılar, uzayan gölgeler gibi karanlığa uzanan, sonu hatıra gelmeyen hatıralar. 

Bisikletim yine aklıma geldi; çocukluktan çıkıyordum gençliğe adımlarım sıklaşıyordu, liseye yeni başlıyor yaz aşklarının sonbaharla bitişi. Yeni ufuklara, dostluklara yelken açışımın gençlik rüzgarları da böyleydi. 

Sonbaharlar hep ayrılık demek, yapraklar gibi düşüyor insan hayatları bir bir. 

Hem de hüzün. 

Yağmur mevsimi yaklaşıyor, hayat sırılsıklam.

GELDİ GELECEK, HABER MIK.

Boyundan omuza geçirilmiş deriden yapılma askılık, askılığın taşıdığı kalınca mukavva, içerisinde gazete tomarı. 

—Yazıyorrrr yazıyorrr.

—Yeni havadisleri yazıyorrr.

Akşam, Tercüman, Hürriyet, Cumhuriyet, Milliyet… gibi gazeteler tomarın içerisinde hangi gazete isteniyor ise tomardan şaşırmadan çekiliyor ters yöne boyundan asılmış çantaya paralar konuluyordu.

İzmir’de gazete basılmazdan önce gazetelerin birçoğu İstanbul’da Cağaloğlu’nda basılır gece basımı biten gazeteler kamyonlara yüklenir sabahın erken saatlerinde Manisa’ya İzmir’e gelirdi. Olan biten, İstanbul haberleri idi. Başkent haberleri de bu gazetelerde yer alırdı.

Gazete dağıtım (GAMEDA) kamyonu yolda bastırır; mola vermez hatta İstanbul akademi dönüşü gece yarısı bizim otobüsümüzü tek şeritli yolda silme geçer, Susurluk virajlarını iki teker havada döner ve rampalarını keçi gibi tırmanır, gazeteleri sabah ezanından önce gün ağarmadan yerlerine yetiştirirdi. Gazete bayileri bağlı gazeteleri çözer tezgâha istifler seyyar satıcılar bayilerden alır sokaklara dökülürlerdi. 

— Yazıyorrrr…

Dün olmuş olaylar bugün okunurdu.

Teknoloji gelişti sızma haberler anında yayınlanmaya başladı  basılamayan internetten, dedikodular feysten tivitten, ancak bir haber var, Mık. Yerel yöneticilerden, tahsis yapacak yöneticilere kadar mık. Soruyorsunuz, gülücük atıyorlar. Meraklanıyorsunuz, öpücük veriyorlar. 

Hal böyle iken söylenti ağızdan kulağa duyulsa da sevinen çok kimse var. Sevinenleri görünce; Osmangazi Orhangazi köprüleriyle, İstanbul otobanlarına, Yeni İstanbul Havalimanına sevinenler gibiydiler. Köprüden geçtin mi? Geçmedim. Otobandan gittin mi? Gitmedim. Yeni Havaalanından uçtun mu? Hayatımda uçağa binmedim.

Peki bu geldi gelecek diye söylentisi olan, Ayet gibi bükülüp kıvırıp saklanan bu haberin gizliliğine akıl erdiremediğim gibi sevinenlere de hafsalam almıyor.

Evimize vükelâdan misafir olmak isterler. Ev baştan aşağı temizlenir yıllardır yapılmamış bir temizliktir bu. Yemekler yapılır bugüne kadar hiç yapılmamış yemek çeşitleri, konu komşudan tarif alınır. Tulumbacıdan değil baklavacıdan tatlı. Mısır çarşısından hediye getirilmiş komşudan bi pişirimlik kahve alınır. Cami kapısının önü gibi olan apartman daire  kapısının önü toparlanır. Daha önce bu evde her akşam mevlüt mü var diyen komşularımız bunlar tatile memlekete mi gitti havası gibi olur kapı önü. 

Oysa gelecek olanlar bizi bizden hatta anamızdan daha iyi bilecek kadar öğrenirler tanırlar bizi. Ama olsun, misafirperlik bizde adettendir.

Bunca vaveyla. Sosyal medyada, Manisa’nın sosyo-ekonomik çehresinin olumlu yönde değişeceği (!) bilgileri sıkça duyulur. 

Çok isterim.  Ancak Manisa hazır mı? Değil. (İmar planımız bile yok) Evimizi temizledik bayramlıklarımızı giydik ama sokağımız mahallemiz semtimiz, kafalarımız? Zenbille gelmiyorlar ki. Paraşütle de inmiyorlar.

Elektrikli kırmızı güzellik abidesi toplu ulaşım araçları trafiğe çıkınca Manisa çağdaşlığa giden yolda ilk adımını atıyor dedim. Öyle ya, karbon salınımı dünyada konuşuluyor mazotlu araçlarını ülkelerine sokmamak için çareler arayan dünya ülkelerinin yanında; elektrikli toplu ulaşım aracı,  bisiklet yolları, yeşil alanların artışı, bakımlı olması, yayaya öncelik, temizlik, (temiz tutmayı bilmesek de) katık atık bertaraf tesisi, atıksu arıtma tesisi, tıbbi atık tesisi, yedi yıldızlı otel konforunda Kent Hastanesi, pırıl pırıl Merkez Efendi Hastanesi, yanında Diş Hastanesi, üniversitesiyle, Celal Bayar Hastanesi., asbest içmesuyu borularının yenilenmesi, kavşaklar, boyalı yollar, ulaşım master planı, vatandaşın yanında belediye başkanı, esnafın içinde vali.

Ne kadar büyük güzellikler, yenilikler. Biz telefon görmedik, televizyon seyretmedik. Bilgisayarı bilmedik, kargadan başka kuş, tanımadık.

Manisa bunca güzelliğe kavuşmuş, tüm bunlar çağdaşlık değil de ne?

Hoppalaaaa…

Değişen yok.

Bu gizlenen saklanan neyse geldiğinde yine değişmeyeceksek, uçmadığımız havaalanına geçmediğimiz köprüye gitmediğimiz otobana sevindiğimiz gibi bu gelen misafire sevinmek niye?

YENİ SEZON

Yeni sezon, yeni bir dönem, bazılarına ilk dönemeçten sonra bir hayli uzun gözüken bir yol. 

Bugüne gelinceye kadar el bebek gül bebek geçen günlerden sonra sabah itinayla giyilen üniforma ile doğumdan sonraki bir başka dünyaya atılan ikinci adım. Belki hayatlarında atılacak bir çok adımdan çok daha önemli, çok daha kıymetli, mesuliyetli, kıymet-i harbiyesi olan ancak değerinin büyüklüğünün, bilinmeden farketmeden, atılan bir adım bu. Hazırlıklı olmadan yakalandığı, atılan bu küçücük adımı ile, ne kadar büyük bir atılış ve atılım ile başlangıcı olan bir dönemeci döndüğü gün bugündür. 

Anamızın babamızın elinden tutarak kah sekerek oynayarak, kah gülerek eğlenerek, kah ağlayarak üzülerek, atılan adımlar ile yaklaştığımız; evimizden apartmanımızdan hatta birçok binadan büyük bir yapının önünde toplaştığımız bir başlangıç. 

Elimizi bırakan annemiz bizi bir başka ele teslim ettiğinde güvenimizin sarsıldığı, bugüne kadar hiç bırakmadığımız elimizin bir başka el ile buluştuğu bir gün, bugün. Annemizin elinin sıcaklığını ilk tutuşta aradığımız ama zamanla yeni tuttuğumuz elinde bir zaman sonra ısındığını hissedeceğimiz o eli uzun seneler unutmayacağız. Yıllar sonra dahi o eli hatırladığımızda sıcaklığının hala avucumuzda olduğunu hissedeceğimiz, duyacağımız bir el olacaktır. 

Yeni bir dünyaya atılan ilk adım ve tutulan ilk yabancı bir el ile kocaman yapının merdivenlerinin ilk basamağındayken, aslında hayatımızda çıkacağımız merdivenlerin nasıl çıkılacağını öğreneceğimiz ilk basamaktır bu.

Usta Şair Merhum Ahmet Haşim, hem ilk basamak hem ömrümüz boyunca çıkılacak basamakları tarif ederken; basamakları çıkarak yükselirken ömrümüzün de sonuna yaklaştığımız merdivenden bahseder. 

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta.

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller.

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta.

İlk basamaktan itibaren merdivenleri hayatımız boyunca çıkma içgüdüsü, gayreti nasıl ki yaşama sevincimizin ve yükselme arzumuzun bir şevki olmuşsa, merdiven basamaklarını çıkarak bir sona yaklaştığımızın da sonucudur.

İlkokula yeni bir başlangıç olan bu ilk ve yeni okul sezonu: Sıcak yabancı ellerin unutulmayacağı, ilk basamaktan son basamağa çıkılan yolculukta zirveye, son basamağa ulaşma bilgisi, eğitimi edinecekleri, çok yüksek merdivenlerin olacağı ama yılmadan, usanmadan tırmanacakları, her basamakta ayak izlerinin olacağı, kolay çıkılan merdivenlerden çok çabuk inileceğini bilmeleri, hayatlarında başarıların, zorlukla çabayla dürüst çalışmak ile kazanılacağını öğrenmeleri temennisiyle, başarılar, yüksek ve geniş ufuklu zihin açıklığı dilerim.

ÇEŞMELER

Başucunda bekleyen dallarını koruma kollama edası ile eğmiş yılların dostu çınar, taşına oyulmuş kovuğunda ne kadar çok gizlense de, artık kaybolmuş tası, mekanizması bozuk, suyu tutmaktan acze düşmüş sonunda koparılmış kurnasıyla, duvarları çağımız hastalığı sprey boya ile yazı yazan kültür yoksullarının karalamaları ile boyanmış, yıllara direnmiş usta bir elin keskiye vurulan ahenkli sesiyle yontulmuş taşlar. 

Ne tası kalmış, ne suyu, matrakça yazılardan karalanmış duvarlarının oymaları, işlemeleri kapatılmış, yol üstüne yol yapa yapa çukurda kalmış yalağına taş toprak yetmezmiş gibi çöp de atılmış, hem de tıka basa.

Tüm bu işkenceler, kimsesiz kalmasından savunmasız olmasından. Aksa suyu içecek bulunacak, gelen geçen insanlar koruyacak. Kaderine terkedilmiş tarihin şahitleri bir bir kaybolurken köksüz, dipsiz, kimsesiz hayatlara yaşantılara yolculuğumuz buralardan başlıyor.

Sonunda; kaldırımdaysa, yol kenarındaysa veya bir duvara yaslanmışsa yıkılması için bahane hazır demektir. Suyunu akıtalım, tasını yerine koyalım, belli belirsiz karalanmış yazıları temizleyelim, onaralım, yine eskisi gibi akıtalım demenin, kime ne zararı var? 

Var elbette. Bi defa suyu analiz edilmeli, temiz bile olsa sık sık kontrol edip analize yollanmalı, tepesinde dikilinmese de bakarak olunmalı. Tasına, yapısına, taşına, duvarına, boyanmasın diye her yanına. Zor tabii ecdad binbir güçlükle tepelerden bulduğu kaynağı biraz daha eşeleyip suyunu bolca ettiği, tepelerden aşağıya kah dereden kah ormandan kah oradan ama kah buradan toprak künk borular döşeyerek suyunu getirdiği şarıl şarıl akarken hayvan haşat içsin diye yalak yaptığı yalaktan akan atıksuyu bir kanala bağlayıp dereye tahliye ettiği, yine de arkasına depo yaptığı hatta depo dahi yetmezse fazladan bolca suyunu bi alttaki sokağa bir başka köşe başına yeni bir çeşme yaptığı düşünülürse, damacana suya hop cepten hop sucuya para vermek çok daha kolay tabii. 

Böyle çok çeşmelerimiz vardı bu kadar tantanalı yapılamayan çeşmeler de dökümden yapılmış hazır çeşmelerden yine yayla kaynak suyu akıtılır 40-50 sene önceki Manisa’lı içerdi. 

Çok az sayıda kalmış olsa da; üç günde bir damacana su parasını öderken bi o kadarını bir ay kenara koysak, şöyle bir hesap yapalım: Damacana su 10 TL bir ay dört hafta 40-50 TL.çeşmeye 100 metre sağa, 100 m.sola mesafede yani 200 m. içinde sağlı sollu 40 apartman 5 katlı. 40X5katX50TL=10.000 TL. ayda toplanır. İki bilemediniz üç aylık toplanan para ile çeşme restore edilir su hattı yenilenir ve su akıtılır. Hane başına 100-150 TL’ye malolur.  Mahalle muhtarı, korur kollar arada bir analize yollar.

Bu işe, yap da görelim denirse. Bakkal Sadullah yapıyor. Bugüne kadar belki 200 çeşme yapmıştır. Hem kaynağını bulmuş hem borusunu döşemiş hem de taşdan duvardan çeşmesini de yaptırmıştır. 

Bir de ne var biliyor musunuz? İşin hayır ve dua ile anılmak tarafı da var.

GELECEK TURİZM

Geçen haftaki ay beyaz deniz mavi turizminin saplantısından bahsetmiş alternatif turizm aramıyoruz veya oraya yatırım yapmak planlama, bütçe, organizasyon, rehber… daha bir çok bahaneleri sıralayıp kolaycılığa kaçıyoruz demiştik.

Avrupa: Bir kaç ülke gezecek bir turizm firması buldunuz. Herhangi bir ülkeden başladınız. Uçaktan indiniz otoüse bindiniz. O şehrin merkezine bir meydana geldiniz. Rehber ilk olarak çantalarınıza sahip çıkın komutundan ihtarından sonra bayrağımı takip edin gruptan ayrılmayın der. Meydanda mutlaka bir heykel vardır, Kahraman! dedelerinin şövalye görünümlü bir yapıtıdır. 

Biraz yürüyünce zaten uzaktan çan kulesini görmüşsünüzdür kiliseye götürür. Bir saat oradasınız oturacak banklarda vardır serin ve loştur da sesiniz çıkmaz oyalanırsınız. Sonra serbest zaman der sizi saldım çayıra mevlam kayıra edasıyla bırakır. 

Ertesi günü müzeler günüdür. O müzeden o müzeye gez gez bitmez. Şehir Allah için temiz, evleriyle açık hava müzesi gibidir. Cafe bistroları ile caziptir. Bu cafede Mozart, bunda Van Gogh, onda falanca, ötekinde filanca oturmuş der sizi de onların yerlerine oturturlar. Doğru yanlış Allah bilir. 

Ertesi gün bir başka şehir veya ülke orada da aynı tekrarlar. Meydan kilise, müze sarmalından kurtulamazsınız bazen renk katmak için zaten her birinin içinden sarı renkli söz de temiz olduğu iddia edilen nehir gezintisine çıkarırlar.

Onlarda alternatif turizm arayışındalar. Yetti gari diyorlar.

Yazın, yabancı turiste ay beyaz deniz mavi, güneş deniz kum her şey dahil derken kışın yabancılara gösterecek bir şeyimiz olmadığından tur firmaları iç turizme yönelir. Slogan “Önce ülkemizi tanıyalım. Dünya paralara yabancı ülkeleri geziyoruz ama ülkemizi tanımıyoruz. Jeoparkı, Kula’nın tarihi evlerini daha önce görmüş müydünüz? Peki Salihli Bintepeleri kral mezarlarını, paranın ilk basıldığı yeri Sart Antik kentini görmüş müydünüz? Yaaa işte Kula-Salihli jeoparkı burası.”

Böyle alternatif turizm rotaları, görülecek gezilecek noktaları, zaten var olan kültür varlıklarımızı, yöresel lezzetlerimizi, örf ve adetlerimizi… ortaya çıkarmak tanıtımını yapmak alternatif turizm yolunda çok kısa zamanda çok uzun mesafeler katetmek içten bile değil. 

Bunları; düğün dernek, sünnet, kurtuluş günleri, festivaller… ile süslemek de zor değil. Zaten yapıyoruz.

Bir Kula-Salihli Jeoparkı demek en az üç gün demektir. 

Konaklama, temiz ortam, iyi hizmet, hijyen yeme içme mekanları, güler yüzlü yerel halk, sosyal alanlar, kültürel mekanlar, sanatsal faaliyetler, hediyelik eşya mekanları, turiste alışık halk. Kula-Salihli jeoparkı’nda bunlara çalışılmakta, paydaşlar yapılmakta, denetimimizde olan yeme içme mekanlarına sertifika verilmekte, kırsal kalkınma adı altında sınırlar içerisindeki köylere tanıtım, anlatım, hizmet ile ilgili bilgilendirmeler yapılmakta, kadın üretim kooperatifleri kurularak hediyelik eşya da yenilikler yapılmakta sayıları arttırılmaktadır.

Bizim bölgemize veya ilgilendiğim konu hakkında bunlar yapılmakta. Bu çalışmalar ülkemiz genelinde alternatif turizm kaynakları, alanlarının mutlaka değerlendirilmesi ülkemiz turizminin geleceği için çalışılması ve geleceğe hazırlanması gerekir.

Binlerce yıllık Anadolu tarihi, kültürü, antik kentleri, ayrıca restorasyon çalışmaları ile yeni mekanlar ortaya çıkarılıp turizme kazandırılmalı. Bunları yapmak zor değil yeterki istensin.

GEÇMİŞ TURİZM

İki Rus turist grubu halat çekme yarışında; her iki taraf kendilerini yırtarcasına toprağa gömülürcesine asılıyor karşı taraf direniyor her iki grup tarla süren onaltılı pulluk gibi toprağı kazıyordu. Ortada hakem, çizgiye bakıyor ağzında düdüğü yutacak kadar heyecanlı hem kazıcı yarışçıları hem çizgiyi takip ediyor bir oraya bir buraya bakarak saat sarkacı gibi olmuş başıyla, ağzındaki düdükle guguklu saate benzemişti.

İçlerinde en iri olanlar Kaz Dağlarının inişli çıkışlı vadili tepeli görüntüsünü andıran pazulu kollarındaki kasları olanca şekliyle şişirip sergilerken Arnold Schwarzenegger (bakarak yazdım) gibi olanı ile diğer gruptaki güneş yanığı vücudu ile Dwayne Johnson çakması olanı halatı asılmaktan ziyade işin kasılıp kasılıp gevşeyip bir de baklavaları çıkarma havasındalarken herkesin gözleri onlara takılmış, aralarında Moulin Rouge kızlarını andıran uzun bacaklı kızlara bakan bile yoktu. Nihayet yarışmanın başından beri direnen halatı çekmeye bir türlü fırsat bulamayan grup büyük bir ağacın dikimi gibi önce toprağa yatmış gibi dururlarken topraktan doğrulmaya dikilmeye ve sonrada sürüklenmeye başladılar hakem her iki kolunu kaldırmış düdüğü üflemek için düğün zurnacısı gibi şişirmiş yanaklarının yanından kolları inerken düdük tiz sesiyle kulakları tırmalar derecesinde öttü. Penaltı veren taraflı hakem edasında öten düdük kazanan tarafın taraftarlarını havaya kaldırmaya yetti. Bütün kumsal ayaktaydı. Taraftarlarının sarılmalarını kucağa omza almalarını bekleyemeyen kazanan takımın oyuncuları denize uçarcasına insanları yararak koşmaya başladılar. Zaten hiç kimsenin omuza almayı göze alamadığı bu çam yarması azmanları bırakmışlar revü sahnesine koşuşturan sarhoşlar gibi kadınlara koşuyorlardı. Ama bir koltuğa iki karpuz sığdıramayan azmanlar kaptıkları takım arkadaşları kızlarla turkuaz mavisi denize koşarken kumsaldan çıkardıkları kumları ayaklarının altından bilhassa, kuma saplanmış plaj arabaları beach car’lar gibi atıyorlardı.

15 dakika sonra bir başka yarışma daha vardı. Saksağan gibi zıplayan, kanguru gibi hoplayan yarışmacıların ısınma hareketlerine bakılırsa çuval yarışı başlayacaktı. Halat hakemi heyecandan kalbi tutmuş yatıştırmaya kolonya ile başını oğmaya, “açılın açılın hava alsın” bağırtı ve telaşıyla koşuşuyorlardı. Yeni bir hakem tayin eden çuvalcıların yarışmacılarını çuvallamadan önce teşvik için tempo ile zıplatmaya, tempolu alkış ile hoplatmaya…….

İşte bizdeki turizm. Gündüz turkuaz mavisi denizin sapsarı kumsalında gece onca paralar ile mahvedilmiş neredeyse denize girecek kadar uzamış planlamasıyla karaya saplanmış Titanik Gemisi benzeri, Rusya’nın kremlininin parlayan kubbeleri, Topkapı Sarayı, harem dairesi ve osmanlı hamamı ile birlikte abuk mimarisi sabuk hizmetiyle, yıldızı yediye çıkarmak gayretiyle yapılan heyula binaların anfi tiyatrolarında animasyon denilen atraksiyonlarla eğlendirmeye çalışıyorlar. Memleketlerinde bir bardak suyu Üç yüroya (20 TL) içtiğimiz su dolu balonları koca göbekleri arasına sıkıştırarak  patlatmaya çalışan turistlere hizmette kusur etmeme cambazlıkları yapıyoruz…Yine kolaycılık yine günü kurtarma.

Alternatif turizm arayışını bir kenara bırakıp gözümüz hala ay beyaz deniz mavi takıntısında. Uçak+servis aracı+otel, otel-servis aracı-uçak, üçgenindeyiz. 

Dünya Tarihi’nin, binlerce yıllık çeşitli medeniyetlerin kültürlerinin, insanlık tarihinin, beşiği Anadolu duruyorken…

CBÜ+MANİSA

1992 kuruluş yılı, o yılda biz de kurucular (mütevelli) heyetinde görev almıştık. İlk yıllarda nerede boş kamu binası var oraya yerleşti. Rektörlük uzun yıllar askeri kapalı salonunun bulunduğu milli savunmanın eğitim ve spor amaçlı kullanılan bölgesinde hizmet verdi. Kapalı salon, yüzme havuzu gibi hazır tesislerin bulunması sayesinde BESYO (Beden Eğitimi Yüksek Okulu) kurularak eğitim verdi. Bu okuldan, spor akademisinden çok sayıda mezun verdi. 

Bir tekerleme haline gelmiş Olan; 

— Nerelisin?

— Manisa’lıyım.

— Aaa ben askerliğimi orada yaptım Manisa’yı bilirim.

Tekerlemesinin bir başkası yerini almıştı.

—Spor hocasıyım.

—Nereden mezunsun?

—Manisa Spor Akademisinden.

O yıllar ülkemizde az sayıda olan spor okullarında Manisa önemli bir mevkideydi. Spor akademisine girmek pentatlon yarışmasına benziyor, öğrencilerin suyunu çıkarıyorlardı. Ama spor hocası olarak hala görevde kalanlar bizim akademiden mezun olanlardır.

Evet. Nerde boş yapı oraya yerleş. Kervan yolda dizilir mantığı ile gelişti. 

Muradiye’ye, şimdiki yerine  kampüs yapılması planlandı. Prof.Dr. Ümit Doğay Arınç rektör. Mimar, inşaat mühendisi ve şehir plancılarına görev vermişti. Güzel bir yerleşim, kampüs planı ile birçok binayı avan proje olarak planlamıştık. Ben kütüphane binasını planlamıştım.

Daha sonra bu planlar uygulanmadı.

Kurulduğu yıllarda da Manisa’da çok konuşuldu. Faydası olur mu? Üniversite ile Manisa birlik olur mu? Manisa bu üniversiteyi hazmedebilir mi? Gibi. Celâl Bayar ismine dahi karşı çıkanlar çok oldu. Manisa hala,  Celâl Bayar Üniversitesi’ne ekonomik getiri gözüyle bakıyor.

Ancak: Hangi şehirdeki üniversiteyi o şehir halkı biliyor, rektörünü tanıyor, ne getirip ne götürdüğüne bakıyor. Bizim gibi az nüfuslu şehirlerde belki. Bu düşünce daha çok ilçelerde var. Bir yüksek okul kurulsa da öğrenci gelse çarşıda pazarda bir hareket olsa, kalkınsak. Diyorlar. 

Varyemez Amca amerikan malı bir çizgi filmdi. Varyemez Amca filmde göz bebeklerinde dolar ($) işareti ile gezerdi. 

Manisa; Sanayi bölgesinden fayda yok, üniversiteden fayda yok, dışarıdan geleceklerden umutlanmak  kaderimiz oldu! ama nüfusu arttığına göre Manisa’da birşeyler var! Son ümit Volkswagen’de. Biz alışığız davul zurna çalar oynarız sonra arkamıza bakar evimize döneriz.

Mis gibi Gediz Ovası, adam diksen bitecek toprakları, havası, suyu, üretimi, ticaretini, değerlendirme, Gediz’i kirlet, ovayı hallet …

Bunlar uzun hikayeler.

Ama işin aslı eğitim, öğretim ile kalkınma. Üniversiteye dolar işaretli gözle değil kültür seviyemiz olarak bakalım. TÜİK verilerine göre Ege’de üçüncü olan Manisa Celâl Bayar Üniversitemizde toplamda yani prof, doçent, dahil 1715 öğretim üyesi varmış, 235’i profesör.

50 bin civarında da öğrencisi var. 

Kültürel açıdan, köklü tarihimiz, geleneksel geçmişimiz açısından neler kazanırız? 

Kültürlü, eğitimli, sanatsever bir toplum olabilmemiz için üniversiteden neler beklemeliyiz?

Manisa yeni yapılacak, açılacak müzeleri ile çıtayı yükseltirken üniversiteden kütüphanesinin bilgi hazinesi ile araştırma geliştirmede faydalanabileceğimiz bir seviyeyi, Manisa’mız hakkında kitaplar, belgeseller hazırlanmasını araştırmaların yapılmasını, beklemeliyiz. Uluslararası temaslar ile dünyada olandan bitenden haberdar olmayı, teknolojik ataklar beklemeliyiz. Turizmde, kırsal kalkınmada, enerjide, çağdaş projeler üretmesini beklemeliyiz. Daha birçok beklentilerimiz olmalı. Bunlar sadece bizim beklentilerimiz. Eğitim seviyesi ile Manisa’mızın sesini duyuracak öğrenciler yetiştirmek asli görevi zaten.

Ayrıca: Üniversite hastanelerinin ulaşım ve eğitim açısından şehrin merkezinde olması gerekir. Bu ana fikirden hareketle Manisa’nın en değerli yeri, 1994 yılında yapılan mevzii imar planı ile üniversite hastanesi olarak planlandı. O daracık alana üst üste plansız binalar yapıldı. Altından geçen dereye tedbir alınmadığı için bu alanı çok sular seller bastı. Maddi zararlar oldu. Bunlar telafi edilebilir. Son zamanlarda Manisa’da yapılan iki büyük hastane doktor yetersizliği nedeniyle büyüklüğüne modern yapısına rağmen istenen hizmeti veremiyorlar. 

Üniversite hastanemizin bir ihtisas, araştırma ve önemli hastalıkları tedavi edici yönü ve teknik donanımı ile hizmet vermesi amaçlanmalıdır. Manisa’lı hala Ege Üniversitesine gidecek, İzmir’deki hastanelerden doktorlardan derdine deva arayacak ise hala yapılmakta olan üst üste binaların hiçbir önemi yok. 

Manisa Belediyesi’nin 2010 yılında yaptığı fakat  kabul edilmeyen imar planında bu alanın genişlemesi için 100 bin metrekare rezerv alan ayrılmıştı.

Yukarıda bahsettiğim konuda Organize Sanayi Bölgesindeki 190’na yakın büyük firmalar, (hatta en büyüklerinden bi tanesi milyonlarca para verip televizyonlarda reklam yapan bir başka şehrin futbol takımına sponsor oldu.) Celâl Bayar Üniversitesi’ne teknolojik ve donanım desteği vermeli diye düşünüyorum.

Bir yerde kuyu, sondaj hatta artezyen ile yeraltından su çıkarılıp da kendi amacına hizmet için kullandığında,  yanıbaşına gelen geçen insanların, hayvan haşatın su içmesi için çeşme yapması bir yaptırımdan ziyade örfümüz, adetimiz, geleneğimizdir.