İçeriğe geç

MİMARLIKTA 50.YIL VE PLAKET

       Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası. 

     Meydan gibi kocaman toprak okul bahçesinin ortasında cami şadırvanını andıran köşeli dönen yuvarlakımsı yapısıyla her dönüşünün ortasında sarı muslukları olan bir çeşmeyi gördü. Karşılıklı iki büyük bahçe kapısından gri önlüklü büyük küçük çocuklar bahçeye giriyor, koca bahçe çocuk cıvıltıları ile doluyordu. Evlerine sokaktaki komşu evlere göre yüksek kocaman yapının yakınında durdular. Eylül’ün sabah güneşini eliyle kıstığı gözlerine siper yaparken ürkek, heyecanlı, anlamsız, biraz korkak ifadeyle etrafına bakıyordu. Babasına sık sık anlamsız sorular soruyor babasının elini daha da çok sıkıyordu. Babası yanlarına gelen amcayla konuşmaya başladılar. O kimseyi duymuyor etrafı süzmeye devam ediyor, çocuk seslerini dinliyor onları merakla izliyordu. Ondan büyükler sağa sola koşarlarken birbirlerinin önlüklerinin kuşaklarını arkalarına dolanarak çözüp kaçışıyorlardı. 

     Artık bahçe dolmuş, koşturan çocuklar da durmuştu. Elindeki çanı sallayan kravatlı biri aralıksız, çanın sesiyle bağırışları bastırmak istercesine daha kuvvetli sallıyordu. Şamatalar sustu çanı sallayan da elini aşağıya indirip çanı susturdu. Henüz sınıflarını bilmediklerinden öğretmenlerin adı okunuyor adı okunan öğretmen elini kaldırıp kendini gösteriyordu. Babası onu çocukların arasından zar zor görebildiği el kaldıran öğretmenine doğru yönlendirdi. Bunun da kravatı vardı, uzun boylu, sert, kemikli yüz yapısı, kalkık kaşları, dikkatini çekmiş olmalıki gözünü ayıramıyordu. Öğretmen ile babası selamlaştılar gülüşmeyle geçen kısa bir konuşmaları olmuştu. Öğretmenin önü onun gibi küçük çocuklarla dolunca okula girerken babası elini bıraktı. “Öğretmenini kulağını aç dinle, dediklerini yap, ağabeyin okul kapanırken seni girdiğimiz bahçe kapısının önünde bekleyecek, ağabeyini görmeden bahçeden çıkma” diye tembihlerken, kalbi atmaya her yanı titremeye başlamıştı. Gözleri dolar gibi olurken diğer çocuklardan utancından tutmuştu kendini. Babası son olarak başını sıvazladı, yanaklarını okşadı, “Hadi bakalım aslanım, hayırlısı olsun, Allah zihin açıklığı versin” derken babasının dudaklarının kıpırdayarak dua ettiğini gördü. Döndü, öğretmeninin peşine takıldı.

      Öğretmeni Fuat Bey’den beş yıl boyunca, ömrü boyunca unutamayacağı adını minnetle şükranla yad ederken gözlerinin dolacağı çok şey, ama çok şey öğrenmişti.

        Evlerine yakın olan bu okulunun önünden, yakınından çok geçmesine rağmen içeriye girmemişti. Ta ki yıllarrrr sonra Muratgermen  okulunun müdürü okulun birkaç ihtiyacı olduğunu söyleyip davet edinceye kadar. İşte o zaman içeriye girdiğinde bütün anılarının sımsıcak yerli yerinde durduğunu adeta onu beklediğini gördü. Herbiri bir köşede, bir duvarda, bir kapı kulpunda duruyordu. Çocuk hali, yetişkin halinin elinden tutmuş okulun her yerini gezdiriyordu. Çocuk ayak izlerinin aşındırdığı desenli karoların yer yer silinmesine rağmen küçücük ayakkabıların bunları nasıl aşındırabildiğine şaşırmıştı. Üzeri ahşap kaplı, demirlerinin işlemeli olduğu geniş ve yüksek merdivenin trabzanına tutunarak çıkmaya başladığı mozaik kaplı basamaklardan başını kaldırdığında merdiven sahanlığındaki geniş pencereden gözüken mavi gökyüzünü gördüğünde çocukluğunun göğe merdiven dayamışlar dediği çocukluk aklını hatırladı. Sınıfına girerken bir an kara tahtanın yanındaki üç tarafı kapalı ahşap kürsüde Fuat öğretmenini göreceği heyecanına kapıldı. Dizlerinin bağı çözülürken hatırlayabildiği sırasına oturdu. O zamanlarda teneffüs zillerinde fırlayarak çıktığı, koşarak dönüp fırt diye oturduğu sıra, meğer ne kadar küçükmüş dedi, zorla oturmuş ayağının birini sıranın dışında bırakmıştı. Nihayet kafasını tahtaya doğru kaldırıp baktığında; Muratgermen İlkokulu’ndan Yıldız Akademi’den mimarlık diplomasını alıncaya kadarki eğitimini gördüğü okul sıralarının, masalarının hepsi gözünün önünden bir film şeridi geçti. 

1973 Yıldız Mimarlıktan 2023’e geldik. 50 sene. Bugün 50.Yıl Plaketimi aldım. Göz açıp kapayıncaya kadar derler ömür için. Bi farkla, çocuklukta hemen oturup sığdığın sıraya bugün vücudunun her yönüyle sığamıyorsun.

   “Doktor Jivago romanında, filminde de geçer o sahne. Yaşlı adam verandaya çıkar kısık gözlerle ufku izler ve “Bu yıl kış çetin geçecek” der. 

   Bu o yaşlının hayatı tanıdığını hayattan ders aldığını ve hayat tecrübesinin olduğunu gösterir.

     Hayat acısıyla tatlısıyla bir yaşantıdır. Hatta, maceralarla doludur. Nedir macera? İnsan hayatının başından geçen ilginç olaylar zinciridir. Doğuyoruz büyüyoruz meslek sahibi olup mesleğimizin icap ettirdiği o zamana kadar bilmediğimiz yapmadığımız farklı işler yapıyoruz. Sonra evlenip bir başka hayata geçiyoruz. Çoluk çocuk derken onların hayatlarını tanzim etmeye çalışıyoruz. 

   Bu telaş, bu koşuşturmada farkına varmadığımız ama her geçen gün takattan düştüğümüzde yaşlanıyoruz, hem de ihtiyarlıyoruz. Torunlara nasihatlere başlıyoruz.

   Yaşlanmak tecrübe birikimidir. Niye çok konuşur yaşlılar? Yaşadığı hayatta dünyada, başından bir çok olaylar maceralar geçmiştir. Bu maceralar zincirinde hep halkalardan biri olmuştur. Baş rolü oynamıştır. 

    Bana göre mimarlık, bu yaşanmış maceralarda, en renklisi, en yaratıcısı, en heyecanlısı, olan bir yaşam biçimidir. İnsanlığa çok yakından dokunuştur. 

    Hayatı tanıdıkça gezip gördükçe, kalemi elinizden bırakmadıkça,  meslek üzerine yaşadıkça, mesleğinizde başarılı olursunuz. Bu da sizi ayrıcalıklı kılar. Evet, hayat acımasızdır, kabaca  fakir veya zengin olmanız farketmez. Rahmetli Annem “Allah dağına göre kar yağdırır” derdi. 

Mühim olan, o karları eritip hayatınızı bu sularla besleyip yeşertmektir. Hayata küsmemektir, coğrafya kader dememektir.”

2010’na DÖNSEK Mİ ACABA?

    2010 yılında imar plan çalışmalarına döneceğiz ama, siyasi tarafını hani, muhalefetin iki de mhp’den ayrılıp sözde bağımsız olanlar ile çoğunluğu zorlamayla sağlayıp planı reddettiklerinden pek konuşmak istemiyorum neler kaybettiğimizden bahsedeceğim.

    2010 yılı manisa nüfusu 350 bin, büyükşehir değiliz yani iki merkez ilçe yok. Güzelyurt bölgesi boş denecek kadar konut var. Sadece site gibi gözüken Toki 3 konutları ve Göçmen Konutlarının orada, tosbağalar tokuşuyor.

    Yani 2023, bugünün Manisa’sına göre bakir. Eski Manisa’da katlı otoparkın bulunduğu subay lojmanları arsasının 2 bin metre arsası karşılığında takas usulü görüşmeleri yapılıyor. Şimdiki Bülent Koşmaz parkının altının otopark yapımı için Koruma Kurulu ikna toplantıları yapılıyor. mevcut otoparklar elden geçirilip tamir tadilat ve elektronik sistem uygulamaları yapılıyor. 

    Araç sayısı şimdikinin yarısı kadar olmasına rağmen otopark ihtiyacı, telaşı, hummalı çalışmalardan anlaşılıyordu.

    Belediyeye gelir gelmez Cengiz Başkanın ve hepimizin arzusu Manisa’nın ihtiyacı olan imar planını yapmaktı. 20 senedir yapılmayan, şehrin dört bir yanı gecekondularla kuşatılan, kat karşılığı işlerde arsa payları almış başını giderken konut bedellerinin hızla yükselişine çareler arayan, kiraların dudak uçuklatan bedelleri her geçen ay artmaya devam eden bir Manisa’da imar planı yapmak kaçınılmaz bir hal almıştı. 

   Hazırlanan taslak planlarda tüm bu olumsuzlara çareler aranırken en öncelikli meselemiz otopark alanları bulmaktı. Eski Manisa’da ekonomik ömrünü doldurmuş 40-50 yıllık asansörsüz, kaloriferi olmayan, doğalgazsız apartmanlardan oluşan araç trafiğinin çok ve otopark ihtiyacının elzem olduğu bölgelerde mahallelerde imar planında ada bazında yeraltı ve yerüstüne katlı otoparklar planlandı.   gecekondu bölgelerinde ada bazında konutlaşma planları yapıldı. 

   Bilhassa, merkezde kalmış ama 3 metrelik yolun kenarına ilişmiş gibi duran imar ıslah planlı gecekondulara çareler ürettik, modern konutlar planladık. Ayşe, Fatma teyze ne yapacak? Komşuluklar nolacak? diyen muhtar ve muhtar gibi düşünen ve düşündürülenler, muhtarlıklarda planlar anlatılmasına rağmen yapılan referandumlarda red oyları çıktı. Ayşe Teyze, Fatma Nine hak’ka yürümüştür ama Fatih, Hafsa Sultan, Cumhuriyet, Yeni mahalleler hala 3 metrelik yolda bir umutla bekliyorlar. Koca bir beş yıl geçti 2024’e geldik. Nüfus olmuş 500 bin, araçlar olmuş bilmem kaç bin, trafik keşmekeş, doluya koysan almıyor boşa koysan dolmuyor. Kırmızı yol, beyaz çizgi çareler aranıyor ona da karşı konuluyor. Olmasaydı araçlar hareket edemez, yayıldıkça yayılan genişledikçe genişleyen Manisa’da bir uçtan bir uca gitmektense İzmir’e gitmek daha kolay olacaktı.

   Elektrikli 18 metrelik otobüsler boş gelip boş  gidiyor “Yazık” diye hayıflananlar raylı sistem olsun diyor. İzmir Caddesinde geceleri, boydan boya Kırmızı Köprü’den Muradiye Camii’ne öte yandan Manolya Meydanına kadar çift sıra parklanmalar oluyor. Alaybey’de araçlar yürümüyor, Hükümetten Uluparka kadar trafik kilit. (Bunun da çaresini haftaya yazacağım.)

             Ama, tüm güçümüzle üç defa,

             Otopark. Otopark. Otopark.

    Bu da ada bazında olmadıktan sonra, galibiyet yüzü göremeyiz.

BIRAKIN DÜNYANIZ DÖNSÜN.

     Bugünkü yerel gazetelerde “gazeteciler Vali Ünlü’ye hoşgeldin dedi.” Hemen yanında bir başka başlık “Emniyet Müdürü Aktaş gazetecileri ağırladı.” (Gazetecilerin G’si büyük harfle yazılmalı.)

     Birkaç yerel gazetede köşe yazarlığı yaptım en son Olay Gazetesine yazıyorum.

     Uzun zamandır işe (Belediyeye) bisiklet ile gidip geliyorum. 

     Her Çarşamba, Manisa Bisiklet Platformu gönüllü kuruluşunun köylere yaptığı 30-40 kişilik turlara katılıyorum. Sosyalleşme, insanları tanıma, dost olma açısından bu Çarşamba Turları aslında çok güzel bir etkinlik: Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, her gruptan insan özgürce bisiklet sürüyor. Sürüş esnasında kısa konuşmalar, köy kahvesinde mola verilip çaylar içilirken şakalaşmalar, takılmalar, sohbet muhabbet, tanışma, arkadaş olma gibi kaynaşmalar insana günün stres ve yorgunluğunu attırıyor. Turun, hem gönüllü hem gönüllerin başkanı Remzi Yıldız benim tabirimle Yıldız Remzi. Tur boyunca herkesi bi yokluyor, soruyor. Hani bizim düğünlerde bir adet vardır; Düğün sahibi misafirlerinin masasını ziyaret eder “Bir isteğiniz var mı? Bir noksanımız var mı?” Der. Onun gibi. Kimse kırılmasın inceliğinde.

     Geçenlerde Kula Kaymakamı göreve yeni başlamış, hoşgeldiniz ziyareti yapalım dedim. Jeoparkta çalışan arkadaşlarımız ile birlikte gittik. Sohbet muhabbet derken avcı fıkrası gibi lafı bisiklete getirdim. “Ooo” dedi Kaymakam Bey, ”Ben de meraklıyım bisikletim de var, Kula’yı tanımak için bisikletle gezeceğim ama ben sizin gibi turlara falan katılmıyorum, hızlı sürüyorlar.” diyerek ortak bir noktamız ile bir hayli bisiklet sohbeti yaptık.

     Bahar ve Sonbaharlarda havalar serinlediğinde bisikletimle alıp başımı çok uzaklara gidiyorum.   

     Uzun lafın kısası: 

     Gazeteye yazıyorum, gazeteci değilim.                                                     

     Bisiklete biniyorum, bisikletçi değilim. 

     Basılacak durumda dört kitap hazırladım, yazar değilim.                   

     Önceleri mesleğim icabı çiziyordum, şimdi çizer değilim.

     Deve kuşu misali. İnsanın bazen kuş gibi uçası bazen koşası geliyor. Ama, bir zaman geliyor ne uçabiliyorsun ne de koşabiliyorsun ve o zaman geldiğinde, durası geliyor. 

     Ama, ne var ki durduğunda dünyan da duruyor.

     Çocukluk oyunumuz vardı. Tıp. Tıp deyince donar kalırdık demirli tıp dendiğinde başlardık atlayıp zıplamaya. Şimdinin çocuklarına bakınca, ne kadar komik geliyordur. Ama ders alınacak bir oyunmuş. 

     Bi yerlerden tıp deniyor, duruyorsun bekliyorsun biri demirli tıp desin diye, denmediğinde, heyhat. Hayatımız boyunca bu oyunu oynuyoruz hep demirli tıptayız. Oyundan atılmıyorsun oyuna devam ediyorsun ama, o zaman o tıp zamanı hep var. 

     Duymamak dileğiyle, hoşçakalın.

FAS DEPREMİ

   Fas, Marakeş ve deprem yüzlerce yıldan sonra en  son büyük deprem, 1920’li yıllarda olmuş Marakeş’te yaşayan binlerce insan vefat etmiş. Ondan sonra uzun yıllar boyunca hiç deprem olmamış.

   Depremde ölenlerin tamamına yakını kırsal kesimde olmuş, öyle diyorlar. Kırsal kesim yapıları, Fas’ın geleneksel inşaat tekniği kerpiç yapılardan oluşmaktadır. Hatta Fas’ın büyük şehirlerinin ve Marakeş’in, yağmacıların saldırılarından dolayı yapılmış sur duvarları dahil, kırsalın tamamı böyle kerpiç çamur taş karışımı yapılardan oluşmuştur. Sıcak soğuk farklılıklarına tecrit vazifesi gören kalın kerpiç (çamur) duvarların yıkılması ölümlerin artmasına sebep olmuş olabilir.

   Bu depremde araçta Kazablanka’dan Marakeş’e dönüş yolundaydım, dolayısıyle depremi hissetmedim. Şehre girdiğimde insanlar yatak yorgan çoluk çocuk, neredeyse büyük bir kesim, kaldırım meydan yeşil alanlara sığınmışlar. Yolun kenarına parketmiş araçlarının yanında, küçük gruplar halinde kümeleşmişler..

   Marakeş’e, ilk defa havaalanından girdiğimizde tüm binaların 1 ve 6 kat arasında olduğunu şehrin silüetini bozan çok katlı bina olmadığını ve kamu yapıları resmi yapılar dahil toprak rengi daha doğrusu çöl toprağının rengi kahve tonlarında boyandığını (Dünyada Kızıl Şehir olarak tanınıyor) gördüm ve çok şaşırdım. İkinci şaşkınlığım çok geniş caddeler bulvarlar ve birçok büyük yeşil alanla (big garden, Fasça menara diye tanımlanan) çok geniş ve sayıca çok, peyzajı yapılmış yeşil alanlardan oluşmuş olduğuna şaşırdım.

   Kaldırımların genişliği, hatta bazıları o kadar geniş ki iki sıra ağaç dikmişler. Yeşil alanlar o kadar çok ve sıklıkta ki normal zamanda buralarda oturarak serinliyorlar guruplaşarak eğlence tertip edenleri görmüştüm hatta yanlarına gidip seyretmiştim.

   Şehrin planlaması olağanüstü desem yeridir. Gözü yoran hiçbir rengin olmadığı gibi o kahverenginin, çöl toprak kaya renklerinin, şehre yansıtılması geleneği koruma ve sürdürebilirlik açısından ender uygulamalardan biri.

   Şoförüyle birlikte kiraladığımız 7 kişilk araçla Marakeş’i gezelim istedik. Önceden aracını beğenerek kiraladığımız aracın şoförü, şehrin tarihi ve önemli noktalarını gezdirmeye başladı. Önce bizim tespitlerimizi sıraya koyarak gezdirmesini istedik……… Meydanına geldik. Araçtan indiğimde kesif bir tezek kokusu burun kemiğim kırıldı. Kafamı çevirdiğimde herbirine çift koşulmuş rengarenk kırmızı, mavi, yeşil, turuncu, sarı, binalarda boyamak isteyip de boyayamadıkları renkleri faytonlarda kullanmışlar. Arka ve önde narin çember demirinin göbeğine bağlanmış yuvarlatılmış ahşaplar dikmeler kasnağa güç verirken şehir trafiğinde zaten sakin giden atları zorlamamak için ince yapılmış. Arabacı önde ve yüksek olan sürücü koltuğunda emin bir ve hakimiyeti sağlamış bir biçimde kırbacını atlatın sırtında okşar gibi gezdirirken gezgin yolcuları keyifle seyirdeydiler. Atların süslü püslü kök boya ile renklendirilmiş yün ipli püsküller, atlar başlarını her eğip kaldırışlarında havada halkalar çizerek savrulurken renk çümbüşü oluşturduğunda, koyu yeşil gözlü esmerin koyu mu koyusu tenli berberi kızlarının renk armonisi giysilerinin buradan ilham aldığını anladım. 

   Şehrin her yerinden gözüken kale burcunu andıran minaresiyle Kutubiyye Camisine geldik kapalıydı biraz meydanda ve narenciye bahçesinde gezinip namaz (sela) vakti geldiğinde, zeminde 7 basamakla inerek camiye  girdik saymadım ama bibir direk desem yeridir, beyaz boyalı sütunlar, işleme dantelimsi kenarları olan kemerler ile birbirlerine bağlanmışlar. Kubbe yerine ahşap düz tavanı vardı caminin. Kubbe geleneği mimarilerinde yok. Sahra camileri önceleri sadece minaresi ve dört duvarı dört kapısı olan açık avlulu camilerdi. Daha sonra üzerleri düz toprak kaplı çatılarla kapatılmıştır.  Bu gelenek devam ediyor.

   Deprem açısından ülkemiz ile kıyaslanamaz. Burada fay hatları yok, taş çakıl ve kayadan oluşmuş, zemin dayanımı bizden çok yüksek, ayrıca oturmuş yaşlanmış bir kıta toprağı.

   Ama şehircilik açısından yeni bilhassa deprem bölgelerinde yapılacak planlamalarda dikkate alınması gerekir.  

KİTAP DAĞITIMINA DEVAM

    Bu kitap işi bayağı sardı. Sıcak ama hissedilmiyor. Postacının en büyük sevinci mektubun adrese ulaşması olmalı aksi takdirde dönüp dolaşıp yine postacıyı buluyor. Dağıtım esnasında farklı sohbetler hatta dedikodular dahi oluyor. Bazı esnaf komşularını çağırıp bir grup oluşturup sohbeti koyulaştırıyoruz. Ayrıca aranan adam oldum. Şöyle: Kitab dağıttığımı duyan arkadaş veya komşuları “Hayallah, bileydim ben de isterdim.” Diyenlere daha sonra uğradığımda tabii onun yakındığından haberim yok. 

—Ya sana ulaşmak için çalmadığım kapı kalmadı.

—Abim adres çok kolay, sen yanlış kapılar çalmışsın. Manisa Büyükşehir Belediyesi adımı bilmesen de önemi yok  kitapçıyı arıyorum de yeter anında ulaşırsın. İşimi düzgün yapıyormuşum ki kalplerinizi dahi okuyabiliyorum demektir. Bak geldim.

—Başkanın selamı var, ilk sayfada da mektubu var.

—Otur çay içelim.

—Sağol dağıtacak çok kitap var. Mesai saati pek orda burda oturmuyorum. (Gülüşmeler falan)

    Bizim Celil Altınbilek’e, çay alacağım vardı, uğradım. Adreste olmayanları ona bıraktım. Postacı gibi mutlu olmayı beklersem sıcak başıma geçer. Kitap, 852 sayfa kalın, ağır da. Tarih kitapları hep böyle kalın ve ağır oluyor zaten! Kolay mı binlerce yıl var içerisinde! Kartondan torbası, ipten sapı, içinde kitabı, ha koptu ha kopacak endişesi, iki elde iki kutu, ben herkesin umudu, kartal kanadı kollar açılmış, çarşıda basılmadık yol kalmamış. Bi de bisikletle dağıtılacak gibi olaymış.

—Erkan Özşen, Kuyumcular Dernek Başkanı. Esnafın hası babasından almış mahlası ‘Kuyumcu Erkan.’ Dükkana girdiğimde; dernek sekreteri, çok konuşkan güleryüzlü kalfası, komşusu geldi Kuyumcu Barış o da konuşkan. Bir de eskiden tanıdığım Mehmetali Dinç geldi. Dükkan küçük ama gönüller büyük. 

    Konuşulan önemli ve kayda değer konu: Dr.Sadık Ahmet Caddesi önceki adıyla Uzun Çarşı yolunu trafiğe kapatmak. Düğüncü çarşıya, adettendir kız tarafı oğlan tarafı hep birlikte gelirler hatta, kız kardeşler yakın akraba derken kuyumcu dükkanına haliyle hepsi giremez ama çarşıyı gezmektir amaç, hele bir de köyden kasabadan geliyorsan (Gerçi büyükşehir olunca köy kasaba kalmadı ama!) 

    Bu insanlar bir kafede oturtulur. Alışveriş yapacaklar dükkan dükkan gezer, çocuklar trafiği olmayan orta yerde koşar zıplar, çarşı canlanır, vitrinler görücüye çıkar gibi gözükür. Daha sonra bu kalabalıklaşan çarşı eski çarşının içlerine doğru yayılır iç taraflara da bi canlılık getirir. Eski Çarşı dediğimiz ‘Çarşının Öyküsü’ kitabında adı geçen geçmeyen esnaf kardeşlerimiz de bu bereketten hakkını alır.

   Diye konuşuldu. Bu konu kuyumcu esnafı arasında zaten konuşuluyormuş.

   İşte; hem Manisa Büyükşehir Belediyesi’ne, hem Şehzadeler Belediyesi’ne, hem de tüm çarşı esnafına ev ödevi hep birlikte ödevimize çalışalım derim. Bu cadde aynı zamanda Kentsel Sit’in içerisinde kalan bir cadde. Tarihi önemi, kimliği olan bir yol.

ÜSKÜDAR / GEDİZ

     “Üsküdar’daki Mihr’i Mah Sultan Camisinin müezzini, gür ve güzel sesiyle sabah ezanlarını karşı taraftaki (Avrupa Yakası) müezzinlerden her zaman daha önce okurmuş. Maksadı da Yıldız Sarayı’ndaki padişaha, sabahın bu suskun vaktinde sesini duyurmak, dikkatini çekmek ve bunun karşılığı belki de saraya müezzin olarak atanmış.

     Üsküdar’da ezan okunurken Beşiktaş’ta esnaf ve ahali uyanır, herkes çoluğu çoluğu,işçisini kalfasını uyandırırmış. Uykusu bölünen de ”Aman annecim daha erken, aman ustacım daha vakit var” diyerekten uyku sersemliğinden sızlanan gençlere;

     ”Hayır vakit gelmiştir, duymuyor musun bak Üsküdar’da sabah oldu” derlermiş”.

     14.09.2023 Cuma günkü yerel gazetelerin birinde manşet haber: “SU YÖNETİMİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ÇALIŞMASINI TAMAMLADI:

     GEDİZ HAVZASINA KURTARMA PLANI

     Alt yazılarda 2015 yılında da Çevre Bakanlığı tarafından bir plan hazırlanmış ancak gerekenler yapılmamıştı.

 Gediz ve Menderes, Ege denizine deltalar yaparak boşalan iki önemli su yatağı. Biri manisa ovasını diğeri Aydın ovasını sular.  Tarihlerinde taşkınlara sebep olmalarıyla birlikte getirdikleri alüvyonlu topraklar ile bu iki ovaya can vermişlerdir.  Hem yeryüzünü sulayarak yer üstündeki canlıları bitkileri, tarım arazilerini, hem de yeraltındaki su kaynaklarını beslemektedirler. 

Ancak, Ege bölgesinde bu şekilde bizim bilmediğimiz binlerce nehir, dere mevcut demekki. Yani biri olmazsa biri, o da olmazsa diğeri, bu ovaları beslemektedirler. Kısaca hep bir B planı vardır. Gediz kirlenmiş bırakın kirlensin Gediz kirlenirse Mediz var. Gediz kuruyor bırakın kurusun Gediz olmazsa Nediz var. Mediz Nediz kurursa alfabede 29 harf var ..ediz’in başına getiririz ovayı beslemeye devam ederiz. Bunlardan binlerce var alfabe bile yetmez. Hem sonra ne gereği var toprağı ovayı sulamanın, bizim jeotermal enerjilerimiz var. Bu ovalardan hergün binlerce sondaj binlerce metreden yeraltından sıcak suyu çekiyor. Aydın Menderes ovasında zeytinler incirler kuruyor. Manisa Ovasında da bağlar bahçeler kuruyor. Hiç önemi yok pantalon olmazsa gömlek veririz. Ovamız olmazsa enerjimiz olacak. 

Burada jeotermal, Akkuyu da nükleer yetmedi Sinop’a da aynısından, güneş panelleri her yerde, fırıldaklar dönüyor, tüm bunlara rağmen enerji yetmiyor pahalı olmaya devam ediyor. Enerji zamlanınca herşey pahalanıyor. Enflasyon canavarı besleniyor, cebimizi hortumluyor, ekonomimiz bozuluyor. 

Gediz sen nelere kadirmişsin de, biz kıymetini bilemedik.      

YOLLAR BEKLEMEZ

Yollar beklemez doğru mu diye düşündüm niye beklesin ki o yollardan binlerce insan geçiyor seni niye beklesin. İz bırakıyor o yolu anlatıyor fotoğraflıyorsan belki bekler. 

Sabah 05.57 sıcağa kalmadan turu bitirmek lazım. Dil bi karış, bisikletin üstüne yatış, dur burası gölge soluknayayım demek ahengi bozuyor. Bir türkü tutturmuş olarak gitmek varken. “Urumelihisarı’na oturmuşum, oturmuşta bir türkü tutturmuşum. İstanbul’un mermer taşları, başımada konuyor, konuyor aman martı kuşları. 

Bir iki derken hep geçtiğim dört rampadan sonra düze gelipte 3-8 vitesle giderken, pedal ağır, sürüş şartları hafifleyince Kozbeyli kavşağına ulaşmak kolay oldu. Hep aynı şey karşılaştığım manzara, koca çınarın dibindeki çeşmeden sabahın köründe, sıraya girmemek için su dolduran insanlar, dar yola parketmiş bağajı açık arabalar. 

Geçen sene levhaları vardı herhalde proje ruhsat aşamasındaydı bu sene besi çiftliklerinin yerini sözde villalar almaya başlamış. Komşuları besi çiftlikleri ve kesif kokuları. Kozbeyli sırtlarına çıktığımda her bir tepenin, sırtın, üstünde kartal falan uçtuğu yok onlar çok önceden buraları terketmişler. Leş kargaları gelmiş yerleşmiş.

Yolumun üstünde her turda mola verdiğim koca çınar ve dibindeki çeşmeye geldim. Uzun yalağı ve yalak kadar uzun olan çeşme duvarının bir köşesinde falanca tarafından onarılmış diğer köşesinde anlamsız bir yazı, “……..” Mataramdaki suyu daha güvenli buldum. Kurbağalar, çeşme taşına oturmak istediğimde yalağın suyuna daldılar ama fazla kalamayıp çıktıklarında sessizliği dinlerken konuştum onlarla. Nolcak sanki, delirmiş diyecek yok ki etrafta. Koyu yeşil olmuş kurbağa, dalsa mı suya çıksa mı? Kaldı arafta. 

Buradan sonrasında bir hayli uzun bir iniş var. Rüzgarın bağrıma eseceği bir hızla iniliyor. Önce bisikletin üzerine yattım, kaskı burnuma kadar indirdim olmadı kalktım muzaffer komutan edasıyla: “Biz ne yangınlar gördük öylece bırak beni, ben ne yaralar aldım hiçbiri öldürmedi, bas yoluna git unut kendini.” Eski Foça Gerenköy Kavşağına geldim bir solukta. Hayatta bu kadar kolay olsa ne olurdu hep iniş hep hızlı. Yaradan için bir şey değişmezdi sanki bizim imtihanda inişe göre kolay olurdu. Fazla uzama Azmi, bir taş, hop teker, ters döner,  ayaklar havada göğe bakarken bulursan kendini, bi kulağın çekilmediği kalabilir. Yaradanın işine karışılmaz.

Gerenköy’ün alt tarafından çok geçtim Menemenden Foça’ya giderken ama üst taraftan ilk defa girdim. Jilet gibi asfalt, evler, villa villa, bağ bahçe, ağaç, yeşil, köye girdim. Sanki Eurosport’ta Fransız Bisiklet tutundayım. Yollar tertemiz, bir tek çöp bidonu yok, görüntüyü bozan yapılaşma yok. Hayretler içerisindeyken merkeze giriş levhasını okudum ama sıcağa yakalanırım diye girmedim. Alt çıkıştan Bağarası’na döndüm. Bu yol Menemen’e, İzmir istikametine gidenler için kestirme, ama tercih etmem, dar. Nedense benimle aynı fikirde olmayan birçok araç geçti. Bana açık geçenlere “Eyvallah” kapalı geçenlere “Allah Allah” diyerek gidiyorum dar yolda. Bazılarına arkalarından el kaldırarak teşekkür ediyorum.

Bağarasına geldim. Araçtan geçilmiyor trafik lambası bile var, duraklar insan dolu. Yolun sağına parketmiş araçlar yakınlarından geçemiyorum biri kapıyı açarsa yolun ortasında bir başka aracın altında demin hak’ka ettiğimi bulurum diye yolun ortasına attım kendimi, önden gelene yol veriyorum arkamdaki peşime takılıyor. Bi fazla demek bazen gerekiyor 200 metre sonra merkezden çıktığımda kenara çekileceğim sabret biraz. Burada da birçok site yapılınca adını Yenibağarası diye değiştirmişler. Eskinin suyunu çıkarmışlar çünkü.

Eski Bağarası’na sapınca rahatladım. Bazen sabah kahvesi daha sık çay içtiğim kahvehane uzaktan gözüktü her zaman oturduğum masamı kapmışlar ben de bir sandalye alıp yan tarafa oturdum. Çay burada beş lira. 

Bundan sonra deniz esintisinin güçlü olduğu ayrıca hafif ve devamlı rampa çıkacağım Yenifoça yolunda süreceğim. İyice dinlendikten sonra pedallamaya başladım. Burada komando okulu ve eğitim alanları neredeyse yol boyunca devam ettiğinden evler uzaklara gitmiş. Daha önce buralarda durduğumda düdüklerini yutacak şekilde öttürüyorlardı. Şimdi, ya askeriye gevşedi! Ya da beni tanıdılar!

Sıcağa yakalanmadan döndüm. Sıcağa yakalanmamak: TV’lerin pompaladığı hava ısınacak haberlerinin sendronomu. Doğru, sıcak ama, 40 kere de söylenmez ki.

‘ÇARŞI KİTABI’ DAĞITMAYA DEVAM

Gece bisikletle köylerde gündüz çarşıda yollardayız. Çarşının Öyküsünü dağıtmaya devam. En son 1977 yılında düğünüme buna benzer şekilde davetiye dağıtmıştım. Grupladım kişileri, sıcak hava, beynim tava, elde iki torba, grupladığım bölgelere gidiyorum. Şapkacı Fethi Ağabeye uğradım sıcak geç geliyor dediler bıraktım tekrar uğrayacağım. Mandracı zaten gelmiyor oğlu da Ali Taylan’nın oradadır. Oraya da bıraktım. Eczacı Rengin Giray babalarımız dosttu tatildeymiş döndüğünde beni aradı bayağı bi lafladık.

Sobacı Doğan Özmen ağabeye mutlaka uğramam lazımdı. Dükkanı, benim bilmediğim tarihlerde babamın kullandığı dükkandı. Babamın bir anısını ona anlattım. Bu dükkan Taşçılar Mescidi’nin yanında 10 adım mesafede o yıllarda ünlü meşhur Dede Niyazi’nin oğlu Dede Mehmet’in lokantasının karşısında.

Babam sabah ezandan önce dükkanı açıyor, işi çok, yetiştiremiyor ısmarlama ayakkabıları. Ama, diyor “Kazandığım paranın bereketi yok bi işe yaramadan eriyip gidiyor, bir sabah yine dükkanda çalışıyorum, Sabah Ezanı okunmaya başladı. Çekici elimden bıraktım şöyle bi ezanı dinledim. Kalk İslam dedim, her sabah ezan okunuyor mescid şurada sen işe sarılmış bırakamıyorsun. Kendi kendime kalk namaza git dedim. Bir daha da beş vakti bırakmadım diyordu. Allah rahmet eylesin. “Kunduracı İslam Açıkdil” okumayı öğrendiğimde hecelediğim tabelasıydı.

Doğan amcayla o günleri anarken bugünleri anlattı. Gelini torunu oğlu derken ailesinde yedi doktor varmış devlet hastanesinde bu kadar doktor yok! Limonata ikram etti burası beni dinç tutuyor dedi. Allah sağlık versin. Sen yine de kendine iyi bak deyip ayrıldım. Çarşı tekrar canlanıyordu gözlerimde değişen esnaf olmuş sokaklar dükkanlar hep yerinde anılarla birlikte duruyor. Korumacılık bu işte çarşının hafızası burada duruyor. Şimdi Gazeteci Cavit Amca, boynuna astığı koltuğunun altındaki gazete tomarlarını koyduğu askılığıyla köşeden çıkacak gibiydi.

Çarşı: Eski Manisa’nın çarşı dendiğinde belli bir merkezi işaret ettiği kelime. Çarşıyı geçince, çarşıya gelmeden, çarşıya gidiyorum, çarşıdan aldım…

Hanları hamamları mescid ve camileri, ulu çınarlarıyla kadim bir yerleşim. Her bir dükkanın okul olduğu, okuldan mezun olanların askere uğurlandığı, askerden sonra yine hocaları olan ustaları tarafından kız istenip evlendirildiği, nikahta şahitden ziyade kefil olduğu, geçimi için dükkan açmasına yardım ederken ilk demirbaş ve imalat malzemelerini verdiği, kiraladığı dükkan sahibine kefil olduğu ustalar, rahmeti rahmana kavuştuklarında Hatuniye Camii’nden kaldırılırlardı. Tüm esnaf camida cenaze namazında toplanır, kalabalık ve dualar ile kılınan namazdan sonra cenaze Çatal Mezarlığına kadar omuzlarda taşınırdı. Cenazeye katılmış yakınlar, çarşı esnafı, tabutu omuzlayabilmek için birbirlerine sessizce tabutun kollarını bırakırken, onca insanın ayak sesleri dahi duyulmazdı. Dükkan önlerinde oturan, sokakta yürüyen vatandaşlar ayağa kalkar, Fatiha okurlar, saygı duruşunda bulunur hatta birkaç adım giderek cenazeye omuz verirdi. 

“Çarşının Öyküsü” bu ustaları, tarihini, esnaf yapısını, çarşının sosyal hayatını, çırak kalfa usta müşteri ilişkisini, yardımlaşmayı, iyi günde kötü günde bir olmayı,  anlatan bir belgesel hüviyetindedir. Çarşının hikayesi, anatomisi, biyografisidir.

Bu gelenek yıllar boyu uygulana geldi.  Kadim şehrin hadim esnafı, ahi adabını bir tasavvuf ehli gibi yaşatmayı şiar edindi. Bu kitabı, Çarşının öyküsüne katkı sağlamış esnaf arkadaşlara takdim ederken, gelenekten gelen adabın çarşıda hala var olduğuna şahit oldum.

Bu yapı, 852 sayfaya sığdırılmaya çalışılmıştır.  Nedense belediyemizin bastığı kitaplar hep kalın oluyor, taşıması güç olsa da okunması akıcıdır. Emeği geçenlere, anılarıyla kitabı güçlendirenlere, bu belgeseli derleyip toparlayıp ete kemiğe büründüren hocalarıma çok teşekkür ederim. 

Not: Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ün tensipleriyle, Çarşının Öyküsü kitabının devamı olarak “Çarşının Öyküsü 2” adı altında ikinci bir kitap daha basmak istiyoruz. Çarşının sınırlarını zorlayarak biraz daha genişleterek yine esnafı yazacağımız bir kitap olacaktır.

KÜLTÜR BİTTİ, MANTAR VERELİM.

Sokakları cadde, caddeleri bulvar yaptık, mahalleleri semt, şehirleri kent, kentleri metropol yaptık.

Komşuyu el, eli yabancı yaptık.

Gelmeyi kestik, gitmeyi adet edindik.

Sohbeti televizyona, televizyonu dizilere bağladık.

Kardeşliği arkadaş, arkadaşlığı dost, dostluğu ahbap, ahbabı gülümsemelerle geçiştirdik.

Dedikoduları gıybet, gıybeti kıskançlığa çektik.

Dar pencereleri genişlettik, geniş kapıları daralttık.

Komşular, arkadaşlar, akrabalar, büyükler, küçükler, çok yakınım dediğimiz kimseler, sırrımızı söylediğimiz sırdaşları, gönlümüzden sildik, gözümüzün önünden çektik, aklımızdan çıkardık, dilimizden düşürdük.

Küçücük, büklüm büklüm aklımızı, mobil denen telefona kaydettik. İyice küçülmüş dünyamızı el kadar telefona sığdıracağımızı zannettik. Onun her bir programı ile dost olduk, sırdaşımız şifreli notlarımız oldu.

Güzel konuşmayı 20 kelimeye, okumayı, zaman yok dediye, gönlü okşamayı, nasihat etmeyi, adam sendeye, gönül almayı boşa kürek çekmeye, teselliyi kendi düşen ağlamaza feda ettik. 

Kendi kendimize dünyamızı varettik.

Hayallerimizi darettik.

Dünü unuttuk, 

Bugünü kurtardık 

Yarını adam sendeyle bir ettik.

Yetmezliğin tatminsizliğine, sonu olmayan muhterisliğine, her şeyimizi feda ettik. 

Örf adet gelenek, büyük küçük görenek, bencilliğe, “Beni ellemeyen yılan bin yıl yaşasın” demeyi atasözü diye söyledik.

Hiç hasta olmayacakmışız gibi, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşadık. Hastalığı konduramadık, ölümü yakıştıramadık. Bir gün yaş, iki gün yas, üçüncü gün sıkıldık.

Eeeeee kendim ettim kendim buldum, ne arıyorduk ki? 

Ne vereyim abime? 

Kültür bitti, mantar verelim mi?

BAYRAM ÖNCESİ VE SONRASI

   22 Haziran’da Muradiye Sanayi Bölgesinde çıkan yangının tarihini öğrenmek için yerel basının eski haberlerini kısaca taradım. Kar yolları kapadı haberi var,  o topçu yuvada kaldı, bu topçu yuvadan uçtu haberleri gırla, ama Sabuncubeli Tünelini dumana boğan İzmir semalarını kaplayan kara bulutlar ile akşam erken oldu dedirten yangın haberi yok. Eski sayfalardan çoktan silinmiş hatta unutulmuş. Bu tesis çok sık arayla yanıyor çevre kirliliği yapıyor. Umurumuzda değil. Futbolu takip ediyoruz, çarpışma kaza, öldürme kavga, “istifa istifa” siyaset haberleri. 

   Hurda plastik, köpük, lastik yangınlarında, alevden ziyade çıkan duman önemlidir. Duman Manisa’yı da kaplayabilirdi. Nefes alamayacak duruma gelebilir hayatı günlerce felç edebilirdi. Manisa organize Sanayi Bölgesi kurulurken her ne  kadar bacasız sanayi firmaları seçilse de, olası bir yangın esnasındaki duman düşünülerek Manisa’nın doğu yönünden esen hakim rüzgarı (durgun havada hafif esintinin hissedildiği ve yıl içinde en çok aynı yönden esen rüzgar) hesaplanarak Manisa Organize Sanayi Bölgesi şehrin batısında kurulmuştur. Bu konuya titizlikle uyan Organize Sanayi Bölgesinin kurucularını rahmetle anıyorum. (Muradiye Sanayi Bölgesi Muradiye’ye göre doğu yönünde kurulmuştur.)

   Otoban ve otoyollarda bir şeritte tıkanmalar konvoylar oluşurken diğer karşı şeritte trafiğin çok rahat olduğunu gözlemledik. 

   İstanbul Havalimanının 40 bin araçlık otoparkı dolmuş çaresizlikten usulsüz parklar oluştuğunu televizyon haberlerinde gördük. Avrupa ülkeleri vize vermiyor haberlerini de televizyonlardan öğrenmiştik.

   Bayramlaşmak için bekleyen yaşlılar edebiyatı bu yıl hiç konuşulmadı. Çünkü konuşanlar da, gelecek diye bekleyenler de, tatile gittiler.

   Emniyet görevlilerinin dronla yaptıkları denetimlerde, emniyet şeridi ihlallerinin uyanıkları bu yıl tatilde harcadıklarından fazla ceza verdiler.

   İtalya’da, tarihi Kolezyum Duvarına anahtarla sevgilisinin adını kazıyarak yazan sevgiliye beş yıl hapis cezası vermişler. Adını yazdığı sevgilisi yeni bir sevgili bulmuş mudur acaba? Bizde tarihi eser duvarına yazı yazarken bi zarar temizlerken ikinci zararı veriyoruz.

   Bayramdan sonra mı ne olacak? Dokuz gün tatil rehaveti ile işbaşı yapmanın zorluğu, bizi bekliyor. Ayrıca bayramdan sonra bakarız makarız,  yaparız maparız, öderiz möderiz ertelemeleri, yakamızı bırakmayacak.

   Bu defa trafik yoğunluğu ve konvoylarda şeritler yer değiştirmiş olacak.

   Yaz gelmedi deyip şikayet ettiğimiz serin, yağmurlu havalar, yerini baskılı sıcaklara bırakacak. Ama bu sıcak hava yıl sonunda da devam edecek hatta 2024 Martında sona erecek.

   Yeni yapılan akaryakıt zamları ile benim bisikletli arkadaşlarım çoğalacak. Artık haftasonları dağlara köylere bisiklet turlarının müdavimleri artacak.

Doktor ve avukatlık işlerimiz olmasın, bankaların önünden dahi geçmeyelim. Kazandığımız ile yetinelim, kazancımızı yettirelim. (Buraya, imoji seçseydiniz hangisini seçerdiniz? Ben seçemedim.)