Saruhan Bey’in türbesinin önünde parkın içinde kaftanlı bir duruş modelinin heykeli. Saruhanbey kaftan giymiş mi bilmiyorum. Bir adımı önde duruyor, durabilir her faninin yapacağı hareket, başında kavuğu benzer birşey var, takmış mıdır bilmiyorum.
Saruhanbeyin türbesi yıllar önce yapılmış 65 sene öncede vardı doğu tarafı çangıl ot çöp kokar ağaçlı kel akasyaların cılız halleri ile batı yönünde türbeye tepeden bakan ev dizisi vardı. Önleri izmir caddesinden merdivenle hem de hatırı sayılır dinlenme sahanlığı terası olan merdivenle çıkılan sokağa bakan arka cepheleri de türbe ve küçük bakımsız koruluğuna bakıyordu. Gündüz bile ürperti veriyordu çocukluk hayallerime.
Saruhanbey’in türbesi mi? ‘Saruhan Baba Zaviyesi’ olduğu söylendiğine göre bir tarikat şeyhi mi yatmaktadır? Herhangi bir kesinlik yoktur. ‘Saruhan Baba’ diye bir tarikat şeyhinin yattığı da söylenir. Türbenin kitabesi olmadığı için bilinmemekte. “Maksad bir amma rivayet muhtelif.”
Türbe giriş kapısının doğusunda iki mezar taşı bulunmaktadır. Bunlardan Biri Manisa’da ‘Tarihi Mekânlar Mezar Taşları ve Kitabeler kitabında:’ Saruhan Türbesi’nin türbedârı es-Seyyid Selim Efendi’ye diğer mezar taşı ise Mevlevi Seyyid Mehmed Dede’ye aittir. (Manisa’da Mevlevilik Tarihi’nin şöyle bir uzun uzadıya araştırılması ve belgelenmesi gerekir.)
Çünkü az üstünde Alibey Camisi’nin bahçesinde Mevlevi imaretinin olduğunu ben iyi hatırlıyorum.
Bu bölgede yani Alibey camisi dahil, daha doğrusu Manisa’da ki bir çok caminin bahçesinde düzenleme, peyzaj yapan belediye başkanı Rahmetli Adil Aygül’ün zamanında Alibey camisi ve türbe çevresi de elden geçirilmiş Saruhanbey’in heykeli de tarih öğretmeni Cengiz Hoca tarafından yapılmıştı.
Camilerin bahçeleri düzenlenirken bazı mezar taşları bazı camilerin hazireleri kayboldu veya taşları Alibey camiinde olduğu gibi kademelendirilen cami bahçesinde kademe duvarı istinad duvarı taşı olarak kullanıldı. Saruhanbey’in koruluğunun içerisinde de kimlere ait olduğunu bilmediğim çocukluğumda hatırladığım bir kaç belki de bir çok mezar taşı, hazire yok oldu. Dayıoğlu belediye başkanlığı döneminde bu mahallin en yükseğine kuşçular kahvesi yapıldı. Ev dizisini kamulaştır meydan park açık alan yap türbeyi korumaya al. Sonra çok boş kaldı deyip kahve, çayhane ilaveler yap. Kamulaştırması yapılan malikler mahkemeye gitse hakederler yıkılan evlerini ama kimin umurunda. Adalet çalışmayınca hakkaniyet gözetilmeyince hak aranmıyor.. Amaç başka sonuç bambaşka.
Saruhanbey ile Merkez Efendi heykelleri anlatmakla olmaz bir yazı dizisi olabilir. Bakımları ve kim oldukları yazılmalı bir taraflarına. Ama kavşağın orta yerinde ki Merkez Efendi kimdir bu deyip merak edenler hayat hikayesini okumaya heykelin yanına giderken ilk yardım çantasını yanlarında götürmeyi unutmasınlar.
Bir özelliğimizden daha bahsedeyim. Bu tür 500-600 yıllık eserlerimizi kucaklamakta üstümüze yok. Kendimize benzetmişiz. Hani yolda bir tanıdığımızı görürüz orta yerde sarmaş dolaş öpüşürüz şimdi yeni çıktı üç defa öpüşülüyor. İki yanaktan şap şup sonra bir yanaktan daha şap. Bu eserleri de öpmek istercesine sarmalamışız ucube binalarla.
Manisa’da çok cami var Osmanlıdan kalma. Alışmışız artık, başımızı kaldırıp dahi bakmıyoruz. Çoğunun hikayesi yalan yanlış. Yapılışı, kitabesini okursan biliyorsun kitabesi yoksa sallıyorsun. Tarihimiz; tahmin, belki, kabul, kadim… kelimelerinin satır aralarında kullanılmasıyla oluşmuş.
Dar sokaklar, iki yöne parketmiş araçlar, kaldırımları düzgün ama yürümüyor insanlar. Bir araç geçecek kadar ortada kalmış emsal-i tüneli tercih ediyorlar bir araç geldiğinde kaçacak (delik) boşluk arıyorlar. Köşe başlarında dörtyol ağızlarında mecburiyetten çöp konteynerleri. Bir de hafriyat artığı adım başı doldurulmuş torbalar yığın halinde. Belediyenin gelip almasını bekliyor.
Kentsel dönüşüm dediler, apartmanlar dönüştü dönüşemeyenlerde daireler dönüştü. İşte yapılan tadilat; yıkılan duvar, sökülen fayans, karo, kapı, dolap, doğrama, pencere, yerine montajlanıyor yenileri acele. Torbalar aşağı, dolaplar yukarı. Bu dönüşümlerde! Ne kadar özenilse de yapılanlar daha etiketleri, barkodları sökülmeden iki gün sonra demode oluyor.
Sektörel anlamda vektörel grafikler ivme kazanmalı ki güncel göstergeler torba sayısına bağlanmalı. Gibi bi şey.
Gelelim Türkiye dışına: Ev değil, köy değil, semt değil, koca şehir korumaya alınmış belki 200-250 senedir aynı. Ne rengi ne kapısı ne bacası değişmemiş. Araç yok çoğu otoparkta. Yasaksa, herkes uymakta.
Tadilat tamirat ne? Ödleri patlıyor; kapının sapını, pencerenin ispanyoletini, banyonun kurnasını, mutfağın dolabını, merdiven küpeştesini, değiştireceğim diye. Bi apartman giriş kapıları var bizim Hükümet Konağında yok. Harçla yapıştırılmış beyaz fayanslar, işleme desenli karolar, sürtünmekten aşınmış kapı pervazları, çarpılmaktan zor kapanan kapı kanatları, hiç açılmamış pencere vasistasları…
Yeni yapıyorlarsa: Kütüphane, müze, kilise, konser salonu, opera binası, spor salonu, tiyatro binası, okullar. Yani halkın kullanacağı kamusal yapılar, sosyal tesisler. Son derece modern mimari eserler, dünya mimarlık literatüre girecek şekilde projelendirilmiş binalar. Halkının eviyle villasıyla kasıldığı değil, kentine kimlik kazandıran, mimarıyla sanatçısıyla gurur duyduğu, mimarisiyle övündüğü, modern çağdaş görünümüyle; yabancıların kente akın ettiği, sokaklarında meydanlarında turistten geçilemediği, her türlü güncel yapı malzemelerinin kullanıldığı, hatta o yapı için yeni malzemeler üretildiği marka yapılar ile diğer kentlerden öne geçme çabalarıdır.
Bizde derken genelden bahsediyorum. Evlerimizin tadilatı kesmedi, kentleri dönüştürmek için koca yapıyı kökten yıkıyoruz. Bir ucûbe gidiyor bir acûze geliyor. Kentmiş; caddesi mi, meydanı mı, parkı yeşil alanı mı, konser, konferans salonu mu, müzesi mi var? Kentimizin neresiyle gurur duyalım?
Üç tane çam, iki tane süs eriği, yeşil yerine beton kaplı adına peyzaj dediğimiz her yeşilde kullanılan taşlar. Her köşesine çocuk oyuncağı diye tutturduğumuz, çocuğunuz bağırış çağırış atlayıp zıplar oynarken pencereden ateş eden, önü açık, parka, yeşil alana bakıyor diye ev alan insanlar.
Köy mü şehir, şehir mi köy? Herkes köşe bucak kaçmak istiyor, emekli olsam da şuraya yerleşsem diye. Hayalden öte değil istekler. Ne çocuklar bırakıyor ne torunlar hep dilekler hep dilekler.
Okula bu sene yeni başlayacak en küçük kız torunum Zeynepsu şarkı söylüyor.
Ellerim tombik tombik,
Kirlenince çok komik.
Kirli eller sevilmez,
Güzelliğin görülmez.
Saçların bakım ister,
Hele dişler hele dişler…
Her şeye yeniden başlamak mı lâzım acaba?
Minare ve camiler Osmanlı devrinde plan, yapılış, ustalık ve süslemede önem kazanmış ve simgeleştirilmiştir. Caminin kocaman gövdesi, üstünde ki kubbesinin görünüşü, minareler sayesinde yumuşatılmış siluetleri anlam kazanmış ezan içinde minareler bir fonksiyonu icra etmiştir.
Taş basamakların bir merkez etrafında dönerek üst üste konması ve belli bir yükseklikten sonra son basamakla, şerefe denilen, bir insanın ancak sığabileceği genişlikte bir sahanlığın yapılmasıdır minare. Bu minareyi sarmalayan sahanlıkta müezzin dönerek ezan okur, her yöne sesini ulaştırırdı. Osmanlı devrinde minare, şerefe ve şerefenin mukarnaslarla minare gövdesinden genişletilerek yapılması, ayrıca müezzinin rahatça dönebilmesi için, yine taşların birbirlerine şekille eklenerek motiflerle süslenen taş korkuluklu minarenin görünüşü ile camiye uyum sağlaması amaçlanmıştır.
Ses cihazları icad edilmiş ama henüz camilere; kubbe, kemer, köşe trompları, ile caminin ses akustiği sağlandığından ve kur’an’ı okuyanın (Osmanlı devrinde imam ve müezzinlerin imtihanında aranılan özellikler) belagatı, ses güzelliği, makam, erkan, nağme, huşû içerisinde ki cemaatin gönlüne girdiğinde duyulan huzur, ses cihazları ile sağlanamayacağı için camilerde geç kullanılmaya başlanmıştır.
Daha sonra ses cihazına güvenen her imam müezzin ya sesi açarak ya tonlamalarını ayarlayarak sesini benzetmeye çalışmıştır. Bir zaman sonra teknoloji daha da gelişince müezzini veya ezan okuyan herhangi! birini görmeden de sesini duyar olduk. Minarelere çıkılmaz olmuş şerefe yerine minarenin kapı eşiğinde mikrofona ezan okunmaya başlanmıştır. Kapı girişi ve müezzin mahfili cihazları yerleştirmeye sığmadığından cami içlerine ilave kablolar yapılarak aletler ikiye bölünmüş bir kısmı kapı eşiğine bir kısmı da mahfilin konsoluna monte edilmiştir.
Tüfek icat oldu misali şimdi her ezan vakti bir başka birinin sesi duyuluyor. Makam, belagat, adâb, erkânın yokluğu, acemilik, iş olsunluk yetmezmiş gibi bağıran bir ses (niye her ezanda başka birinin sesinin duyulması, bağırmaktan kısılan sesin yerini başka biri alıyor olmalı); tak diye bir ses arkasından üç ayrı tuştan bap bup bip sesi. Ezan sonunda tuk birkaç saniye aradan sonra küt diye cihazın kapanış sesi.
Hicret sonrası, müslümanlar namazlarını eda etmek için vaktin gelmesini bekliyorlardı. Ezanı okuyacak kimseleri Hz.Peygamberimize bildirmişler ancak hiçbiri uygun bulunmamıştı. Peygamberimiz ezanın Hz. Bilâl Habeşi’ye öğretilmesini istedi. Hz.Bilâl Peygamberimizin beğendiği güzel sesiyle ezanı okudu. Bu olaydan sonra Ezan-ı Muhammedî İslam’ın şiarı olmuştur.
Mekke’nin fethinden sonra Hz. Bilâl Kâbe’nin üzerinden “Fetih Ezanı” da denilen Mekke’deki ilk ezanı okudu.
Ezanın güzel sesle ve adab-ı erkâna uygun okunması, Peygamberimizin dileği olduğu için bir bakıma sünnettir.
Tak tuk, pat küt ve bağıran bir ses; her yeri gezmedim ama gezdiğim yerler içerisinde bir tek Manisa’mızda var.
Kula’nın yerüstünü biliyoruz hatta turizme açtık da, yeraltını biliyor muyuz?
Manisa Su ve Kanal İdaresi Genel Müdürlüğü MASKİ, Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesine suyu en az olan Kula ilçesini pilot bölge seçerek içme ve sulama suyu durumuna ilişkin hazırladıkları protokola göre yeraltı ve yerüstü suyunun sürdürülebilir ve yönetimiyle ilgili bir çalışma yaptırdı. Salı günü bu projenin sunumunu jeoloji mühendisleri şube başkanından dinledik. Daha önce yazmıştım.
Bir torunum Antalya’da beşinci sınıfa gidiyor. Bir vesile ile geçen ay içerisinde Antalya’daydım. Torunum Kerem’e öğretmenleri bir ödev daha doğrusu bunların grubuna bir proje vermiş. Bir apartmanda su tasarrufunu nasıl sağlarız diye.
Duşta şöyle mutfakta böyle yapsınlar dedim olmaz dede dedi. Ben yapacağım ama apartmanın diğer katlarındakiler benim gibi yapmazsa o apartmanda tasarruf sağlanmaz dedi. Doğruydu.
Kısaca: O zaman apartmanın tesisatını değiştirip geri dönüşümde kullanılabilecek vasıfta ki suyu apartmanın yapılacak olan arıtma tesisine göndersinler arıtıp tekrar kullansınlar…
Daha önce bahçe fide fidan sulamalarında saat yoktu gece uykulu halde esneyerek yatarken bahçeye bırakılan hortum sabah gözler açılmadan yine esner vaziyette musluk kapatılıyordu. Konu komşuya yetmiyor sabah su kavgaları başlıyor kahvede sandalyelere ters oturuluyordu.
Sayaç kondu şöyle bir zıpladılar, sonra su idareli kullanıldı. Konu komşuya herkese yetti. Kahvede okeye dönmeye başladılar. Maski iyi yaptı dediler.
Yazlıkta bahçe sulamada kullandığımız artezyen suyu Ağustos kurak ay geldiğinde bitiyor. Bitmeden önce hortumu havada yakalayan bahçesini suluyordu. İzmir’de sulama suyu arıtmaya gitmediği için içmesuyundan ucuz dediler. Alalım bari dedim basketçileri geçtik hortumu havada yakalayacağız diye.
-İçme suyu ile sulama suyu arasında fark yok. Dedi İzsu, ikisi de aynı para.
-Geçen sene değildi.
-Tasarruflu kullanmıyorlar ki ucuz diye müsrifçe akıtıyorlar.
İnsan her yerde insan.
Sunumda Şube başkanı tasarruf ederseniz su herkese yeter demedi tabii.
Küresel ısınma, ekosistem değişikliği, barajlar, hayvan içmesuyu, sulama göletleri, yeraltına derinlere inen su, sondajlar, çatlaklar, artan nüfus, artan büyükbaş küçükbaş hayvan sayısı, sulanacak arazi, buharlaşma ile mevcut suyun su ihtiyacını karşılayamayacağı teknik olarak hazırladıkları proje ile sundu.
Yeni kaynaklar, tasarruf, yeni ve teknik projeler, hatta yeraltında birbirine yakın kireç taşı olan üç bölgede yeraltı barajının yapılması, suyu toplama imkanları, ekosistemin düzenlenmesi ve daha yapılacak farklı ve teknik birçok proje sayesinde Kula suyunun ihtiyacı karşılayacak şekle getirebilir.
Korkulacak bir durum yok ama korkulması gereken (hele ilerisi için) bir susuzluk var.
İlerisi için suya yatırım yapılması şart.
“Altı da bir üstü de birdir yerin” ama her şeyde geçerli değil.
Gediz, antik çağların Hermos’u o yıllar insan az su bol, Hermos göllenerek akıyor, karşıdan karşıya bazen bir günde ancak geçilirmiş o da salla! Nehrin yatak kotu düşük olduğu için (başka türlü nehir olmazdı zaten,) yerin üstündeki suları topladığı yani drene ettiği gibi altındakileri de emerek toplarmış. Geniş mi geniş akarmış. Yerüstündeki sular gel zaman git zaman rahmetin bereket olduğunun nimetini bilmeyen insanlar işi medeniyete pas ettikten sonra adına yağmur demişler. O da azalmış. Üstü de bir altı da bir sözü bu yıllarda söylenmeye başlamış.
Üstte dereler susuzluktan kuruyunca kalanlar da alta sızarak Gediz’e gitmiş. Altta, üstte, başta, yok devri gelince adına Gediz demeye başlamışız. Artık yağmur duaları kehanetini göstermez, umutlar pekişmez, inançlar gösterişle örtüşmez, hal aldığında dualar isabetli olmadığı zamanlarda, medeniyetin çevreye hakimiyetiyle Gediz karaya boyanmış, bir zaman sonra baştan değil her yerden kokmaya başlamış, su da yıkanmak zorunda kalmıştır. Bir günde geçilemeyen Hermos, yani zamanımızın Gediz’i; her yerine pranga baraj, sulama içme göleti yapılınca akayım mı akmayayım mı diyecek hale gelmiş, paçaları sıvayarak üç adımda geçilir olmuş. Eko sistem bozulmuş, ağaç, yeşil, pırnarların yerini kara toprak alınca kuraklık baş göstermiş. Göçsen nereye gidecen, her yer insan zaten.
Kalan sular bize yetmez hale geldiğinde kavgalar başladı. Onyedi ilçe içerisinde suyu az olan Kula, pilot bölge seçilmiş. “Suyu nasıl toplarız” sunumundaydık dün Maski’de. İş veresiye defteri gibi kağıda dökülünce çözüm bulmak çok zor zorlaşmış. Mevcut sular da alarm veriyor birkaç sene sonrasının hesabındaydık toplantıda.
Manisa’da su alarmı diye ulusal basında yer alan habere nispet yaparcasına Manisa: Yıllar önce Göksu ovasının suları derin kuyu pompaları ile İzmir’e basılırken, az daha uzaktan, 2011 yılında “…Nuriye Belediye Başkanı Hasan Karapehlivan ise tarımdaki ekonomik koşulların getirdiği sorunlar nedeniyle okuyan gençlerin köyde iş imkanı bulamadığını belirterek, “Bu yüzden büyük kentlere göç veriyoruz. 2004’de beldenin nüfusu 1800 kişiydi, bugün ise 1250 civarındadır. Başkan Kocaoğlu’na (İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı) beldemiz adına teşekkür ediyoruz, bu imkanı gençlerimize tanıdılar, çocuklarımız mesleki eğitime tutuldular, hiçbir siyaset yapılmadan iş imkanı verdiler, dedi. Karapehlivan, Sarıkız tesislerinde çalışan 31 kişinin tamamının Nuriye beldesinde ikamet ettiğini sözlerine ekledi.”
31 kişi uğruna buradan İzmir’e döşenen isale hattı ile su giderken nüfusu hızla artan İzmir ve ilçeleri gözünü Manisa ovasında nazlı nazlı akan Gediz’ i besleyen Akhisar’da ki Kumçayına dikmiş. Önüne 46 metre yüksekliğinde set yapılarak arkasında biriken 33 milyon metreküp suya Gürdük Barajı deniliyor. Bu su Manisa milletvekilimiz Uğur Aydemir’in demesi: Manisa merkeze içmesuyu Akhisar’a da sulama suyu olarak hizmet verecekmiş. Baraj bitince göreceğiz.
Bu günlerde yeni bir haber daha dolaşıyor hem yerel hem ulusal basında “Gördes’ten bereket akacak” 430 milyon metreküp su hacmine sahip olacak Gördes’e yapılan baraj suyu 114 km isale hattı ile İzmir’e akıtılacak. İsale hattının geçtiği bölgelerde basınç kırıcı, debi düzenleyici vanalardan, hatta çatlak patlak olursa Akhisar Ovası da sulamada kullanabilecek.
Manisa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nden geçen hafta ulusal basında bir haberi yayınlandı: “Manisa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü küresel ısınma, aşırı tarımsal sulamalar ve bilinçsiz su tüketimi gibi nedenlerden dolayı il genelinde yeraltı sularındaki seviyenin ve sudan elde edilen verimin ciddi bir şekilde düştüğünü açıkladı. MASKİ Genel Müdürü Yaşar Coşkun, bilinçli su tüketiminin önemine vurgu yaparak, önlem alınmadığı takdirde gelecek nesillerin susuzluk tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını söyledi…”
Manisa’da su alarm verirken, Manisa Büyükşehir olmuş, Maski su peşinde koşarken, “Olmaz kardeşim, olsa dükkan senin.”
Nerde eski bayramlar? Bayramın eskisi yenisi olmaz. Bakmayın devran bayramları yaza bahara getirdi nerde eski bayramlar dedirtiyor. Güz ola kış gele, bayramlar eski haline döne.
Bu kurban bayramının yarısı tatil, yarısı pamuk tarla bağ bahçeydi. İşçi sıkıntısı çekmeyeyim diyenler bayramda bağda sergideydi. Onlar bayramı, üzümü satınca yapacaklar. Pamuk, arasını sür, su ver, ilaç, darılara su, kurutmada domates, kavun karpuz para etti memnun herkes. Kanaat olunca her şey yetiyor.
Çift maaş çocuk var yok, ufak, masraf yok, araba, deniz, tatil. Tarla bağ atadan dededen ek gelir geliyor öteden. Bir ay sonra hepsi biter. Muhabbeti sürer.
Bir başkadır memleketim.
Bayram geçti, tatil bitti, yaz gitti. Haydi çocuklar okula. Veliler daha heyecanlı çocuklardan elini tuttuğun çocuğun gelirken peşinden okul öğretmen seçilirken bir telaştır. Tatilde yenilen hurmalar…
Bize en yakın okul Muratgermen’di. Öğretmenim babamın öğretmeni Fuat öğretmendi. Diğer okullarda aynı öğretmenlerde farklı değildi. Koca gün okulda geçen zamanlarımızda anamızın babamızın bıraktığı talim terbiyeyi öğretmenler devralır yanında tarih coğrafyayı da öğretirlerdi. Ortaokul lise bir tane; ya meslek, ya ticaret, ya da düz lise tercih sebebiydi. Liseyi bitiren öğretmen dahi olabilir memur alınırdı resmi daireye. Her şeyi her konuyu bilir dünyadan bile haberi olurdu. Unutulmuştur belki: Beş yıl ilk öğretim, üç yıl orta öğretim liseye geçiş imtihanla lise üç yıl, her dersten geçsende üçüncü yıl sonunda imtihanla liseyi bitirirdin. Üniversite her ilde yoktu ilçelerin üniversiteden haberi bile yoktu. Bazıları puanlı, kabiliyet isteyenleri başarı imtihanlıydı.
İlkokulu bitirenin kendi tercihiydi çıraklıkla zenaat öğrenmek. Liseyi bitirenler her bir üniversiteye girip meslek edinmek. Zenaat sahipleri askerden sonra ya hemen ya biraz daha piştikten sonra dükkan açar. Meslek edinen üniversite mezunları kendi mesleklerini yapar, resmi kurumla ilgili meslek sahipleri devlet kurumlarında memur olurdu. Onları da önce ki memur abileri iş öğretir, memur ahlakını yerleştirir, yetiştirirdi. Yeni memura iş öğretenler rahmetli oldu, işi öğrenenler dede oldu. Torunlarının yetişmeleri dedelerin nenelerin, anadan babadan çok derdi oldu.
“Çek kulağını uzasın” derler ya aman çekme uzamasın kimse ne yapacağını bilmiyor.
Bayram geçti, tatil bitti, yaz gitti. Şimdi, “Bir dokun, bin ah işit zamanı.”
Rahmetli babam her Manisalının bağı olmalıdır, çoluk çocuk bağ zamanı mahzun kalmasın, Manisa’ya yakın olsun gelip gitmesi kolay olsun diye, Horozköy Altınçukuru tımarında bağ almıştı. Üzümü lezzetli, çeşidi bol, bilhassa Misket üzümü akşamları damımızın önünde oturduğumuzda kokusu geceyi sarardı. Üzümlere kadar eriğin, kirazın türlü türlüsü, üzüm zamanı incir badem, daha sonra zeytine kadar yazlık kışlık her çeşit meyveyi üreten ağaçları asmaların arasına dikmiş aşılamıştı babam.
Üzüm gelirden ziyade yemeklikti, eşe dosta, bağı olmayan müşterilerine dağıtırdı. Arta kalanı kurutur çuvalları sergiye yatırınca, sergide uzun ve iki kere yaptığı askerlik anılarını hatırlar askerde söylediği türkülerini mehtaba karşı tuttururdu. Tulumbanın buz gibi berrak suyunun lezzeti hala damağımdadır.
Benim tarımcılığım üzüm kadardır. Pamuğu Gediz kıyısındaki bağ komşularımızdan, tütünü tütüncü olan Çeşme’de mukim akrabalarımızdan dolayı bilirim. Bunlar millidir, yerli malıdır, Gedizimizin bereketidir. Üzümün tadını, tütünün kokusunu, pamuğun beyazını, üreteni severim.
Herkes bağında bahçesinde, tarlasında, domatesin başında, eller tütününün yaprağında, pamuk koza yapmada. Sıcak bir yandan üretime bereket yağdırırken sondajlar sabahtan akşama akşamdan sabaha susmak bilmiyor. Su, güneş, emek ve hasat. Kimi beyaz altın diyor, kimi kehribar, kimi bir kökte pıtrak gibi olmuş domatesler, uzaktan domates tarlası gibi gözüken kırmızı biberler. Karpuz yerini kavuna bırakırken kayısı şeftali pazarın rengine renk katıyor. Hala çilek geliyor pazara çarşıya, renkli üzümler çabası. Asan kesen biçen seren her bir el maharetlerini sergiliyor.
Pamuğu gören tüccar deposunu büyütürken üzüm işletmeleri ihracat bağlantılarını çoktan yapmış baş fiyatı bekler vaziyette. Tahmini rekolte tahmini olmasına rağmen açıklanırken kendi tespit edebileceğimiz baş fiyatı açıklamıyoruz ta ki son üzüm tanesi asmadan koparılıncaya kadar. (Bu yıl farklı olur Tarım ve Orman Bakanımız Manisa’lı.) Eksper tütünü mınçık mınçık yaparken pamuk balyada sararıyor.
Güneşin altında sulama suyunun çamurunda bu kadar yorulmayan bedenler; destekleme, prim beklerken alın terini siliyor. Kanaatkar üretici ne verirsen ne desteklersen “Allah bereket versin” diyor. Daha cebe girmeyen mahsul ederleri, giderleri karşılamayınca soğuk terler alıyor alındaki sıcak terin yerini.
Ama bu sene hak yememek lazım köy kahveleri boş, herkes mahsulünün başında. İhracat haberleri geliyor her kulağa: Manisa sanayide ihracat rekoru kırdı, şu kadar katma değer sağladı derken Manisalı olmayan sanayiciden bahsediliyordu. Ama tarım Manisa’nın özü, Gediz’in bereketli topraklarının ürünü ile esnafın gözü.
Katkı, karışım yok emek üstüne emek var. Sonunda “Allah bereket versin” diyen kanaatkar diller var.
Rahmetli babam her Manisalının bağı olmalıdır, çoluk çocuk bağ zamanı mahzun kalmasın, Manisa’ya yakın olsun gelip gitmesi kolay olsun diye, Horozköy Altınçukuru tımarında bağ almıştı. Üzümü lezzetli, çeşidi bol, bilhassa Misket üzümü akşamları damımızın önünde oturduğumuzda kokusu geceyi sarardı. Üzümlere kadar eriğin, kirazın türlü türlüsü, üzüm zamanı incir badem, daha sonra zeytine kadar yazlık kışlık her çeşit meyveyi üreten ağaçları asmaların arasına dikmiş, aşılamıştı babam.
Üzüm gelirden ziyade yemeklikti, eşe dosta, bağı olmayan müşterilerine dağıtırdı. Arta kalanı kurutur çuvalları sergiye yatırınca, sergide uzun ve iki kere yaptığı askerlik anılarını hatırlar askerde söylediği türkülerini mehtaba karşı tuttururdu. Bu şarkıları duyduğumda, dinlediğimde, babam aklıma gelir rahmetle anarım. Tulumbanın buz gibi berrak suyunun lezzeti hala damağımdadır.
Benim tarımcılığım üzüm kadardı. Pamuğu Gediz kıyısında ki uzakta ki bağ komşularımızdan, tütünü tütüncü olan Çeşme’de mukim akrabalarımızdan dolayı bilirim. Bunlar millidir, yerli malıdır, Gedizimizin bereketidir. Üzümün tadını, tütünün kokusunu, pamuğun beyazını, üreteni severim.
Bağ komşularıyla çıktığımız badem başağını, incirin bardacığını severim. Üzümün kütürdediği tulumba suyunun içinde ki buğulu halini, çekirdeksiz olanını severim. Bağ zamanlarını, bağ bozumunu değil ama bağa taşınmayı, göçmeyi severim, çocukluk anılarımı, sıcak Manisa’nın bağdaki serin akşamlarını severim. Cibinliğin içinde yorgana sarılışımı, geceleri uykumun arasında uzak yakın köpek havlamalarını, köpeğim koca Gudo’nun cevap verişini, akşamları gece bekçilik yapsın diye “Baba, Gudo’yu salayım mı?” Cevabını alıp zincirinden çözüp salıverilişini sever, yaşlılıktan ölen Gudo’yu özlerim, sabahları erken kalkışımı, Ağustos böceklerinin, annemin zoruyla uyutulduğum öğle uykularımdaki çın çın sözde ötüşlerini her şeye rağmen unutamam. Kuş avlamaya gidişimi severim, hatta özlediğim çocukluğum anılarımın vazgeçilmezi, beni peşinden koşturtan kuşları severim, ağaçlara tırmanışımı, her incir, badem ağacını, çitlembiğini dahi unutmadığım bağ sınırlarındaki, tozlu bağ yolu kenarlarındaki, duruşlarını, ağaçları severim, hala gözlerimin önündedir. Akşam karanlığı çökmeden gün batımı vakti bağın başından babamın gelişini gözlediğimi severdim. Koşar elinden fileyi alırken, özlediğim babamın gülümseyişini severdim.
Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği
Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği
Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu
Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu
Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi
Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi
Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca
Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka
Rengarenk tabiat, sarı kahverangi oldu yeşiller
Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlembikler
Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e
Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete
Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı
Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı
Sararan bağlar renkli asmalarda çiğ taneleri
Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri
Geride bıraktığım bidaha ki seneye özlediklerim
Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi küçücük ellerim
Hem bağ, hem çocukluğum hem de babam gitti hayatımdan
Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan.
Hüzünlü Sonbaharlarımdan.
Az nüfusa şükretmek lazım kalabalığa ne ekmek yeter ne su. Tatil gelenek olmuş illa yapmalıyız hale gelmiş. Torunlar buluştu çocuklar bir araya geldi Bodrum’da toplaştık. Dağ taş ev olmuş, deniz bir yan, evler öte yan, Bodrum her yan. Yollar soba borusundan geniş egzozlu arabalar, limana bağlanmış koca götlü mavnalar. Sen de tekne, yat. Ben diyeyim gulet, katamaran, sana inat. Kaldırımları genişletmek için yolları tek arabalık yapmışlar kaldırımlarda genişlememiş, yollarda istenildiği gibi olmamış. Hepsi misafir Bodrum’a yabancılar gele gide, Bodrum’lu oturmuş yolun kenarına gelen geçeni seyreyleye.
Diyelim on bin nüfusu var Bodrum’un ne diye onca konut ile elli bin seksen bin nüfus yaparsın. Ne yol ne liman ne kaldırım yeter. Sanayi, tarımı vardır, plan yapar büyütürsün ili ilçeyi. Bodrum da ne var ki sebep ne büyütmek için. Bodrum; denizi mi güzel, koyları mı? Yap oteli, tatil köyünü, gelenler kalsın gitsin, Bodrum Bodrum’luya kalsın.
Kula Kula’lıya kalsın:
Yeni konutlar planlanmak isteniyormuş hep de Tokilisinden. Neden? Birileri yağmurdan kaçarken Kula’ya mı sığınacak? Turizm patladı da biz mi duymadık? Ne olursa olsun Kula böyle kalsın. Büyüyecek ise Alaşehir yoluna doğru büyüsün. Huzur, sakinlik, rahat, düzen bozulmasın hele Tarihi evler hiç bozulmasın turşusunu kurmayacağız elbette bir zaman sonra tekrar oturacağız yaşatacağız daracık sokakları. Belki cittaslow yavaş şehir yapacağız, belki de cityfeed kendi kendine yeten şehir yapacağız.
Artık imkanımız var eski kula eski kula değil. Eskiden beri Kula’ya yaptığı yatırım ve hizmetleriyle Kula’lı olduğunu gösteren bir bakanımız var, Sayın Mehmet Muharrem Kasapoğlu, Gençlik Spor Bakanı. Gençlik bakanı ama yaşlı Kula Evleri için yatırım hatta yaptırım yaptıracağız.
Fenerbahçe’ye 50 milyon dolar bağışlayan Fenerbahçe Kulüp Başkanı Ali Koç’un Koç Ailesi’nin eski eserlerin restorasyonu ve hayatımıza kazandırılmasında ki yatırımlarını çok yakından biliyoruz.
Demirci’li Ticaret Bakanımız Sayın Ruhsar Pekcan: Kula’lı tüccarlarımız ticaret adamlarımız var onlardan da destek alırız, Ege’de ki ticaret odaları birer Tarihi Kula Evi’ni hayata kazandırabilir.
Manisalı Sayın Bekir Pakdemirli Tarım ve Orman Bakanımız. Rahmetli babası Ekrem Pakdemirli her Manisa’lıya dokunmuş, Manisa’lılarda dört dönem milletvekilliği, bakanlık, çok farklı üst görevlerde hizmet etmesi ile rahmetliye vefa göstermişlerdir.
Yerel yönetim Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Tarihi yedi Kula Evi’ni restore ediyor. Eee artık ağaların elleri tutulmaz bakanlarımız onbeşer evi restore etseler ki arkası da gelir. Arkadan kim gelir, ayakları üzerinde durunca Yeni Kula Tekstil.
Manisa’da bir tek Kula’mı var. Evet: Hem Avrupa jeoparklar birliğinde, hem dünya global jeoparklar ağında Türkiye’yi tekbaşına temsil eden UNESCO Belgeli tek jeopark Kula’da. Ülkemizin onuru gururu olan jeoparkımız. El sanatları, arastası, örf adet geleneği, antik yerleşimleri, inanç turizmi ve ayrıca destek bekleyen toplu halde bulunan 3500 ev ve 1200 tescilli ev (bana göre 3500 ev yerleşim ve sokak dokusu ile tescillenmeli) ile ülkemizde tek olan Tarihi Kula Evleri’ni turizme kazandırmak hiç bozulmamış Kula’nın haklı olmalıdır diyorum.
Kula`da halıcılık sadece kula’da değil Manisa’nın bir çok ilçesinde merkez yuntdağ köylerinde dahi halıcılık çok önemli bir gelir kaynağı idi. Ahşap tezgâhlarda ev hanımlarının kızların dokuduğu halılar o zamanın kıt kanaat pazarlarında alıcı bulur hatta bir çoğu yurt dışına satılırdı İstanbul tüccarlarının örnek vererek dokutturdukları halılar yurt dışında önemli bir ticaret metaı idi.
1850-60’lı yıllarda Çolakzâde Süleyman beyin oğulları İbrahim bey ve Abdurrahman bey tarafından halıcılığın ilk pazar ve pazarlama alanında gelişme göstermesi 1865 yılında başlar.
Çolakzâdeler halı şirketi, halı üretiminin önemli ham maddelerinden olan iplik, boya, o tarihlerde kök boyama ustaları doğadan, renk veren çeşitli bitki ve otları toplayarak kazanlarda evlerde çıkrıklarda yapılan iplikleri boya kazanlarında kaynatarak rengârenk halı ipleri hazırlıyorlardı. Pazar genişledikçe evde yapılan iplikler yetişmez olmuş ve boyahane, yıkamahane, iplik imalathaneleri kurulmuştu.
Kula Mensucatın atası bu halıcılık ve halı tezgâhlarıdır. Bu firma daha sonra halı işini; tezgâhlara, imalâthanelere, yeni makinalar ekleyerek kumaş dokuma işine dönüştürmüşlerdir.
1934 yılında Kula Mensucat, Dokuma Sanayi olarak ilk defa dokumacılık ve mensucat imalatına başlar. Ülkemizde bu takım kuruluşlar maalesef uzun ömürlü olamıyor 1986 yılında iflas masasında satılan Kula Mensucat’ı Antalya’lı Eğilik ailesi satın alır.
20-25 sene ilk 500 şirket arasında yer alan Kula Mensucat Kumaş fabrikası 2005 yılında dünyadaki ve ülkemizdeki çeşitli krizler nedeniyle iflas eder Ziraat Bankası tarafından satın alınır ve böylece bir devir kapanır.
(Nokia telefon şirketi Finlandiya’nın malıdır. Nokia zor duruma düşüp imalatı durdurup Microsoft tarafından satın alındığında ülkelerinde neredeyse milli yas ilan edilecek idi. Şimdi Tayvan’lı bir firma Nokia’nın yeni sahibi olmuştur.)
Kula Mensucat’ta Kula’lılar için yas ilan edilecek bir durumdu.
Dünyada her şey, her iş gökten zembille inmez mutlaka bir şeylerin vesile olması öncü olması gerekir mensucatta halıcılık nasıl öncülük yapmış ve Kula halkı dokuma konusunda nasıl önceden bilgili ve tecrübeli olmuşsa şimdi yeni kurulacak olan tekstil fabrikasında da aynı azmi gayreti ve çalışkanlığı gösterecektir.
Kula Belediye Başkanı Hüseyin Tosun’un uzun zamandan beri hayalinde, aklında olan istihdam yaratacak tekstil işi nihayet işaretlerini vermeye başladı.
Doğumlar sancılı olur, sıkıntılı olur, hazırlık safhası vardır. Meşakkatli olur. Yılmamak lazım. Bu teşebbüse destek olmak lazım. Bu teşebbüse onun bunun menfaati, siyaseti, reklamı olarak bakmamak lazım. Buna Kula Mensucat’ın Kulalıların atalarından kalma halı dokumacılığının küllerinden doğuşu olarak bakmak lazım.
Bu iş dört duvar fabrika binasında kapalı kalmaz yarın tekstil ürünlerinin incik, boncuk, pul, nakış işleri… evlerde kızlarımız tarafından fason olarak yapılacaktır. Tüm Kula’yı kaplayacaktır.
Bunu gören başka müteşebbisler çıkacaktır.
Geçenlerde bir Kula’lı koca Ankara asfaltında Jeoparkı gösteren bir levha yok diye şikayet ediyor.
Yoksa; üç kişi bir araya gelsin, esnaf teşkilatı, sendikalar, esnaf dernekleri yola bir levha dikiversin. Diğeri karşı tarafına diksin. Bir başkası bir başka tarafa diksin.
Dedeleriniz Kula evlerini bugüne kadar yaşatmış şimdi karşıya geçip yıkılmasını seyretmeyelim.
Yeni hükümet düzeni kuruldu, 10 tane Manisa milletvekili var, kapılarında yatalım, 3500 evin ülkemizde benzeri yok. Kültür Bakanlığı ödenek ayırsın.
Kula’nın Tarihi Evlerini hep birlikte restore edelim.
Turizm, Kula’yı kapısında bekliyor.
Sportoto teşkilat başkanıyken Kula’ya yatırım yapan, bir dediğinizi iki etmeyen bakanınız var.
Kara taşlar (jeopark) bile çil çil altın olduktan sonra daha ne bekliyoruz.