Ankara yolundan gözüküyor. Bir yerleşimde önce minareler sonra basık yer evlerinin bacaları çingene kiremidi kaplı damları gözükür sırasıyla. Biraz daha yaklaşınca insanların yüzleri o köyün halkı hakkında kısaca bir bilgi verir, intiba uyandırır ziyaretçilerde.
Peribacaları da öyle önce sırtını tepeye dayayarak ön yüzünü gösterir sonra bir heykeltraşın çekiç ve keski darbelerini yemişcesine arka tarafı oyulur, yontulurken boyu bosu ortaya çıkar. Tepesinde sekiz köşe kasketiyle işte bu bizim peribacamız deriz. Günler aylar yıllar geçer; yağmurlar, tepeden inecek yer arayan derecikler, güneş, fırtınalar, Gediz boylarında söğütleri yalayıp gelen, başaklara boyun eğdiren esintiler, başlarında kavak yelleri esse de koloni haline gelir birbirleri ile sohbet eder gibi geleni geçeni, ziyaretçileri konuşur periler.
Buraya gelen ziyaretçilerden Kula’lıların haberi olmaz. Geçerken uğranacak mesafededir Ankara-İzmir yoluna. Hatta Ankara’dan gelirken yeni yeni yontulmaya başlayan sırtları yamaçta gözleri yolda periler öncü gibi karşılayıcıdırlar. Burası son virajı alınca karşınıza çıkıverir. Bazen geçer geri manevra yapmak zorunda kalır arabalar. Kurnası borudan, duvarı kerpiçten, boyası kireçten, çınar yerine Dut’u olan çeşme başında durduklarında soluklanan yolcular, hayretle başlarını kaldırdıklarında şapkaları düşer ama periler önce gelenlerin şapkalarını almış da başlarına geçirmiş gibi seyrederler tepeden tepeden.
Gediz şimdiki şapkanın yerindeymiş yıllar önce, oradan akıyormuş. Aşındıkça yatağı, boşaldıkca suları, katman katman toprağı, çökelti izleri çakılları. Coğrafyacılar, yer bilimcileri heyecanla anlatırlar. Dünyanın evrelerini burada. Elleri havada gözleri yabancılarda, bir perinin üstünü işaret ederler bir katman çizgilerini. Milyon yıl olmuş derler. Karşı sırtların üstünde ki Tabala Kalesi’ne bakınca doğru söylediklerine akıl erer.
Asfalt yoldan yokuş yukarı yürümek yorsada perilerin hayranlığı, güzelliği, yorgunluğu hissettirmez. Sarnıç, Çakırca Köyüne doğru arabalar giderken karşı sırtları yeni yeni yurt tutmaya başlamıştır periler. Çakırca’ya gelindiğinde köşeli sütunları birbirine kerestecilerin kerestelerini kavaklarını duvara dayar gibi duran bazalt sütunlar yeraltından hep birlikte fışkırmıştır. Burada peribacalarına benzemeyen farklı bir sülale yaşar. Dünya tarihi, hatta yeraltında olup biten hikayeleri oluşumları anlatmaya gelmişlerdir yer yüzüne.
Ziyeretçilerin arkalarında fon oluşturan bu bazalt sütunların üstüne askerlik hatırası Kula Manzarası yazmaya gerek kalmaz buna benzer kayalar Kula’dan başka yerde yoktur çünkü.
Bazlama, gözleme yemeden, ayran içmeden hatta önünüz kışsa Tarhana, bulgur, pekmez almadan Çakırca’dan ayrılmayın daha görülecek çok yer var acıkırsınız.
Kazmaktan yapmaya başımızı yukarı kaldırıp bakmaya zaman yok. Habire debire her yer kazılıyor. İndikçe derine iniliyor hem tarih hem kültür hem inanç hem yaşayış yönüyle şöyle bir başımızı kaldırdığımızda meğer üstte anlatılanlar bitmeden, altta değişmiş.
İnsanlık her kazma, çekiç, fırça, darbeleri ile evrim geçiriyor. Paleolitik Mezolitik Neolitik yani sonuna litik koyduğunuz her devir yaşanıyor burada. 5000 yıl mezopotamya’ya inad 12500 yıl. İnsan yaşamış. Yuh deyince paleontologlar insan ama bizim gibi değiller deyip hayretlerde indirim yapıyorlar.
Bu defa insan gibiler merak konusu oluyor. Urfa’ya peygamberler şehri deniyor ama koskoca dünyada yeryüzünde bilmem hangi alemde veya alemlerde insanlığın üst üste yaşadığı gibiymiş muhayyilesi uyandırırken kendinizi tarihçi zannediyor ve başlıyorsunuz yorum yapmaya… Hey gidi koca dünya bula bula neredeyse mavi göğü boyayacak kadar sarı topraklarda mı yaşattın bunca evrilmiş insanı. Medeniyetleri toprağa gömülmüş, şimdi çok bilmişleri vay anasını dedirterek hayrette bırakıyorlar.
Merak insanlığın en mütecessis hissi. Bu mu insanı yaşatıyor acabalar peşpeşe gelince bir kazma daha vuralım deyip dünyaya tutunmak mı mütecessis fikir veya 100 yıl sonra ne olacak demek mi muhayyel akıl.
Kimi insanlığın yedek parçasını üretme gayretinde kimi hakka tevekkel edip allahın işine karışılmaz günahsızlığına sarılmada kimi tüm engelleri aşıp inançların arasından sıyrılıp ben benim gerisini ilerisini bilmem toprağa karışıp nereye gittiğimin önemi yok sevaplarının savurganlığını yapma günahında. Günahsızlar kader avutmacasındayken merakı ile günahın eşiğinde bir ayağı.
Bunca çelişkiler yumağına dolanmış çabalarken inançlarımızı geri kazanmanın tövbeleri fayda etmezken, Urfa peygamberler şehri’nde çeşitli inançların yoğrulduğu ama yaratanın tek olduğu neticesinde birleşildiği noktadaydık. Hatta; belki, acaba demeden, başa dönmeden, Göbeklitepe’den aşağıya inmeden, tam da bulunduğumuz yerde dünyanın merkezindeydik.
Urfa sıcağında; çilelere, dertlere, devrana, zamana, dünyaya inad taşların dikine dikine konduğu gölgeliğin altında ucsuz bucaksız sapsarılığın rengarenginde düşündüm durdum. Dönüp dönüp dikine konmuş taşlara baktım da baktım. Sonsuzluğun başlangıcı burası mı diye. O kadar ne geriye ne ileriye gidecek değilim ama meğer herkes otobüslere gitmiş en son gidecek ben kalmışım.
Masallar ‘Bir varmış bir yokmuş’ diye başlar. Masal şehir derler efsanelere, eski geleneği, kültür ağırlığı olan şehirlere. İşte bir masal şehrimiz daha ‘Eskiden…’ diye başlanarak anlatılan.
‘Urfa Tarihi Kentler Birliği’ toplantımızın son günüydü Harran Gezisi. Bilmem kaç kilometre uzunluğunda beş ila altı metre yüksekliğinde şimdi yıkık tabii duvarlarla çevrili dış kalesi medeniyet göstergesi iç kalesi, restore ediliyormuş ve dış kale ile korunmuş kümbet sivri ama tepeleri yuvarlatılmış Harran Evleri her odası çatı ve dam yerine bir kümbet ile örtülü, dışarıdan evin kaç odalı olduğu kümbetleri sayarak görülebiliyor. Duvarı da kümbeti de her yanı toprak kerpiç yapılı, çamur sıvalı duvarları bölgenin yaz sıcağında adından da belli ‘Har.’ Yazın serin, kışın kara iklimine direnircesine sıcak bu evlerin içleri.
Kıl çadırda ağırladılar bizi üzeri yamalı, kıldan yapılmış parçalı bulutlu gökyüzü gibi alttan çomaklarla desteklenmiş kilimlerin altında, güneşten kafanızı sağa sola kaçırdığınız, oturduğunuz divanda kıçınızı kaydırdığınız güneşten kaçmak için verdiğiniz mücadelede ne konuştuğunuzu ne anlatılanları dinleyemediğiniz Harran’ın en harlı zamanında bu çadırımsı gölgeliğin altına oturttular. Kümbetli evlerden birini her halde çakma olmalı pek düzgündü çünkü karşıdan seyrettik bizim karşıdan seyrettiğimiz ev bize baktı biz eve, bir gözümüz gördü diğer gözümüz görmedi gibi bir şey. Bu gölgelik altında güneşle boğuşacağımıza bu evde oturup yöresel içeceklerden içebilirdik oysa tepsi tepsi gelen çaylardan gına geldi.
Harran Suriye sınırımızın uç noktalarından biri sınıra 12 km dediler halkı araplardan oluşmuş misafirperver bir ilçe. Ağırlanmaya karşılanmaya yedirmelerine içirmelerine haşa lafımız olamaz ama kültürü geleneği yaşatmak halkı bu yönde bilgilendirmek yöneticilerin işi.
Harran’da nüfusun artması için sebep yok denilecek kadar az. Bölgede doğumlar ile artan bir nüfus olmalı bir de yeni yeni başlanan tarım bu da nüfusun artmasına bir sebep değil. Ama ülkemizin değişmez modası, hepimizin üstüne uyan yakıştığını zannettiğimiz bir imar plan kıyafeti var ya. O kıyafet bölgemize yerleşimimize bir hastalık getiriyor. Gelenekten, bölgesel değerlerden, geleneksel yapılaşmadan, kültürden, yıllarca birikmiş örf adetimizden zenginliğimizden kopma hastalığı. Harran’a da bu hastalık bulaşmış yeni plan yapılmış içim acıyarak baktım daha doğrusu bakmadım. Biz de olan evler buraya da yapılmış. Ha Soma, Saruhanlı, Ahmetli ha Harran.
Halbuki Harran kümbetli evlerin benzeri hatta kopyası İtalya’da Turulli kasabasında var. İnsanlar dünyanın her yerinden bunları görmek için Turulli’ye geliyor. Geçimleri turizm. Biz en batıdan en güneye gittik, zamanda yolculuk yaptık, Göbeklitepe’de 12500 yıl önce ki eşsiz medeniyet kalıntılarından bulgularından sonra, insanlığın dünya tarihini değiştirdiği medeniyetler ülkesinde eşi benzeri olmayan kümbetli evleri, evi göremeden, içine giremeden, anlattıklarını zaten dönerken unuttuğumuz bir Harran gezisi’nden; tam medeniyetin eşiğinden atlayacağımız yerde ayağımız havada, gözlerimiz şaşkınlıktan açık, kulaklarımız çınlar vaziyette, hayretler içerisinde Harran’ın har sıcağında kala kaldık.
Otobüse bindiğimde yemekteyken; tekstil ürünü bez torba içerisinde verdikleri, renkli fotoğrafları, süslü lafları bol, ama gözümle gördüklerimin müteessirliğinde umutsuz dalgınlığımla Bir varmış bir
yokmuş diye başlayan masal kitaplarını tekstil yapımı torbasıyla oracığa bıraktım.
Boğaz’ın karadeniz’e yakın uç köylerinden biri Anadolu Kavağı . Kendi halinde olan bu köy hem nüfusu, hem yerleşim alanı açısından, sakin, yalıları az olsa da seçkin boğaz evlerinin bulunduğu boğazın en güzel köylerinden biridir. Eskileri balıkçılıkla geçinirdi. Karadeniz’den Lüfer, Palamut akını olduğunda boğaz akıntısının az hissedildiği İstanbul Boğazı’nın ağzında balık oyalanır daha sonra akıntı ile iç kesimlere gider marmaraya hatta Çanakkale Boğazı’na kadar göçleri sürer boğazdan boğaza yol bulurlar en azından insan boğazından geçerlerdi.
Anadolu kavağının usta balıkçıları tekneleriyle kıyıdan biraz açığa çıkar olta veya ağ ile Palamut’tan Lüfer’den nasiplerine ne gelirse tutarlar aynı takımdan olan kıyıda tezgah açmış balıkçı arkadaşlarına tekneden tezgaha balıkları yerleştirirler. Daha çok Kavağın iç kesimlerinden, kıyıdan gelen köy halkı ilk mahsul olan taze palamutlardan satın alırlardı.
Balık akını bol olduğu için balığa doyan halk balık almayı gün aşırıya hatta haftada bire çıkardığında balıkçılar tezgahta kalan balığı Anadolu Kavağı’nın içlerine vatandaşın ayağına taşırlardı.

Üç tekerlekli üzerinde muşamba serili arabanın tablasına, kıta çavuşunun komutuyla tadada çıkacak askerler gibi dizilmiş palamutlar; nefeslerini tutmuş! kuyruk yüzgeçlerini adeta selam vermek istercesine kaldırmış, dışa döndürülmüş vişne kırmızısı solungaçları gri siyah alacalı boyuna renk verirken tezgahta açmış açelya çiçeği gibi manzara sergilerler. Balık tezgahı haline getirilmiş arabanın alt tarafında raf şeklinde olan yerde paketleme kağıdı, su leğeni, arabanın yan tarafına asılmış kova ıvır zıvırlar bulunur, balıkların bulunduğu üst tezgahın bir köşesi balığı temizlemek ve dilimlemek için ayrılmış olan satıcı ayrı, arabayı ittiği gibi satış naraları atan balıkları ikide bir can suyu verir gibi ıslatan ayrıdır. Kavak halkının bazıları Palamut kağıda sarılmasın diye kapıdan bakır tepsi veya tencere uzatırlardı.
Anadolu Kavağı iç kesimlerinin yolları düz olsa da hizaya getirilmiş bir tabur balık dolu arabayı itmek için güç gerekir. Balıkçılar arabadan yapma tezgahı boşaltıp nafakayı temin etmek için Kavağın derinlemesine iç kesimlerine kadar girerlerdi.
Bazen çocukların takıldığı balıkçılara, yaşlı teyzelerin pencereden “Oğlum balık kaç kuruş?” diye seslendiği, kahvedekilerin “Ooo balık kavağa çıkmış.” muhabbetleri balıkçıların moralini bozsa da “Haftaya lüfer getireceğiz.” deyip tezgahı zengin gösterme edası ile karşılık verirlerdi.
Balığın kavağa çıkması ucuzlamasının işaretidir.
Kazmaktan yapmaya başımızı yukarı kaldırıp bakmaya zaman yok. Habire debire her yer kazılıyor. İndikçe derine iniliyor hem tarih hem kültür hem inanç hem yaşayış yönüyle şöyle bir başımızı kaldırdığımızda meğer üstte anlatılanlar bitmeden, altta değişmiş.
İnsanlık her kazma, çekiç, fırça, darbeleri ile evrim geçiriyor. Paleolitik Mezolitik Neolitik yani sonuna litik koyduğunuz her devir yaşanıyor burada. 5000 yıl mezopotamya’ya inad 12500 yıl. İnsan yaşamış. Yuh deyince paleontologlar insan ama bizim gibi değiller deyip hayretlerde indirim yapıyorlar.
Bu defa insan gibiler merak konusu oluyor. Urfa’ya peygamberler şehri deniyor ama koskoca dünyada yeryüzünde bilmem hangi alemde veya alemlerde insanlığın üst üste yaşadığı gibiymiş muhayyilesi uyandırırken kendinizi tarihçi zannediyor ve başlıyorsunuz yorum yapmaya… Hey gidi koca dünya bula bula neredeyse mavi göğü boyayacak kadar sarı topraklarda mı yaşattın bunca evrilmiş insanı. Medeniyetleri toprağa gömülmüş, şimdi çok bilmişleri vay anasını dedirterek hayrette bırakıyorlar.
Merak insanlığın en mütecessis hissi. Bu mu insanı yaşatıyor acabalar peşpeşe gelince bir kazma daha vuralım deyip dünyaya tutunmak mı mütecessis fikir veya 100 yıl sonra ne olacak demek mi muhayyel akıl.
Kimi insanlığın yedek parçasını üretme gayretinde kimi hakka tevekkel edip allahın işine karışılmaz günahsızlığına sarılmada kimi tüm engelleri aşıp inançların arasından sıyrılıp ben benim gerisini ilerisini bilmem toprağa karışıp nereye gittiğimin önemi yok sevaplarının savurganlığını yapma günahında. Günahsızlar kader avutmacasındayken merakı ile günahın eşiğinde bir ayağı.
Bunca çelişkiler yumağına dolanmış çabalarken inançlarımızı geri kazanmanın tövbeleri fayda etmezken, Urfa peygamberler şehri’nde çeşitli inançların yoğrulduğu ama yaratanın tek olduğu neticesinde birleşildiği noktadaydık. Hatta; belki, acaba demeden, başa dönmeden, Göbeklitepe’den aşağıya inmeden, tam da bulunduğumuz yerde dünyanın merkezindeydik.
Urfa sıcağında; çilelere, dertlere, devrana, zamana, dünyaya inad taşların dikine dikine konduğu gölgeliğin altında ucsuz bucaksız sapsarılığın rengarenginde düşündüm durdum. Dönüp dönüp dikine konmuş taşlara baktım da baktım. Sonsuzluğun başlangıcı burası mı diye. O kadar ne geriye ne ileriye gidecek değilim ama meğer herkes otobüslere gitmiş en son gidecek ben kalmışım.
Efendimin desturu,
Pirimin niyazı,
Resulünün rızası ile geldim huzuruna.
El bağladım,
Dil bağladım,
Bel bağladım razı oldum rızana.
Nice bekleşir canlar gördüm kapının önünde fakire “sen, sen gel” dediler.
Fakir “önümde insanlar var önce onlar” dedim, “onlar ölü “ dediler.
Geçerken öne
Dokundum her birine,
Geldim rıza kapısının önüne
Baktım ardıma dokunduklarımın bir bir hepsi gelmiş dibime
Kapıdakiler
“Onlar yanında olmasaydı almazdık seni içeri” dediler.
Fakirde “onlar yanıma gelmeseydi ben de girmezdim içeri” dedim
Beklerdim, beklerdim ta ki “son kalan da can bulsun” derdim.
12.08.2011
Sekizinci kat: Uzun geniş ve oturma alanı olan mutfak cephe camekanı, İbrahim Çelebi Camisi ve bahçesine bakıyor. Cami bahçesinde çok eski büyük uzun servi ağaçları, koruluğu andıran aynı boyda çamlar, aralarında, bunlarla yarışırcasına adeta gayretli, ömrü en uzun olan bir tek Çınar minareyi geçme çabasında.
Anam Çınar’ı takip eder bilemediği yaşını, mevsimlerin rüzgarlarını, yağmurlarını, güneşsiz havaları, kavurucu sıcak yaz günleri ile kışın ayazlarını yaşayan hayatını çınara benzetir olmalıydı. Sonbaharın kışa yaklaştığı günlerinde yapraksız kaldığı zamanlar “Çınar yapraklarını dökmeye başladı” derdi.
İlkbaharın başlangıcında Çınar baharın geldiğini belli ederken, kuru gibi gözüken dallarına yapıştırılmış yavru aslan pençesini andıran yapraklar küçük seyrek yeşermeye başlayınca “Eee bahar geldi bak senin Çınar yeşermeye başladı anacım” derdim.
Yapraklar çoğaldığında mutfağının camekanına çarpacak şekilde dalış yapan kırlangıçların uçuşları, kumruların gugukları kulaklarımıza hoş gelirken, komşunun beyaz güvercinlerinin havada takla atışları, kargaların minarenin alemine konup ötüşleri bile bahar sevinciyle hiç de bed gelmiyordu.
Bu sene çınar yapraklarını dökmeye yakın, kırlangıçlar erken göçtü, kargalar sustu, güneş bulutlar arasında görünüp görünüp kayboldu. Sonbahar bu yıl bize gelmişti: Ailemizin 100 yılını deviren çınarı Hak’ka teslim olmuştu. camekanının önünde uçuşan beyaz güvercinler gibi akça pakça bembeyaz çehresiyle gönül kuşu uçmuştu.
Mutfak camekanını kapattık, yatak odasının kapısını da, en son taziye için gelenin ardından daire kapısını da kapatacağız. Ama kalbimizde ki yerinin kapısı hep açık kalacak. Tüm anılarımızı onunla birlikte yaşayacağız, her anını, hatırasını birlikte yad edeceğiz. Her anışımızda gözlerimiz buğulanacak, yaşla dolacak, onu anlatırken yanağımızın birinden silmek istemeyeceğimiz ince ufak bir damla akacak.
Anneciğim: Burada yapraklar döküldü ama senin, hiç, belki inşallah demediğim, Cennet’inde heryer yeşildir. Ne yaprak dökümü sonbaharların, ne dünya kaygıların, bizi düşünme endişelerin, merak edişlerin kalmamıştır ama Cennet’inde bize de yanında yer ayırmak için dualarını hala duyar gibiyim.
Saruhan Bey’in türbesinin önünde parkın içinde kaftanlı bir duruş modelinin heykeli. Saruhanbey kaftan giymiş mi bilmiyorum. Bir adımı önde duruyor, durabilir her faninin yapacağı hareket, başında kavuğu benzer birşey var, takmış mıdır bilmiyorum.
Saruhanbeyin türbesi yıllar önce yapılmış 65 sene öncede vardı doğu tarafı çangıl ot çöp kokar ağaçlı kel akasyaların cılız halleri ile batı yönünde türbeye tepeden bakan ev dizisi vardı. Önleri izmir caddesinden merdivenle hem de hatırı sayılır dinlenme sahanlığı terası olan merdivenle çıkılan sokağa bakan arka cepheleri de türbe ve küçük bakımsız koruluğuna bakıyordu. Gündüz bile ürperti veriyordu çocukluk hayallerime.
Saruhanbey’in türbesi mi? ‘Saruhan Baba Zaviyesi’ olduğu söylendiğine göre bir tarikat şeyhi mi yatmaktadır? Herhangi bir kesinlik yoktur. ‘Saruhan Baba’ diye bir tarikat şeyhinin yattığı da söylenir. Türbenin kitabesi olmadığı için bilinmemekte. “Maksad bir amma rivayet muhtelif.”
Türbe giriş kapısının doğusunda iki mezar taşı bulunmaktadır. Bunlardan Biri Manisa’da ‘Tarihi Mekânlar Mezar Taşları ve Kitabeler kitabında:’ Saruhan Türbesi’nin türbedârı es-Seyyid Selim Efendi’ye diğer mezar taşı ise Mevlevi Seyyid Mehmed Dede’ye aittir. (Manisa’da Mevlevilik Tarihi’nin şöyle bir uzun uzadıya araştırılması ve belgelenmesi gerekir.)
Çünkü az üstünde Alibey Camisi’nin bahçesinde Mevlevi imaretinin olduğunu ben iyi hatırlıyorum.
Bu bölgede yani Alibey camisi dahil, daha doğrusu Manisa’da ki bir çok caminin bahçesinde düzenleme, peyzaj yapan belediye başkanı Rahmetli Adil Aygül’ün zamanında Alibey camisi ve türbe çevresi de elden geçirilmiş Saruhanbey’in heykeli de tarih öğretmeni Cengiz Hoca tarafından yapılmıştı.
Camilerin bahçeleri düzenlenirken bazı mezar taşları bazı camilerin hazireleri kayboldu veya taşları Alibey camiinde olduğu gibi kademelendirilen cami bahçesinde kademe duvarı istinad duvarı taşı olarak kullanıldı. Saruhanbey’in koruluğunun içerisinde de kimlere ait olduğunu bilmediğim çocukluğumda hatırladığım bir kaç belki de bir çok mezar taşı, hazire yok oldu. Dayıoğlu belediye başkanlığı döneminde bu mahallin en yükseğine kuşçular kahvesi yapıldı. Ev dizisini kamulaştır meydan park açık alan yap türbeyi korumaya al. Sonra çok boş kaldı deyip kahve, çayhane ilaveler yap. Kamulaştırması yapılan malikler mahkemeye gitse hakederler yıkılan evlerini ama kimin umurunda. Adalet çalışmayınca hakkaniyet gözetilmeyince hak aranmıyor.. Amaç başka sonuç bambaşka.
Saruhanbey ile Merkez Efendi heykelleri anlatmakla olmaz bir yazı dizisi olabilir. Bakımları ve kim oldukları yazılmalı bir taraflarına. Ama kavşağın orta yerinde ki Merkez Efendi kimdir bu deyip merak edenler hayat hikayesini okumaya heykelin yanına giderken ilk yardım çantasını yanlarında götürmeyi unutmasınlar.
Bir özelliğimizden daha bahsedeyim. Bu tür 500-600 yıllık eserlerimizi kucaklamakta üstümüze yok. Kendimize benzetmişiz. Hani yolda bir tanıdığımızı görürüz orta yerde sarmaş dolaş öpüşürüz şimdi yeni çıktı üç defa öpüşülüyor. İki yanaktan şap şup sonra bir yanaktan daha şap. Bu eserleri de öpmek istercesine sarmalamışız ucube binalarla.
Manisa’da çok cami var Osmanlıdan kalma. Alışmışız artık, başımızı kaldırıp dahi bakmıyoruz. Çoğunun hikayesi yalan yanlış. Yapılışı, kitabesini okursan biliyorsun kitabesi yoksa sallıyorsun. Tarihimiz; tahmin, belki, kabul, kadim… kelimelerinin satır aralarında kullanılmasıyla oluşmuş.
Dar sokaklar, iki yöne parketmiş araçlar, kaldırımları düzgün ama yürümüyor insanlar. Bir araç geçecek kadar ortada kalmış emsal-i tüneli tercih ediyorlar bir araç geldiğinde kaçacak (delik) boşluk arıyorlar. Köşe başlarında dörtyol ağızlarında mecburiyetten çöp konteynerleri. Bir de hafriyat artığı adım başı doldurulmuş torbalar yığın halinde. Belediyenin gelip almasını bekliyor.
Kentsel dönüşüm dediler, apartmanlar dönüştü dönüşemeyenlerde daireler dönüştü. İşte yapılan tadilat; yıkılan duvar, sökülen fayans, karo, kapı, dolap, doğrama, pencere, yerine montajlanıyor yenileri acele. Torbalar aşağı, dolaplar yukarı. Bu dönüşümlerde! Ne kadar özenilse de yapılanlar daha etiketleri, barkodları sökülmeden iki gün sonra demode oluyor.
Sektörel anlamda vektörel grafikler ivme kazanmalı ki güncel göstergeler torba sayısına bağlanmalı. Gibi bi şey.
Gelelim Türkiye dışına: Ev değil, köy değil, semt değil, koca şehir korumaya alınmış belki 200-250 senedir aynı. Ne rengi ne kapısı ne bacası değişmemiş. Araç yok çoğu otoparkta. Yasaksa, herkes uymakta.
Tadilat tamirat ne? Ödleri patlıyor; kapının sapını, pencerenin ispanyoletini, banyonun kurnasını, mutfağın dolabını, merdiven küpeştesini, değiştireceğim diye. Bi apartman giriş kapıları var bizim Hükümet Konağında yok. Harçla yapıştırılmış beyaz fayanslar, işleme desenli karolar, sürtünmekten aşınmış kapı pervazları, çarpılmaktan zor kapanan kapı kanatları, hiç açılmamış pencere vasistasları…
Yeni yapıyorlarsa: Kütüphane, müze, kilise, konser salonu, opera binası, spor salonu, tiyatro binası, okullar. Yani halkın kullanacağı kamusal yapılar, sosyal tesisler. Son derece modern mimari eserler, dünya mimarlık literatüre girecek şekilde projelendirilmiş binalar. Halkının eviyle villasıyla kasıldığı değil, kentine kimlik kazandıran, mimarıyla sanatçısıyla gurur duyduğu, mimarisiyle övündüğü, modern çağdaş görünümüyle; yabancıların kente akın ettiği, sokaklarında meydanlarında turistten geçilemediği, her türlü güncel yapı malzemelerinin kullanıldığı, hatta o yapı için yeni malzemeler üretildiği marka yapılar ile diğer kentlerden öne geçme çabalarıdır.
Bizde derken genelden bahsediyorum. Evlerimizin tadilatı kesmedi, kentleri dönüştürmek için koca yapıyı kökten yıkıyoruz. Bir ucûbe gidiyor bir acûze geliyor. Kentmiş; caddesi mi, meydanı mı, parkı yeşil alanı mı, konser, konferans salonu mu, müzesi mi var? Kentimizin neresiyle gurur duyalım?
Üç tane çam, iki tane süs eriği, yeşil yerine beton kaplı adına peyzaj dediğimiz her yeşilde kullanılan taşlar. Her köşesine çocuk oyuncağı diye tutturduğumuz, çocuğunuz bağırış çağırış atlayıp zıplar oynarken pencereden ateş eden, önü açık, parka, yeşil alana bakıyor diye ev alan insanlar.
Köy mü şehir, şehir mi köy? Herkes köşe bucak kaçmak istiyor, emekli olsam da şuraya yerleşsem diye. Hayalden öte değil istekler. Ne çocuklar bırakıyor ne torunlar hep dilekler hep dilekler.
Okula bu sene yeni başlayacak en küçük kız torunum Zeynepsu şarkı söylüyor.
Ellerim tombik tombik,
Kirlenince çok komik.
Kirli eller sevilmez,
Güzelliğin görülmez.
Saçların bakım ister,
Hele dişler hele dişler…
Her şeye yeniden başlamak mı lâzım acaba?
Minare ve camiler Osmanlı devrinde plan, yapılış, ustalık ve süslemede önem kazanmış ve simgeleştirilmiştir. Caminin kocaman gövdesi, üstünde ki kubbesinin görünüşü, minareler sayesinde yumuşatılmış siluetleri anlam kazanmış ezan içinde minareler bir fonksiyonu icra etmiştir.
Taş basamakların bir merkez etrafında dönerek üst üste konması ve belli bir yükseklikten sonra son basamakla, şerefe denilen, bir insanın ancak sığabileceği genişlikte bir sahanlığın yapılmasıdır minare. Bu minareyi sarmalayan sahanlıkta müezzin dönerek ezan okur, her yöne sesini ulaştırırdı. Osmanlı devrinde minare, şerefe ve şerefenin mukarnaslarla minare gövdesinden genişletilerek yapılması, ayrıca müezzinin rahatça dönebilmesi için, yine taşların birbirlerine şekille eklenerek motiflerle süslenen taş korkuluklu minarenin görünüşü ile camiye uyum sağlaması amaçlanmıştır.
Ses cihazları icad edilmiş ama henüz camilere; kubbe, kemer, köşe trompları, ile caminin ses akustiği sağlandığından ve kur’an’ı okuyanın (Osmanlı devrinde imam ve müezzinlerin imtihanında aranılan özellikler) belagatı, ses güzelliği, makam, erkan, nağme, huşû içerisinde ki cemaatin gönlüne girdiğinde duyulan huzur, ses cihazları ile sağlanamayacağı için camilerde geç kullanılmaya başlanmıştır.
Daha sonra ses cihazına güvenen her imam müezzin ya sesi açarak ya tonlamalarını ayarlayarak sesini benzetmeye çalışmıştır. Bir zaman sonra teknoloji daha da gelişince müezzini veya ezan okuyan herhangi! birini görmeden de sesini duyar olduk. Minarelere çıkılmaz olmuş şerefe yerine minarenin kapı eşiğinde mikrofona ezan okunmaya başlanmıştır. Kapı girişi ve müezzin mahfili cihazları yerleştirmeye sığmadığından cami içlerine ilave kablolar yapılarak aletler ikiye bölünmüş bir kısmı kapı eşiğine bir kısmı da mahfilin konsoluna monte edilmiştir.
Tüfek icat oldu misali şimdi her ezan vakti bir başka birinin sesi duyuluyor. Makam, belagat, adâb, erkânın yokluğu, acemilik, iş olsunluk yetmezmiş gibi bağıran bir ses (niye her ezanda başka birinin sesinin duyulması, bağırmaktan kısılan sesin yerini başka biri alıyor olmalı); tak diye bir ses arkasından üç ayrı tuştan bap bup bip sesi. Ezan sonunda tuk birkaç saniye aradan sonra küt diye cihazın kapanış sesi.
Hicret sonrası, müslümanlar namazlarını eda etmek için vaktin gelmesini bekliyorlardı. Ezanı okuyacak kimseleri Hz.Peygamberimize bildirmişler ancak hiçbiri uygun bulunmamıştı. Peygamberimiz ezanın Hz. Bilâl Habeşi’ye öğretilmesini istedi. Hz.Bilâl Peygamberimizin beğendiği güzel sesiyle ezanı okudu. Bu olaydan sonra Ezan-ı Muhammedî İslam’ın şiarı olmuştur.
Mekke’nin fethinden sonra Hz. Bilâl Kâbe’nin üzerinden “Fetih Ezanı” da denilen Mekke’deki ilk ezanı okudu.
Ezanın güzel sesle ve adab-ı erkâna uygun okunması, Peygamberimizin dileği olduğu için bir bakıma sünnettir.
Tak tuk, pat küt ve bağıran bir ses; her yeri gezmedim ama gezdiğim yerler içerisinde bir tek Manisa’mızda var.