Bugün şikayet hatlarını konuşalım. Evvela gazeteden bizim köşecikten başlayayım. Okuma alışkanlığımız yok diyoruz. Buna alışkanlık demeyelim; telaş, acelecilik, leb demeden leblebiyi öğrenme merakı, sabırsızlık, hemen neticeye gitme kaygısı, hikaye değil özünü öğrenme sevdası, ama okuduğunu anlatırken yarım yamalak bazen aslından uzaklaşılan anlatımlarla yanlış söylemler.
Uzun yazı yazmamaya çalışıyorum, yazıya şöyle bir göz gezdirip uzun yazılar okunmaz diye. Bizim köşede dar uzun, darlıktan sıkıntı olmuyor herhalde uzatmakta sıkıntı var. Bir kelime bir satır olunca okumak, kırk satır mı kırk katır mı ya dönüşüyor. Şiir mi? Nesir mi? Birinden biri olsa okununca anlaşılacak.
Uzunu okumuyorlar, çekip uzatılmış kısayı da okuyamıyorlar.
Kime halim arzadeyim, duyan da bir, gören de bir, susan ben olmayayım.
≠≠≠. ≠≠≠.
Bu sadece okumada değil. Trafikte de böyle. Yayalar kırmızı ışıkta yolun ortasına kadar geliyor fırsat kollayıp boşlukta kelle koltukta karşıya geçiyor. Yayaya öncelik ile haklı da olmaya başladılar, ters ters bakıyorlar
Bir kişi arabasından birini, bir yaşlıyı, hastayı, indiriyor veya eşya yüklüyor arkadaki sokağı inletiyor takılmış korna gibi bas bas bağırtıyor. Bu manzaralara şehir içerisinde rastlıyoruz. Bazı sürücülerin arkadaşları yolda bir ıslık zank fren aç camı iki kolla yaslan açık cama başla sohbete “Ulan var ya çaksa gol olacak” “Sorma ya” muhabbetleri. Şehirler arası yolda sollamak için, makas atıp, bazen sağdan geçip, tabakhaneye gidiyor gibi aceleci olanları.
Al plakayı, ver gerekli yere.
Gerekli yer salıvere.
Sonra:
Adam sopayla dalıvere.
Sopa iyi, ya tabanca patlatıvere.
Azrail gelivere.
Sonra,
Yine salınıvere.
Onun için kimse
Şikayet etmeyivere.
Böyle giderse,
Adam olamayız zere.
Elektrikli otobüslerin tahsisli boyalı yollarında, şimdi yayalar yürüyor. Kaldırımda sokak geçişlerinde indi bindi oluyor ya. Burası düz, eller arkada, lakayt ve rahat yürüyor karşıdan toplu ulaşım aracı geliyor neredeyse çarpacak lütfen kaldırıma çıkıp bekliyor yine yola iniyor.
Bir suç alanı daha oluştu. Tahsisli yolda giden araçlar. Cezası 1002.-TL’miş. Gör de yazasın meğerki rastgele. O da affola.
Kaldrıma dört tekeri çıkarmış bir de karşısına geçip bakıyor, tekerler boşta kalmasın, düzgün parkettim mi diye. Yaya? Koca yol var, gözün doysun. Engelli, çocuk arabalı?
Ara sokak, dar yollarda, iki tekerin yani 50’şer cm sağlı sollu kaldırıma çıkılmasına izin verilebilir. (Çıkmakta sıkıntı da yok kaldırımlar alçak.)Yol dar, kaldırımlardan bir, en fazla iki insan yürüyebilir o da ağaç, levha, telefon panosu, kesilmiş ağaç çukuru, ıvır zıvır olmazsa. Yani ellişer santimi kullanılsa araçlar açısından yol rahatlar, yayalar açısından bir şey değişmez onlar zaten yolda yürüyor.
Otopark sorun. Ne kadar otopark yapsanız sorun bitmez. Şu anda merkezde beş adet otoparkta ikibine yakın araç parkedebiliyor. Cadde ve yollara da herhalde üç-dört bin araç parkettiğine göre Manisa’nın merkezinde Ulupark-Hatuniye arasında 5-6 bin araç var demektir. İkibin araçlık otopark beşbine çıkarılsa yollar boşalır mı? Hayır. Çıkarılabiir mi? Zor. Eski Garaj alanı otopark oldu, tam kapasite yani 1500 araç olmasa da 700-800 araç parkediyor. Çarşıda rahatlama oldu mu? Hayır.
Çözüm: Araçları depolamakta. Toplu ulaşım araçlarını alışkanlık edinmekte. Bisiklet, motosiklet kullanmakta. Yaya yürümekte. Eski Garaj-Manolya Meydanı arası 1500 metre. Karaköy-Hatuniye arası 1500 metre. 10 dakikada yürüyerek katedilebilir.
Aksi takdirde, yer bulma telaşı, sıkıntı, üzüntü, kavga cabası.
Bitmez.
Kırmızılar ile aramızdaki platonik aşk da dün bir gelişme oldu. Aramıza karakedi girdi. İki yeşilden sonra beklediğim elektrikli otobüs geldi kullanım yani inmesi binmesi rahat düz ayak, adımını attın mı kaldırım, bir adımda ayağını merdiven çıkar gibi kaldırmadan otobüs.
Artık bu toplu ulaşım aracı bu otobüsleri sıklıkla kullanmaya başladım. Geçenlerde hastaneye gitmek için durakta bekliyoruz uzaktan geldiğini görünce beklediğimiz durakta kaldırımın ucuna geldik duracak diye beklerken geçiverdi. Aaaa diye bir ses bizde “Nolduki?” “El kaldırmadık.” “Hoppala.”
Toplu ulaşım araçlarında kullanılan bir diyalog şoförün yönetici olduğu monolog veya mizansen vardır. Haberlerde televizyon ekranlarında zaman zaman memleketim manzaralarını seyrediyoruz. Bu vesile ile diyalog repliklerine ısınmaya başladım. Ne olursa olsun şoföre komutu bildirmek lazım, rutin işi dur kalk yapmaktan bıkmış araç kullanıcısına el kaldırıp “Dur” demek lazım. Eğitim için eğitilmek şart. Bunu öğrenmiş oldum. Şimdi kibarca elimi şöyle belime kadar kaldırıp durduruyorum.
Öğrendiğim ikinci diyalog bugün %100 çevreci lâl kırmızısı elektrikli otobüsün içerisinde oldu. İneceğim durağa yaklaştığımda yerimden kalkıp ineceğim orta kapıya yaklaştım. Otobüs boş sayılır 5-6 kişi, kalkıp kapıda bekleyen bir tek ben varım aynadan da şoför beni görüyor çünkü ben de onu görüyorum. Dur düğmesine duracak diye basmadım. Hayatımda hiç kimseye yap et dur kalk diye komut veya emir kipi kullanmadım. Böyle bir alışkanlığım var küçümseyici aşağılayıcı emir kiplerini kullanmam. “Dur” ineceğim düğmesine basmadım. Basmadım ama ineceğimi gözüne soktum. Şoför komut almadığı için durağı geçerken düğmeye bastım. “Dayı düğmeye önceden bassana.” “Duracaksın diye bekliyordum, durmayınca düğmeye bastım.” Fazlada uzatmadım. Kapı açıldı arkamdan söyleniyordu ama ben de iniyordum anlayamadım.
İkinci bir diyalogu da öğrendim. Otobüs dolu olduğunda ayaktaki yolculardan kimin ineceğini göremez diyerek düğmeye basmayı anlarım da, yolcunun ineceğini gördüğün zamanlarda da düğmeye basacaksınız demekki. Aslında usta maymun kırbaç istemez derler ama şoför dur, kalk, devam et, gibi komutları bekliyor. Onlarında değişime ayak uydurması gerekli.
Elektrikli otobüsler, modern, çağdaş, karbon salınımsız, çevreci, konforlu bir araç, değişime uygun, ben de değişime ayak uydurmak için kullanmaya çalışıyorum. Ayrıca bu araçları kullanan şoförlere eğitim de veriliyor ama, aracı nasıl kullanacağının eğitiminin yanında: Eski köy otobüsü değil bunlar, dolmuş hiç değil, değnekçiler nasıl kalktıysa o devirlerdeki racon ayakları da kalkmalı. “Konuşmalarınıza hitaplarınıza…” deyip bunun da eğitimi verilmeli.
Sanki değişim trafikte başlamalı neden derseniz her türlü olay; kavga, kaza, bela, küfürleşme, sertleşme, hakaret, levye golf sopası muhabbetleri, saygısızlık, burada yapılıyor.
Manisa Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Master Planı yaptı. Tabii bu planda yoktur ama olmalıydı! Kırmızı ışıkta araçlar duruyor da yayalar durmuyor. Bilhassa Manolya Meydanı’ndaki ışıklarda Manisa merkezi’nde her yerde. Caddenin ortasına öyle böyle geliyor bir kişi de değil bir grup. Sürü demek yerinde olur. Yolun ortasında kafalar sağa sola dönük fırsat kolluyor sürücülerden biri sallanıyorsa hemen önüne atlıyorlar. Kaldırımdan yolun ortası sekiz adım 50 metrelik bulvar mı geçiyorsunuz mübarekler. Yolun ortasına kelle koltukta gelince sekiz adım önde nereye gidiyorsun? Dilim varmıyor.
Bir karmaşa, keşmekeş, kırmızı kime, yeşil kime, haklıymış gibi, afra tafralar. Bu düpedüz saygısızlık. Köyden indim şehire, eltimgillere gidiyorum muhabbetleri.
Yayaya öncelik, sokak arasından çıkan araçlara ana yolda seyrederken yol vermek, yolun sağından parkettiği yerden çıkacak sinyal vermiş hafif burnunu çıkarmış arkadan gelen burnunu sokuyor çıkmasın da geçeyim hezeyanları. Hem yayaya saygı, hem araç sürenlere saygı göstermeye alışmalıyız. Daha dün haberlerde araç sürücüsü aracından inip yayayı hastanelik etti. Bu ne öfke böyle? Yolun ortasında dur, trafiği kilitle, yayayı yakala, döv, hastaneye gidecek kadar hem de.
Tabii trafikte başlayalım derken bir şeyi daha başlatmak gerek:
Olay yaratan sürücüleri ifadelerini almak için karakola, savcıya, götür ve salıver. Olmadı işte. “Kırk katır mı, kırk satır mı?” Demek lazım. Olayı yapanın yanında kâr kalmamalı. Olayı yaratmadan önce yaratacak olan düşünmeli “Şimdi git karakola, oradan savcıya, nezarete, mahkemeye çıkacağım diye günlerce bekle, sonra bi tomarda para cezası, vazgeç kardeşim” Demeli kendi kendine. Bu iş ancak böyle düzelir. Değişim bu şekilde terbiye edilmekle başlar.
Değişimin başlıca unsuru insanların birbirlerine saygı duyması, saygı göstermesi.
Saygı=Terbiye. Kesmiyor. Saygı=Ceza Bu kesiyor.
Ekonomik sıkıntı, kriz;
Tam zamanı.
Devlete para lazım.
Vatandaşta para yok.
Sabah 07.00, en az 25 yaş ve üstünde, arkasından çıkan Şirket-i Hayriye vapurlarından çıkan duman gibi duman dumana giden aracı görünmez yaparken kendini belli etmek için kornaya hem de havalısından basıyor. Bir tane değil.
Kırmızı Köprü’de kırmızı yandı mı konvoy Sultan Camii Meydanı’na kadar uzuyor. Motor sesi öyle ki konvoydaki araçlar oturma odasından geçiyor sanırsınız. O kadar ki şoförün bir el sallamadığı kalıyor.
Vardiya şehri deyip kınamam bundandır. Bir zaman sonra konvoydaki araçlarla öyle aşina oluyorsunuzki motor sesinden, havalı kornasından araçları görmeden tanıyorsunuz.
Bu gar garlar sabah başlıyor her sekiz saatte bir İzmir Caddesi, çile bülbülüm çile. Bu yüzden sanayi tarafından gelirken yıllardan beri kesinlikle İzmir Caddesi’ne girmem, bir de kırmızı ışık hastalığı var. Karayollarının önünde BEKLE. Çocuk hastanesi kavşağında BEKLE. Akmescid dönüşünde BEKLE. Şeyh Fenari Camisi’nde BEKLE. İki Lüleli Camisi’ne gelmeden BEKLE. Kırmızı Köprü’de BEKLE. Çile şarkısı en son nasıl bitiyordu? “Allah” demekle. İlk kırmızıdan sonra Kırmızı Köprü’ye kadar katedilen yolun uzunluğu 1500 metre. 250 metrede bir bekliyoruz. Aslında, TEST EDİLSE FASILALI IŞIK İLE GEÇİLEBİLİR. Konvoy oluşmaz, ulaşım planı amacına ulaşmış olur. Trafiğin yoğun olduğu saatlerde kırmızı haklı görülebilir.
Tek yön uygulamasının başladığı günün ertesi Cumartesi sabahı evde bir sessizlik, sakinlik, konuştuğumuzu anlıyoruz, televizyonu dinleyebiliyoruz, çalan kapıyı duyabiliyoruz. İnanın bunların hepsi doğru. İzmir caddesine girmediğim gibi evde cadde tarafında da oturmuyordum.
Şaşırdım, balkona çıkıp baktım. Aaa araç geçmiyor. Yılbaşının ertesi günü gibi, eski nüfus sayımları gibi, kimse yok, sessiz sakin, arada bi araba geçiyor. Seyrine doyamadım. Yolda boş ya, Kırmızı Köprü’den sonra son çıkış, ışıktan kopan yolda da kopuyor.
İlk günü, alışamadılar herhalde bu tarafa İzmir Caddesi’ne yönelmiyorlar dedim. Bugün üç ay oldu aynı sakinlik. Ya Doğu Caddesi o da aynı sakinliği paylaşmış. Daha önce caddede karşıdan karşıya geçmek için kelleyi koltuğa alıyorduk. ‘Yayaya öncelik’ kelleyi koltuktan kurtarır dedik olmadı.
Kırmızılar çare oldu. Sessiz, koca alamet ama arap rakkaseleri gibi kıvrılıyor yılan gibi, balkondan bakınca, gücün verdiği bir sakinlik. Elektrikli Otobüs. Bir diğer adı haşmet. Ben bu yazıyı yazdığımda bu otobüslerin babası geldi yollara, kırmızı yılanların şahmeranı. 25 metre, sollayamazsın, git git bitmiyor. O da biliyor sollanamayacağını tersine tersine gidiyor.
Artık toplu taşımada uyuklamak yok, esneyenlere ters bakıyorlar. Duraklara gelmesi dakikasında, ulaşacağı yere varış süresi yarı yarıya düştü. Şimdi iş bizlere de düştü.
Toplu ulaşıma alışmalıyız:
Akaryakıt pahalı, her geçen gün zamlanıyor diyoruz. Park yeri bulamıyoruz otopark sıkıntısı had safhada diyoruz. Yollar karıştı bu düzene alışamadık deyip kendi aracımızla sürdüğümüz saltanatı devam ettirelim istiyoruz.
Ayrıca bir şeyi daha ıskalıyoruz. Boyalı yolların temizliğini:
Her gün sabah akşam süpürme aracı ile süpürülüp temizleniyor, caddeler pırıl pırıl. Bu yollarda parklanma varken bırakın temizleme aracını çöpçünün süpürgesi araç aralarına altlarına girmiyordu bazı işini seven çöpçü kardeşlerimiz iki seksen uzanıp çeri çöpü almaya çalışıyordu ama nafile, yuttuğumuz toz toprak araçların altında katmerleniyordu.
Yolun tozu yetmezmiş gibi sağolsun esnafımız dükkanının önünü, kaldırımı süpürüyor yolun kenarına halının altına gibi araçların altına kakıtıyorlardı. Şimdi onlarda süpürme aracının kovasında. Toz yok, ruganlar pırıl.
Artık devir ekonomi devri.
Devir birlik ve beraberlik devri.
Sıkıntıların üstesinden gelme, bu güzel şehrimizde hep birlikte birbirimize gürültüsüz, patırsısız, saygı, sevgi, inanç ve güven içerisinde yaşama devri.
Manisa’da değişim istiyoruz.
Spor alanları, kültür salonları, müzeler, kütüphaneler, yeşil alanlar, parklar, sosyal alanlar, kamusal mekanlar, bisiklet yolları, yürüyüş parkurları, yeme içme mekanları… istiyoruz. Kısaca Manisa’mız değişsin modern çağdaş bir kent olsun, önümüzdeki dönemde bu anlamda daha çok yatırım alalım istiyoruz.
O zaman, madem ki değişim zamanı, değişim rüzgarları essin istiyoruz, bizler de bu rüzgarlara kapılıp kendimizi değiştireceğiz.
İşte Şimdi, Değişim Zamanı.
Belediye başkanlığında yeni trend! tarım ülkesi olan Türkiyemizde tarımın istendiği gibi gitmediği, dışa bağımlı hal aldığımızdan sıkıntı duyan duyarlı vatandaşlar, halk, tarımın adam dikilse çıkacak topraklarının boş kalması, olmadık hesapsız, programsız, tarımla yazık edildiği uygulamalar karşısında belediye başkanları tarım bakanı gibi davranmaya başladı.
Tunceli’nin Yeni Belediye Başkanı uzun zamandır duyulmayan artık eskimeye yüz tutmuş bir yönetim şeklini özlem duyanlar dillerine pelesenk ettiler haberi yapan muhabirler, röportaj yapan spikerler, televizyon sunucuları Komünist Başkan terimini kullanmaya başladılar. O da, şaşula ile doldurulan iki kefeli bakkal terazisi ile tartılan keten torbalara konulan kuru bakliyatlar ile Ovacık İlçesinde yurttaşlarına destek vermiş olabilir. Ama Tunceli ve diğer şehirler bu anlayış ile yönetilmez. Kentlerin tarımdan daha önde öncelikleri var.
Seçim çalışmaları devam ederken çok belediye başkan adayı tarım bakanı seçilecekmiş gibi propagandalar yaptılar.
Belediyeciliğin önceliği kırsal kalkınma için kooperatif kurmak değil. Belediyecilik: Eğitim, planlama, kişi başına düşen sosyal yaşam alanları, yeşil alanlar, mekanlar, kültürel yapılandırma, ekonomi, ulaşımından turizmine müzesinden kütüphanesine şehrin karakteristiğinin korunmasına kadar vatandaşların mutlu, huzurlu, emniyetli bir şekilde yaşamlarını idame ettirmektir.
Bir başka konu; geçenlerde böyle bir köşede Büyükşehrin hesapsız fidan dağıttığı, olmadık yerlere sera desteği verdiği, göletten ceviz kiraz badem gibi ağaçların damlama suyla sulandığından, kargıdan tüfek keçininkinden saçma gibi bahisle bu mu planlı tarım diyerek dereden tepeden köyden kente gelmiş. Yeni gelen otobüslerle trafiğin arapsaçına döndüğünü insanların bilhassa esnafın çok öfkeli olduğunu, tansiyonlarını ölçerek tespit etmiş.
Birkaç sene önce Manisa Büyükşehir Belediyesi, Hünnap fidanı dağıtırken bir vesile ile ben de fidan dağıtımında bulunmuştum. O günlerde gazetelerde yapılan haberlerde:. “…..Demirci İlçesi Söğütcük Mahallesi’nde ’Hünnap Yetiştiriciliğinin Geliştirilmesi Projesi’ kapsamında fidan dağıttı. Söğütcük Mahallesi meydanında gerçekleştirilen törene Manisa Büyükşehir Belediyesi Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanı Hayri Okkalı, Demirci Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü yetkilileri, Belediye Meclis Üyeleri, Büyükşehir Belediyesi Demirci Koordinatörü Kazım Aysan ve Söğütcük Mahallesi sakinleri katıldı. Diye yazıyordu.
Yani fidanlar gelişi güzel dağıtılmıyor, 600 m yükseklikte de yapılabilen seralar layüsel desteklenmiyordu. Büyükşehir Belediye Temsilcisi (ziraat mühendisi) Ziraat odası, Tarım İl Müdürlüğü, Büyükşehir Koordinatörü, Muhtar ve bölgenin meclis üyeleri ile birlikte programlanıyor.
Tansiyonu yüksek öfkeli esnaflara gelince, Cengiz Başkanımız, yeni, modern ve çevreye duyarlı elektrikli toplu ulaşım araçlarını seçimlerden önce trafiğe çıkardı ve ulaşım master planını uygulamaya başladı. Bilhassa esnaftan “Oy kaybedersiniz” diyenlere karşılık, seçimler neticesini gösterdi. Halkın esnafın tansiyonu ölçüldü sıkıntı olmadığı görüldü.
Elbette yüzde yüzü memnun olacak diye bir değerlendirme olamaz.
“Boyalı yola bizim nakliye aracı park edemiyor karşıda duruyor karşıdan karşıya taşıması çok zor” diyen Manş Denizi’ni geçemeyen esnaflar var.
“Ben evime taşınacağım” deyip Çin Seddi’ni aşılmaz gören taşınmacılara karşılık elektrikli kıvraklar bir bel bükmeyle seddi de aşıyor. Allah nazardan saklasın. O kadar güzellerki kırmızı siyah tenlerinin yanında iki koyu yeşil gözü de olsa berberi kadınları gibi alımlı olacaklar.
Geçen sabah Merkez Efendi Hastanesi’ne gitmek için kırmızı aracı hani şu karbon salınımsız %100 çevreci olanlardanı, bilhassa bekledim. Tabii ben Manş’ı geçemeyenler gibi tansiyonumu yükseltmedim ama THY ile uçtum desem yalan olmaz.
Artık devir değişti zaman teknoloji ve sosyal medya zamanı kimse gözü kapalı ezbere konuşmuyor. Yapılan yatırımlar da kentin gelişimi, yaşam kalitesi açısından değerlendirilerek yapılıyor, bazılarını memnun etmek için yapılmıyor.
Ekonomisi düzgün ülkelerde artık yol, altyapı, park bahçe, ulaşım konuşulmuyor. Emeklilerin yaşam kaliteleri, çocukların bilim seviyelerinin arttırılması, kendi kendine yetebilecek şehirler, insanlarının yaşamlarının kalitesinde etkin rol oynayan; çevre, karbon salınımı, enerji üretimi, sosyal ve kültürel yaşantıya ayrılan zaman, kentlerin kimliklerinin gelecek kuşaklara aktarılması için yapılması gerekenler, kentlilik bilinci, tamamen insan hayatına yönelik kalite standartları ve sürdürülebilir olması konuşuluyor, planlanıyor uygulamalar yapılıyor.
İçmesuyu, kanalizasyonu olmayan gecekondu ile adına tarım arazisi dediğimiz topraklar talan edilmiş, tozun toprağın içinde yokluk içerisinde yaşayan insanlar. Artık bunlara bir son verelim, bu kentte herkesin eşit şartlarda, imkanlarda yaşamalarını sağlayalım. Şu 30 yılda yapılamayan imar planı, şimdi yani 30 yıl sonunda “Yaşam Planı” adını almalı. Avrupa’da imar planları yapılmıyor artık, insanlar nasıl daha rahat huzurlu emniyetli kaliteli yaşar diye planlar yapılıyor.
Manisa’da yaşayan herkes için plan yapılacak. Kadın erkek, engelli engelsiz, çoluk çocuk, genç, yaşlı, esnaf, işçi memur, çiftçi sanayici. Tabii bisikletli içinde.
Yaşam standartları yüksek, Manisa’nın geleceğini programlayan bir plan yapılacak bu planlamanın adı “MANİSA’NIN YAŞAM PLANI” olacak.
-Beyazfil’i Büyükşehir Belediyesi yapacağım.
-Yenihan’ı Butik Otel yapacağım.
-Kurşunluhan’ı Lezzet Çarşısı yapacağım.
-Eski Çarşı’yı yenileyeceğim. (Eski çarşıyı yenileyerek zincir mağazalara değil, Manisa esnafına ve turizme kazandırıyoruz.)
-Ulupark’ın altına 2000 araçlık (yedi kat altına) otopark yapacağım.
-Emekliler Parkı’nı ağaçlandıracağım. (ki adı: Kendi meclis üyesiyken onayladığı Bülent Koşmaz Parkı’dır.)
-………….
Yıllardır siyasetin çeşitli evrelerinde; çeşitli kişilik altında çeşitli partilerde bulunan bir şahsın Manisa Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı esnasında sözde hazırladığı projeler. Belki daha başkaları da vardır. İlçelerde ne söylediğini bilmiyorum merkezde böyleyse her yerde böyledir
Şimdi, arkadaşlar el insaf. Bunlara el insafta facebook da aklı başında adamların beğenip paylaşmalarına ne demeli?
Otopark sıkıntı var diye Cengiz Başkan’a muhalefet mi yapılıyor? Hemen “Uluparkın yedi kat altına 2000 araçlık otopark yapacağım” diye proje hazırlayıp basında paylaşıyor. Ardından bir ziraat mühendisi “Gelişen teknoloji ile yerin altına girecek ağaçlara zarar vermeyecek.” Diplomasına bakmak lâzım.
Merkezin bir tek yeşil alanı, yılların ağaçları olan, vatandaşın oturup nefes aldığı, altında bir çok kabrin bulunduğu bu ulu mezarlık, sanki boş bir tarlaymış gibi hallaç pamuğu gibi atılıp 25 m derinliğinde kazılıp otopark yapılacak. Gelişen teknoloji ile yapacak deyip bu projeyi facebook’ta beğenen ziraat mühendisi idi bu da inşaat mühendisi.
Beyazfil Yıkılmasın platformu bir hafta önce yeni bir bildiri yayınladı. “Beyazfil yıkılamaz bu Manisa’nın malıdır.” Hemen bir proje de oraya. “Beyazfili büyükşehir belediyesi yapacağım.” Hoppala. Bu binayı özelleştirme idaresi sattı bir ticaret firması 30 milyon küsura satın aldı şirket malı. Bu ülke Cumhuriyet ile yönetiliyor. Adamı oturduğu yerden kaldırmaya dahi hakkınız yoktur. Diktatör bir eda ile buraya da bir proje “Eski Belediye ile birleştirip Beyazfil’i Büyükşehir Belediyesi yapacağım.” Binanın sahibi o bina benim dedi. Sen de kim oluyorsun.
“Yenihan’ı otel yapacağım.” Yaa kimsenin aklına gelmedi bu güne kadar, olur mu, olur. Yandaşları balıklama atladı. Bu adam dahi. Yahu o yapı tarihi eser, tescilli. Han yaparsın develerin bağlandığı halkalar duruyor. Ama otel için her bölüme ayrı ayrı banyo wc yapamazsın. Koruma Kurul”u kalorifer tesisatı dahi yaptırmıyor, değil ki kırıp döküp temizsu atıksu tesisatı yapacaksın.
Neyse, harmanda saman savrulma zamanı bitmek üzere, seçim çalışmalarının sonuna 5-10 gün kala, Eski Bedesten Çarşısı’nı görmemiş ama sanırım duymuş birileri kulağına üflemiş. “Manisa’nın Eski Çarşısı’nı yenileceğim sokak sağlıklaştırma projesini başlatacağım.” Facebook da yorum, hem de o çarşının eskilerinden bir zamanlar zırai ilaç tohum felan satardı. Beğenmiş yorum bile yapmış. Yahu 2009’dan beri Koruma Kurulu ile birlikte onların dediği gibi etap etap 10 seneden beri yapıyoruz son bir etap kaldı, onun da projeleri Koruma Kurulu’nda. Cengiz Başkan, bas bas bağırıyor “Eski Çarşı’nın yenilenmesini bitirince farklı; yaşanılabilir, çalışır, canlı bir çarşı haline getireceğiz manisamızın ekonomisine katkı sağlayacak bu güne kadar 20 Milyonun üzerinde para harcadık.”
‘Emekliler Parkı Ağaçlandırılıyor.’ İki kat yeraltı otoparkı bittiğinde üstünün de peyzajı tamamlandığında adını Manisa Büyükşehir Belediye Meclisi ki kendi de meclis üyesiyken oy birliği ile Manisa OSB Yönetim Kurulu ve Ticaret Odası Başkanlığı zamanında Manisa’mıza hizmetleri geçmiş rahmetli ‘Bülent Koşmaz Parkı’ adı verildi.
Altı iki kat 400 araçlık yeraltı otoparkı mümkün olduğu kadar ağaç (Hatuniye Camii önüne) dikildi hatta mevcutlar ellenmedi meydan da yeşillendirildi herkes biliyor. Altta beton yokmuş, boş toprak meydanmış gibi “Emekliler Parkı ağaçlandırılacak” diyor.
Trafik şöyle olacak, nostalji tramvayı yapılacak, ki o da Kumludere Peyzajı yapılırken bizim projemizdi. Takip ettiğim kadarıyla bunlar proje diye seçim zamanı dolaştı. Hadi bu arkadaş yalan söyledi kandırık yaptı. Bilmiyor demiyorum o da Manisa’lı burada yaşıyor. Politikanın çeşitli evrelerinde AP zamanından beri parti parti gezdi bunda değil, gezdirenler de kabahat. Herhalde başı dönmüş olmalıki ne söylediğini ne yapacağını bilemiyor. Hadi bu arkadaşın başı döndü. Bu dediklerini proje diye yutturduklarına, yutanlara, inananlara ne demeli.
“Atmayın be, din kardeşiyiz” demekten başka.
Tarlada harman savrulduktan sonra tozundan toprağından, boş başağından sonra dolu başak kalır. Toz toprak, boş başak rüzgarla savrulur, uçar gider.
Manisa, tarihinin ilk yıllarında Spil Dağı’nın yamaçlarına kurulmuş. Tarih evrelerine uygun olarak büyüyüp geliştikçe Spil Dağı’nın eteklerinden aşağıya kuzeye doğru yerleşmesi genişlerken dağın eteğine paralel giden caddeleri basamak olarak kullanmıştır.
Önce Bizanslıları sınırlayan ve Bizans Kalesi’nin dışına çıkıldığında Mevlana’ya giden yol ve altı, Saruhan Beyliği zamanında Ulutepe yolu ve altı, beylikler döneminden Osmanlı’nın ilk yıllarında İzmir Caddesi ve altı yerleşime açılmıştır. Tarihi yapılar ile sosyal alanlar ticaret merkezleri hanlar hamamlar bu bölgelere kademe kademe inmiştir.
Uzun bir zaman sonra Doğu Caddesi ile dağdan aşağıya doğru kayış sınırlanmıştır. O yıllardan yani 1960’dan sonra araç trafiğinin artması, şehirler arası ulaşımın gelişmesi ile çevre yolu niteliğinde yapılan yola İzmir-Bursa Sür’at Yolu adı verilmiştir. Adı sür’at yolu olunca şehirlerarası ulaşım daha hızlı olacakmış hissi uyandırıyor gibiydi.
1960 yılında başlayan sanayileşme hareketi Manisa’mızın Organize Sanayi Bölgesi’nin yapılmaya başlaması ile paralel hatta öncelikli yapılamayan Manisa imarı, plansız bir şekilde yerleşim ihtiyacını artan gecekondu yerleşimleri ile karşılamaya çalıştı.
Güney’de Spil Dağı, Batı’da OSB ile sınırlanan Manisa, Doğu tarafının boşluğuna gecekondular ile yayıldı. Doğu tarafındaki bu gecekondu mahallelerinin ilerleyişi yürüyüş mesafesini aşınca durdu. Ancak OSB ve Küçük Sanayi Sitesi ile gelişmeye devam eden sanayi alanları yapılaşmaya geçit vermeyince gecekondu yerleşimi güneye, ovaya doğru yöneldi. İzmir-Bursa Sür’at yolunu atlayarak yolun alt tarafına Horozköy’ü de içine alacak şekilde büyümeye başladı.
Ancak aşılması gereken bir yol daha vardı devlet demiryolları (TCDD) o zamanlarda önemli değildi demiryolunu aşmak, iki adımda geçiliyordu.
Bu gelişmeye önce İmar İskan Bakanlığı, Karayolları, daha sonra neredeyse rayların üstüne ev yapacak kadar cesaret bulan gecekondulara Demiryolları ve neticede Ulaşım Bakanlığı sessiz kalıyordu. Bölük pörçük revize planlar ile imar yapılıyor, gecekondu mahallelerine imar affı getiriliyor, tapu dağıtılıyor, seçimler kazanılıyor, Manisa kaybediyordu.
1989’da adına imar planı dediğimiz plan ile bugüne kadar yapılmış plansız, çarpık büyüyen şehirleşmenin yanında ekonomi, eğitim, sosyal hayata, herşeye, kısaca çoktan kaçırılmış trene el sallıyorduk.
Adına sıçrama rampası mı, son basamak mı diyeceğimiz sür’at yolunda araç kazaları peşi sıra gelirken, iki adımda geçeriz denilen demiryolunda da tren kazaları meydana geliyordu. Çoğu ölümlü olan bu kazalarda bir kaç günlük acı haberden sonra unutuluyor, insan ömrü hiçe sayılıyordu.
Demiryolları, demir korkuluklar ile, bariyersiz hemzemin geçidler ile tedbir almaya çalışırken, zamanın belediyesi sür’at yolunun adını Mimarsinan Bulvarı olarak değiştirirken, daha sonra refüje yapılan demir bariyerler ile kontrolsüz geçişler önlenmeye çalışılırken, Emniyet, Trafik Müdürlüğü zaman zaman radar uygulaması ile eski adı gibi hala süratle seyreden araçları yavaşlatmaya çalışırken, hem demir yolunda hem Mimarsinan Bulvarı’nda her iki yolda hala kazalar olmaya devam ediyor, insanlar ölüyor.
Benim de sıkça kullandığım bir yol olan bu Mimarsinan Bulvarı’nda araçlar öyle hızla seyrediyor ki arkamdan biri ha vurdu ha vuracak diye direksiyona yapışmış ve kasılmış vaziyette tedirgin gidiyorum. Yakın zamanda olamaz denilen kazalardan birinde; bir araç kaldırıma çıktı ana kıza çarparak her ikisini de rahmete kavuşturdu kendisinin de arka dingili iki tekeriyle beraber aracın altından fırladı. Bu ne sürat. Ayrıca bisikletli bir üniversite talebesine otobüs çarparak onun da genç yaşta dünyasını değiştirdi.
Şehirler arası yollarda iskân alanlarına, meskûn alanlara yaklaşırken karayolları trafik levhaları üzerinde 50 yazıyor. Bizim bahsi geçen yolda iskânın göbeğinden giderken ve trafiğin yoğunluğunda seyrederken trafik levhalarında 80 yazıyor.
Ya 50 yanlış, ya da 80. Bana göre her ikiside yanlış. Doğru olan kazaların önlenmesi için isabetli, istikrarlı kararlar almak, uygulamak.
Yıllar önce idi. Yıllar öncesi, yeni gelişen veya oluşan olaylar sayesinde hatırlanıyor. İşte yine böyle bir hatırlatma ile eskilerden bir anımı anlatayım.
Çok eskiden derken 20 sene önce 1999 yerel seçimlerinde o zaman ve şimdiki partim MHP’den Manisa Belediye başkanlığına aday idim. Seçim çalışmaları başladı, şimdi olduğu gibi. 20 senedir bir şey değişmemiş. Sadece o zamanlar sosyal medya denen naneler yok. Seçim şarkılarımız var hem kendimin hem de genel merkezden aldığımız kasetlerde, CD yok USB yok, cep telefonu kasatura gibi olanından onlarda da alodan başka bir ses yok Rahmetli Steve Jobs o zamanlarda Apple’dan ayrılmış dönüşü için çalışıyordu. Bilseydik başımıza bu akıllı telefonları musallat edeceğini yalvar yakar olmazdık şimdi Apple alacağız diye boğazımızdan kesiyoruz. Doğan SLX fiyatına.
Neyse kapı kapı kahve, dükkan dolaşıyoruz. Face to face çalışıyoruz. Bir mahalleye geldik yanılmıyorsam ya Sipil ya da Ahmet Bedevi Mahallesi olacak gece; demir kafes direkler üzerinde kandil gibi yanan sokak lambaları, bekçi düdüklerinin yeni yeni duyulmaz olduğu devirler. Çocukluğumu hatırlatan, duydukça daha çok yorganın altına girdiğim zamanlardaki uzaklardan duyulan köpek havlamalarının loş sokaklarda yankılandığı, yer evlerinde yaşayanlar, aralık kalmış perdelerinden sızan, tavana asılmış 40 watlık ampullerin sarı ışıkları ile, Van Gogh’un patates yiyenler tablosundaki gecenin karanlığının ümitsiz yüzlere vurmuş insanların islenmiş yüzleri gibi ancak seçiliyordu.
Önde giden araçtan gecenin sessizliğini yırtarcasına çalan “Türkiyem” şarkısı ile aralanan perdelerden seçilen yüzlerde tablodan pek farklı değildi. Mahalle kahvesine geldiğimizde bizleri bekleyen bir çok mahalle sakini ile selamlaşıp tokalaştıktan sonra orta yerdeki masaya oturduk. Kahvenin içi ocakçı seçilemeyecek kadar karanlıktı, tepemizde her yürüyen insanla sallanan lamba ve lambanın üstündeki abajur şapkasının montaj boşluğunun verdiği tın tın sesi dikkatimi dağıtıyor ikide bir gelen sese doğru kafamı kaldırmak zorunda kalıyordum.
Kalabalık olan masamızın etrafına sandalyesini çekip yanaşanlar ile kıyıda köşede kimse kalmamış orta yerde toplanmıştık. Tepeden sarkan arada bi sallanan lamba ile sorgulanacağımı anlamıştım. İçlerinden biri her gelen adaya uzattığı katlanmış buruşmuş ama kendilerine göre çok değerli adı dosya kağıdı ama kendi, yüksek huzurlarında imzalanan Hudeybiye antlaşması! gibi olan bir kağıdı cebinden çıkardı. İtina ile açarken eliyle şöyle bir ütüledi, konuşmaların arasına giriverdi.
“Saayın başkanım biz her gelen aday ağabimize bu kağıtta yazılanları okuttuk imzalattık, siz de okuyup imzalarsanız oyumuz sizedir.” Buruşmuş, loş ışık yetmezmiş gibi cepe gire çıka yazıları zaten zor seçilen bir de üstelik ütülendikçe silinen kağıda şöyle bir göz gezdirdim. Hakikaten, altta isimleri açılmış adayların hepsi imzalamıştı. Canımın sıkılmasına rağmen talep listesini hızlıca okudum. “Ben bunların hepsini yaparım zaten yapılmayacak şeyler değil, yapacağıma dair söz de veririm ama bu kağıdı imzalamam” dedim.
Kağıdı, uzatan adamın önüne masanın ortasına doğru boşluğa bırakırken, kağıt biraz dalgalı bir şekilde kağıttan tayyare gibi esneyerek masaya kondu! Kağıdı uzatan dahil kahvede soğuk bir rüzgar esmişti. Romanlarda böyle yazar ama aslında kahvenin kapısı açılmış biri gelmişti meğer kapının açılmasıyla giren ayazın esintisiymiş soğuk rüzgar dediğimiz!
Bir an şaşkınlıktan sonra “İmzalamazsanız biz de oy vermeyiz” dedi. Ben de onlara Hz Ali’nin (K.A.V.) söz üzerine yaşanmış bir olayını anlattım. “…Yapamayacağım işin de sözünü vermem.”
Sonuç malum. O kağıdı o zaman dört aday vardı ben hariç üçü imzalamıştı, imzalayanlardan bir tanesi seçilmişti.
Yerel seçimlerde birbirini tanıyan adayların, seçmenlerin ölçülü olmaları gerekir. Adaylarda, sanki adaylık mektebinde okumuş mektep arkadaşıymış gibi, herkes, seçilecek seçecek birbirini tanıyor. Seçim havasına, goy goy cazibesine kapılıp endazeyi kaçırmamak gerekir.
Bir aday seçilecek, o da malum.
2009 yılında Manisa Belediyesi başkanıydı. Hani şimdi taşımak istedikleri Küçük sanayi sitesi var ya çabuk unutuldu onun giriş kavşağında ufacık bir kavşak vardı tır döneceği zaman kavşak iptal oluyor, kavşağa çıkmaya çalışan tırlar kırmızı yandığında rampada balatalarından dumanlar çıkarıyordu. Ölümlü ve maddi kazalar sayılamayacak kadardı. Şu sanayiyi taşıyalım demedi. Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağı’nı yaptı. Bu köprüden geçmek için bilhassa gece çevre yolundan köprüye sapanlar oldu. Kısacası Manisa’nın simgesi oldu.
Henüz büyükşehir olmamış Manisa belediyesiyken Selendi’ye gittik. Selendi Belediye Başkanı Cengiz Başkan gelecek diye muhtarları toplamış. Alt salona indik. Özel idare zamanı muhtarlar Cengiz Başkanı ilk defa görüyorlar her biri benim köyüm deyip sıralıyor istekleri. Bir muhtar köprü dedi. Bizim kışın karşıya geçmemiz çok zor. Yağmurlar başladımıydı ilk günler traktörle ama günler ilerledikçe geçilmez oluyor. 25 km öteden dolaşıyoruz. Köprümüz olsa gittiğimiz yol 5 km’ye düşecek. Yılların sorunu bu 60 yıl. Dedi. Sevaptır. Hem zaman hem emek kaybı yerinde görmeğe gelirim dedi. Nitekim kış günü traktör kasasında karşıya geçti Cengiz Başkan eziyeti gördü.
Manisa Belediyesi Büyükşehir başkanı oldu. Salihli Zeki Başkan, başkanım biz de dur geç köprüleri var. Alaşehir ve Gediz köprüleri. Yıllardır köprüye çıktın mı diğer araç duruyor üstündeki geçiyor. Bunu da gidip gördü dar köprü tek araç ancak geçiyor insanlar korkuluklara yapışıyor araçtan sakınırken. Çok kısa zamanda üç tane birden yapıldı. Turgutlu, Turgay Başkan bizde de var. Urganlı ve Çatalköprü. Onlarda yapıldı.
Bu arada traktör ile geçtiği köprüyü Cengiz Başkan bitirmiş Çampınar muhtarı köprü üstünde tören düzenlemişti. Açılışa gelen protokol, köylü, köprüden geçen geçmeyen, herkes uzun çok uzun köprü boyunca 150 metre, sofra kuruldu hep birlikte yedik. Çampınar köprüsü yörenin boğaz köprüsüydü.
Bir köy daha istedi Selendi’den Eskin. Onu ben de gidip gördüm kış geldi mi lebalep akıyordu, Gediz’i traktör değil helikopter bile geçemez karşı tarafta nehrin kenarında hemen yükselen dağ var. Köylüler inanmadı. Yağmurlu bir havaydı, köyden üç beş kişiyle gittiğimde. Yapımcı firma iş makinelerini getirmiş şantiyeyi kurmuş Gediz de coşmuş, çalışamıyor. Köylüler “firma gitti biz de yapılacak sanmıştık her yıl buraya gelen söz veriyor ama 50 sene geçti.” “Kış sonu yine geleceğim” dedim. Gittiğimde köprünün üstünde onlarla fotoğraf çektirdik bunu evlerinize duvara asın hatıra olsun. Hatta burayı 10 köye bağlayan köylülere de verin dedim.
Artık alışkanlık olmuştu Cengiz başkan için. Nereye yol yapılıyor asfalt kaplanıyor, ufak da olsa büyük de olsa dur geç de olsa her yer köprülerle birbirine bağlanıyordu.
Yol, genişletemezsin. Kavşak, büyütemezsin. Alt battı çıktı yapamazsın, üstten hiç gidemezsin. Manisa burası.
Demiryolu kenarı, bir yanı park, diğer yan öğretmenevi bahçesi zorlanıldı. Tek şerid de olsa yapıldı. Alttan üstten yandan sağdan soldan her yakaya bağlandı. Lamba yok, gece aydınlatması var ama. Hatta ışıl ışıl. Mesaiden sonra her akşam yağmur çamur soğuk demedi çalışanların başına dikildi. Pazar gitti Pazartesi gitti. Çarşamba Maski’de toplantı yaptığı salonun camından izledi. Hasta oldu. Sonunda müjdeyi verdi. 29 Ocak Pazartesi saat 06. da Dr.Devlet Bahçeli Kavşağı’nı trafiğe açıyoruz.
Şimdi ağzı olan konuşuyor. Torba değil ki büzesin.
Manisa’nın üzüntüsü de onun, derdi de. Çözümü de o, sözü de. Sevinci Manisa’lının, şöleni de Manisa’lının. Manisamıza “Hayırlı uğurlu olsun”
Sağolun başkanım.
Bu yazıyı 29 Ocak 2018 tarihinde yazmışım. 2019’da ne değişmiş?
Turgutlu, 1.2 km uzunluğunda battı… Battınız mı çıkmak istemiyorsunuz, gölge, yan sokak, kavşak, trafik konvoy, bunlar yok, bu rehavetle giderken çıkıyorsunuz. Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş Köprüsü 1.2 km uzunluğunda Türkiye’nin en uzun battı çıktısı. Üstteki kavşak, yeşil alan, meydan düzenlemeleri, prestij yan yollar, Turgutlu’ların, alt geçid transit yolcuların.
Ankara’ya doğru devam ediyorsunuz Ahmetli’yi geçtiniz ekonomiye takılan bu battı çıktı kavşağı beklemede, ama projesi? Kırmızıda beklerken sağa bakarsanız panoda görebilirsiniz.
Salihli: Ankara yolunun üst tarafı eski Salihli, konut yerleşim alanı, alt tarafı sanayi, yeni yerleşimler, köyler, git dur, kırmızı ışık, artık sabır kalmıyor gidip durmaktan, en son ışıkta güm diye bir ses o bölgede oturanlar camdan bakmıyorlar bile, alışmışlar. Kazalar, giderken en sonda, dönerken yine en son. Yani ışıklarla dolu yolun başında sonunda oluyor sabırlar biter bitmez. Şimdi ise; Önce hafif bir rampa ile üste çıkıyorsunuz uçuyor gibisiniz kuş bakışı seyrediyorsunuz Salihli’yi, inelim artık diyorsunuz ama 1.9 km. Bu da köprü ama şimdi Rahmetli Bülent Ecevit viyadüğü diyorlar.
Az daha devam edince benim yoluma giriyorsunuz ben buradan Alaşehir, Denizli üzerinden Antalya’ya torunlarıma gidiyorum. Alaşehir, farkına varmadan alta giriyor ve çıkıyorsunuz. Burası da Rahmetli Süleyman Demirel Kavşağı.
En son Sarıgöl Kavşağı buradan sonra Manisa bitiyor Denizli sınırı başlıyor. Bi acayip kavşak basar geçersiniz Sarıgöl girişini göremezsiniz, öyle yani. Oraya da proje hazırlanıyordu karayolları “Durun” dedi bana yapacak iş bırakmadınız.
İstanbul yönü, Güzel İstanbul, karayolları Manisa’yla arayı 3,5 saate düşürdü. Siz bastırıyor gidiyorsunuz, adeta zaman duruyor. Katkımız olsun dedi Cengiz Başkan. Saruhanlı yakınımızda daha Manisa’dan çıkmadan kırmızı, duruyorsunuz. Büyükbelen, Mütevelli, Koldere, Alibeyli, Halitpaşa beldeleri tıngır mıngır traktör at arabası, geçiyor ışıkta bekle dur.
İstemediler. Paşa gönülleri bilir.
Ama, yapılacak daha çok iş var.
Kaldığımız yerden. Devam.
Seçimlere 25 gün kala adayların projeleri ortaya çıkmaya başladı. Olur olmaz projelerin tartışmasına zaman kalmadan 31 Mart gelecek. Sözün önü laf arkası icraattır. “Hay Allah” demek ile sözünden dönmek er işi değildir. Az bir zaman kala hiçbir kimse, hiç bir aday kendini sonradan pişman olacağı, zora sokacağı, Manisa’lıların yüzüne bakamayacağı konuşmalarda, açıklamalarda bulunmamaları gerekir. Zira, daha aday adayı iken atılan salvolar ile bugüne kadar tanıyamadığımız insanların yüzlerini gördük.
Otopark sıkıntısı yıllardan beri Manisa’nın başlıca sorunlarından birisidir. Rahmetli Adil Aygül başkanlığı zamanında “Otopark yeri bulanı ödüllendireceğim” demişti. 1999-2004 arası olmalıydı.
Son yıllarda şehrimizde artan araç sayısı, sıkışan trafik, yoğun trafik akışı, karbon salınımı cabası, otopark sorunu, her geçen gün artarken Büyükşehir Belediyemizin yaptığı ulaşım master planı ile ulaşım güzergahları değişti. Trafik yoğunluğu nisbeten azaldı. Ana caddelere park yasağı getirilince yeşil ışıklarda çift bazı noktalarda üç şerit araç akışı olunca araç konvoyları kayboldu. Elektrikli otobüslerin tamamı devreye girip trafik ışıkları tekrar elden geçirildiğinde yoğun trafik akışı ortadan kalkacaktır.
Ana caddelerden sokak aralarına kaçan araçlar dar sokaklarda problem yaratırken otopark ihtiyacı kendini daha çok hissettirdi. Bunu bir belediye başkanı adayı daha çok hissetmiş olmalıki otopark projesi hazırlarken endazeyi kaçırmış.
Uluparkın altına 2000 araçlık otopark kulağa hoş geliyor. Ayrıca ağaçlar kesilmeden yeşil ellenmeden. Çimlerin halı gibi yuvarlanıp rulo yapıldığını hepimiz biliyoruz bu ruloları daha sonra yeşil alan yapılacak yerlere serip üzerini tambur ile silindirleyip bolca su ile çim alan yapıldığını gördük ama uluparkın ağaçlarını kesmeden adına modern teknikler ile deyip 8 dönüm alanın altı kat derinine (20 metre derinliğe kadar) inip 2000 araç deyip yuvarlıyor da yedi kat inilirse 2000 araç sayısını tutturabilir o da 23-25 metre derinlik demektir.
Ulupark adı üstünde ulu mezarlıktır. Altı, yedi kat yerin altına girmek yeni bir mezarlık yapmaktır. Ulupark mezarlığını görmezden gelip altı yedi kat alta inmek çok da kolay olmasa gerek…
Büyükşehir belediyemizin iki sene önce hazırladığı ancak protokolu uzayınca geciktiği ve yeni dönemde yapacağımız yeni Alirıza Çevik Okulu inşaatının 5500 metrekarelik arsasının altına iki katta 800 araçlık otopark yapılacak. Bu bugüne kadar yapılmış en büyük otoparklardan 200 araç daha fazla demektir.
Ne ağaçlar kesilecek, ne mezarlar kazılacak. Hem kentimizin değerlerine sahiplenmeliyiz, hem de yeşil alanlarımızı çoğaltmalıyız,
AĞLAMAK İÇİN O KADAR ÇOK SEBEBİM VAR Kİ
İKİ DEĞİL, ÜÇ DEĞİL, SEN HİÇ DEĞİL, BİN BELKİ.
DÖNÜP DÖNÜP BAKIYORUM GÖLGELERİME
BAZEN ÖNDE, YANDA, GERİDE, DÜŞÜYOR ELLERİME
ERİŞİLMEZİ UPUZUN, KISA OLANININ TEPESİNDEYİM.
ZAMAN GEÇMEZLERİN, YALNIZLIĞIN, ELLERİNDEYİM.
BİRİ BEN, BİR DİĞERİNE HAYKIRIŞ OLMUŞ SESSİZLİĞİM
DUDAKLARIM ISIRIKLARDAN DAMLA DAMLA HİSLENDİĞİM.
GÖZ DUDAK BİR OLMUŞ YETİŞMİYOR ELLERİM.
KURULANACAK CİNSTEN DEĞİL ISLAK HER YERİM
BIRAKTIM ARTIK KARALARI, YÜREĞİMDE ONCA SIZILARI
SONBAHARDAYIM, ELELE OMUZ OMUZA ÇINAR YAPRAKLARI.