İçeriğe geç

www.manisawebtv.com/v2025_manisa-aktuel-10bolum.aspx

YOL DEYİP GEÇMEYİN

Yıllar önce üç aile Bodrum Mazıköy’e gitmiştik. Bakir bir yerdi. Yerleşim konaklama otel motel yok. Koyu çok beğendik kalacağız küçük bir pansiyonu olan köylü ile bahçesinde ağaçlardan gölgelikli bir yerde oturduk yatacak yer ayarlıyoruz. Hanımlara yer bulduk peki biz nerde yatacağız? Üstünde oturduğunuz halıda dedi pansiyon sahibi “Nası yani” Biz bu halıları dokuduktan sonra güneş altına serer rengini soldururuz eski kirli değil yeni dokuduk dedi. Hava güzel yaz akşamı köy bakir, koy bakire, yattık. Sabah kahvaltıdan sonra denize girdik arkadaşlarımdan biri parmağında ki alyansını denize düşürmüş önce yüzeyden bakıyor derince de, denize dalıp dalıp çıkıyor. “Noluyor” dedim son bi defa daha daldığında yüzüğünü bulmuştu. O kadar temiz bir deniz. Şimdi mavi bayrak asıyorlar o zaman bayrak matrak yok.

İki gün sonra ayrılırken el yapımı iplik, kök boyalı, el halılarından ikisiyle pazarlık yaptım. Birinin rengi güneşte solmuş diğeri güneş görmemiş iki halıyı satın aldım.

O zaman çocuklarımız küçük şimdi torunlar o yaştalar, torunlardan biri yedi yaşında bu yıl okula başladı. Küçük çelimsiz ama adı gibi Can, hala oyuncak araba merakı var. Seçtiği güzel oyuncak arabaları ayrı bir torbada durur bizim eve getirir Mazıköy’ün halısının üzerinde oynar. Meğer bizim halının yol gibi çerçeveli desenleri var onun için bizim halıyı tercih edermiş. Arabaları o yollara yerleştirir konvoylar yapar bazen beni de çağırır oynamaya, yatarız halının üstüne vın vınn yarıştırırız. Yani yolları iyi tanırım. Taş kaplamasından asfaltına betonuna hatta ray döşeyerek demiryoluna kadar (havayolu hariç!) yolların yapımında bulundum halıda çerçevelerin yolunu da torunum Can’dan öğrendim.

Çocukluğum aklıma geldi biz halıda malıda oynamazdık oyuncak arabamız yoktu çünkü. Telden yaptığımız arabayı sokakta gezdirir, çember çevirir, rulmanlı tahta üzerinde yokuştan aşağı kayardık. Şimdi inşaatlarda kullanılan demir saç el arabalarının atası sayılan ahşaptan yapılan el arabalarında birbirimizi taşırdık, devirir düşürür tozun toprağın içinde katılıncaya kadar gülerdik.

Evimizin önünde ki caddenin ilk halini hatırlarım granit kesme taş kaplıydı kesmede değildi sanki ocaktan mı öyle çıkıyordu dikdörtgen aynı ölçüdeydi kat kat asfalt kaldırılsa altından bu taşlar çıkar. Bunları döşediklerinde ara sokaklar toprak, dağın eteğinde ki mahalleler arnavut kaldırımlı sokaktı. Kimse şikayetçi değil 50-60’lı yıllar yokluk zamanlarının sonu yapılması için vatandaş sabırlı davranıyordu. İzmir’de 1963 yılında belediye başkanı Rahmetli Osman Kibar’ın seçim vaadi yolları çamurdan kurtarıp asfalt yapacağım demişti söylediği gibi de İzmir’i çamurdan kurtardı adı Asfalt Osman’a çıkmıştı.

Asfalt hem kolay hem hızlı yapılan bir yol çeşididir ama asfalt kadar da nankör malzeme yoktur. Sıcaklığını tutturamazsın, iyi sıkıştıramazsın, seremezsin, sererken soğur, kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi hava sıcaklığı da önem taşır, hemen trafiğe açarsın ondülasyon olur, yağmur ızgara ve rögar kapak kodlarını tutturamazsın hataları hemen belli eder. Ama düzgün yapılıp beyaz yol şeritlerini çektiğinizde gelinlik giymiş gibi olur. Bizim Can’ın halının şeritli yolunda ki gibi araçlar birbirine girmeden gider.

İnşaatlar durmak bilmez kentsel dönüşümlü memlekette asfalt kazılır, su patlar tamir için kazılır, bi zaman sonra fiber kablo döşenir asfalt kazılır, borunun çapı çupu cinsi değişir asfalt kazılır. Kazılır da kazılır. Yamalı yumalı yolda asfalt, asfalt olmaktan çıkar çukurlu çakırlı yolda araçla atlaya zıplaya yeni sürülmüş tarladaymışız gibi gideriz.

Amma Manisa Büyükşehir Belediyesi çağdaş, havayı kirletmeyen karbon salınımsız, sağlıklı bi o kadar da yolculuğu rahat, ceptel şarj düğmesi olan, her türlü konforu bulunan bi tek wifisi yok galiba, elektrikli otobüs demeye dilim varmıyor uçak uçak. Kaptan koyverse uçacak. Toplu ulaşımı özendirmek için Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün Manisa’lı hemşehrilerine verdiği değerin göstergesi bu araçlar, siyah asfaltta kırmızı elmas.

Cadde üstü otoparklar tabii kalkacak, özel araç trafiği azalacak, yollar biraz rahatlayacak artık biz de bu nimetin kıymetini bilelim, bu sadece Manisa’da değil artık her vilayette Avrupa demiyorum, bir bisiklet bir toplu ulaşım aracı kullanma alışkanlığı edinmemiz lazım.

Uçaklar piste inmezden önce Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız, Yöneticilerimiz, Valimiz, Kaymakamlarımız, üst yöneticiler dahil hepimiz bisiklet ile tüm bisiklet kullanan vatandaşlar dahil bisikletlerimizle Hükümet Konağından hareketle Moris Şinasi’ye elektrikli otobüsün önünden giderek davullu zurnalı, şarkılı marşlı, coşkulu “Siyah asfaltta kırmızı elmas” bir açılış yapsak. Çağdaş, modern kent Manisa’yı dünyaya tanıtsak.

İBRETLİK KÜLTÜRÜMÜZ,

Kültür neyimize sanatı seyretmemize. Kültür boş, karın doyurmuyor sanat biçare, hasbelkader yapanlar prematüre doğmuş heykeller cıvıklaşmış renkler. İsmine resim denenler, sözde heykeller. Kültür mantar olmuş salataya doğranmış. Gelinim mutfakta, kızım sofrada, kocam okeye dönüyor, oğlum ne iş olursa yaparım diyor. Damatta adam mı gül gibi kızımın hayatını kararttı. Kültür bu olunca sanatta o oluyor.

Eski Manisa, yangından sonra ki Manisa, sergilendi Fatih Sanat Galerisi’nde. İkinci günü gidebildim. Kapıda güvenlikçiye “Nerede bu millet, Manisa’lılar. İlk günü sabaha kadar mı açıktınız? Tüm Manisa kapıda kuyrukta mıydı? Sabahladılar mı?” Yangın, hüzün deli dalgalar gibi, buram buram yürek dağlayan yanık kokusu, dumanı üzerinde evler, moloz yığınlarından geçilmez olmuş sokaklar, aç evsiz insanlar, savaştan yorgun şehir, öksüz yetim çocuklar gençlerini kaybetmiş yaşlılar…

Tarih yazmışlar okuyan yok. Fotoğraflamışlar bakan yok.

Caddelerde salınışlarımız, kafe bistrolarda kahkahalar, AVM’lerde buluşmalar. Yeşil bana mı yanıyor kırmızı sana mı? Podyumda mısınız? Hele eltimgillere gidiyorum havalarında ki salınmalarınız? Parketmek yasak levhalarının altına parketmeleriniz. Nerden geliyor bu yoğurdun bolluğu? Bu rahatlık. Tarlada mıyız?

İnsanın köpeği ısırdığı haberini hiç okumadım tıpkı yabancıların bize tarihi eser satmalarını okumadığım gibi. Niye tarihi antik şehirlerin üzerine yerleşmişiz? Temel kazısından bir şey çıkarda evi bedava yapar mıyız? Tekerleği onlar icad etmişler döndürmeyi biz. Camisinden evinin köşe taşına kadar eski eser devşirmesi. Kazma kürek masanın altında kahvede, kaçak kazı için akşam karanlığı bekleniyor, her şey sahnede.

Kültür; Geç bunları anam babam. Olsa ne yazar olmazsa kim çizer? Sanat olmamış da dünya mı batmış!

Kent müzesi var mı elin gavurunda? Yok. Kentin kendisi müze. 25-30 senelik evlerin kaçıncı yıkılıp yapılışı? Ben unuttum, anam hiç bilmiyor, rahmetli babam kendi emeğiyle yaptığı evi kalksa bulamaz. Kat kat asfaltı beşle çarp kaç yılda kaç belediye başkanı geçmiş bul. Bozmayan kalmadı ki. Gani kalfa vardı 50 yıl önce. Asıl sanat yolların altında. Elle döşenen toprak künkten, beton, asbest, pvc, plastik, koruge boruya, optiğinden fiberine kadar teknolojinin merhaleleri ne medeniyetler geçirmişiz! Yeraltı zenginliğimiz deniliyor bunlara!

Her sokakta beton mikseri, yeni çıktı Kula volkanik cürufu rüzgarla kahverengi boyanıyor her yer. Yalıtım adı altında 20 çeşit duvar bloğu, cephe kaplaması dediğimiz kartondan evler. Kimi balkon yapmış keyfinde kimi balkonsuz yerinde. Tarih okumaya gerek yok 164 defa değişen imar yasalarını oku şehirlerimizin kent belleği ortaya çıkar. Af üstüne gaf. Ruhsatlılar balkonsuz, affa girmiş kaçaklar balkonlu. Sefam olsun.

Camiler zaten gömülmüş kent profilinin içine, minareler sessiz kalmış hoparlörler bas bas, ortak yayın bi defada eriştiriyor camiye hepimizi, bir de ara nağme müezzin çalıyor düt düt düt. Bu kültürden sayılmazsa sanat icrası olabilir düt düt düt.

Ya topçu ya popçu. 20 yaşındaydım İstanbul’daydım söylendiğinde 70’e geldim Manisa’dayım hala söyleniyor. Şarkısı bile bestelendi sanat işte.

Ne hale geldik? Boş da vermedik. Geçersiz oy pusulası binde oranlarında ama boşluk verdik. Hoşumuza da gitti. Festival kültürümüz de yok ama özenti işte elin gavurunda var da biz de niye yok.

Düğün, dernek, seçim yerelinden geneline. Seçim şarkılarımız sanat, dat diri dat diri kültür.

Balkonlar da kalktı yapılmıyor artık. Nereden seyredeceğiz curcunayı pardon, kültürü?

İNSAN NEYSE ŞEHİR ODUR

70’li yıllarda TRT Ankara Radyosu’nda Ferit Sıdal makamında otururken birisi 70’li yılları kastederek “Son dönemde pespaye bir müzik tarzı ortaya çıktı, sokakta çalınanlar insanı rahatsız ediyor. Nedir bu hal üstadım? Diye sorduğunda Ferit Sıdal perdeyi hafifçe aralar ve Mamak’ın görüntüsünü arz eder sual sahibine. “Bak şuraya mimarisi bu olanın müziği de bu olur” diyor. Böyle ev yapıyor, böyle bina dikiyorsan, böyle yol yapıyorsan, elbette müziğin de böyle olacaktır. Hatta şehri yapılandıran unsurlar o şehirde yaşayan insan yaşantısını yansıtacaktır.

Sıkça söylenen bir şeydir, Shakespeare mezarından çıkıp gelse doğduğu evi kimseye sormadan bulur. Halbuki üzerinden dört asır geçmiştir. Ülkemizin her yeri değişti de, Manisa’mızı nostalji olarak yaşayanlar Manisa’nın değişimine hayıflanmakta yöneticilere kızmakta yıkılıp yeni yapılanlara neredeyse memleketimi ne hale getirdiniz deyip kızmaktadırlar. Bunların çoğu Manisa’yı terketmiş başka şehirlerde yaşar olmuşlar hariçten gazel okumak gibi bir şeydir dedikleri, hatta çoğu baba ata evini satarak gitmiştir.

Avrupa’nın bir çok şehri o şehirde yaşamış sanatçısı ile anılır. Petersburg romancı Dosteyevski’nin şehridir. Ressam Van Gough Fransa’nın Arles şehri’nde yaşamıştır. Paris bir çok sanatçının yaşadığı her sanat dalında çeşitli eserler kazandırdığı bir şehirdir. Amsterdam Rembrant’ın, Venedik Tiziano’nun şehridir. Mozart Salzburg’da yaşamış Viyana’da ölmüştür. Dante, Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Rönesans’ın başkenti Floransa’dır mesela. Şair Federica Lorca, Dali, Picasso İspanya’nın Granada şehrinde arkadaştılar.

Bir çok sanatçı yaşadığı şehre kültür ve sanat yönünden değer kazandırmıştır. O şehirde yaşayan halk bu duygular bu sanatsever ruhu ile büyümüş yaşamış şehrinin; sanatçılarının geçtiği yolları, parkları, evleri, yapıları korumuş onların izlerini silmek istememişlerdir. Dolayısıyla bu insanların yaşantısı şehre yansımış şehirleri değişmemiştir.

Ülkemizde meslek seçimleri hep birbirine benzer ve herkes için aynıdır. Mimar, mühendis, doktor, avukat, cep telefonu merakından bilgi işlemci olmaktır gençlerin hevesleri bu olmasa da ana babalarının meslek tercihleri bu yöndedir.

Üniversite bitiren bu mesleklere sahip gençlerimiz ne yaparlar daha sonra: Doktor fabrikatör olur, mimar mühendis mektebinde okumamış müteahhitle aynı işi yapar hatta onun yanında üç kuruşa maaşlı çalışır. Avukat emlakçı, bilgi işlemci telefon dükkanı açar. Madem mesleğinizi yapmayacaksınız bari sanatçı olun resim, müzik, heykeltraş, yazar, edebiyatçı olun. Ama bu mesleklere ne yüz verilir ne kız, ne de iş. Ama yerel yönetimler, sanatçısını seven halk; sokak park cadde ismi verir yaşadığı şehre damgasını vurur, değer katar, unutulmaz tarihe geçer.

Şu dünyada bir hoş seda bırakmaktır murad. Bir de yaşanılır şehirler.

Son zamanlarda bu yönde ilerleme var şehirler arası turlarda gezilerde o yörenin ekşi maya ekmeği, odun fırın ekmeği alınır, yenir, hediye verilir.

Şehirlerimizi yaşanılır yapabilmek için kırk fırının ekmeğini yemek lâzımsa o yoldayız demektir!

HERMOS’TAN GEDİZ DERESİ’NE

Filmlerde sıkça görürüz dağda ki ahşap evinin terasından uzaklara bakan yaşlı adam “Bu kış çetin geçecek” der. Bizim yağışsız kurak geçen aylarımız da bu film karesini anımsatıyor. Kurak yıllarda daha önce ozon tabakasına bahane bulunurken meğer iş bahane değil ülkemiz kuraklığa doğru hızla gidiyormuş. İnsan şehri yapar derken insanlarda ülkeyi yapıyor. Toprağın suyun ağacın ormanın kıymetini bilmezsek olanlardan ne bekleriz ki?

Gediz (Hermos): Murat Dağı’ndan doğmuş dünyanın oluşumu zamanında çöken ve yükselen yer kabuğunda kendine bir yatak bularak Ege Denizi’ne doğru yola çıkmış, Uşak’tan geçip Selendi’ye ulaşmış volkanik yapı burada Gediz’e yatak hazırlarken yorgan gibi üstüne gelen lavları soğutarak yüksek duvarlar meydana gelmiş Yelimere Kanyonu oluşmuş.

Buradan akmakta biraz zorlansa da Kula’ya geldiğinde daha doğrusu Katakekaumene’ye geldiğinde aman Allah’ım; tozlar, dumanlar, kazanda kaynayan Kula keşkeği gibi ordan burdan fışkıran lavlar, glup gulup yapan tepecikler, ile boğuşmuş. Yol boyunca lavlar tepeciklerden çıkıp akarken her bir krater ağzından, aşina bildiği toprakları vadileri yol etmiş akmış, gitmiş de gitmiş. Gediz bunlarla yıllarca cebelleşmiş kah yönünü çevirmiş güze, kah kızgın lavlarla gelmiş yüz yüze, ne yöne gideceğini akacağını bilmez avare bir halde rüzgarla savrulan yaprak misali kıvrılmış eğrilmiş bükülmüş çoğu yerde kıpkızıl lavları soğutmuş heykel yapmış üstüne çok gelenlere yenik düşmüş vadilere çökmüş. Her çöküşte zeminde bıraktığı çökeltiler ile yaşanan zamana çentik atmış. Peribacası, kanyon loncası, derken Ahmetli’ye yaklaştığında nefeslenmiş lav akıntıları ile boğuşmaktan bitap düşmüş Gediz, Ahmetli Dibekdere Kendirlik daha ileride Gölmarmara.

Bu bölgede Gediz, Amazon yağmur ormanlarında ki sular nehirler gibi sakin durgun ve ormanların içerisinden akmış yıllar, yıllar önce. Bulduğu geniş düz yumuşak kumlu zeminde yayılmışta yayılmış. Siz Ramazan Pidesi deyin ben diyeyim Seha ülkesi. Gediz’in suladığı verimli topraklar, lav kumlarından oluşan tarlalar, eski insanlara mekan olmuş her bir kıvrımına boyna dolanan fular gibi birileri gelmiş otağ kurmuş. Kimileri beylik, kimileri dirlik, güçlü ve kalabalık olanları krallık kurmuş. Seha Ülkesi 12 Pisidia kentinden oluşmuş Seha Krallığı da, Ahmetli’nin Dibekdibi, Kendirlik az daha gidince Marmara gölü ve şimdi ki Hacıveliler’in sırtlarına Kaymakçı Tepesine Gediz’in Marmara Gölü’nü oluşturduğu geniş, denizi andıran bölgeye yerleşmiş. Tarım ile zengin olan bu krallık büyük tekneler ile Ege Denizi’ne Gediz’den ulaşmış deniz aşırı tarım ticaretini de elinde tutarak Gediz kıvrımlarında ki diğer kentler ile ticareti yönetmişler..

Gediz: Lavlarla olan güçlü savaşı, büklüm büklüm kıvrılarak akışı, topraklarında insanlara hayat bağışlayışı, kaybolan ihtişamı ile sicim gibi olmuş, rüzgarlar yağmur bulutlarını başka yerlere taşımış. Söğüt yeşilleri kaybolurken taşkın önleyeceğiz diye etrafında ağaç kalmaz olmuş, yağmayan yağmur, akmayan dereler Gediz’i beslemez olmuş. yayıldığı topraklarından çekilmiş de çekilmiş. Kendilerinden başka bir şey düşünmeyen açlar gelmiş bu topraklara yerleşmiş. Yılda üç mahsul kaldıran, ekilip biçilen toprakların bereketini bilmeyenler şükretmeyenler suları çekilen Gediz’i sanayi atıkları ile kirletmiş, tarımsal ilaçlarla zehirlemiş. Gediz’in binlerce yıldır suyunu depoladığı Marmara Gölü bile sazlık olmuş. Sulama göletleri ile kapatılan dereler Gedizi beslemez, odun olsun diye kesilen ağaçlar yağmuru da çağırmaz olmuş. Az verim ile toprak yetmezken çekilen Gediz’in yatağını tarla yapmışlar bağ yapmışlar ama sulayacak su bulamamışlar 60’lı yıllarda sol sahil sağ cahil sulama kanallarına regülatör denilen kapaklar ile hür akan Gediz’in sularını insanlar yönlendirmeye, açılan kanallara akıtmaya başlamışlar. Sularının yönlendirildiği Gediz’e gem vurulan regülatörün olduğu yerde yıllar önce dolu dolu akan sularının taşıdığı dipte ki taşlar kayalar çıkmış orta yere. Onlar bile çatlamış. Su bulamayanlar boruları saplamışlar Gediz’in kuruyan topraklarına dipteki suyu yukarı çıkarmak değil vampir gibi emmek için, pata pata sesler yankılanırken kanyon duvarlarından, biraz daha derine inelim sesleri gelirken köy kahvelerinden, bereket tanrısı Gediz karaların karasına boyanmış sularından medet umanlar Seha’lı değildiler, çünkü onlar en son altları düz katamaran denilen yelkenliler ile deniz aşırı ülkelere gitmişlerdi.

Gidemeyen burada kalanlar yağmur duasına çıkanlarmış.

DÖNÜŞÜM MÜ DEDİNİZ?

Toprak kayması, başına taş düşmesi, Kaya kopması.

Teee İzmir’den gelen Spil’in eteklerinden Akpınar yamaçlarına ulaşan hatta yıllarca taş ocağı olarak kullanılan mıcır yapılan alanda; coğrafya, jeofizik öğrencilerine laboratuvar olan ocakta fayın apaçık anlatıldığı yere kadar uzanan bu fay çizgisi Mutlu Lalapaşa eski Narlıca mahallelerinin üstünü çizer. Mızrak gibi bu mahallelere saplanır. Mızrak çuvala girer mi? Çuvala girmez ama Laleli Mesir Mahallelerinin kılıfına girer.

Laleli Mesir mahalleleri de dahil Manisa’nın yarısından fazlası kentsel dönüşüme girecek nitelikte yapılar olup çoğu ekonomik ömrünü tamamlamıştır. Buna rağmen Laleli ve Mesir mahallelerinin kentsel dönüşüme girebilmesi için riskli yapılara öncelik tanındığından Lalapaşa ile Mutlu mahallelerinin üzerinden fay hattı geçmesine rağmen, ki buraya plan yapılmaması gerekirken bu konuda başı çekmiş Laleli ve Mesir’e kılıf olmuştur.

Ben de Laleli ve Mesir Mahallelerine imar planı yapılmasından yanayım plandan yana olduğum gibi burada oturan vatandaşlardan da yanayım. Hatta Manisa merkezinin insan ve trafik yoğunluğunu alacak olan bu plandan başka çare olmamasını düşünmeme rağmen Laleli ve Mesir’de ikamet eden vatandaşların hak ve menfaatlerini de düşünmek gerekir. Yıllar önce bu bölgede çok kooperatife proje çizdim, zar zor ödedikleri proje paralarının yanında inşaatı yaparken de çok zorlandılar hatta hala bahçeleri maddi sıkıntıdan dolayı bakımsızdır. Ama huzurlu bir semtte yaşamaktadırlar. Hava kirliliği az, yeşili parkı ağacı çiçeği bol, araçlarını parketmeleri kolay, bisiklet, yaya gezme, yürüme, her alanda spor yapma imkanları olan bir semttir Laleli ve Mesir.

Kentsel dönüşüm adı altında 5-7-8-25 katlı yapılan imar planı ile emsali 1 civarında olan semti 2.5 – 3 emsalle (bu ne demek hemen yanı başındaki 12 katlı gökdelenlerde emsal 3-4 civarında, 12 katlıların sıkışık düzenini nefes almayan durumlarını görüp siz karar verin.(Güzelyurt semtinde emsal 1) nüfusu yoğunluğunu arttırıp bu semtte yıllarca huzur ve komşuluk ilişkileri içerisinde yaşayan halkı huzursuz bir ortama sürükleyemezsiniz. Bir dairesi olana bir daire verilecek ise emsali bu kadar arttırmaya bir anlam veriyorum ama vermek istemiyorum. Yeşil alanın iki katına çıktığını söyleyenler var. Nüfus yoğunluğu beş katına çıkmışken dedikleri gibi iki katına dahi çıkmayan yeşil alan ile bu semt nasıl nefes alacak. Şikayet ettiğimiz ikinci bir Manisa’yı,buraya inşa edecek isek plan milan yapmayalım bu insanların huzurlarını bozmayalım keyiflerini kaçırmayalım, çiçeğine böceğine yeşiline dokunmayalım. İşte Muradiye yakınımızda.

İkinci bir yanlış: Kentsel dönüşüme kılıf hazırlayan, riskli alan ilan edilen ve bu bölgeden taşınması gereken (Laleli Mesir mahallelerine taşınmalı) Lalapaşa ve Mutlu Mahalleleri dahi 7 kattan oluşuyor. Emsal burada da iki hatta üç. Fidan dikmiyoruz apartman dikiyoruz. Freni patlayan, bariyeri kırıp aşağıya düşen, yatak odasına giren, kamyonları araç kazalarını çok duyarız, okuruz, şahit oluruz. Spil’in eteklerinde meyilli arazisinden dolayı ayakta durmakta dahi zorlanılan bir bölgede 7 kat.

Kentsel dönüşümde arazi, menfaat, hak, hukuku rantta kurban ediyorlar ama insan hayatı bu kadar ucuz değildir.

(Lale Devri, Mesir Festivali bitmiş gibi Yeşilim Gürle’yi konuta açıyorlar. Müze köy olmayacağı gün gibi aşikâr da Gürle’nin müzelik olacağı kesin.)

ŞEHRİMİZİ TANIMALIYIZ

Barselona’dayız: Hangi müzeye gittiysek, kalesinden tarihi binasına kadar her birinin önünde öğrenci kuyrukları vardı. İlkokulundan lise çağına kadar. Resim heykel müzelerinde heykeli tabloyu saatlerce anlatan öğretmenler vardı. Bu çocuklar heykeltraş mı olacak yoksa ressam mı dedim kendi kendime.

Ama kültür değerlerini sanatçılarını öğreniyorlardı. Öğrendikçe gurur duyuyorlar belki de sanatçı ruhu aşılanıyordu. Her biri ders dinler gibiydi kaytaran dalga geçen yoktu.

Şehrin tarihi eserlerini kalesini anlatan rehber veya öğretmen şehirlerinin kültürel değerlerini sahipliliğini anlatırken kale savunmalarında kahramanlık gösteren halkın askerin atalarının gururunu yaşatıyorlardı.

Her şehrimizin az çok tarihi değerleri, kültürel eserleri, geçmiş zamana ait hikayeleri, örf adetleri ananeleri vardır. O şehirde yaşayan öğrencilere bizlerinde şehrin önemli tarihte iz bırakmış kahramanlarını tarihi eserleri yapanından yaptıranına kadar kültürel değerlerimizi ders gibi anlatmalıyız. Her öğrenci şehrini tanımalı, dışarıdan gelen eş dost akrabalarına arkadaşlarına şehri gezdirmeli yaşadığı şehrinin bu değerlerini bir tarih öğretmeni, rehber edasıyla bilgisiyle anlatmalı. Hatta öğrendiklerini evde annesine babasına kardeşine anlatmalı ki büyüklerimizde her gün önünden geçtiği camiyi, hanı, hamamı bilmeli öğrenmeli.

Sinanbey Medresesinin yanında bir ev restore ediyoruz kontrole gittiğim zamanların birinde yanıma bir kız çocuğu geldi bu evde ne yapılıyor diye merak etmiş. Sinanbey Medresesi’nin karşısında oturuyorlarmış sordum bu tuğlalı kubbeli yapıyı biliyor musun diye. İlkokul son sınıf öğrencisi. Bilmiyorum dedi. Demek ki evlerinde de hiç konuşulmamış veya annesi babası bu tarihi yapıyı anlatmamış. Böyle olunca da çocuk hiç meraklanmamış sorup öğrenmemiş.

Horasan erenlerinden Seyyid İbrahim Hoca Mescidi’nin kıble tarafında ki kaldırıma araçlar park etmesin diye duba çaktıracağız mescidin yerini tarif edinceye kadar akla karayı seçtim.

Bir Pazar günü AVM’ye gitmeyip şehri gezseler önemli yerleri tarihi eserleri öğrenip şehirlerini tanırlar. Vakıf eserlerinin hepsinin kapılarının yan tarafında tanıtıcı tabelalar var bunları okuyup bilgi sahibi olurlar.

Çanakkale müzesi yapıldı. İçeride tablo ve maketlerden oluşan adına diorama denilen farklı ve ilgi çeken bir görüntü ile Çanakkale Savaşları anlatılıyor. Beş senedir müze açık Büyükşehrin araç tahsis etmesine rağmen daha gezip görmeyen okullar var.

Şehrimizi tanımalıyız. Çocuklarımıza tanıtmalıyız. Ders gibi, tarih dersi gibi öğretilmeli anlatılmalı. Her okulun öğretmenlerinin asli görevi olmalı. Üniversitemizin araştırma konusu tez konusu olmalı bu araştırmalar orta öğretim okullarında okutulmalı rehber kitapçıklar oluşturmalı. Okullar şehir gezileri düzenlemeli. Manisa’mızın gezilip görülmesi, bilinmesi gereken tarihi mekanları, eski eserleri, cami han hamamın yanında kamu yapıları, erenleri evliyaları türbeleri, çeşmeleri var. Kiraz yaylasında ki kiraz bayramı ve orada ki yaşamlardan bağ bozumu zamanlarını bağa göçleri, komşulukları, bağda geçen iki üç aylık yaşantı anlatılmalı bu adetlerimiz gelecek kuşaklara aktarılmalı. Bunların belgeselleri çekilmeli.

Bizden sonra bir dönem daha var ondan sonrası Manisa’nın tarihini, yangınını, dağını, bağını bilmeyecek. Taş yapılar kubbeleriyle kendilerini örterken hamamın külhanı yanmaz hanın kapıları açılmaz olacak birbirine benzeyen apartmanlar ile adres dahi tarif edemeyeceğiz. Sitelerine çekilen insanlar birbirine yabancıyken yaşadıkları şehrin de yabancısı olacaklar.

Sadece işini aşını düşünenler devri geldiğinde köksüz hayatların kuru dallarına boş hayaller takılacak. Artık rüzgar nereye savurursa.

MANİSA BELEDİYESİNDEN MANİSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNE

2009 yılı belediye başkanlığı seçimleri yapılmış Cengiz Başkanımız Manisa Belediye Başkanı olmuştu. Daha belediyenin kapısını öğrenmeden sosyal sigortalar, vergi dairesi alacaklarını tahsili için gelmişlerdi, aradan bir ay geçmeden tedaş biriken ödenmeyen alacağı yüzünden koca belediyenin elektriklerini kesmişti. Rica minnet zorla açtırıldı.

80 milyon bütçesi olan Manisa Belediyesi’nin 96 milyon borcunun yanında Manisa Belediye’sinin Cumhuriyet tarihi boyunca biriktirilmiş mal varlıkları yok pahasına satılmıştı. Hatta adliye binasının arkasında ki yarısı belediyeye ait olan hisseli arsayı izale-i şuyu’ya çıkarmış ama ömrü yetmemiş mahkeme bitirememiş arsa belediyeye geçmemiş satılamamıştı.

2009 yılı belediyenin durumu böyle iken ilk yıl yatırım programları projeler yapıldı 96 milyonluk borçlar sıfırlandı. Ondan sonraki yıllarda tüm Manisa’nın kotu bozuk basamaklı kaldırımları yenilendi engelliler için ulaşımı kullanımı rahat hale getirildi. 170 bin m2’lik Atatürk Kentparkı, 400 araçlık Bülent Koşmaz otoparkı, güveninirliği kalmamış belediyeden sözüne güvenilir belediye başkanımız Cengiz Ergün’ün çabalarıyla; Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Genelkurmay Başkanlığı ile protokol yapılarak kamulaştırılan Kitapsaray yanında ki subay lojmanları arsasına 600 araçlık tam otomatik otopark, yıllarca inşaat artıklarının atıldığı 100 bin m2’lik alana zemin iyileştirilmesi yapılarak şehirler arası otobüs terminali ve çevre düzenlemesi, Manisa’nın simgesi olan Alparslan Türkeş Köprülü Kavşağı, tüm tarihi eserlerin çevre düzenlemeleri, çoğunun restorasyonu, hiçbir belediye başkanının cesaret edemediği Ulucami etrafının kamulaştırmaları, tüm okulların camilerin duvarları ferforje korkulukları, bölge hastanesi için tokiye 10-15 daire karşılığı verilen 100 bin m2’lik eski şantiye alanından sonra yeni yapılan şantiye binası, yeşil alan düzenlemeleri, eski parkların yeni peyzajları, yollara caddelere dikilen onbinlerce Akasya, Ihlamur, Çınar ağaçları, yol ve cadde aydınlatmaları ve daha sayamadığım bir çok yatırımlar ile Manisa modern bir kent görünümüne kavuştu. Bunlarda borçlanarak yapılmıştı şimdi bu yapılanlardan dolayı hiç bir kimsenin kurumun sosyal sigortaların, vergi dairesinin, o kadar aydınlatma yapılmasına rağmen tedaşın bir kuruş alacağı mı var? Alınan borçlar eski yapılmış borçlar ödendi unutuldu bile ama yapılanlar kamunun kullandığı yapılar, yeşil alanlar caddeler modern Manisa Manisa’lılara kaldı ve böylesine güzelleşen bir kentte yaşıyor olduk.

Büyükşehir olmuş Manisa: 30-40-50 yıldır yapılmamış bu yılları köylüler söylüyor (50 yaşındayım böyle hizmeti biz hiç görmedik diyorlar) paslı küflü içmesuyu boruları, sudan ziyade pislik deposu olmuş su depolarından içilen arsenikli sular yerine kanalizasyonundan içmesuyuna taş kaplamasına kadar yapılan modern bir görünüme kavuşan köyler. Büyükşehir yasasında mahalle deniyor ama bu çalışmalar ile mahalleye benzeyen köyler, köylüler bizim alt yapımız ne zaman yapılacak diye sıraya girmiş insanca yaşamayı hakeden köylülerimiz.

Kirada oturduğu bina dahi yetmeyen bir büyükşehir belediyesi, Perşembe Pazarı için kavgalar gürültüler kopartılan pazarcı esnafının ekmek kavgasını bitirecek modern pazaryeri, Manisa’nın nüfusu 100 bin iken yıllarca 500 kişilik hem tiyatro hem konferans hem konser salonu olarak kullanılan salonun yerine modern konser, tiyatro, seminer salonları yapılacak ayrıca 2 bin araçlık otoparkı olacak bir komplekse kavuşacak modern Manisa’mız.

Türkiye’de ilk üçte olan OSB’siyle övündüğümüz ve her geçen yıl artan nüfusuyla (şimdilik 400 bin) 1989 yılında eski Manisa’nın üzerine yapılan imar planıyla artan trafiğine cevap vermeyen yollarımız dar caddelerimizde çağdaş elektrikli toplu ulaşım araçlarını kullanacak halkımız.

İlçelerimize yapılan alt üst geçidler, otoparklar pazaryerleri, gençlik merkezlerimiz.

Binlerce kilometre asfalt, köy-ilçe ulaşım yolları, belediye otobüsleri.

Bütün bu yapılacaklara DUR diyenler bunların vebalini yaşayacak, herkesten önde olan inançlarınız ile öbür dünyada dahi hesabını veremeyeceksiniz. Cilalı ayakkabılarınız ile tozun toprağın olmadığı yollarda yürürken hemen yakınızda ki köylerde köylülerin cızlavet lastikle yürüdükleri çamurlu yollara gönlünüz razı oluyor mu?

Borcu olmayan hem de trilyonlarca lira borcu olmayan büyükşehir belediyesi var mı?

Yerinde yatırım yapmakla denk bütçe ile para harcamakla yıllardan beri birinci seçilen Manisa Büyükşehir Belediye başkanımız Cengiz Ergün “Ben bunları bunları yapacağım” derken yapacaklarını takip edip hesap soracağınıza hakça, insanca yaşamayı reddedip yapma demek hangi vicdanlara sığar.

Kent PLANLA-MA

Artık büyükşehir ile birlikte kentleştik. Nasıl ki köy ile kasaba, kasaba ile ilçe, ilçe ile şehir, şehir ile kent nasıl ayırt edilir. Bulvarları caddeleri mağazaları işyerleri modern ticari merkezleri konforlu toplu ulaşım araçları yeşil alan cicili bicili binaları kent aydınlatması ile en doruk nokta kenttir. Kentin planlaması ayrı bir önem arzeder yaşayan insanların ekonomik durumları, sosyal yaşantıları, kültür düzeyleri gibi kentten çok beklentileri vardır. Kazandıkları paralardan ödedikleri vergilerin hesabını sorarlar bunlar en fazla vergiyi ödedikleri için karşılanmasını istedikleri talepleri de maksimum noktadadır yani kısaca ‘Hamama gider kurna beğenmez, düğüne gider zurna beğenmez’ vaziyetleri.

Çok yakında kentimiz böyle bir planlama sürecine girdi. Neticesinin sürpriz olmaması için sonradan aaa bu muydu dememek için bu plana sahip çıkmamız gerekir. Takip edelim ki sonradan söz söylemeyelim veya söz söylemeye hakkımız olsun.

Uzun zaman yapılamayan kentimizin planlaması geçici ve tedrici tedbirler ile bazen ekleme çıkarma, bazen masaya yatırma, bazen de ayakta tedavi ile müdahalede bulunuldu. Her geçen gün kentin artan ihtiyaçları, günü kurtarma çabalarıyla geçiştirildi. Bu yüzden kentimizde bir kimlik sorunu oluştu. Planlama aktörlerinin olmadığı bu geçiştirici sözde planlar ile kimliğimizi kaybettik.

Kimlikli plan yapabilmek için doğal ve yapay çevrenin özelliklerinin yanında sosyo kültürel eğitim ve ekonomi gibi sorunlar, iklim koşulları, hava kirliliği, dağı, topoğrafik durumu, Gediz nehri ve bu nehre akan dereleri, tarım girdileri, bitki örtüsü, florası, jeolojik jeomorfolojik yapısı, zemin araştırmaları, kültürel ve geleneksel yapısı gibi bu faktörlerin kent üzerinde ki etkileşimleri kentlerin kimliğinde önem arzeder.

Kentin olası kimliği insanların da yaşantısıyla birlikte şekillenmiş olur. Dünyada üç defa Ağa Han Ödülü alan tek mimar, plancı, düşünür Turgut Cansever “Şehir imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.” Der.

Bu güne kadar, mevcut dokunun hızlı büyümenin yaşandığı süreçte planın dönüşüme açılması, kentsel dönüşüm, imar haklarının arttırılmasına yönelik tercihlerin yapılması, her kurumun ayrı planlama yapması, TOKİ, Şehircilik ve Çevre Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi, Kentsel Dönüşümün getirdiği planlama serbestiyeti, belediyeler, kaymakam ve valilerin tercihleri ile kentimizin kimliği bom bozulmuştur. Yeni planlama da neresinden tutulup da kimlik kazandırılacak zor iş üniversite bitirmiş bir gencin zanaat öğrenmesi gibi bir şey.

Tabii planlamanın bir diğer önemli noktası kentin yabancılaşması konusunun dikkate alınması. Bu noktaya gelindiğinde kamusal alanların, kentlinin ortak kullanacağı açık alanların rekreasyonel amaçlı kullanma eğiliminin geliştirilmesi gerekir. Sadece yeşil alandan ziyade kentin toplanma buluşma noktası hüviyetinde, demokratik kent yaşamına katılımını özendirici faaliyetlere cevap verecek şekilde sosyo kültürel ve kamusal alanlar düzenlenmelidir.

Ancak en önemlisi mutlu bir kent olunabilmesi. İşletme ve planın uygulama maliyetlerinin ihtimal hesaplarının içerisinde kalabilmesi için öncelikle ön görülen kent nüfusunun belirlenmesi gerekir.

Nüfusa göre ihtiyaçların karşılanması, yeni bir kimliğin oluşmasında hız kazanacaktır. Otoparklar, caddeler, bulvarlar, ulaşım ağı, tabii bisiklet için düzenleme olmazsa olmazımız olmalıdır.

Kentin trafikten; karbon salınımı, hava kirliliğinden, park yeri aramaktan, adım başı kırmızı ışıktan doğan stresine; bakarak geçmek, gülerek geçmek, el sallayarak geçmek, bisiklet ile olur.

Unutmayın bisikletlinin levyesi yoktur.

ŞEHİR MÜZESİ

Mezarlıkların şehir içinde veya yakınında olması din ve dünya işleri açısından dinimizce hoş karşılanan ve yaşayan insanların mezarlığı görünce bu dünyanın öbür tarafı da var deyip ona göre davranmalarını gerektiren bir hatırlatıcı gözüyle bakarız; ölçüde hata, hile huda, kavga gürültü, iyi geçinme hak yememe… Gibi adaletli davranmada bir hatırlatıcıdır.

Sadece ahireti hatırlatmıyor mezar taşlarındaki isimlerden ebediyete intikal etmiş tanıdıklarımızın eşi dostu çoluğu çocuğunu hatırladığınızda onları ziyaret etmemiz gerektiğini de hatırlamış oluruz. Hatta birer Fatiha okumayı vazife biliriz.

Bu insan belleğini harekete geçirirken eşyaların sokakların şehrin de bir belleği vardır. Değişmemiş eski bir sokak, mahalle, semt korunmaya alınmış bir bölge eski şehir dokusu yerleşimi sokağı, evi, meydanı, sıbyan mektebi, hanı, hamamı, medresesi, camisi korunan bu bölge aslında tüm eski şehri kapsaması gerekirken çok az yer olsa da korunmuş ise bu bölge şehrin belleğidir.

3000’e yakın ve beş mahalleden oluşan, arastasıyla beraber Eski Kula Evleri’nin bulunduğu bölge Kula’nın eski yaşantı, komşuluk, esnaflık, gelenek, kültür… ve el sanatları hakkında müthiş bir bellektir. Kula’nın hafıza deposudur.

Bir şehrin belleği evleri sokakları ve yaşantısı kaybolduğunda silinir gider. Manisamız’da eski tipik Manisa evi kalmamıştır. Sokağı yoktur ancak dağın eteğinde Narlıca, Lalapaşa mahallerinde kerpiç evlerin oluşturduğu sokak biraz fikir verebilir durumdadır. Ancak eski çeşmeleri, hanı hamamları, camileri, asırlık çınarları, unutulmamış hatıraları ve hikayeleri taşınmaz kültür varlıkları sayesinde fuluğ sisli bir bellek kalmış olabilir. O da yaşantıyı hatırlayanların bu dünyadan göçmeleri ile unutulup gidecektir.

Manisa az da olsa hatırlanabilen, sokağı, evi, çınarı, çaybaşısı, mahalle bakkalı, manavı, güveç fırını, mektebi, top yekûnu kentsel dönüşüme kurban edilecek Adakale, Mutlu, Lalapaşa, eski adıyla Arap alan, Narlıca, Topçuasım mahalleleri kısa bir zaman sonra kaybolup tarihten silinecektir. Tıpkı İstasyondan yukarı doğru; Alaybey, Dervişali, Mollaşaban, Malta gibi unutulan tarihten silinmiş mahalleler gibi.

Bellek sadece sokak mahalle değil şehir eşrafından, çarşı esnafından, toprak ağasından, mahallenin külhanbeyi, mahalle karakolunu mesken tutmuş eşkıyasından, Manisa’ya emeği geçmiş efendisinden, kolluklu devlet memurundan, mualliminden, hatta şehrin delisinden, dilencisinden, meczubu ile mendeburundan ve bunların yaşantı ve hikayelerinden şehrin yaşam kültürü de hatırlanmalıdır.

Düğün yemekleri, davet ikramları, komşuluklarda bahçelerde dolap denilen aletle ateşe tutularak kavrulan kahve tanelerinin dibekte dövülüp öğütülürken ki dedikodular, ramazan hazırlıkları için yufka tahtaları, kavrulan yufkaların saçları, maşalar, güveçler, mangallar, içine kömür konulan döküm ütüler, lambalısından transistörlüsüne kadar ki radyolar, gramofon, şarkılar, türküler,… her birinin hatırlatacağı hikayeler söylentiler şehrin belleğidir.

Düğün, nişan, kına gecelerinin geleneği, gelinin gelinliği, kınanın bindallısı, başta kırılan gelin şekeri, kıranlar, kızanlar, oyunlar, kıyafetler, maniler, tefler, dümbelekler… şehrin belleğinin geleceğe geçmişin taşınmasıdır.

Bunlar şimdi anlatımlarındadır 60 yaş üstündekilerin. Eski bayramlar, ramazanlar, davetler, düğünler, sünnetler diye başlandı mı bitmez, yaşlılar çok konuşuyor denir. Çok konuşurlar ki çocuklarında çocuklarına anlatacakları olsun diye.

Ama hiç uzatmaya gelmez bu anlatılanlarda bir gün nefesler bitince anlatılanlar da bitecektir. Bir şehir müzemiz olursa bizden sonra hatırlanacak çok şeyimiz olacaktır. Şimdi moda terim ‘Kent Müzesi’’ kentin müzesi olmaz kent birbirlerine yabancı unutulmuşlar topluluğunun bir arada yaşadığı büyükşehrin adıdır. Her şey bitmiş eskiye eski şehre ait her şey silinmiştir. Bundan sonra yapılacak müze çakma şehir müzesidir onun için adına Kent Müzesi denir. Manisa’mız henüz ‘Şehir Müzesi’ kıvamındadır. Kente dönüşmeden şehir müzemizi kurmamız gerekmektedir. Unutmadan, unutulmadan, elde avuçtakini bir işe yaramıyor deyip hurdacıya vermeden, yırtıp toz bezi yapmadan, defteri kitabı kışın sobada yakmadan, el lambası, muhtar çakmağı, sigara tablası, dedemin tablosu, ninemin fotoğrafı, gaz yağı lambası, yağ kandili, kandil mumu, mum şamdanı…

Aman atmayın. Arkeoloji müzemizin yapımına hayırlısıyla başlanıyor. Kapalı olan Muradiye Camisi’nin külliyesindeki müzemiz, yapılacak bu yeni müzemize taşındığında şehir müzemiz burası olacak. Küratör de biziz, kreatör de. Elimizdeki, çatı arası, ambar, sandık odasındaki, babannemin sandığı, dedemin sakladığı, teyzemin kınasından, amcamın sünnetinden, babamın düğününden, annemin çeyizinden… deyip eldeki avuçtaki sandıktan, dolaptan, yatak altından, ne varsa yayıntı deyip atmayalım.

Biraz daha sabır.