Dünyamızda yeni bir trend bizde çok yeni olsada gelişmiş ülkelerde 15-20 seneden beri var. Kullandığımız her türlü eşya, malzeme, aklımıza gelenlerin bir çoğunun yenilenebilmesi için çalışmalar yapılıyor. Bir kısmı geri dönüşümde kullanılırken en son işe yaramaz denilenler gübre ve enerji üretimi olarak kullanılıyor.
####
Bir şey göz ardı ediliyor Kula Tarihi Evleri. Bu evlerimize bugüne kadar. Mahalle dokusu, komşuluk ilişkisi, mutlu yaşantı, sağlıklı evler, ahşap, sıva, boyaların, sanatsal uyumlarından… bahsetmiştik. Bir başka yönden baktığımızda bu evlerimiz yenilenebilir evlerdir aynı zamanda.
###
Harap olma, yıkılma sebepleri; çatısının çökmesi neticesinde tabiat şartları, yağmur, çamur sıvaların dökülmesi ahşap desteklerin payandaların zamanla çürümesi mukavemetini kaybetmeleri ve yıkılmalarıdır. Bu halde dahi çatısının çürümüş ahşaplarının değiştirilmesi yeniden kiremit döşenmesi duvarları tutan çürümüş ahşap desteklerin yerine yeni ahşap desteklerin çakılması, kapı pencere sağlam olanların zaten kullanılır olması, dökülen sıvaları tekrar kireç karıştırıp sıva harcı yapıp sıvaların yeniden yapılması tüm bunları yaparken yapılış tekniğine uygun olarak uygulanması, geçme olanları geçme, çivi ile tutturulmuş olanları çivileme, her türlü tamiratı günümüzde yetiştirdiğimiz eski tekniği bilen uygulayan ustalar ile yenileyebiliriz. Kula’daki hiç bir ev temelinden çökmemiştir. Temelleri zayıf olsa dahi evin ahşap parçalardan yapılması toprağa olan yükünün betonarme yapıya göre daha az yük bindirmesi, esnek olması ile depreme dayanıklı olması, depremden yıkılsa dahi betonarme veya başka teknikte yapılmış yapılara göre insana en az zarar vermesi Kula evlerinin yenilenebilir olma özelliğinin yanında bu yönden de değerli yapılardır..
#####. ####
Bu mahallelerde bu evlerde yaşayan insanlar teknolojiyi ihtiyaç halinde kullanılırlar. Çocukları dahil teknolojik, telefon, ipad, bilgisayar, atari, bağımlısı değildirler çünkü sokakta geçirecekleri keyifle oynayacakları hem alan hem arkadaş vardır. Beynimizi yiyen, hafızamızı silen, vaktimizi alan, bağımlı yapan, bu teknolojik aletleri kullanmak için buradaki halkın
boş zamanları yoktur.
###
Babalar arastada işlerinde ufak arasta dükkanlarında dünya gailesinden uzak kazandıkları ile rahat geçinen, ekonomik ve iktisatlı yaşayan, bahçeli, ocaklı evlerde ekmeğini, ununu, kışlık yiyeceğinin bir çoğunu kendi yapan, kadınların dinlenme zamanlarında kapı önlerinde komşularıyla toplaşıp ellerinden düşürmedikleri hem yün ören, hem sohbet eden, komşusunun derdiyle dertlenen, hastasını bilen, çare arayan, bir kap sıcak çorba götüren, askere gidecek gençler için ana babası gibi hazırlık yapıp askere uğurlayan, süt annelik yapan, düğünlere hep birlikte hazırlanıp keşkeleri beraber döven, kazanın altına evinden odun getiren, yaşantısı ile “Benimde çorbada tuzum olsun” deyimi Kula’da söylenmiştir.
###
Çocuklar sabahtan akşama okullarında eğitim alırlarken uzun günlerin akşam üzeri zamanlarında tatil günlerinde sokaklarda oynarlar eve yorgun gelen çocuklar yemekten sonra hemen uykuya dalarlar. Genç kız anneannesinden babaannesinden kalmış bazen annesiyle, bazen arkadaşıyla, bazen yalnız, sırdaşıyla, düşüncelere dalmış bir vaziyette tezgahda halı dokurken “Anne ben Gülistan’lara gidiyorum” deyip arkadaşlığa koşmaları, çıraklık yaşında babasının dükkanında babalarına yardım etmeleri komşu esnafında işlerine koşmaları tüm bu yapılanlar bir hayat mektebidir.
###
Genç kız ve erkeklere çocuklara insanlığın öğretilmesi, insanî hasletlere aşılanması eğitimi, bu şekilde sağlanmakta, bu eğitim, konu komşu hep birlikte verilmekte, hem nasihat hem icraat ile yetişmeleri sağlanmaktadır. Hayat mektebinden bu şekilde mezun olanlar yüksek okula üniversiteye gittiklerinde; hem ülkesi, hem şehri, hem komşuları, tarafından saygı duyulan insanlar olarak hayata atılmaktadırlar.
Tarih boyunca akla gelen ne varsa kayıt altına alınmadığı takdirde o ülkenin, şehrin, kültürünü, tarihini anlatmak efsaneden öteye geçemez.
Yapısı, kapısı, penceresi, odası, bahçesi, sokağı; insan nefesi, insan adımı insan hayatı ile kaimdir. Yaşamak, kültür oluşturmak, taşınmaz kültürü taşınır hale getirip yaşatmak şehrin kültürüdür şehrin karakteri, benliği, kimliği, geleceğidir.
Şehirlinin, alışveriş ettiği, çarşı pazarı, kalaylattığı kapı çanağı, bahçesinin tarlasının çapası küreği, arabasının demiri tekeri, kapısının, halkası, kilidi, mandalı, tokmağı, penceresinin işlemeli demir korkuluğunun kıvrımları, yılda en az iki defa hallaçta yatağının pamuğunun attırılarak tiftilip yumuşatıldığı, çeyizlik tavus kuşu motifli saten yorganı, iki genç insanın iyi günde kötü günde bir olduğu bir yastıkda kocadığı uzunca yastığının işlemeli kılıfı… Yetiştirdiği koyunun keçisinin, ineğinin, davarının, onun da ayrı bir sanat olduğu sütünden; yoğurt, tereyağ, yayık ayranı, tulum peyniri, tüyünden kılından yapağı ile ipliği, evin taş zeminine serilen keçe halısı, çobanının kepeneği, koyununun yününden eğirdiği fırdöndüsü, çıkrıkta sardığı ipliği ovadan dağdan bayırdan topladığı otları bakır kazanda kaynatarak boyadığı, türkülerle ağıtlarla sevdalarla aşınmış ahşap halı tezgahlarında dokuduğu; büyüklerinden gizlediği hasretini, sevdasını, aşkını dillendirdiği, gurbet yolu gözleyen genç kadının arada bir beşiğinin ipi ile bebeğini sallarken diğer eliyle rengarenk yumaklardaki yün ipleri dile getirdiği, kimbilir ne hisler ile kirkiti vurarak ilmekleri birbirine bağlarken dokuduğu kilimlerde halılarda ne sohbetler anlatılır ne hatıralar dinlenir, hakka yürümüş ne canlar rahmetle anılır hayatta olmayan ne hayatlar anlatılır.
Kadınların kapı önlerinde ikindi vakti sohbetlerinin, suya gitmeyi fırsat bilen genç kızların, dokuz taş, çizgi, eşiklerde beş taş, sokak aralarında saklambaç, oynayan çocukların bağırışları, bahçelerde nar ağaçlarında daldan dala zıplayan nar bülbüllerinin aynı tonda ötüşleri, dar sokaklarının nefeslendiği genişimsi sokaklarda düğün yemeklerinin kazanlarda kaynatıldığı, sandıklardan çıkarılan bindallıların yarıştığı evlerde kınaların yakıldığı, damadın traşı, halayı, kalaycının bakır topladığı, eskicinin “eski rubacı” diye bağırdığı, arada bir at arabalarının dingil sesleri, evler arasına sıkışmış camilerin evlerin hayatlarından gözüken minarelerinden yanık sesli müezzinlerin sabah ezanıyla başlayan hayatlar, Akşam ezanında kapanan dükkanlar, Yatsı’dan sonra sönen ışıklar, karanlığa teslim olan daracık sokaklarda bekçi düdükleri.
Necip Celal Andel’in tangolarından birinde geçer:
Geçmiş zaman olur ki
Hayali cihan değer
Bir an acı duyar insan belki
Sevmişse biraz eğer
Anlar ki geçenlerin
Rüyaymış hepsi meğer
Rüya olsa bile o günlerin
Hayali cihan değer
İşte cihana değecek yaşantımız, yaşatılmak istenen kültürlerimiz. Müze kent Kula’da Tarihi Kula Evleri, çarşısı, eşrafı, esnafı; keçeci semerci arabacı demirci kalaycı marangozu daha bir çok el sanatları, evde işlenen, dokunan kilimi halısı perdesi divanı ile ev eşyaları, taş fırın ekmeği helvası leblebisi henüz daha dururken, henüz konuşacak yaşlılarımız varken taşınır taşınmaz kültür varlıklarımızı geleceğimize taşıyalım.
Yeni yılda uygulamaya başlayan ve gündeme oturan naylon torbalar. Eski şarkılarda evlenmeyin bekarlar naylon kızlar çıkacak diye bir şarkı vardı. Ha bugün ha yarın derken naylon kızlar gelmediği gibi naylon torbalar da kaldırıldı bekarların ümitleri suya düştü.
Ayvacı geliyor ayvacı ayvacı değil meyvacı
Evlenmeyin bekarlar şimdiki kızlar dalgacı
Sevdim kaçtım o yar ile ben anlaştım o yar ile
Helalleştim o yar ile dalga geçtim o yar ile
Öptüm sevdim o yar ile peynir yedim o yar ile
Rakı içtim o yar ile dalga geçtim o yar ile
Ayva sarı olacak evde darı olacak
Evlenmeyin bekarlar naylon kızlar çıkacak
Ayva turunç narım var ne derdim ne zarım var
Evlenip ne yapayım aklımdan ne zorum var.
Yari ile yemiş içmiş ama evlenemeyince naylonu bahane etmiş.
Bu yeni yasa bahaneleri kaldırdı.
Çevre elden gitmeye başlayınca tedbir alındı usulca.
Önce bozarız çevreyi, kirletiriz suyu nehri dereyi, en sonunda bulmak isteriz çareyi.
Bugüne kadar bir fazla torba alacağım diye her ürünü ayrı ayrı torbalara koyan uyanık müşteriler şimdi üzerinde firmanın adı var “Madem naylon torbalar paralı bedava yapmam reklamı” diyor. Tamam reklam yapmak istemiyorsan üstüne üstlük bi de para verip torba alma o zaman. İstenen de bu zaten, naylon torba çevreci değil. Geç oldu ama zararın neresinden dönülürse…
Alışverişe gidenler yanlarında bir müddet daha evde bulunan naylon torbaları yanlarında taşırlar onlarda biraz alışverişte biraz da çöp olarak kullanıldığında bitince ne yapacaklar onu merak ediyorum. Şimdi ceketini torba yapan şapkasına portakal koyan gırgırcıları o zaman göreyim. Biz de hep öyledir yumurta kapıya gelmeden folluk aramayız.
Ben söyleyeyim, bir çuval un alsınlar eski gazete biriktirmeye başlasınlar. Undan hem börek hem yapıştırıcı hamur yaparlar, gazeteden kese kağıdı yapıp yapıştırıcı olarak hamuru kullanırlar.
Una bi şey demem ama yarın gazete kağıdı bulurlar bulamazlar sıkıntıya düşmesinler.
46 yaşında, ilkokul mezunu, üç çocuk annesi, ihracatçı, Kars’ın Boğatepe köyünde yaşayan bir kadın Zümran Ömür.
Boğatepe köyünde Kars Gravyeri üretiyor. Köyün kadınları ile birlik olup kooperatif kuran bu köylü kadınları ürettikleri peyniri yurt dışına satıyorlar Fransa’ya. Zümran hanım bu vesile ile fransızca öğrenmiş ürettikleri 32 çeşit Kars peynirini tescillemişler. Müze kurmuşlar, üretimi paketlemeyi ve peynirlerin üretiminde kullanılan 35 tür bitkinin nasıl yetiştirildiği işlendiğini anlatıyor ve sergiliyorlar.
Şimdi yeni bir turizm akını başladı Kars’a. Ankara’dan veya uçakla Erzurum’a gidip oradan yine kara trenle Kars’a gidiliyor. Trenden inen ziyaretçiler bu köye uğruyor hem müzeyi geziyor hem alışveriş yapıyorlar.
Buradan Kars’a geldiklerinde Kars’lılar tren garında çiçekler ile karşılıyorlar. Gezdikleri yerlerde yoğun ilgi görüyorlar. Her lokantada hizmet eden çalışanların yüzlerinden tebessüm eksik olmuyor, hizmette kusur etmeme gayreti içerisindeler.
Kars’da bu mevsimde her yer karla kaplı görülecek gezilecek yerler bembeyaz örtü ile örtülmüş. Ama kara tren nostaljisi, kar manzaraları ve gizemli bir şehir Kars, güler yüzlü karşılama ve hizmet, ülkenin batısında yaşayan insanları buraya çekiyor.
Turizmin gelişimindeki en büyük etken güleryüz ve kaliteli hizmet. Bu şekilde motive olan ziyaretçiler her şeye güzel gözle bakıyorlar, görüyorlar.
Kula’da ne eksik? Hiçbir şey; güler yüz, sıcak karşılama ve örtüyle kaplı olmayan tüm güzellikler.
Helva yapılacak her şey hazır yapıyoruz da. O zaman durmayalım.
2019’da hedefimiz Kula’nın turizm yılı olması.
Bugün yine Kula’daydık. Bir kere daha dolandım durdum rengarenklerin arasında. Dayandım sarısına hem de sapsarısına, eflatunların en canlısı yağmurla yıkanmışına. Morlar salkım salkım, kırmızılar kan damlası. Köşedeki yan sokağa dolanmış en âlâsı. Mavilere beyazlar karışmış tablo olmuş, ahşap silmelerden çerçeveler, kahve kahve renkleri. Demir işlemeli kapılar kovuklara girmiş, sigorta şirketinin damgası plakalar kapıların üst sövesi. O kadar girmiş birbirlerine, onun rengi diğerinde, alacalı kiremitler, saçaklar, duvarlar, kapılar kapılar empresyonizmin galerisi.
Dolandım durdum bugün yine; sarı sapsarı renkliyi aradım görmüştüm rengini fotoğraflarda. Girmediğim sokak, sormadığım komşular kalmamıştı daracıklarda.
-Belki eskidir dediler o renk, şimdi değiştirmiştir kendini, onun içindir bulamamışlığın.
-Çiftli cumbası da mı değişti, nasıl olur yanılmışlığım?
Yağmura aldırmadım; yıkasın duvarları, canlansın renkler, konuşsun benimle dedim kendi kendime. Islanmışım, konuş anladığım dilinle. Saçakların altına girdim yüksek alabildiğince, o kadar mütevaziliğinin yanında, haşmet, azamet, bir gurur, alabildiğince vakur. Anadan doğma mağrur, sanatçı edasında her biri.
Bilmezdim böyle bunları, onun için sevmiştim onları. Mütevazi sempatik, empati şarıl şarıl, yağmurla yıkanır gibi. Boş rengarenklerin içleri, çok seyreğine rastladım içinde lamba ışığı, hepsi lambalı olsa dedim, ocağı tütse. Boş hayaller aşığı ben. Dönüp arkamı çıkacağım Zafer Okulu’nun önünden, onun da restore edeceğiz diye açmışlar çatısını, kilitlemişler ama inşaatın tahta perdesinin kapısını. Müze yapalım dedik; hem kentin müzesi, hem jeoparkın.
Anlattım hikayesini, dört sene önce istemiştik, kent müzesi, kent arşivi, yapalım kütüphanesi de olsun. Çok büyük zaten, tüm Kula’lı buranın rahle-i tedrisinden geçmiş. Kara tahtaların tebeşir tozunu yutmuş. Ne muallimlerde ne vatanperver insan yetişmiş. Ben de kapalı gözlerimin ardında izledim Kula’yı, bi ara düşüme geldiği. Burada mı öğrenmiştim okuma yazmayı. Büyük abim getirmiş hergün elimden tutmuş, küçüğü de kocaman bahçesinde top oynamış.
Allah Allah ne hayal benimkisi de. Kendime geldim sırılsıklam değildim yağmurdan, aklımda, dinmişti her ikiside. Bildiğim, yakından tanıdığım, mimlediğim evleri biraz daha iyice yan yatmış yaslanmış duvarlarını gördükçe, terkedilmişliklerine, yalnızlıklarına, sahipsizliklerine üzüldükçe.
Nereden gelmiştim buralara,
Bu akıla.
Az önce tekrar tekrar dolandığım Jeoparktan.
Milyon yıllık lavların kapkaralarından.
Şaştım da kaldım.
O kadar gerilere mi gittim sokakların yalnızlıklarında.
Öyle olmalı zaman sıkışmış kalmış daracıklarında.
Oysa;
Kuzuların gezdiği yerde,
Gecelerin sessizliğinde,
Yıldızların kaydığı tam da bu mevsimde.
Her geçen gün çoğalıyordu periler, peribacalarında.
2019 yılının Kula UNESCO Global Jeoparkı’nın turizm yılı olacak. İki üç ayrı kafileler halinde Kula’mıza gelen turizm elçileri İzmir ve civar illerden gelen turizm firma yetkilileri, rehberleri bu güne kadar Kula’yı bilmelerine rağmen tanımamış olduklarını ifade ettiler. Yüzeysel ve günübirlik gezici gruplara rehberlik yaptıklarını Kula’yı da bu turlara dahil ederek zamanla yarıştıkları ve Kula’yı bir gözümüz gördü diğeri görmedi deyip Kula’ya ayrı zaman ayrılması gerektiği hatta yapılan butik otellerin ve daha başkalarının yapılıp tamamlanması durumunda konaklamalı ve iki günlük bir zaman ayrılması gerektiğini dile getirdiler.
Demek ki her şeyin bir zamanı daha doğrusu bu duruma gelmemiz ve daha ileriye gitmemiz için zamana ihtiyacımız varmış. Kula’yı bizim bildiğimiz, Kula’lıların kendi şehirlerini tanıdıkları gibi bilmelerini istedik. Gerçi bu istekte haklıydık ama sabırsızdık. Niye haklıyız? Zamanın çok gerisinde kaldık. Kula’yı çevremizde, ülkemizde, hatta dünyada bilmeyen yok ama tanımayan çok.
Adını duymuşlar. Yerini haritadan bulmuşlar. Fotoğraflarını görmüşler. Ankara yolundan geçip gitmişler. Ama tanıtamamışız işimizle gücümüzle meşgulken turizm ne olduğunu bilmezken başkaları epeyi bi yol almış. Onlar da bilmiyorlarmış turizmi ama ellerinden tutan devlet olmuş.
Devlet, kurumlar, turizm bakanlığı, sivil toplum kuruluşları her türlü desteği: Restorasyon, otel, butik otel, tanıtım broşür, harita, maddi imkanlar daha aklımıza gelmeyen bir çok destekler sağlamışlar. Ne zamandan beri 1970-80’lerden beri. 40-50 yıl önceleri. Tamam o zamanda turizm hareketli değilmiş ancak alt yapılarını tamamlamışlar butik otele çevirdikleri yapıları, evleri, restore etmişler. Kent müzeleri, kültür salonlarını rum okullarına, kiliselere yerleştirmişler, halkı eğitmiş, hazırlamışlar. Hem geleceğe hem geleceklere hazırlanmışlar.
Bu; ev, müze, otel, lokanta sahipleri önceleri sinek avlamışlar. İşyerlerinin kapı önünde oturup laf üretmişler, müşteri, turist beklemişler, bir kısmı sabredememiş işyerlerini yabancılara bilhassa İstanbul’lulara satmışlar. Onlar önceleri sezonluk açmışlar şimdi yılın her günü açık, rezervasyonla müşteri alıyorlar.
Biz 1-0 yenik belki de 2-0 sıfır yenik başlamamıza rağmen turizm materyali, destinasyonu, jeoparkı olması yani benzetme yapacak olursak takım iyi olduğu için bu aradaki farkı kapatıp öne bile geçebiliriz.
Şimdi; herbirimizin turizm elçisi olmak zamanı, güleryüz, sevecen, selamlaşma zamanı, sorulan adresi, biz nerelere gidilir bilemiyoruz diyen yabancıları elinden tutup göstermek, ilgililere götürmek zamanıdır. Bir kapıyı açtığımızda bin kapı açılacaktır. Bir yabancı memnun olduğunda bin yabancı memnun olabilmek güleryüz görmek, ağırlanmak isteyecektir.
Turistler ile dostluklar kurulmalıdır.
Onlar, bizleri şehirlerine, memleketlerine davet edecek kadar dost olunmalıdır.
İşe giderken her sabah yolumun üstünde ki okulun önünden geçiyorum, bazen teneffüs saatine denk geliyorum çocuklar okul bahçesinde oynuyorlar. Bahçe siyasetçilerin arayıp da bulamadığı miting meydanı gibi. Kat kat okulun raf raf sınıflarından boşalan öğrencilerin tamamı bir koşturmaca kovalamaca içerisinde. Ortada bir kaç top kimin önüne gelirse nereye gitmesi önemli değil, vuruyor bir başkasının önüne geldiğinde o da bir başka yöne vuruyor. Voleybol direğine tırmanmaya çalışan çocuktan tutun da arkadaşın sırtına binene, yerde yuvarlanına kadar. Oyun mu oynuyorlar? Yok grup grup mular? O da yok, kim kime dum duma. Bağırış çağırış bir curcunadır gidiyor. Bu hengamede ders zili duyulmuyor tabii kapıdan içeri girenleri görenler ders başlıyor diye nefes nefese sınıflarına giriyorlar. Bizde de öyleydi bizde sınıfa girer beş dakika sonra öğretmen girerdi. Şimdi anlıyorum o beş dakika soluklanma molasıymış.
Ter kokusu, plastik malzemeden, bezden sözde spor ayakkabısının ürettiği ayak kokusu. Ali kalk tahtayı sil, Osman sen anlat, Hasan sen cevapla. Ayakta duracak takatları yok 30-40 dakika sonra aynı sahne ve perde, eve dönüş.
Her veli annenin elinde çanta bazıları çarşıdan pazardan dönerken okula uğramış çanta sırtında bazı annelere yakışıyor da onlarda öğrenci gibi. Ders programı yok olmalı ki evde ki bütün kitaplar defterler okula taşınıyor, ağır mı ağır ilkokul birinci sınıf çelimsiz çırpı gibiler nasıl taşıyacaklar? Uzaktakiler servis aracına binerken iniş yerlerinde bekleşen anneler bazılarında dede ve nineler bekliyor, gezenti anne günde olmalı.
Eğitim sistemi bozuk deniliyor odacıklardan oluşan çok katlı okul, toz toprak bahçe veya sıvama beton, tuvaletleri anlatmayayım içiniz bulanır. Her türlü kolera, tifo, lavabo deterjanını tanıtan reklamlarda ki mahluklar kol gezerken, duvarlara dışkı ile yazılmış yazılar sözde fayanslar akıllı tahta olmuş. Pislikten tuvalete giremeyen çocuklar altlarını tutmaktan erken yaş da prostat olacaklar.
Hademe var yeterli değil, belki de yok, okul aile birliği varlıklı değil. Müdür çaresiz, öğretmenlerin tuvaletler kilitli yazılardan habersiz.
Eğitim mi şart eğitim için alt yapı mı? Eklenti derslik, kafe, büfe, kantin, ilavelerinden bahçe yetersiz. Tüm sınıf aynı saatte bahçede aynı saatte içerde koridorlar, merdivenler dolu, bahçe dopdolu yeni tabirle ful dolu.
Kentsel dönüşüm yık yapa dönüşmüş. Adaları yık, okul yap, otopark yap, yeşil alan yap, yolları genişlet, trafiği düzenle yeni imar yap. her yer işkence, her yan sıkıntı, tutturmuşuz bir ekonomi, bir eğitim şart nakaratı. Cambaza bakmaktan bunları görememe alışkanlığı hepimizde.
Yenifoça’da günlerdir kurulu, telaşlı, Yenifoça’lılar oyunculardan daha heyecanlı günler geçirdikleri bir film seti var. Önceden hazırlanmış olmalı Adara Sineması’nın ön cephesi. Arkası araç gereç, araba, masa, sandalye, ıvız zıvır, pılı pırtı, filmde kullanılacak ne varsa, açık depo. Sahilde çevriliyor konusu konuşmalardan anladığıma göre Mucize 2 imiş.
Yenifoça sahil düzenlemesini iki yıl önce İzmir Büyükşehir yapmıştı araç, yaya, bisiklet yolu, plaj ve kafeler restorasyonları ile modern hale getirilmişti. Zaten ondan sonra Yenifoça’ya akın olmaya başladı. Boğazda Lüfer Palamut akıntısına kapılan İstanbul’lular soluğu Yenifoça’da alıyorlardı. Bunlar Yunus Peygamber gibi Yunus’un değil de Palamut’un karnında mı geldiler bilemiyorum. Bizim balıkçıda Palamut’ları görünce dilimlerken İstanbul’luları da doğrama dedim.
Neyse liman da bitti, yatçılar da geldi mi ekmek on su beş lira Semerci ile arayı sıcak tutun derim.
Film seti Semerci Kıraathanesi’nin yakınında. Sahilin yeni modern haline doyamadan filmciler eskitmişler. Kumsala sazlardan yapılmış çayhane, dondurma barakası, pılı prtı tezgahı yapmışlar, etekli, eski modaların yansıtıldığı giyim kuşamlı kadınlar dolu. Kot pantolandan gına gelmişti zaten. Benim bisiklet yolu kumla örtülmüş, toz toprak kaplı yolda eski model pleymut, ford, amerikanlar, gidip gidip geliyor.
Plajdan denizin içine uzanan ahşap derme çatma iskele yapmışlar. Set herşey eski olduğu için setin yapımı, organize olunması kolay olmuş.
Polisin müdahale edilmesini istemediği trafik kazalarındaki gibi meraklılar filmin sahnesine girmesinler diye şerit çekilmiş. Şerit boyunca gidip gelen bir görevli lütfen fotoğraf çekmeyin diye ikaz ederken foçalı foçasız her bir insan merakla bekleşiyorlar. Bir sahne, bi daha bi daha çekilirken çekilin ben oynayayım bi defada iş biter diyesi geliyor insanın.
Amansız telaşın yanında kasalar, çantalar, alet edevat, ışık, şemsiye, megafon, kameralar, çeken çekmeyen, boş gezen, naylon şeridin öte tarafında biz meraklılar filmi anlamaya çalışanlar şeridin beri tarafında.
Rejisör koltuğunu biri taşıyor, adam hiç oturmuyor ki hop orda hop burda. Kamerayı şuraya koyun, sen oraya, hey sen buraya. Bir o kameraya bakıyor bir bu kameraya. Mimarız ya bakış açılarını kamera kotlarını, rejisörün oturmadığı kadar telaşını anlayabiliyorum. Güzel bir film olacağı her şeyinden belli.
Puanlı volanlı şapkalı kızlar, döpiyesli kadınlar, fötr şapkalı kolasız yakalı kravatlı gömlekli erkekler, harrr diye geçen üstü açık bir şevrole.
Baş rol oyuncusu olsa gerek, askılı pantolonlu şahıs ahşap iskeleye doğru yürüdü iskelenin sonunda durdu denize karşı. Rejisör baktı, çikolata kağıdı kaplı yansıtıcılar çevrildi, her şey tamam iskele sonundaki oyuncu kumsala döndü. İskelenin başında bekliyor. Biri saydı bir, iki, üç, sahne baş rol oyuncusu iskeleye hızlı adımla adımlarla diyemiyorum bir bacağı sakat, sağlam bacağıyla sakat bacağını ahşap iskele üstünde yürürken öyle bir sürüklüyor ki pes, demin ki adam değil sanki. İskelenin ucuna geldi üç defa denize karşı haykırdı. Yanına Mucize filminden tanıdığım karısı geldi, elinde fortmeniyle.
Üç veya dört hafta da olabilir, hala burdalar. Her hafta Yenifoça’da ki sözde Adara Sineması’nın afişleri değişiyor. Geçen hafta Behiye Aksoyun ‘Kederli Günlerim’ filmi vardı. Bu hafta ‘Battal Gazi Destanı’ ile Belmando ile Alain Delon’un oynadığı benim çok eskiden seyrettiğim ‘Barsalino Çetesi’ filmi oynuyor.
Tahtadan, arkası boş, afişi nostaljik olan sinemayı gören Yenifoça’lılar toplaşmışlar belediyeye sinema istiyoruz diye dilekçe vereceklermiş.
Modern sahil, yelken yat, sörf kulübü, yat limanı, akın akın kompela. İşte şimdi Yenifoça Yenifoça oluyor. Yenifoça’ya yeni yapılanlar biz eskileri eskitmezse tabii.
Aydın taraflarında Buharkent var suyun mutfaklarda, kaynatılmadığı bir bölge. Kışın sis dersiniz ama sıcak suyun buharıdır, ovada hafif esintiyle gelinlik giymiş kız gibi salınarak dolanır durur. Cazibesi zengin firmaları cezbetmiş ki kız ister gibi şirketlerine almışlardır sıcak su kaynaklarını.
Adı buharkent ama artık oradaki sözde kentte yaşayan halk taşınmaya başlayacak. Her ağaç, incir, ot, her yeşillik, geçim kaynakları kuruyor. Tarladaki ekin, bahçedeki sebze, ağaçtaki meyve gelin gibi süzülen dediğimiz buharla buharlaşıp yok oluyor.
Bu canlı örnek gözümüzün önünde dururken yani evde hastalığı yüzünden okunan yakınımız gün gün solup giderken doktora götürmediğimiz gibi bu çaresiz bölgeyi örnek almıyoruz. Buharkent yöresi Menderes havzası, antik tarihin beşiği nereye örnek olacak? Örnek olunacak bölge Ege’nin ikinci havzası Gediz Ovası. Burası da aynı antik çağlarda farklı yörelerde yaşamış medeniyetlerin kentlerin toplaştığı bölge.
Her iki havza da insanlığın bereketli topraklardan dolayı yaşadığı yıllar önce yerleştiği, geliştiği kentler oluşturduğu bölgeler. Şimdi ise insanlığın yaşanmaz olacağı ot bitmez, kuş uçmaz, kervan geçmez çölleşeceği topraklar.
Gediz havzası, Alaşehir ovasında parlak nikelajlı boruların bacası tüterken paslı kalın borular amazon ormanındaki anakonda yılanı gibi kıvrılarak dolaşmakta, altından eğilerek geçersiniz. Buhar bir yandan, sözde reenjeksiyon yapılması gereken sıcak su dereleri öte yandan, önce toprağı bor ve arsenik ile zehirlemekte sonra asmalar, ağaçlar kurumakta. Önce yeşiller hastalanıyor sonra yeşili seven insanlar işte o zaman göç hızlanıyor.
Hastalık yayan bu salınarak gezen gelin evde huzur bırakmıyor kaynana kayınpeder evcek birbirine girer gibi şimdi Sarıgöl kehribar tanesi üzümlerin mevsiminde korunduğu mevsiminden sonra arandığı bu kehribarlara sirayet etmiş.
Bağını bahçesini tarlasını takkesini bi defalık iyi fiyata tav olup satanlar para bittikten sonra asgari ücrete talim edecekler. Şimdi her yıl bankadan para çeker gibi günü geldiğinde üzüm paraları dertlere deva, evleneceklere imkan sağlar.
Sarıgöl halkı üzümle uğraşmaktan, pazar arayıp satmaktan, işletmelerden tüccardan para alacağım diye kuyrukta beklemekten buharla uçup gidecek hayatlarının geleceğini çözemezler, yöneticiler adı üstünde bu işi yönetmeleri, bölgelerini korumaları, her geçen gün değeri artan gıda ürünleri, tarımın, kehribarların kaderiyle oynatmamaları gerekir.