İçeriğe geç

SÜT TENCERESİ, JEOPARK BİLMECESİ.

İşte dedim böyle kaynamış yeryüzü, taşmasın diye baktığın sütün durumu gibi. Tencerede glup glup patlayan, kaymak tutan yüzeyden patlar gibi. Yerin altından kaç metreden kimbilir çıkan sıcak ateş kırmızısı kayalar taş toprak kusar gibi çıkmışlar dünya yüzüne. Yeryüzüne. Bir değil bir çok gluptan çıktı kızıl kayalar, dumanla karışık akmış aktığı yeri kavurmuş, insanlar kaçmış, bazı gluptan kül fışkırmış yakmış aşağı indiğinde ağaçları. Suya dereye nehire gedize denk gelmiş buharlamış suyunu yıllarca aktığı su yatağına yerleşmiş suyu öteye itmiş Gediz yatak değiştirmiş kalkmış salonda ki divana yatmış oraya da gelmiş terasta ki koltuk üstüne gitmiş çok yerde çekilmiş küçülmüş yatağını yastığını bırakmış ağır ağır kobra yılanı gibi kıvrılarak akan aktığı her yerde ağaçları deviren çalıları yatıran sıcak kayalar soğuduğu yerde taş kesilmişler heykel olmuşlar bazıları donanların üstüne çıkmış orada donmuşlar. Nihayet kusma durmuş kaynama bitmiş ateşin altı sönmüş korkunç bekleyiş son bulmuş dumanlar çıkarken tutuşan ağaçlar yanarken. Gediz akmasına yeni yatağında devam etmiş, çok uzaklarda yeni dağlar tepeler ortaya çıkarken çok yerde çökmeler oturmalar ovalar oluşmuş. Gediz’in şimdi aktığı yatağının suladığı grabende otlar bitmiş ağaçlar büyümüş yeşil sarmış her yanı bazen sessiz akan bazen hızlanan ama genellikle sindire sindire akan su toprağın içine sinmiş ciğerine işlemiş koca su Ege’ye ulaşıncaya kadar günlerce yıllarca akmış suya hasret kavimler göçebe topluluklar verimli topraklara su boylarına yerleşmeye başlamışlar, avlanmak için uzaklaştıkları köylerinden diğer insanları görmüşler onların yaptıklarına bakmışlar kendi yaptıklarını göstermişler onların yedikleriyle kendi yetiştirdiklerini takas etmişler, münbit verimli bu topraklara kalıcı yerleşmek istemişler. Önceleri derme çatma çerden çöpten yaptıkları evlerini Gediz’in suyu Gediz’in toprağı ile çamurdan kerpiç yapıp duvar örmüşler ev yapmışlar hatta bir zaman sonra hazırcı, yağmacı, istilacılara karşı kale duvarları örmüşler. İnsanlık işte sizde gelin suyun kenarına ekin biçin yiyip için değil mi yok kıralım dökelim çalalım çırpalım yakalım yıkalım hazıra konalım. Savaşlar süregelmiş.

Pamuk, üzüm, sebze geçim kaynağı olmuş. Bu dipten kopup gelen topraklar gübre, taşlar verimli toprak olmuş. Biz veriminden faydalanacağımıza bu volkan konilerini alttan alttan kemirmeye başlamış açılan cüruf ocaklarından glupları çulup etmeye devam ediyoruz. Şimdi bol olan koniler bi 50 yıl sonra kaybolacak jeoparkın özelliği kalmayacak, karataşı vitrinde, kara bahtımızı ileride göreceğiz.

Ondan sonra bi daha süt tenceresinden çıkan gluplar gibi koniler Kula’dan çıkar mı çıkar da bizi yakar mı? Orasını Allah bilir.

BAKKAL SADULLAH ÇEŞMELERİ

Edebiyat dünyamızın usta isimlerinden öykü, roman, makale, şiir türlerinden eserler veren Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Beş Şehir’ adlı kitabında Bursa’nın ‘su şehri’ olduğunu söyleyen Tanpınar şöyle yazar: “…Bursa su şehridir. Bu itibarla hiç beklenmedik bir adamı hatırlatır. Bu, Şeyhülislâm Kara Çelebizade Aziz Efendi’dir. İkbali seven fakat onu haşin mizacı yüzünden bir türlü tutamayan bu zeki, zarif, kibar fakat geçimsiz adam. Bursa’nın hayatına oldukça garip bir şekilde girer. Menfasını (kim olduğu bilinmeyen kişi) değiştirdiği bu su şehrinde çeşme yaptırmayı kendine biricik eğlence edinir ve servetinin mühim bir kısmını bunun için harcar. Böyle bir hayrata ihtiyaç olmadığını aklına bile getirmeden yaptırdığı 200 civarında ki bu çeşmelere Bursalılar hâlâ Müftü Çeşmeleri diyorlar…

Manisa’mızda Çelebizade Aziz Efendi’nin bu hayratına benzer çeşmeleri Bakkal Sadullah Ağabey kendine iş edinmiştir. Hakikaten emekli maaşının tamamını, çocuklarının çalıştırdığı bakkal dükkanından aldığı cep harçlığını Manisa Dağı’ndan bulduğu kaynak sularının Manisa’ya ihtiyaç olan yerlere çeşme yaptırmak için borular satın alarak, belediye yol kaldırım kazısı yaptığı yerlerde hazır kazılmışken belediye işçilerine boruları döşettirir. Manisa’yı ağ gibi sarmıştır bu borular. Bir çoğunu çeşme yaptırmak isteyen hayır hasenat sahiplerine yaptırırken ihtiyaç olan yerlerde beklemez kendi yaptırıverir. Dağdan gelen suların patlayan çatlayan su borularını eğer maliyeti yüksekse yardım parası toplar eksik kalanını kendi tamamlar. Onun dilinden anlayan dinleyen yıllarca Manisa Belediyesinde su işleri müdürlüğü yapmış şimdi de Maski’de su işleri daire başkanı olan Erdal Nohutçu ile beraber yürütür. Arada beni de arar “Şurda hazır boru döşeli çeşme yaptıracak hayır sahibi de var yaptıralım Erdal’a söyleyiverelim o da bağlantı için işçi versin” der. En büyük arzusu da bu çeşmelerin yerleri ile döşenen boruların haritalarını yaptırmak. “Sağlığımda şu işi de yapalım yarın kaybolup gider kimse bulamaz tamir etmez yazık olur” inşallah Erdal ile beraber bu işe de kalkışacağız.

Her şeyin hazır olması halinde çeşme yapmanın çok daha kolay olacağını anlatmak için Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün ile geçen diyaloğunu anlattı. “Geçenlerde Cengiz Başkanı gördüm elimde Bartın Belediye Başkanının Manisa’ya götür diye verdiği orijinal çeşme var eski adliyenin orada da hazır döşenmiş boru var takıverelim başkanım dedim kırmadı bağlattı bak işte herkes içiyor o çeşmeden.”

Bakkal Sadullah abinin Hakibaba, Dostlar, Alibey Camii, Yedikızlar, İvazpaşa, İshakbey Mescidi, Taşçılar Mescidi… çeşmeleri gibi sayılamayacak kadar yayla suyu akan çeşmesi olduğu gibi bi o kadar daha alt yapısını hazırladığı çeşme yapılabilecek yer var. Sadullah Ağabey’e İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü hayırsever vatandaşlık plaketi verdi, ayrıca Diyanet Vakfı Televizyonu Hayırsever vatandaş belgeseli yaptı, ödüller aldı.

Tanpınar’ın kitabında dediği gibi bu çeşmelere Bakkal Sadullah çeşmeleri adını verelim. Bu emeklerinin didinmelerinin emeğini bu çeşmelerin suyundan içenler “Bakkal Sadullah’ı” hayır dua ile ansınlar.

DOMATESTEN HAYAT TARİFLERİ

Televizyoncu kız mikrofonu uzattı genç kadına. Dokunsan ağlayacak durumda olan halet-i ruhiyesi ile hiç konuşacak halde değildi. Hem yürüyor hem ardından gelen televizyoncu kıza o da işini yapıyor diyen gözlerle bakıyordu.

-Domates bakıyorsunuz zamanı olmasına rağmen domates pahalı ama sizin baktıklarınız salçalık ne düşünüyorsunuz?

-Evet domates bu sene pahalı ucuz olduğu için salçalık alıyorum yemekte kullanacağım. Sesi titriyor üzüntüsü ses tonundan belli oluyordu. Temiz giyimli zayıf kara kuru gençten bir kadındı. Televizyoncu kız mikrofonu ve kamerayı kapattı biraz halini hatırını sormak daha doğrusu sohbet etmek istedi kendine yakın gördüğü kadınla.

Eşi bugün evden çıkarken kendisine yirmi lira vermiş “Akşam konuştuk biliyorsun bugün işten ayrılıyorum bizi zor günler bekliyor bu ara idareli gitmemiz lazım” demişti.

Eşi o gün işten ayrılacaktı:

Yıllarca mesai saatini aksatmadan girdiği kapıdan mesai harici bir saatte çıkıyordu. Patron ekonomik tedbirler nedeniyle işi tasfiye ediyordu. Avrupa’da çalışan çocuğunun yanına taşınacaktı. Yeni torunu olmuş annesi babası çalıştığından bakacak kimseleri yoktu. Nasıl yaparım elin memleketinde diye düşünür dururdu günlerce ama işlerin sekteye uğraması bankaya düşmeden kapatması ileride doğacak zor zamanlara göre en iyisiydi. “Evi dağıtmam yine bir kapımız olsun hele bir gidelim bakalım yapamazsak geri döneriz zaten kimi kimsemiz yok.” Yıllar önce okumaya giden oğlu her tatilde “Anne, baba bi gelin size Finlandiya’yı gezdireyim demiş ama işlerden fırsat bulup gidememişlerdi. Kısmet böyleymiş.

Çalışanlarının boynu bükük şekilde elini öpüp “Hakkınızı helal edin abi” demeleri her el öpüş içinden, ciğerinden bir parça koparıyordu. Hasan geldi en son işe başladığında ilk gelen de o olmuştu. Oturdu yanına dertleştiler. Hasan, “Bir çocuğum büyük oğlan lise son sınıf, ikincisi kız ortaokula yeni başlayacak, küçük oğlan evde arasıra babaannesi gelip bakıyor, hanımda çarşı pazar ev işleri temizlik falan idare ediyoruz, arada bir çocukların okuluna gider durumlarını öğrenir, öğretmenleri çok memnunlar çalışkan çocuklarınız var dediklerini akşam bana söylediğinde ben de sevinirim emekler boşa gitmiyor diye.

“Allah sizden razı olsun bu gün 18. yılımı doldurdum yanınızda otuz yaşında başlamıştım üç gün sonra 18 yıl olacak. Helal paranız bereketliymiş evime helal lokma götürdüm karşılığını da bugüne kadar Allahtan aldım. Siz gidince ben de başka bir iş bakacağım. Bulamazsam baba evine köye döneceğim. Çocukları devlet yurduna verip sıkça gelir giderim sekiz on dönüm tarla var bi şeyler ekip biçer rızkımızı çıkarırız Rıza abi. Senden bize bi babalık daha yapmanızı istiyorum siz Erdal’ın yanına gidince Helsinki’ye büyük oğlan bu sene üniversite imtihanına girecek belki yurt dışında da okuma imkanı olur burslu okuyabilir çok çalışıyor. Finlandiya’da Erdal’ın bitirdiği Oulu mimarlık okuluna göndereyim istiyorum. Oğlan Erdal abisi ile yazışırmış. Erdal sen kazan ben yardımcı olurum demiş. Siz oradayken bi destek olursanız hayatını kurtarsın. Kız çocuğunu oralara göndermem burada okutma imkanı ararım.”

Gözleri ayak uclarına daldı, ağlamaklı olmuştu sesi. Devam etti.

“Hakkınızı helal edin, burada aklınız kalmasın bir şey gerekecek olursa ben yine buralarda olacağım, bu kadar sene ekmeğinizi yedim hanım falan koşar yapmaya çalışırız.”

İkisi de kalktı, sarmaştılar. Rıza Bey, “Sen de hakkını helal et. Senin çalışkanlığın gayretin beni de gayrete getirdi, bugünlere kadar geldik ne yapalım nasip buraya kadarmış. Sen oğlunu takip et okulunu bitirsin Erdal abisi de ben de yardımcı olurum. Onu orada hiç merak etme sıkılmazsa aynı evde bile kalırız, bizim küçük oğlumuz olur.

Allah ikimizinde yardımcısı olsun.

Eve her zamankinden erken geldi. Eşiyle bir müddet sessizleştiler, konuşmadılar, birbirlerinden gözlerini kaçırıyorlar, kim konuşmaya başlayacaksa ağlamaktan çekiniyorlardı. Sessizliği bozan eşi oldu “Hadi çocuklar, babanız geldi, sofra hazır, yemeğe.”

MUHAYYEL SARAY

Manisa’dan önce Saruhan Sancağı, şimdiki büyükşehir gibi köyünden beldesinden yerleşiminden sorumluymuş. Ondan önce Manisa’da (Magnesia’da) Bizans’ın Laskaris sülalesi yaşıyormuş. Bu Laskarisliler mutaassıp insanlar olmalı ki Manisa’yı Katolik Doğu Bizans’ın baş piskoposluk merkezi yapan dindar Bizans kralı Juan Ducas başkent İznik’i bırakıp zamanının Manisa’da ki en muhkem ve muhteşem Bizans Kalesi’ne yerleşmiş.

Osmanlı’dan kalma adetimizdir, tarihte antik kentlerin üstüne yerleşiriz. Bizim muhayyel olan Saray-ı Amire’mizi şehzadeler sarayımızı bu muhkem olan Bizans Kalesi’nin içine yapmışlar. Neden şehzadeler Manisa’da eğitilmişler? Manisa Dağı’ndan ovaya bakınca insanın ufku genişliyor ve dünyaya bakışı gelişiyormuş. Ayrıca şehzadeler bu kalede, Manisa Dağı’nda (Spilos) av yapmışlar, ok atmışlar, at oynatmışlar. Aşağıda sıbyan mekteplerinde de Osmanlı sıbyanları ilim irfan ve dini tedrisat ile meşgul olmuşlardır. Laskaris halkının yaşadığı, ticaret yaptığı şimdiki Sipahi yani Bitpazarı’na Osmanlılar ahi teşkilatı kurup ticarete başlamışlar, dağın etekleri sayılacak bölgelere de camiler mescidler hanlar hamamlar, saray hizmetlilerine evler, beylere konaklar, yaparak Bizans izlerini silmişler. Hatta Sultan Yaylası’nda olduğu söylenen Sosandra Manastırı’nın yerine de şehzadeler yazlık saraylarını yaptırmışlar.

Efsane gibi anlatılan saray önce terkedilmiş, harap hale gelmiş, son kalan ahşap bölümleri Yunan işgalinde yakılmış, sonra da yok olmuş. Muhayyel sarayın muhayyel hikayeleri, kargıdan tüfek ahşaptan saray.

Bu Amak-ı Hayal’de Aynalı’nin anlattığı hayal dünyamızdan bir kesit olsa gerek. Bir tek şahit Evliya Çelebi var o da 1670 yıllarında yıkık dökük halini görmüş. Filin bacağını tutan körler gibi; fil yılandır duvardır diyenden yelpazedir halattır diyenine kadar Çelebi de saraya benzetmiş olabilir. Onca Osmanlı camisi, hanı, hamamı, sıbyan mektebi günümüze kadar duruyorken saray en son yıkılacak veya kaybolacak bir yapı olmalıdır.

Çocukluğumuzda Sultan yaylasında toprağı eşeleyip küp şeklinde pirinç tanesinden büyükçe renkli kırık cam parçacıkları toplardık. Bunların Sosandra Manastırı’nın vitray parçaları olduğunu bir sanat tarihçi hocam söylemişti.

Bir de şu var bu kalenin Bizansın en büyük kalesi olduğu söylenmektedir yani içerisine bir saray yerleştirilmiş olabilir. Bizans Kalesi’nde bu güne kadar kısmen alel acele yapılmış yüzey araştırmasını detaylı araştırıp daha sonra da kazı yapılması neticesi bize bilinmeyen tarihimiz hakkında çok önemli bilgileri ortaya çıkaracaktır.

KEÇİYOLU PATİKA DEĞİL, ŞOSE

Yıllardan 1995, mevsim ilkbahar, havalar yeni ısınıyor. Yeşiller sarmış her yanı hele Bozköy sırtları. Sabah serinliği yetmezmiş gibi bir de dağın sessizliğinin esintisi, her adımda ezilen toprağın sesi, her ağaçtan yankılanan kuşların ötmesi, Andolipler alaca sabahın senfonisi. Nefes nefese kalmış seslerin anlatmaya çalıştığı hikayeler, anılar, arada kahkahalar, her hafta aynı ekip aynı adımlar. Böyle bir grup kimler olduğunu söyleyeceğim yeşillikleri ağaçları ormanı koruyan yangın yolundan yürüyoruz.

Kimler var? Belediye başkanlığını bırakalı bir seneye yakın olmuş Zafer Ünal, henüz vekil olmamış Hüseyin Akgül, Eski Emniyet Müdürü Yavuz Elbirler, Cumhuriyet Savcısı Necmettin Bey, Avukat Halit Moralıoğlu, İsmet Emiroğlu, Defterdar Saim Bey, bazı haftalar zamanın valisi… aklıma gelenler, hep birlikte hızlı bir tempoyla yürürdük. Yürüyüş nizam intizamına (yan yana, öne geçen önden yürüyen olmaz) dikkat edilir önden yürüyen olursa yanında mutlaka bir veya iki kişi olurdu. Protokol ve makama uyulmaz herkes dileğini anlatırdı yürürken, dağda konuşulanlar dağda kalır düze inilince unutulurdu.

Uncubozköyün üst tarafına cami meydanına araçlarımızı bırakıyoruz oradan toplanıp orman yolu izinden yolundan her neyse şimdi trekking deniyor yürümeye koyuluyoruz koyu bir sohbette başlıyor yukarıya doğru sabah mahmurlukları patladığında. Yürüyüşümüz 10 km garanti de 15 km olduğu da oluyor. Keçiliköy mezarlığının üstünden aşağı İzmir yoluna iniyoruz. Daha sonra ki yıllar beş evleri yaptık biz Bozköy buluşmalarını buradan giderek yapıyor onlar dönüşte Bozköy’e yürürlerken biz beşevlerde kalıyorduk. Savcı bey Ankara’ya tayin oldu, Hüseyin hoca milletvekili oldu, emniyet müdürü Marmaris’e gitti, bizim artık orman içinde evlerimiz oldu. Yürüyüş ekibi gevşedi ve sonra biz bize kaldık beşevler sakinleri olarak. Beş km’lik orman turları ile haftadan haftaya değil her sabah yürüyorduk. Keçiliköy mezarlığından aşağı inerken aynı saatte 450-500 keçi, sürü, İzmir yolundan geçip yukarı dağa çıkıyorlar. Gel zaman git zaman keçilerle değil ama çobanla ahbap olduk. Keçiler yolun kenarına dizilip bekliyorlar bir tanesi dahi yola çıkmıyor karşılarında dağ ve tazecik otlar var ama bir tanesi fırlayıp gitmiyor. Çoban bekliyor, yolda araç trafiğini gözlüyor, boş bulduğu anda bir ıslık “fıy fıy” donmuş gibi bekleyen keçiler büyüğü küçüğü, anası yavrusu,babası tekesi, koşa koşa karşıya geçiyorlar bu arada gelen araçlarda bu sürüyü bekleyerek karşıya geçmelerine müsade ediyorlar. Akşam aynı düzen karşıdan köy yönüne geçiyorlar. Keçilerin bu duyarlılığına terbiyelerine şaşarak baka kalıyorduk. Üç çocuğu zaptedemezsiniz.

Yıl 2018 Manisa Büyükşehir çok güzel kavşak, meydan, park, refüj çalışmaları yapıyor. Daha önce, Rahmetli Fırat Çakıroğlu Kavşağını düzenleyen büyükşehir kent estetiği ekipleri son birkaç gündür organize kavşağını bu kavşağa bağlayan refüjde yeşillendirme çalışmaları yapıyor.

Keçiliköy’lü Çoban İbrahim eski ahbap ben beşevlerden taşınalı 12 yıl olmuş ama keçiler yine aynı yolu geçip dağa yaylıma gidiyorlar. Onların geçeceği bölgeyi çiçekleyip yeşillemesinler diye yürüyüşe devam eden Zafer Ünal kardeşime rica da bulunmuş, biz de ekiplere söyledik, izlemişler, söz edilen noktayı keçilerin geçtiği güzergahı boş bırakmışlar. Daha doğrusu yeşillememişler.

Yıllar önce okumuştum Kanada’da ormanda ev yaptırmak isteyen biri belediyeye müracaat eder belediye komşularının iznini almasını söyler komşular evin yapılacağı nokta geyiklerin yolu olduğu için evin oraya yapılmasına müsaade etmezler. Bu aklıma geldi.

Avrupa’da hatta dünyada bu nobellik bir haber olabilir. Hayvansever dostlara Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin bu duyarlılığı duyurulur.

GÜN BE GÜN

Seçimin ertesi günü Pazartesi sabahı işe gidiyorum Kırmızı köprü kırmızı ışıkta beklerken sol tarafımda ki kahve önünde oturanlara baktım daire olmuşlar, dairenin yarısı daha doğrusu halkanın yarısı kaldırımda yarısı caddede aracın park edeceği yerde. Sekiz on kişiler keyifli bir yuvarlak toplantı, masa yok insanlar yuvarlanmış. Biri sigara paketini dolandırdı es geçen yok, bir anda hepsinin dudaklarına dibi sarı uzunca kısmı beyaz çubuklar yapıştı. Biri çakmağı dolaştırdı. Duman kapladı başlarının üstlerini, yukarı doğru çıkan duman ıhlamur ağacının yaprakları arasına gizlendi. Bir meraklı arkalarında ayakta, henüz sigaradan ikinci nefes çekmeden mevzuya girmediler.

Onlar açısından bir rayiha kapladı dumanın rengiyle beraber yuvarlağın içini, hoş ve kendilerince gün boyu sürecek konuşulanların her köşe başında paylaşılacağı koyu bir sohbete konuydu akşamın getirdikleri. Seçim sabahı bu manzara muhabbetin en koyusunun ve halkanın daha sonra büyüyerek yapılacağının bir görüntüsüydü.

Yeşil yandı yürüdük!

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde yazdığından beri (1670) Karaköy değişmemiş. Kahvelerde rakkaseler yok ama koyu sohbetler sabahtan akşama var. Çaybaşı’nın yaşlı çınarlarının koyu gölgesi, Dumanlı dağdan gelen suyun sesi, adım başı köprüler, Hacı Yahya Camisi, çeşmesi, Attar Hoca’nın kırma çatılı camisi, hamamı, Sinanbey Medresesi, yerli yerinde dururken: Kültür, sanat, ekonomi, eğitim, kalkınma, gelişme, yerinde sayarken, zaman 21.yüzyıl olmuş. Arkamdan birer nefes çekişler daha da artmıştır, aynı yerde yıllar önce sarma tütün içtikleri şimdi filtreli sigaralarından.

Sigara dumanının sarmalında ki muhabbetler de değişmemiştir. Neden derseniz, o zamanda günü kurtarıyorduk.

Şöyle bir düşündüm. Yetmişe dayanmış bir Manisa’lı olarak ne değişti Manisa’da? Hiç bir şey. Yetmiş yılda bir sanatçı mı yetişti, bir ilim adamı mı yetişti, bir fabrikatör mü çıktı, burnumuzun dibinde OSB’de fabrikatör Manisa’lı mı var? Toprak ağaları yıllarca ekip biçtikleri sulayıp yetiştirdikleri Gediz’in verimli topraklarında tarım ürünü üretip ihracatçı mı oldular? Bir araya gelip hayvancılığı mı koordine ettiler et kombinası mı kurdular?

Üyesi ve memleketi için çalışan herhangi bir oda moda, STK, müteşebbis bulup veya teşvik edip önüne düştü de yol mu gösterdi? Ürettikleri mala pazar mı buldu? Bırakın müteşebbisi küçük sanayici, esnaf, çırak bulamıyoruz yetişmiyor diye ağlaşıyor. Mendil verip günü kurtarıyoruz. Bir çalışma, bu işle ilgili ilerisi için bir plan program yapan var mı? (Sanayiyi taşıyalım rantiyeye meydan açalım.) Noldu çıraklık okulları? Meslek edindirme kursları?

Kendimi bildiğim bileli ne değişmiş Manisa’da biliyor musunuz? Evlerimiz, hem de dört beş defa. Manisa’mın yakılıp yıkılmasına yapılan mezalimine elbette üzülürüm. O yıllarda yeniden bir Manisa yapılmış 1922. Ondan sonra:

1-Yer evlerinden iki katlı konak ve gösterişli evler, sonra,

2-50’li 60’lı yıllarda üç katlı yapmışız. Sonra,

3-Beş yedi sekiz. En son,

4-Dönüşüm saçmalığı ile fabrikasyon ev imalatına gelmişiz karton kaplamalı evler yapmışız yapmaya devam ediyoruz.

İkinci değiştirdiğimiz şey arabalarımız. Herkesde olmayan ilk amerikan arabalarından sonra reno ile hacı muratların yerini Japon arabaları aldı sonra Avrupa ve daha sonra, şimdi Avrupa’nın lüks markaları. Habire de değiştirmeye devam ediyoruz. Üçüncüsü ben söylemeyeyim, fıtratımızda var.

Paramızı eve ve arabaya yatırıyoruz. Ama laf salatasına gelince en önemli yatırım insana yapılan yatırımdır diyoruz.

Bu anlattıklarımdan 70 yıl sonra yuvarlak halka toplantısını görünce Millet Kıraathanesinin en önemli proje olduğunun farkına vardım. Hatta uygulanması için Manisa hem de merkezde yer bile gösterebilirim.

SA(E)ÇIM

Şubat’ın son günlerinden biri 26 Şubat, sabahın dördü önce acil servis, ameliyathane, yoğun bakım bir ay hastane macerası acısı tatlısı ve eve dönüş mutluluğu.

Hiç hatırlamadığım kocaman bir ay, ağaçlar yapraklanmıştı hastane bahçesinde, yol boyunca cadde kenarlarında, evimizin önünde ki ıhlamurlar. Güneş yakıyor, bahar kendini gösteriyor ağaç yapraklarının aralarından şapkamın altından beni tanıyan güneş ışığıyla gözümü kamaştırıyor, dünyam bana gülümsüyordu. Ben hamd edici gözlerle sağıma soluma bakıyor, dünyaya yeniden gelişimin inanılmazlığının hayreti içerisinde biraz da mahcupluğum ile Batuhan’ın “Baba kaldır şu şapkanın siperliğini” demesi, arka koltukta oturan İnci’nin göz yaşlarının şakaklarından ağzına aktığını konuşmasından anladığım “Allahım binlerce şükür” duaları ile renkli, ışıltılı aydınlık bir bahar gününde öğle vakti eve geldim.

Kafatası çatlağı ile ameliyata alınışım saçlarımın traş edilmesi, mutlu ev dönüşümden epeyi bir zaman sonra berbere gittim. Hatta bisikletime binerek gittim. Hem kendimi normal hayatıma dönüşümü test etmek hem de özlem gidermek açısından. Yolda giderken maşallah maşallah seslerini arkamdan duyuyordum.

Berberin önündeki ağaca dayamama yardım etti berber.

-Kilitleme bir şey olmaz dedi.

Berber koltuğuna oturduğumda:

-Aman dedim ameliyat yarama neşter izine dikkat et acıtma, canımın tadından değil bi sakatlık yapmayalımdan dedim bunu.

-Gördüm, ama saçlar yara izini kapatmış yeni saçlar da çıkıyor dedi berber.

-Ne renkteler tamamen beyaz mı? Güçlü mü? Kıl gibi mi? Boşluk çıkmayan yer çok mu? Diye merakla sıraladım soruları.

Berber,

-Hiç sıkıntı yapma az sonra önüne dökülecek.

UZAKLARI YAKIN EDEN…

Alperen ile Azmican’dan başka iki torunum daha var. Kerem ile Zeynepsu. Kerem ve Zeynepsu gurbetteler. bayramları paylaştık Ramazan’da biz Antalya’ya, Kurban Bayramı’nda onlar Manisa’ya. Benim vücudumda aldığım yaralar ameliyatlar neşter izleri haricinde vaziyet bu.

Hepimizin işi gücü dünya gailesi ufaklıkların okulları var. Yaz tatili Antalya cayır; klimalar harıl harıl, özlem kadar sıcak her yan. Telefon görüntülüsünden avutmacasından olmasına rağmen kesmiyor sarılmaları kucaklamaları ufaklıkları elinden tutup gezdirmeleri.

Bu bayramı da iple çektik. Allah herkese önce sağlık versin, son zamanda kıymetini benim kadar bilen olmamıştır. Allah’tan ipi çekecek gücüm var da yola koyulduk.

Antalya yolunu ikiye bölerim aklımca kısalsın diye iki saat Denizli İki saat sonra Antalya. Arada dinlenmeler. Turgutlu Salihli, Denizli trafiğini ilave edersek beş, yemek molası altı saat Esra’mın ilk gurbete çıktığı Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde ki eğitim yıllarında genciz dört saati sekmezdi radarı pas geçtiğimizde. Altı saat diyorsak yaşlanmışız demek ki.

Ama gençleştiren bir iki nokta oldu. İlki Turgutlu 1.6 km uzunluğunda ki tünelimsi battı çıktı. Turgutlu girişinde ilk ışıklardan sonra bir giriyorsunuz Turgutlu üstte kalıyor çıktığınızda son kavşak son ışık yola devam.

Bu alt geçidin açılışını yapalım dedi Cengiz Başkan bayram üzeri altı bitti hiç olmazsa transit trafiği rahatlatalım dedi. Yaya yürüdük geçidde bir Cuma namazından sonra, halk peşimizde, yarı yolda kurdeleyi kestik. Araçlara bindik çıkışta ki kavşaktan geri dönüp dönüş şeridine girdiğimizde bizim arkamızdan trafiğe açılan şeritte kamyonlar, tırlar, küçük araçlar, bizi mi bekliyordunuz? Tam gaz, bizim dönüş şeridimizde Cengiz Başkan kendi arabasında direksiyonda yanında Turgutlu Belediye Başkanı Turgay Şirin. Cengiz başkan karşı şeritten gelen araçlara el sallıyor. Dokuz ay yolun ezasını cefasını çeken bu yolu defalarca kullanmış olan tır şoförleri klaksonlara dibine kadar basıp selam veriyor teşekkür ediyorlar Manisa Büyükşehir Belediyesi Cengiz Ergün Başkanı’mıza.

Ben de bayram arefesi Antalya’ya gurbet, özlediklerimize gidiyoruz. Yirmi dakika burdan, ileri de Salihli viyadüğü bittiğinde bi yirmi dakika da ordan kırk. Ahmetli, Alaşehir alt geçidleri orası burası altmış dakika Antalya Manisa altı saat süre yerine, beş saat.

Uzakları yakın eden Başkan, teşekkürler.

İSTİAP HADDİ.

Sokak çeşmelerimiz vardı. Her köşe başında olmasa da çoğu yerde bilhassa İzmir Caddesi üst tarafında ki mahallelerde vardı. Köşe ve dört yol ağızlarına konmuş dağdan gelen yayla suyunu herkes kullanıyordu. Yaz akşamlarında eve soğuk su götürmek için akşam yemeği vaktine yakın gelinirdi bu çeşmelerin başına, şimdi ki Ramazan’da sıcak pide alabilmek için iftar vaktine yakın pide kuyruğuna girildiği gibi.

Bu mahalle çeşmelerinden kaplarımızı doldururduk kiminde testinin küçüğü, kiminde çifte sürahi, kiminde ibrik, kime yetecek ama soğuk olsun diye doldururduk ne kadar? Kabın alacağı kadar fazlası kabın ağzından akıp giderdi lafa dalıp da kaba bakmadığında.

Zaman-ı evvelinde var olan sokak çeşmeleri yok artık. Çeşme başı muhabbetleri de yok, mahallenin güzel kızlarıyla birbirimizin kabını doldururken çeşmenin basma kolunu tutmalarda yok. Mahalle arkadaşlığının sabah yarım kalan oyunun çekişmelerinin devamı da yok. Terli halimizle serinlemek gailesi ile dizimizle basma koluna basıp avucumuza doldurduğumuz suyu yüzümüze çırpışlarımız, hatta birbirimizi ıslatışlarımız da yok. Yoklar o kadar çok ki yok oğlu yok. Çocukluğumun mutluluğu sevinçleri, huzuru, önceden kulak çekilmiş olmasına rağmen çeşme başında sen doldur ben doldur derken testi kırmalarımız, arkadaş kavgalarından sonra barışmalarımız yok işte.

Zamanımızda sokak çeşmelerinin yerini su satıcıları aldı iki tüp arka sepetliğe beş litrelik su damacanası kucağında, kask kafada vızır vızır motorlu kuryeler. Köşe çeşmeleri yerine köşe büfelerde 250 cc, 500 cc plastik şişede sular, yürüyüş yapıyorlar, sokakta gezintideler elde plastik şişe salınarak yürümeler. 250,500 cc derken tamı tamına doldurulmuş plastikler fabrika ayarları sayesinde dizi dizi şişeler dolan sırasını savıyor. Taşıyor mu? Yooo… Kapasite ayarı.

Her şeyin bir istiap haddi var. Taşıma kapasitesi. İnsanlarda sabır deniyor. Şehirlerde nüfus, kamyonlarda tonaj, dolmuşlarda arkayı dörtle.

Nüfus yani had sayı, şehrin planlamasında kullanılır. 100 bin nüfuslu bir yerleşime 200 bin nüfus sığdırmayı planlarsak alt yapı, su kanal, yol yetmez, sosyal mekan, park bahçe yetmez, yetmezler sıraya girer yaşanmaz şehirler, mutsuz halk, huzursuz yaşam, kavga gürültü kaza bela sonunda hastane de yetmez.

Diyorlar ki geniş yollar yapılsa, tramvay, metro, otoparklar yapılsa. Kapasite kardeşim, hesap kapasite, had sayı. Üzüm çuvalının içine girmiş çiğner durur bastırırsan dara parasını ucuza getirmek için, hamallar bir gün gelir isyan eder kaldıramayınca 50 kiloluk çuval yerine 80 kiloluk çuvalı. Tıpkı 40-60-80 binlik Manisa’yı 400 bin yaparsan hamal gibi halk isyan eder.

Bırak 50 binlik Manisa, Aydın, Konya, Sivas, Erzurum… dursa da yanına yeni şehirler yapsak fabrika kapasite ayarlarına uygun nüfusuna göre planlasak. Eski yerleşime müze şehir desek, yeniye de modern kent. Bir tarafta fayton, bisiklet, taş kaplama yollar, cumbalı evler… varken. Diğer tarafta bulvarlar, elektrikli otobüsler, havuzlu parklar, ışıltılı sokaklar olsa. Sabır taşı çatlamasa, istiap haddini aşmasa.

Olmaz, iş işten geçti eldekiyle yetinmeye çalışıyoruz. Neye aklım almıyor biliyor musunuz? Bu dediğim müze şehirler ben doğduğumdan önce Avrupa da varmış hala da var sanki daha bi müze olmuşlar. Bizi yönetenler komşu kapısı yapmışlar Avrupa’yı ama müze ne şehir ne bilememişler bilmek istememişler şehirleri üst üste kurup kent yapmışlar.

Artık kim haddini aşmış varın siz karar verin.