İçeriğe geç

CANIM ÇEKMİYOR DESEM YALAN OLUR.

Yöresel mutfaklar, tatlar, yerel haberler, yerel yönetim, yerel basın, yerel… Yerel yani alaturka, şark, anadolu işi, İstanbul’a göre taşra, avam, arabesk, olduğu için mi yerel deniyor. basite indirgendiğinden önemsenmiyor olabilir mi acaba? Yerel haberler daha çok kaza bela haberleridir. Vurdulu kırdılı türk filmlerini andırır.

 
Zaten yerel basın niye kendini geliştirmez bir haberi hepsi yapar: Fotoğraf aynı, haber aynı, başlık büyük puntoların karakter ve kalınlıkları aynı. Acaba bir elden bir matbaadan mı çıkıyor diye düşündüğüm çok zaman olmuştur. Bir tanesini okuyun diğerlerini okumaya gerek yok. Dizlerinizin üstüne koyup okuduysanız elinizde veya masa üstündeyse ya pantolon ya eliniz ya da masanız boyanır demek ki hem aynı matbaa, hem aynı mürekkep.

 
Fotoğraf, ona gelince bir konser konferans tören mören bu gibi etkinliklerde sahnenin, kürsünün, konferansçının, tiyatrocunun, önüne kot pantolondan bir duvar arka ceplerde yarısı dışarıda cep telefonları. omuzlarda kameralar, gözlerine dayalı objektifi soba borusu görünümlü makineler, bazen askısı düşük alesta bekleyen elde tutulan enstane yakalama sevdasında olanlar.
Konuşmacılar kürsüden ininceye kadar arkada seyirciler bir sağa yatar bir sola yere yatanlarını bile gördüm! konuşmacıyı izlemek için kırk takla atarlar. Ben kot alacağım zaman böyle bir etkinliğe gidiyorum marka ve kalite seçiyorum ama kırarmış yırtılmış kirlenmiş olduklarından bazen seçemediğim de oluyor. Bunca gayret çaba karşılığında haber ve fotoğraflar aynı biri çekip pas etse hem kottan duvar olmayacak hem yere yatan seyirci kalmayacak.

 
Haberler çekim foto yazı çizi aynı olunca yerel dedikodular, muhabbetler, çekiştirmeler de aynı oluyor. Herkes aynı haberlerden bilgi sahibi oluyor. Heyecan aynı, sevinç üzüntü aynı, yerel sevinçler, üzüntüler, göz yaşları, şakşaklar aynı, dedikodular, kulaktan duymalar bile aynı. Komünist giysisi gibi tek tip.
Bazen akşam ajanslarını dinlerken çeşitli kanallarda ki haberlere bakınca acaba yerel basın büyüyünce ulusal basın mı oluyor diye düşündüğümde oluyor. Hal böyle olunca Türkiye’de böyle oluyor demek ki.
Düşünmek, akıl fikir üretmek yok. Birileri bizim yerimize düşünüyor üretiyor ithalat yapıyor, yol köprü yapıyor, bize geçmek, yimek ve padişahım çok yaşa dimek düşüyor.

 
Karpuz ucuzsa hep beraber karpuz yiyoruz kabakaşı kabaktadı itiraz yok, evde inek eşek de yok ona verelim, ye. Kiraz ihraç ediliyor bize kurtlusu hem de boncuk gibisi kalıyor ağzına atmadan eliylen yar bak, bulamadın benden büyük mü de tevekkel Allah ağzına at. Üzüm; kalıntı, buluntu, ilaçlı, (yeni duydum Cumhuriyet Hamamı’nda yıkamak lazımmış) bilye gibi, hormonlu. Et pahalı ama hiç mi yemeyeceğiz. Hem de GDO’lusundan, tavuk zehirliyor, hiç yemesen aş erdiriyor! ‘Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti’ 1925-30’lu yıllarda Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmuştu. Şimdi yok her halde.

 
Kemal Sunal, Levent Kırca rahmetli, Şener Şen emekli oldu. Münir Özkul çınardı devrildi. Allah Rahmet Eylesin. Zaman zaman eski filmlerini seyrediyorum. Şimdi onlar yok diye bizi anlatan hicveden yok, dolayısıyla kendimizi değiştik sanıyoruz.
Ama ben hala: Aile yapısını bozan, sonunda birbirlerini sevenlerin kardeş çıktığı, o onun anası, bu bunun dostu sevgilisi olduğu, evli insanların da sürekli kavga ettiği, çocukların anasını babasını bilmediği… dizileri olmayan, vurdulu kırdılı, kadına şiddet, erkeğe hiddet, basıldı, kasıldı, haberleri yapmayan, sakin yaşayan, gümrüklerde kılı kırk yararak bizden meyve sebze gıda maddesi alan ve vatandaşına yediren avrupalıyı Avrupa’da ki insanı kıskanıyorum.

 

Tabaklarında ki meyveyi canım çekiyor.

 

 

KULA>MOSB>KULA

Tarihte onca olan bitenden sonra kendini koruyabilmiş bir ilçemiz olan Kula’nın kentsel sit sınırları içerisinde ki eski mahallerinde yaklaşık 3 binin üzerinde koruma altında olan tarihi evleri vardır. Yıllar önce koruma planı yapılarak bu evlerin bulunduğu beş mahalle kentsel sit sınırları ile korunmaya alınmıştır. Halkımız da duyarlılık göstererek oturdukları evleri korumaya çalışmışlar, günümüzde bu evlerde yaşamak zor olsa da ata miraslarına sahip çıkmışlardır. Kula’dan göç edip evlerini boşaltan eski Kula’lıların evleri bakımsız ve sahipsizlikten dolayı yıkılmış ve bir çoğu da yıkılmaya yüz tutmuştur. Sonradan baba dede mirası deyip onaranlar olsa da bir çoğu onarımın restorasyonun çok maliyetli olmasından dolayı güç yettirememişler neticede yıkılıp çoğu tarihi ev yaşantı ve hikayeleri ile birlikte tarihin bilinmezleri arasına karışmıştır. Buna rağmen son yaptığımız koruma imar planının güncellenmesinde 1200 ev tescil edilmiştir.

Bana göre bu koruma sınırları içerisindeki 3 binden fazla olan evlerin tamamı tescillenmelidir. Çünkü dar sokaklarıyla, birbirlerine yaslanmış saçaklarıyla, ahşap kapı, kepenk, ocak, davlumbaz, tavan işçilikleri ile dar sokakların kayrak ve divlit taşlarıyla kaplanmasına kadar korunmalıdır. Korunmalı ama kendi haline bırakmakla olmaz yağmura rüzgara güneşe açık olan hayatlı bahçeli evler zamanla yıpranmakta ve ahşap dolgu karışımı duvarlarının, çatılarının çökmesiyle makus talihine doğru yol almaktadır.

Manisa Büyükşehir Belediyemiz satın alma yoluyla yedi tarihi evi restore etmeğe devam ediyor, 2018 yılı içerisinde tamamı bitirilecektir. Ayrıca 32 yeni konut yaparak eski tarihi ev ile takas yapıp restore edilecek ev sayısını arttırmayı planlıyor. Buna rağmen yetmez. Akla ilk gelen Safranbolu Evleri 1970’li yıllarda başlamış hem de devlet desteği alarak. Yakın zamana kadar ancak kendine gelebilmiş olmasına rağmen devlet ve kurumların desteği hala devam etmektedir.

Evlerin restorasyonu, sokak sağlıklaştırmaları, yol kaplamaları, sokak aydınlatma armatürleri, yangın hidrantlarına kadar elden geçirilmesi gereken Eski Kula. Maalesef bir veya iki kişinin bir kurumun gayretleri ile olmaz el ve gönül birliğinin en önemlisi maddi desteğin olması gerekir.

Kula volkanik arazi yapısıyla Avrupa’dan Yakındoğu’ya uzanan havzada tek jeopark hem de UNESCO sertifikalı

tek jeopark. Bu sayede Kula’nın turizm önemi farklı destinasyonlar sayesinde artmaktadır. Ayrıca 2016 yılında Manisa Büyükşehir, Salihli, Kula belediyeleriyle Jeopark Belediyeler Birliğini kurarak uluslararası çapta bir güç kazanmış olup Avrupa ve Dünya jeoparkları arasında önemli bir yer tutmuştur. Rusya’da ki Türk Devletleri ve Yakındoğu’da oluşacak olan yeni jeoparklara öncülük yapacak pozisyondadır.

Jeoparkların var olma sebeplerinden bir tanesi her ne kadar bölgenin coğrafi yapısı olsa da diğer faktörlerinde oluşması veya bu alan içerisinde; tarihi yapılar, eserler, el sanatları, arkeoloji, antik kentler, kültür, geleneksel yaşantı, hatta yöresel lezzetler bulunması gereklidir.

Tüm bu imkanlara rağmen helva yapmak için maddi güç gereklidir. El sanatlarının, kültürün, geleneklerin yaşatılması kadar, Kula Tarihi evlerinin kısa Zaman’da ve çok sayıda restorasyonunun yapılması gereklidir. Manisa Organize Sanayi Bölgemizde 180-200 civarında fabrika işyeri vardır. Bir çoğu ihracat rekorları kırarken ülkemize de katma değer sağlamaktadırlar. Bu işletmelerin Kula Tarihi Evleri’nin restorasyonuna el atmaları her bir işletmenin bir ev restore etmesi ile belediyeler birliği ile, tarih kültürü tarihi evleri ve lokomotif vazifesi gören UNESCO sertifikalı jeoparkıyla Kula kısa zamanda dünya çapında bir üne kavuşacaktır. Ege Bölgemizin iç kesimlerinde ki bu bölge turizm zenginliği ile kalkınacak hatta Organize Sanayi Bölgemize ticaret maksadıyla gelen yabancı konuklarımızın ziyaret etmek isteyecekleri bir yer olacak bizlerinde gurur kaynağımız olacaktır.

Tarihi Kula Evleri’nde konaklayacak olan konuklar, dünya oluşumu ve jeolojik mirasımızı yakından görecek, kök boyalı el dokuması halıları diğer el sanatlarının yanında yöresel tatlar, yaren geceleri ile hoşça vakit geçireceklerdir.

Ziyaret için ticarete, ticaret ile ziyarete geleceklerdir.

CAMİ-İ KEBİR, CEMAAT SIFIR

Demirci 200 km mesafede merkeze. Demircinin Küpeler köyünde Küpeler camisi 220 km neredeyse Kütahya’ya geçilecek, sınırda zaten. Köyün sırtında ki dağı aştın mı Simav. Saruhan beyliği eseri ahşap kerpiç karışımı basit bir köy camisi. 600-650 yıl tarihe meydan okumuş bir ucu kayaya oturan temelleri ile ayakta kalmış. 250 yıl önce sırtta haydari, omuzda çıkı, ayakta çarık, elde fırça bir lokma bir hırka inancı ile köy köy gezip böyle camilere hat tarzında ayetler, tabiat resimleri, yapmış olan Ali Ağa’nın oğlu Mehmet Emin kalem işleri ile süslemiş Küpeli Camisi’ni. Bu yazıların yüzü suyu hürmetine tescilli olan bu cami Cengiz Ergün başkanımızın özel olarak ilgilenmesiyle restore edilmektedir.

Ayrıca yine Demirci’nin Kışlak Köyü’nde buna benzer işlemeleri hat yazıları olan bir cami daha var, Kışlak Camisi; hemen yanına o kadar yakınına ki son cemaat mahallini yıkacak kadar kasıtlı yakınına yeni bir cami yapılmış. İkindi vaktine yakın buraya gittiğimde birbirlerine direnen bu camilerin karşısında ki kahvenin önüne oturmuş bir köylü vardı başka da kimseyi görmedim. Yoktu. Eski tescilli camiyi gezerken uzaklarda bir camiden ikindi ezanı sesi geldi dışarı çıktım, eski caminin cemaati yok yıkılsın diye bakıyorlar ancak yeni camide de bir hareket yok kapısı kilitli ezan dahi okunmadı. Köylü vatandaşa sordum niye ezan okunmuyor koca cami yapmışsınız cemaat yok caminin kapısı kilitli nerde bu cemaat? Tık yok. Eskisi yenisi yan yana, cemaat haydaya.

Çok üzüldüm. eski camiyi yıkılması için son cemaat duvarından yaralamışlar duvar yıkık çatı çökük o kadar da güzel kalem işleri hat yazıları var. Yeni cami diğer köylerde ki camiler ile yarışmak için onlardan daha büyük yapılmış, yemede yanında yat derler ya, bu camiyi de girmede yanından bak. Seyrediyorlar.

Cami konusunda haliyle hassas bir milletiz ancak bazen de abartıyor kaş yaparken göz çıkarıyoruz. Sarıgöl’ün Emcelli Köyü’nde kıblesi yanlış olan bir camiyi yıkmışlar. Yazık gözün bakış açısı genişliğinde bir sapmaya kadar kıble bozulmuyor. Ama dedikodular içimizi çürütünce yıkıyoruz. Bir de yıkılan camiyi yaptırana saygıdan dolayı minaresini yıkmamışlar. Yeni camiye iki şerefeli bir minare yapmışlar yanında da yıkılan caminin yıkılmayan tek şerefeli minaresi. Ucube bir görüntü. Var mı ülkemizde bu görüntü de her hangi bir yerde cami? Yok.

Eskilerde bir laf vardır “Zarfa değil mazrufa bak” derler, yani zarfın süsü önemli değil içinde ki yazının önemi var demektir. Cami önemli değil içinde ki cemaatin hak yanında itibarı Allah indinde ibadeti önemlidir.

SONBAHARDA BAHARI YAŞAMAK

Sonbaharın güneşli ve renkli günlerinden biri denk geldi Cumartesiye. Bisiklet yolunda su birikintileri var güneşin sıcaklığı yetmemiş kurutmaya. O yüzden geçen gün aynı yolda tepemde ki kaska kadar çamur sıçradı bisikletin tekerinden tabii. Bugün çamurlukları taktım çamur vız gelir. Bazı düzgün insanlar da çamurluk kullanmalı tekerden gelse iyi de her yerden geliyor.

Trafiktekiler mi bana alıştı ben mi trafiğe, yol verenler bir de direksiyonda reverans yapıyorlar buyrun der gibi el uzatıyorlar. Allah Allah şaşırmadım desem yalan olur ama çözdüm. Spor bisiklet kıyafeti: Dar paça siyah eşofman altı, üstümde gri rüzgarlık, sırtımda rüzgarlığın üstüne çıkardığım içimde ki içliğin kavuniçi cırtlak rengi ensemden aşağıda, kask, eldivenler, spor ayakkabı. Belli ki spora çıkmış bu adam keyfini bozmayalım edasında sürücüler. Ayrıca karbon salınımına önlem bandana boynumda yoğun trafikte ağzımı burnumu örtüyorum.

Manisa vardiya kenti olduğunu bi daha anladım güzergahım servis yolu güzergahıydı çünkü. 2000 yılında tır yoktu memlekette. İzmir’den kiralıyordum. Şimdi envaiçeşit araç, dolmuş deriz 10 kişilik araçları uzatmışlar doldurulmuş olmuş 21 kişi. Son zamanda onlar revaçta taksi gibi kullanıyorlar, trafikte gıcıklığı yapanlarda onlar, ama ufacık bebeleri araçta unutanlar da bunlar.

Sığınacak bir liman arayan fırtınaya yakalanmış tekne gibi Laleli’de bisiklet yoluna kapağı attım. Kestim pedallamayı boşa attım zincirin cırrr sesli nağmelerinde biraz da oturduğum selenin üstünden doğrularak gidiyorum. Keyiften zili çalacağım tik tak Amet gibi olacak. Ama merak etmeyin bisiklet yolunda giden yayalara zil sesi yetmedi, yaklaştığımda bana bakmasına rağmen bağırdım. “Kaçsana kızım” uyandı, kucağında ki bebesiyle. Geldiğimi görmediği gibi nerede yürüdüğünü de bilmiyor.

Karbon salınımı (trafik) organize sanayiye girdiğimde azalmıştı. Sondan bi evvel ki kavşaktan sağa döndüğümde Karaali’ye gider levhası az sonra gözüktü, cümbüşte gözükmüştü. Zeytinlikler, sarı kırmızı rengarenk yapraklarıyla asmalar, bağlar, renk armonisi çitlembik ağaçları.

Bir yanım sanayi alanı fabrikalar, bir yanım tarım arazisi bağlar bahçeler tarlalar. Sanayi asgari ücret. Bağ üzüm baş fiyat. Ekin saman ithal. Zeytin, yağ çomakla ağacı bakalım daha pazara çıkmadın.

Karaali Köy yolu üzerinde; tarlasını süren, zeytinini toplayan, tarlasına tohum serpen, koyunlarını yayan çoban. Öte yanımda ki koca koca binalar, fabrikalar, sanayiden sesler, kamyonlar, tırlar. Şimdi anlaşılıyor; tarım para etse sanayiye adam bulunmaz. Köyden şehre göç olmaz. Tüketim olmaz ekonomi daralır. İyi de ithal malı kim ala kim vere. Sanayidekiler yabancı, hancı, çalışanlar yolcu yolancı. O yan ithal, bu yan ithal, para mı yeter be hacı!

Pedallıyorum Karaali yoluna girdim zeytinciler yol kenarında kimi sopalıyor naylon brandaların üstüne üstüne, kimi topluyor çuvalların içine içine. “Bereketli olsun.” dediğimde çomak sesinin yerini çomaklayanın sesi aldı. “Eyvallah”

Akgedik’e döndüğümde yolun virajları manzarayı tetiklerken, asmaların kahverengileri, kavakların sarıları, çınarların rengarenkleri. Empresyonizm burada doğmuş sanki. Monet’in tablolarını andırıyor tabiat. Paul Cezanne, Van Gogh toplaşmışlar renkleri cümbüşlüyorlar. Uzaktan gözüküyor Akgedik’in minaresi ne zevkliymiş buralarda pedallaması.

Bu tılsım bozulmasın bir daha gördüğümde rüyadan uyanırım diye sanayiye girdim dönüşte. Eyvah servis çıkışıymış. Doldurulmuşlar, kara dumana borazan olmuş egzozlu benim yaşımda otobüsler. Kapısının önü kalabalık servise binenlerin arasından geçerken iki köpek fabrikanın yalakası olsa gerek takıldılar peşime hayt huyt bağırış çağırış pabuç bırakmadım. Az ileride biri fino diğeri. babafino, fino cav cav gazlıyor diğeri kalın sesiyle horfluyor. Ben durur muyum ben de carlıyorum. Şimdi anladım o kadar köy gezdim yol düzdüm bir köpek görsem ya. Meğer onlar da insanlar gibi köyde ekmek olmadığını anlamışlar sanayiye takılmışlar.

Bandana ağzımda burnumda, basa bildiğim kadar pedal ayaklarımda. Ne manzara kaldı hatırımda, ne rüyalar uyandığımda. Asfalt siyah, şehir gri vızır vızır trafik, köy yolu böyle tozumuyordu cabası.

Mavi bisiklet yolu yapıldığından beri dip bucak görmemiş çamurlu o da. Bastım geldim eve 40 km olmuş ya.

İZMİR CADDESİ-3

İzmir caddesinden kırmızı köprüye devam ederken önemli yapılardan biri Karaköy Polis karakolu idi. O devirde akşamları sokak bekçileri hava karardığında mahallelere dağılır sokaklarda asayişi ber-kemal ettikleri gibi ellerinde düdük palaskaya bağlı bellerinde cop, hırsız uğursuz kovalar akşamları gün ağarıncaya kadar vatandaşın huzurunu sağlarlardı. Gecenin sessizliğini yırtan tiz bir düdük sesi bize güven verirdi. O devirde hırsızlıktan başka büyük olay olmaz olsa da çocuk halimizle duymaz, duyurulmazdı bizlere. Ama şunu iyi bildiğim ve bu devirde neden yok diye sebep aradığım konu: Polis veya mahalle bekçisi hırsızı yakaladığında (önünde bahçesi makilerin arasında ki dar bahçe yolundan karakola girilir solda polislerin ifade aldığı şikayetlerin dinlendiği görevli polis o odanın karşısında sağda komiserin odası vardı arkada bir kaç oda tuvaletler alta bodruma inen merdiven bulunurdu) karakola götürür bodrum katta ki nezarethanesine kapatılır polisler sabaha kadar nasihat ederdi. Sabah polislerin nöbet devri olur nöbeti devralan polisler de nasihat ederdi. Sonra ifadesi alınır bırakılırdı. O hırsız hırsızlıktan vazgeçtiği gibi bi daha karakolun önünden dahi geçmezdi.

Karakolu bu kadar iyi bilmemin sebeplerinden biri ben de altı yaşımda çocuk suçlulardan biri olarak az önce güvendiğimiz bekçilerden birinin vazifeşinaslığı neticesinde yakalanıp karakola götürülmemden kaynaklanmakta: Regaip kandili akşamı Manisa’mızda hepimizin bildiği havai fişekler atılır, maytaplar yakılır, mantar tabancaları kullanılır, çok ses çıkaran ve tehlikesi olan çıtır pıtır patlatılırdı. Yuvarlak aspirin kapsülü şeklinde ki çıtır pıtır tabletleri ufalanıp bir kaç küçük parça patlatıcı demirin içine doldurulur demirin ucunda ki çivi sert bir yere taşa duvara betona vurulurdu. Demir içinde sıkışan çıtır pıtır patlar şiddetli ses çıkartırdı. Onun bir doldurma ölçüsü vardı o ölçü kaçırılırsa yaralanmalara dahi sebep olurdu. Ama, erkekliğe sığan da oydu, çok ses çıkarsın diye o ölçünün kaçırıldığı da olurdu. Bu demirin kullanımının yasaklandığı devirde abimden saklayıp aldığım bir çıtır pıtır demirini kapımızın önünde sokak lambasının altında doldururken (doldurup kaldırım betonuna vuracağım) bekçi elimden tutup yakınımızda ki karakola götürdü. Çocukluk hali korkudan, bir de suçlu olduğumdan fazla sesimi çıkaramadım. Ne evin haberi var ne de komşuların. İşgüzar bekçiye bakın akşam vakti kaçırıldım, kayboldum sanacaklar. Ağabeyim bekçiyle giderken görmüşte ifadem alınırken ayaklarımın titrediği anda karakola gelip beni almıştı.

Kırmızı Köprüye geldik. Çaybaşı Deresi’nin (DSİ’nin kayıtlarında Akbaldır Deresi diye geçer) ihtişamı karşımıza çıkar. Derenin iki kenarında korkuluk vazifesi gören 50-60 cm yüksekliğinde pek yüksek olmayan, harpuştasının betonları aşınmış kalın taş duvarlarıyla düşme önlemi alınmış bir hayli derince içerisi koca koca yuvarlak kayaların, sık şekilde çınarların olduğu, yazın en sıcak günlerinde kuruyan kışın kayaları örtecek şekilde dolu dolu akan, akarken kayalara çarpan suyun sesiyle uzak evlerden dahi duyulan uğultusu ürperti verirdi sessiz kış gecelerinde.

Suyu eskisi kadar akmasa da şimdi bile şehre nefes aldıran çınarlarının yeşilliğinin aktığı bir deredir. Doğu Batı yönünde yani Çarşı’yla Karaköy’ü, Kuzey Güney yönünde de Spil’in eteklerine yerleşmiş Eski Manisa ile İzmir Caddesi paralelinden sonra gide gide ovaya uzanan Yeni Manisa’yı birbirine bağlayan Kırmızı Köprü Çaybaşı Deresi’nin üstünde önemli ve stratejik bir noktadadır. Çaybaşı Deresi üzerinde çok sık köprü olmasına rağmen merkezi konumda ki bu köprü ve yakınında ki Karaköy Kahvehaneleri Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de geçer.

Köprü korkulukları tornadan çıkmış ahşap görünümünde kırmızı dökme mozaikten yapılmış olduğundan Kırmızı Köprü diye anılır. Köprü bir hayli eski kemerli. Altta ki kemerle yaşıt olmayan kırmızıyı andıran korkulukları kimin ne zaman yaptığını bilmiyorum. Manisa ile ilgili kitapların birinde vardır diye düşünüyorum.

Bu bölgeye gelince Evliya Çelebi dahi Karaköy Kahveleri’nin birinde soluklanmış, biz de bir nefes alalım. Kırmızı Köprü’den çok yukarılarda Arap Alan Meydanı’nda Defterdar Mahmut Efendi Camisi’nin köşesinde ki Pürnefes Çeşmesi dahil bir çok çeşmeler ve köprüler, aşağılarda da Ayn-ı Ali’nin Amak-ı Hayalî’nin anlatıldığı Koca Çitlenbik var anlatılacak.

Uzun hikaye velhasıl.

ARTI ONSEKİZ

Trafik yoğunluğundan kuyruklanmalardan kırmızı ışıklardan ilerleyemeyiz. Trafik akmaz tıkanmalar olur ara sokaklara saparız bir başkası daha girmiştir bizim gibi yoğun trafiğe kapılmayayım diye, orada da sıkışıklık, dönsen dönemezsin geri gitsen arkanda bir başka araç. Buraları +18’den dar ama sağlı sollu parklanmalardan dapdar. Çöp arabası, ambulans, arazöz nasıl girecek diye sorar dururuz. Girmesi çıkması zor. Bazen nefret gelir bıkkınlık gelir. İçimizden geçenler dilimize gelenler söylenmez. Baştan çıkarır dayanamayız.

Manisa trafiği budur. Akşam saatlerinde bu dar sokaklarda park yeri arayanlarla karşılaşırsınız AVM otoparkında yer arayan sürücüler gibi. Her şey alt üst olur. Ne tek istikametler ne tık nefesler avaz avaz bağırganlar; bazen pazaryerini çağrıştırır, bazen kayıkçı kavgasını, bazen de taşa sopaya bıçağa dönerine kadar büyüğüne rastlanır. Silah çekilmez ama bir ucundan gösterilir.

 

Yollarda araçlar gidemiyor kaldırımlarda insanlar. Bir de anlamadığım bir şey var herkes sokakta. Aracı da insanı da. İşsiz sayısı istatistiğini Manisa arttırıyor herhalde, kaldırımlar omuz omuza yollar üst üste.

 

Çatal mezarlığı dünya işlerinin bittiği yerden hemen sonra başlayan dünya düzeninde ki aktörler rol alıyor. Dükkan dükkan, kahve, pastane, kafe, market, bir hareket bir hareket nereye kadar çocuk hastanesi kavşağına kadar kesintisiz. Bankası, kankası, konfeksiyonu, kavafı, çapıt çarşısı, kahvehaneler, kaldırım işgaliyesi için bahaneler. Marketler yan yana önlerinde çift sıra kamyon bozması araç parklanmalarıyla. Çilekeş caddesi.

 

Havada duman sis, zehir solumalar. Egzoz hizasında karbon salınımı soluyan çocuk arabalarında bebeler, giysi kutusu, cam kağıt naylon üçlüsü matruşkalar, Telekom panosu, Gedaş trafosu, sokak aydınlatmaları podyuma çıkmış Gedaş yanında bir belediye diğer yanında bir diğer belediye daha; boynu bükük olanından ucuna zeytin takılmış çomak gibisine kadar. Reklam panoları, yollar toz toprak pislik cabası. İşyeri kapı önlerinde naylon kovalar, askıda çamaşırlar, canlısı yetmiyormuş gibi cansızı mankenler yanınızda, öyle avare kasnak geziyorlar ki insanlar mankenin elini tutup hadi yürü diyenler bile var.

 

Manolya Meydanı’ndan dön Sultan Camii, Karaköy, Dış Mahalle, çocuk hastanesi kavşağına kadar bu istikamette keşmekeş caddesi.

Panayır desem değil, köylü pazarı hiç değil.

01.01.2018 de başlayacak işgaliyeli 18m. ve üzeri caddelerin düzenlemesi; asfaltından kaldırımına kadar jilet gibi olacak, temizlenecek, bozuk ve görüntü kirliliği ortadan kalkacak, maalesef balkonlara koyamadığımız ama ille de evimin önü dediğimiz araçlarımız otoparklara (raflara) kalkacak. Yollarda bu teneke yığınları olmayacak, kaldırımlar insanlara, yayalara. Yollar elektrikli otobüs ile akan trafiğe hareket halinde ki araçlara.

 

İşgaliyesi kalkan caddelerde ayağı taşa takılandan, elektrikli uçağın vaktinde gelmemesinden, çer çöp, kağıtların rüzgarla savrulduğu avareliğine kadar Fırat kenarında ki kurdun kaptığı kuzunun hesabının sorumlusu var artık. Bisikletler bayram yapacak. İndirme bindirme yükleme boşaltma gece. Ağaçlar bakımlı, yeşiller yemyeşil, çiçekler rengarenk.

 

2018-19 modern, çağdaş Manisa’nın Manisalı’nın yüzü gülecek. Selamlaşmalar, yardımlaşmalar, tebessümler, şakalaşmalar, takılmalar. Başka bir dünyaya yelken açarken yeni imar planının yeni düzenlemeler ve modern şehirciliğin rüzgarı ile yelkenleri şişireceğiz. Prime Manisa’da yiyip içip gezeceğiz, Eski Garaj Yeni Proje’de senfoni dinleyeceğiz.

ANAM

Biri 76 diğeri 74 en küçüğü 68 o da yetmişe gelmiş. Bunlar anamın çocukları. En küçüğü benim. Bana anam küçümen der, dayım rahmetli tüyü bozuk, rahmetli babam hepimize ismen hitap eder anama hu derdi. Evin en tavizkârı bendim yani babamın yanında pek rahattım. Abimler, babam nasihat etmese bağırıp çağırmasa, söylemese de, babama çok saygılılardı. Anam öğretmiş olmalı. Anam okuma yazma bilmez ama ortanca oğlu Zeki abim, Kars’a askerliğe gittiğinde ona mektup yazmak için yazmayı öğrenmişti. Askerlik bitip de mektup yazacak kalmayınca unutmuştu yazmayı da ama çok akıllıdır. Okusaydın avukat olurmuşsun derdi babam. Çok güzel ve lezzetli yemek yapardı. Babamın her öğle dükkandan eve yemeğe gelmesi bundandı her halde tam 12.30 yemek vaktimizdi. Çok önceleri yer sofrasında ki yemeklerimizde babamın yanı benim yerimdi, bir kolum babamın dizine dayanmış vaziyette oradan abimlere laf yetiştirirdim. Masa devrinde de yanı benimdi ama biraz daha büyümüş dayaklık olmuş olduğumdan pek fazla bulaşmazdım bizimkilere.

Şimdi kalabalığız tabii üç gelin geldi eskitemediler anamı! Şaka bir yana her biri mütevazi, gelin gibi salınanı yok, koşturan çok anama. Torunlar sıralanınca anama da iş düştü işi gücü bıraktı hayatı bunlar oldu. Büyüdü tabii onlarda kırkına gelen var aralarında hatta geçen bile. Bazen annemi yalnız oturur gördüğümde “Ohhh keyfin beyde yok, dünya ile işin de yok ne güzel” dediğimde. “Ooooo sen öyle zannet; sizleri düşün, torunları düşün, torunlarımın çocuklarını düşün, biter mi tasalar dünyada, ah yavrum ah.” İlkokula giderken hemen evimizin karşı sırasında Muratgermen, caddeyi geçiyorum her sabah “Sağa sola bak” diye tembihlerdi. Şimdi her sabah uğrarım yanına arkamdan seslenir “Oku üfle.”

Benim torunlar oyuncakları onun katına taşımışlar büyük odaya yığmışlar yayılıyorlar oynarken anam da yanlarına oturuyor seyrediyor. Oyun uzadı mı “Hadi dersinize, yeter, yarın yine oynarsınız.”

Eh be anacım, ben okulluyken sabah namazında uyandırır yatağımın yanında namazını kılar ben de ev soğuk diye yataktan çıkmaz yorgan üzerimde kitabımı okur çalışırdım, bazen dalar uyuklardım anam nöbette “Azmiii” diye uyandırırdı, şimdi sıra benim torunlarda ama daha kibar vaziyette.

En üstümüzde annem, hemen altında torunu ve benim torunlar abimlerde hep beraber aynı apartmandayız. Benimkiler annemi çok seviyorlar, onlar için sığınılacak bir liman, küçük torunum şimdi yedisinde daha küçükken bababa diyordu, babaanne de dediğimizde babaannemle karışıyor derdi. Büyük babaanne diyorlar, emekli aylığından harçlıkları var. Onlar da ay başını bekliyorlar, özel günlerin haricinde süslendiler de el öpmeğe gittiler mi ikramiye bile var.

Onlar ömür veriyor anama bir gün görmedi mi bana soruyor napıyorlar diye. Yaşam iksiri, ilaç olmuş bizim ufaklıklar ilaç saati gelmiş diyorum gönderiyorum ufaklıkları. Anam ilaç falan içmez yıllarca balık yağı kaşıkladı şimdi de toz kekik yiyor kaşık kaşık. 70’e yaklaşan 80’ne yaklaşanlar var çocuklarından ikisi by pass oldu biri ben, ilacın ganisi her birimizde, anam “İhmal etmeyin ilaçlarınızı” tembihlerinde. Çocukları üçüncü baharı yaşarken saymadım kaç yıl oldu hatta kaç bahar. Arnavutluk’tan gelmiş 5-6 yaşlarında Atatürk Manisa’ya geldiğinde görmeğe gitmiş istasyona, bunlardan yaşını çıkarmaya çalışıyoruz. Atatürk’ü görmüş, Cumhuriyet’i görmüş, gün görmüş aynı zamanda “Amann” diyoruz bazen yaşını hesaplayalım derken. Maşallah ile geçiştiriyoruz susarken.

MASKESİZ BEŞLER

img_6528

2006 yılı OSB 4.-5. Kısım projeleri hazırladık bir tek havaalanı yoktu. İçmesuyu, geri dönüşüm sulamasuyu, atıksu, elektrik, telekom fiberoptik kabloları, doğalgaz boruları. Hepsini yerin altına yerleştirdik. Bazılarına akıntı kodu bazılarına basınç yerleştirdik. Arıtma tesisine gidecek atıksu bayağı üzdü borular neredeyse toprağın üstünde kalacaktı kilometrelerce yol gitti çok az bir akıntı ile ulaştırdık onu da arıtmaya. Üç derenin ıslahı, kuru pere taş kapladık kuruderelere. 3×3 box ile refüjde ki kanalın derinliği toprak dolgusu uğraşılara rağmen zamanla çöküntülerle yerini belli etti ama ondan haşarılık beklerken o da neticede uslu çıktı. Maskesiz beşler kışın çizmeli çamur diz boyu 4×4’ler traktör gibi her noktaya ulaştık Cumartesi Pazar bile çalıştık. Sonra nöbete bindirdik yaş icabı ben her Cumartesi icapcıydım. Gençlere gezme tatil fırsatı onların hakkıydı.

Üç bekar vardı evlendiremedik dediklerimizin ikizi oldu diğeri beklemede çok geziyorlarda fırsat bulamıyorlar bence. Mustafa emeklilik hesabı yapıyor ama bana göre değerli bir mühendis hiç tembellik yapıpda emekli olmasın OSB’de yapılacak çok iş var. Niye maskesiz bunlar. Havalarda değiller, başları öndeler, vur ağzına al lokmayı ama laf alamazsın, çok konuşmazlar, yinesi iştir kişinin lafa bakılmaz cinsindendirler.

10 sene önce 2007’de bir öğle vakti o zamanda baharın sonuydu herhalde kazaklar falan üzerimizde. Üçpınar’a köfteci Mustafa’ya gitmişiz. Her halde Nokia olmalı fotoğraf çektiğimiz maskesiz olduğumuz için tabii çıkmışız. Ne bilelim bu fotoğrafın on sene sonra karşımıza çıkacağını topladı bizi yaptı yapacağını. Tekin bulmuş.

O zaman feys tivıtır mı var şimdi sosyal medya diyorlar işten güçten sosyal bile değildik. Vatsap’a yüklemiş Tekin fotoğrafı, sözleştik bu telaşlı dünyada ne ki bir öğle yemeği değil mi alt tarafı. Köfteci Mustafa, Üçpınar’da o da zamana uymuş. O zaman sobanın yanında ki masaya oturmuşuz soba yok ama masaya aynı düzen oturduk. Güle güle anılarımızı tazeledik. Tekin serbest çalışıyormuş biz müşteri değiliz ama ağzı laf yapıyor. Diğer üç OSB’li gülücükler saçıyor ben yaşım icabı ağır takılıyorum. Ama bırakmıyorlar ki abi biz seni bisikletle gelirsin sandık diye dalga geçiyorlar. Bisikletin faziletinden bahsettim onlara onlar da alacakmış düşecekler yollara.

Hem konuşuyor hem şapur şupur yiyorduk yemeği. Ne kadar çabuk geçti zaman anlatacağımız çok şey var daha, bi on sene sonrasını bekleyecek zamanımız yok, zaman şimdi paradan kıymetli en azından 68’inde olan benim için. Gün yıl vermedik. Bir sebep buluruz dedik. Sağlık diledik sarıldık birbirimize, şöyle bir defa daha baktık maskesiz yüzlerimize.

SU…

Bir torunum Antalya’da beşinci sınıfa gidiyor. Bir vesile ile geçen ay içerisinde Antalya’daydım. Torunum Kerem’e öğretmenleri bir ödev daha doğrusu bunların grubuna bir proje vermiş. Bir apartmanda su tasarrufunu nasıl sağlarız diye.

 

Duşta şöyle mutfakta böyle yapsınlar dedim olmaz dede dedi. Ben yapacağım ama apartmanın diğer katlarındakiler benim gibi yapmazsa o apartmanda tasarruf sağlanmaz dedi. Doğruydu.

 

Kısaca: O zaman apartmanın tesisatını değiştirip geri dönüşümde kullanılabilecek vasıfta ki suyu apartmanın yapılacak olan arıtma tesisine göndersinler arıtıp tekrar kullansınlar…

 

Pahalılık geçim sıkıntısı gelir darlığından bahsederiz ama tasarruf hiç aklımıza gelmez. Akaryakıta zam yapılır yollarda araçlar her hangi bir değişiklik olmaz toplu ulaşım araçlarına rağbet artmaz bir iki gün sonra zamma alışır gideriz.

 

Fırıncılar ekmeğe taban fiyat istendiklerinde vatandaştan ses çıkmasa da basın ortalığı tetikler bir yaygaradır gider zam yapılmaz ekmeğin gramajı azaltılır. Bu sayede ekmekler sandviç ekmeği kadar oldu. Ama yine aynı basın aynı medya ekmek israfından günde tonlarca ekmeğin çöpe atıldığından bahseder. Tasarruf yine yok.

 

Elektrik özelleşti bu müesseselerde de fiyatlar biraz da keyfileşti. Faturaya tamir, bakım, zart zurt eklemeleriyle ek külfetler getirildi.  Hatta bilmem kaç kilovat saat tasarruf yapıyoruz diye yaz saat uygulaması ile övünürken iki senedir yaz kış saat uygulamasından vazgeçildi. Bu elektrik tasarrufundan vazgeçildi demektir. Bu hükümet israfıydı ama ceremesini vatandaş çekiyor.

 

Telefonda saatlerce konuşuruz kontür hesabı yapmayız. Bir diğer torunum Alperen kontürüm demiyor kontrolüm diyor. Doğrusu bu olsa gerek konuşmalarımızı kontrollü kullanmalıyız. Kullanıyor muyuz?

 

Orhan Veli bir şiirinde “Bedava yaşıyoruz” diyor. İsrafa bakınca doğru söylüyormuş. Kullandıklarımız bedava ki! tasarruf yapmıyoruz.

 

Oysa: 30 seneden beri demeyeyim yapıldığından beri 1089 köyde depolar hiç temizlenmemiş. Çamur dahil her şey var, (Cengiz başkanım söylemekten hicap duyuyor ben yazmaktan) ayrıca paslı borular.

 

Fosseptiğe akan helalardan sular, sokak boyu her köyde kokular. Bazı köylerde akıllara gelmiş de yapılmış alt yapılar, atık su toplanmış ama derelere akıtılmış pis sular. Çevre kirliliği. Ne köyün yakınından geçebilirsiniz ne içinden, ne de Gediz’in kıyısından.

 

Daha başkaları da var da yazıya sığmaz hesaba kitaba gelmez. Velhasılı: Depolar temizlendi hala da temizlenmeğe devam ediliyor hatta yenisi yapılıyor. Sular analizlendi. Paslı borular galvanizlendi. Pis sular her yıl yapılan 100-150 köyde kanalizasyon hatlarına bağlandı.

 

İçmesuyu, kanalizasyonu biten köyler taş kaplama yollara kavuşuyor, çamurdan, tozdan kurtuluyor. Gediz kirlendi deyip oturup ağlaşıyoruz çözüm diye bekleşiyoruz. Kimse el atmıyor laf yapıyor. 13 yakında devreye girecek Manisa merkezle birlikte 14 adet (ki bunlar oarasızlıktan çalıştıralamamış) atıksu arıtma tesisiyle Gedize temiz su bırakılacak.

 

Yıllarca köylere götürülmemiş hizmetler Manisa Büyükşehir Belediyesi, Maski Genel Müdürlüğü sayesinde Başkan Cengiz Ergün’ün kişisel gayretleriyle ve insanî vicdanı ile yapılıyor. Köylerimizde yaşayan halkımız tüm bu yapılanların farkında, (tabii yatırımlara dur diyen ilçe belediye başkanları da.)

Kirli su, çamurlu yol, fosseptik çukuru; modern çağda Manisa’mızda ki köylerimizin bu  durumundan hepimiz utanç duymalıyız.

 

Su parası ödemeyelim, bedava su kullanalım, olur. Ama o bedava su evimize gelmez. Bırakın suyun analizlerini, depoyu, boruyu, hidroforu, kullandıktan sonra ki arıtma ve arıtmaya giden kanalizasyonu. Belli aralıklar ile bakımı, tamiri, patlağı, çatlağı, sondajlar, artan nüfus ile yeni yatırımlar, yukarıda saydıklarımız nasıl olacak.

 

Su çok kıymetlimiz ise ki öyle, tasarruf yapacağız.

Ne şar şar akıtacağız ne de şarlayacağız.

İZMİR CADDESİ-2

…Bizim evimiz okulun karşı sırasında 100 metre ötesindeydi. Çocukluğumun geçtiği atrium plan tipli bahçeli evimizin önünde İzmir caddesine açılan şimdi ki evimizin arsası bulunuyordu. Evimizin planını da belki evimizi inşa eden Hayrettin isminde bir göçmen usta 1950 yılında yapmış. Kerpiçten bahçeli tek katlı çok güzel bir evdi. Altılı kerpiç üreten tahta kalıplı bir alete samanlı ve killi özel çamur doldurulur biraz bekletildikten sonra kalıp çıkarılır yerde kalan çamur bloklar güneşte kurumaya bırakılırdı. Bir müddet sonra yerinden alınır duvar örülürdü. Bir taraftan duvar örülürken bir taraftan da kerpiç dökülürdü. Toprak zeminli yerden 50 cm yüksekçe olan odaların zeminleri, ahşap direkler üzerine karkası hazırlanan kadronlara tahta çakılır rabıta dediğimiz zemin oda tabanı oluşurdu. Ahşap çamur karışımı bu tip evler insan sağlığı açısından çok kullanışlıydı. Ev her yönüyle nefes alıyor bakteri mikrop üretmiyordu.

İşte bu kerpiç evimiz dururken önde ki arsaya üçüncü kata sırtta teneke ile taşınan betonla dökülen dolu tuğla ile 25-30 cm kalınlığında örülen duvarlar ile yığma bir ev yaptık. Bu da kerpiç eve göre %50 nefes alabilen bir evdi.

Bu evimize ben Muratgermen Okulu’na giderken oturmaya başlamıştık. Karşımızda yani caddenin karşı tarafında ben de hatıraları olan komşumuz Rahmetli Hikmet Hanım Teyze’nin evi vardı.

Sakız tipi plan dediğimiz ortasında hayat veya koridorun genişletilmişi salon, oturma odası da denilen, sobanın yandığı ve diğer iki yanında bulunan odaları da ısıttığı bir mahal. Sokaktan caddeden altı yedi basamakla balkonumsu bir sahanlığa çıkılırdı. Sokak kapısı açıldığında dar bir antre ve oradan bu bahsettiğim hayata geçilirdi. Sokak girişinin karşısında camekanlı, arka bahçeye açılan bir kapısı olan bu hayattan bahçeye bakıldığında Hikmet Hanım Teyze’nin meraklı olduğu çiçekleri, bahçeye sığmamış saksılar çiçekleriyle üst üste durur, aralarında yine çok sevdiği kanaryası kafesinde şakır şakır şakırdı. Mahrem olduğu için odalara çocuk yaşıma rağmen girmezdim.

Hikmet Hanım Teyze hatırladığım kadarıyla biz de caddeye bakan yeni evi yaptığımızda taşınmıştı sanki, gün görmüş kadındı. Kış günleri annem ile birlikte eski kazakları söküp ipinden yeni model kazak hırka örerler o örgü modeli çıkarırdı. Bir kızı Balıkesir Eğitim Enstitüsünde öğretmen, bir oğlu da İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu grafikerdi. Bizim yeni evin camekanlı ahşap iki kanatlı bir kapısı vardı. Güneşe baktığı için menteşeleri sık sık yağlanmak isterdi aksi takdirde gıcırdayarak açılırdı. Bu gıcırdamayı duyan Hikmet Hanım Teyze sokak pencerelerinden birini veya sokak kapısını açar “Azmi oğlummm” diye seslenirdi. Mahalle bakkalımız Ahmet bakkaldan ekmek veya ihtiyacı neyse onu aldırmaya gönderirdi. Bu o kadar sık olurdu ki ben bakkala gitmemek için kapıyı ötmesin, gıcırdamasın diye yağlardım, evdekiler bilmezdi. Çocukluk işte. O günler o komşuluklar geri gelse…

İzmir Caddesinde karşılıklı evden birinden kapı gıcırtısının duyulması, inanılacak gibi değil. Bisiklet, at arabası, yaya geçenden başka bir vasıta yok ki. Ezanlar minarelerden okunur, kumruların guguguk ötüşleri öğle sıcağında çocukluk uykularımızda ninni gibi duyulur, annelerimiz evden seslendiğinde sokaktan eve girerdik. Sokak kavgalarında bahçemizde aylarca bağlı kalmış yazın bağa götürdüğümüz köpeğimiz Kocagudo’yu kavga ettiğimiz çocukları korkutmak için zincirinden tutup da çocukların üzerine sürdüğüm de zaptedemez beni sürükler derecesinde koştururdu.

Topraktan humba, ahşaptan toka ipine kaytan derdik. Zeytin dalının çatalından sapanta, traktör iç lastiğinden gıcır yapar kuş vuracağız diye kiremitleri kırardık. Telden yaptığımız arabayı sürerken en sakin halimizdi. Mahalle camimizin müezzini Arif Hoca caminin avlusunda şamata yaptığımızda kovalar kendimizi affettirmek için namaza girerdik, Ramazan aylarında akşamları gizliden çıktığımız minareden maniler söyler, Teravih’de namaza diye camiye gider caminin altını üstüne getirir cemaatin ayakkabılarının birer teklerini diğerleriyle karıştırırdık…

(Kırmızı Köprü’ye haftaya varırız inşallah.)

NOT:Geçen hafta ki yazımızda Muratgermen okulunun yanında ki yazlık sinemayı anlatırken adını sehven ‘Zafer Sineması’ diye yazmışım bu sinemanın adı ‘Yazlık Zevk Sineması’dır.’ Beni uyaran Nurullah Koçlular’a teşekkür ederim.