Yasa çıkalı bir yıl oldu altı ay sonra bende bi ucundan yakaladım yasayı.
Bu yeni bir heyecan kattı hayatıma.
Artık benim de bu ülkede sayıldığım anlamına geliyordu aklıma.
Bu heyecanla attım kendimi sokağa.
Bu birincisi dedim daha sayılacak çok şeyler çıkacaktır karşıma.
Sabır. Bunca yaşanmışlıklar bunca kahır.
Ayrılmaz ikili Kahır sabır,Kahra sabır gösterildiğinden,
Mükafat gelecek kendiliğinden.
Züğürt tesellisi gibi geliyor kulağa.
Tebessümler dudaklarımda.
Hem yürüyorum hem düşünüyorum banka emekli maaş kuyruğuna giderken bir araca binmeliyim.Trafik, emekli işi diyorum kendi kendime. Durakta beklemesi ayrı, otobüse binip yol alması ayrı, otobüste ki maceralı yolculuklar ayrı. Hele bi de oturacak yer veren oldu mu? Değmeyin keyfime. Acelem mi var gideceğim yere? Bu gibi durumlarda zaman geçmez. Allahım ne büyük saadet. Bugün otobüs, yarın metrobüs, hafta sonu metro, hafta başı tiyatro. Metroray, marmaray, tramvay, vay anam vay, yemede yat. Gel yat, git yat, Konya altı saat.
Boğaz desen ayrı bir fırsat. Vapurlar, eskileri var yenileri pek rahat. Çingene vapuru her iskeleye uğradığında, arabalıları var aralarında. Gazete koltuğunun altında okuyor gibi yapsan da. Seyyarcılar gelir birazdan. “Kalem beşi bi yerde, çakmak hediye, el feneri yanında pilde.” Katla gasteyi seyreyle temaşayı.
Bir hayli zaman geçti bugünü de akşama kattık derken vapur Rumeli Hisarı’ndan dönerken gün de dönmüştür.

Dünya döndükçe her gecenin bir sabahı vardır mutlak
Elbet gün dönecek aylar yıllar geçecek sabahlar hep olacak
Sabahlar olmasın dediğim günler çok gerilerde kaldı.
Eyüp Sultan’da sabah ezanı, dört yanı sardı.
Namazdan sonra, Piyer Loti sessiz, sakin zaman.
Kahve yudumlanırken haliç durgundur her zaman.
Epeyi oturmuşum dedim, artık kalkayım,
Ancak varırım öğleyi Yeni Cami’de kılayım.

Mısır çarşısından geçtim, baharatlar rengarenk
Alıcılarda ayak oynamaya başlamış, satıcılarda ayrı bir ahenk.
Kah selam bazen kelam, Kapalı Çarşı’ya geldiğimde,
Vakit, güneşle gizlenmiş, ikindi oldu mu ne?

Çıktım çarşıdan, Nuruosmaniye’de kıldım ikindiyi,
Allah Allahh, kubbeden indirdim kamet getiren müezzini.
Akşam’a vakit var derken saate baktım,
Aklım sıra bugün zamanı bir hayli uzatacaktım.
Oysa bu ezanlar bu manevi, bu ulvi hava
Benim ki hevesmiş, dünyalık için heva
Süleymaniye’den göründü boylu boyunca boğaz, alaca sularıyla.
Yahya Kemal’i andım. akşama girerken camiye ezanla,

“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi.”
Yatsıya ömür yetmedi, selalar verildi sabah Sultan Ahmet’ten
Ecel, hayret bu kadarda mı acil geldi? Beş vakte bile yetmeden.
Günlerden Cumartesi. Ne yapılır? İstirahat, geçen haftanın muhasebesi, ve gelecek haftanın programı ve bu haftadan sarkanların bitirilme planları yapılır. Hava yağmur gösteriyor koca gece bardaktan boşanırcasına yağdı zaten. Pijama terlik bu deyime bir de Netflix eklendi. Aç bir film gelsin çaylar gitsin kahveler öğleden sonra meyva, çerez, keyif.
Böyle yapacaktım. Torun, neymiş ağacın meyvesiymiş asmanın bağın nefergesiymiş, yaşlılığın olmazsa olmazıymış. Bulutların arasından güneş biraz yüzünü gösterdi, hava tahminini yapan çoban edasıyla pencereden, gökyüzüne baktım deniz mavisi, dalga köpüğünü andıran beyaz bulutlar var. Benim kehanetim, yağmaz, akşam yağdı ya, hızını almıştır. “Gel bisiklet binelim, Emiralem’e gideriz” dedim. Ağacın meyvesine. Dünden hazır “Nereye gideceğiz?” “Burdan terminale, Gediz Köprüsünden geçip Güzelköy yoluna döneceğiz, ordan Üçpınar’da Mustafa’da köfte yer tura devam ederiz. Yağmur yağacak olursa yolda köyler var, sığınacak yer çok. Emiralem’den vazgeçelim. Bu tarafa gidelim. Bağyolu, Muradiye, Karaali yaparız.” “Ben giyinmeye gidiyorum dede.” “Ben de.”
Yağmur yağar mağar yağmurluk al Alperen’e verirsin bir de rüzgarlık gerekirse Alperen giyer. Benim üstüm iyi.
Trafikten bir an önce kurtulmak için şehrin merkezinde hızlı hızlı pedalladık. Bugün de trtafiğe acemiler çıkmış, çıkmışta bize mi denk geldi. Önümüzde gitmek bilmiyorlar, park etmiş araçlar ile bu gidemeyenlerin arasından Kız Enstitüsü, Doğumevi, Eski Devlet Hastanesi, Eski Askeri Hastane (şimdi İl Kültür Müdürlüğü) 19 Mayıs Stadyumu. Sümerbankın önüne geldik. Yavaşladık. Bu tarif ettiğim noktalardaki yapıların Sümerbank hariç hepsi koruma altında. Yıkılıp yok olaydı güzergahı nasıl anlatırdım size. Bunlar bir kentin Manisa’nın hafızası, belleği. Alperen’in babası bu Doğumevinde doğdu. Ben annem babamın tedavileri, benim beyin ameliyatımla hayata tekrar döndüğüm Devlet Hastanesi. Tüm manisa’lılar buralardan bir vesile ile gelip geçmiştir. İyi kötü ama, hayatlarında yer eden anıları vardır.
Stadyumda 19 Mayıs Gençlik Spor Bayramında Bayrak sallamış, jimnastik yapmış, spor hareketlerine katılmıştır. Sümerbank. Mesaiyi bildiren siren sesi birçok Manisa’lının kulaklarında hala çınlamaktadır. Önünden geçerken harabeye dönmüş metruk giriş kapısının arkasındaki idare binası ve önünde dalgalanan Bayrak gözlerimin önüne geldi. Neymiş makineler eskimiş artık askeri kıyafetler postalları yapan firmalar varmış. Eeee? Yıkalım. Satalım. (Bkz.Sümerbank Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası)
MANİSA SÜMERBANK PAMUKLU MENSUCAT FABRİKASI
Yaa Sümerbank deyince Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlamamak mümkün mü?
Anıları ardımızda bıraktık. Gediz Köprüsü’nün üzerindeydik altımızda Gediz. Akmaya çalışıyor, adacıkların arasında bataklık görünümünde. DSİ’nin bu adacıkları temizlemesi lazım suyunu kirlettik bari yatağını temiz tutalım da Gedizim rahat uyusun.
Güzelköy’ün yoluna girmeden kanal boyundaki yola sağa saptık. Bok kokusundan geçilmiyor. Baflarımızla burnumuzu örttük. Aaa bir de bu pisliğe, kokudan geçilmeyen bu bok kanalına bakan ev mi motel mi, ne haltsa yeni iki katlı tesis yapılmış. Hayret ne pencere açılır ne kapısı, bacanın bile tıkanması gerekir. Ama ne manzara ne manzara???
Tilki Süleymaniye yoluna girdik, havayı gözlüyorum çaktırmadan, hava hala açık yağmur gözükmüyor Üçpınar yoluna saptık. Şenaylar Çırçır Fabrikası gözüküyor uzaktan. Oradaki köpekler saldırabilir temkinli ol bu tarafa geç dedim. Yaklaştığımızda birisi yeni yemek vermiş onu yiyorlardı, şöyle bir başlarını kaldırdılar yemeye devam. Atlatmıştık.
Uzakların gökyüzü, griden karaya dönmeye başlamıştı. Yağmur önümüzde gidiyor yollar ıslaktı, su birikintilerinden yeni yağdığı belli oluyordu. “Şuralarda bir evimiz olsa” dedi Alperen. “Yaa olur inşallah.”
Üçpınar’a girdik. Üçpınar’ın adı eskilerde Eğri Köy’dü. Çocukluğumun akraba ziyaretini yaptığımız bir köydü. Kemal Çamlıoğlu’nun babası Hakkı Dayımız, Tarım Kredi Kooperatif Müdürüydü. Arnavutluktan akrabamız. Dedemler Arnavutluktan ata toprağından Anavatana göçtüklerinde ilk buraya yerleştirmişler. Bir zaman sonra babamla amcam büyüyüp okul yaşına geldiğinde dedeme. “İzzet, köyde okul var ama öğretmen yeterli değil biz Manisa’ya gidelim çocuklar iyi bir eğitim alsın” demiş. Babaannem, gün görmüş akıllı ve tahsilli bir kadınmış, doğumum onu görmeme yetişmemiş, annem anlatırdı.
Köfteci Mustafa’nın kapısınınj önünde “Karnın aç mı? Değil. Benim de değil. Bağyolu’unda çay molası verir dinleniriz terimiz soğumadan gidelim, yağmur da önümüzden gidiyordu ama sanki ileride mola vermiş gibi gözüküyor şimşekler çakıyor. Köyden çıktık. Pedallara asılıyorduk. Gülbahçe’ye geldiğimizde geçen bahar burada fotoğraf çekilmiştik tekrar çekilelim dedi Alperen, selfiler poz vermeler falan, hadi yürü.
Aklımdan, bu kadar basma nefesin yetmeyecek yorulacaksın diye geçiyor, aklımın diğer yanı bas Azmi bas yağmura yakalanırsan basmayacak mısın, şimdi bas yakalanma yağmura diyordu. Bağyolu rampasını zar zor çıktık, kahvenin bahçesine girdik, kaskımdan sesler geliyor tak tak yağmur. Bisikletleri kapının üstündeki sayanın altına çekelim dedim Alperen’e. Biz de yanındaki masaya oturduk. Çaylarımız gelmeden yağmur geldi, hem de nasıl. Suyundan mı ustalığından mı köylerde tavşan kanı çaylar. Köylerde kahve çok olduğu için güzel çay yapan kahve tercih edildiğinden her biri çay ustasıydı kahvecilerin. Belki de bundandır.
Vücut sıcaklığımız geçmeye yakın kahvenin içine girdik, oh sıcakmış. soba yanıyor. Kahveci tanıdık çıktı muhtar adayı imiş. Köfte ekmek söyledik. Yağmurun dineceği yok aksine şiddetini arttırdı. Manisa’dan bizi alması için bir araç çağırdım. Arkadaşımın yardımıyla Doblo’nun arka koltuklarını yatırarak bisikletlerimizi yerleştirdik. Alperen’le ön koltuğa sığıştık.
Silgeç yetiştiremezken camı silmeye,
Açtık aracın kaloriferini değmeyin keyfimize.
Dışardan cama vurdukça hoş geliyor yağmurun sesi.
Biz bu yağmurda nasıl gidecektik bisikletle dedesi.
Ah akılsız başım hiç mi düşünmedin yağacağını
Düşündüm elbet bir köye sığınacağımı.
Nitekim öyle de oldu.
Bu Cumartesi de böyle doldu.
İki ağabeyim olduğundan küçüklüğümde ismen hitap etmem büyük ağabeyim küçük ağabeyim diye seslenirdim. Çok saygılıydım kendilerine kavga ettiğimizi onların da aralarında az yaş farkına rağmen kavga ettiklerini hiç hatırlamam etmezlerdi zaten. Annemin tembihi, babamın terbiyesinden olsa gerek. Annem kontrolu hiç bırakmaz dersimizden yemeğimize temizlikten temiz giyinmemize saygı sevgi göstermemize büyüklere saygılı olmamıza kadar. Evimiz ayrı mektep eğitim için gittiğimiz Muratgermen ayrı mektepti. Babamın mektebi ise: Sosyal ilişki, dostlukların pekişmesi, hal hatır sorulmalardan gayrı dostların aranması ziyaret edilmesi, dürüstlük, hak hukuk, terbiye, aza kanaat çoğa bereket gözüyle bakılması. Küçüğü, muhtacı gözetme, büyüğe saygı yardıma gitme. Bu gibi insanî ilişki ve dış dünya yaşantısının bizim için mektepti babamın yaşantısı.
Küçük ağabeyim pandeminin tetiklediği karaciğer hastalığından Nisan ayının ikisinde 2020 yılında hak’ka yürüdü. Allah rahmet eylesin.
Babam, annem, küçük ağabeyim. İlk ailemizden ben ve büyük ağabeyim iki kişi kalmıştık. Alirıza ağabeyim öğretmen emeklisiydi. Eğitimi, yaşamı, hak hukuk gözetimi, saygı, sevgi gibi insanî hasletleri ile öğrencilerine, yakın toplumuna örnek bir insandı. Aile apartmanımızda altlı üstlü oturur yazlığımız Foça’daydı.
Çeşme’deki yazlığını gelip gitmesi zor diyerek satıp Yenifoça’dan yazlık ev almıştı. Alırken beraber gittik yazlığına sen de al Manisa yakın, havası güzel, temiz, diye diye Yenifoça’dan bana da yazlık ev aldırmıştı. O Nisan sonu Mayıs başı gibi yazlığa gider kırağılar düştüğünde Manisa’ya dönerdi.
Onun elektrikli motosikleti benim bisikletim vardı. Evden deniz kıyısına komşusu Metin beyle inerler çaylarını söylemeden önce o gün ben de Foça’daysam çağırırdı beni “Hadi gel birader çaya.” Der bisikletimle gider sohbete iştirak ederdim. Çay içtiğimiz otelin bahçesinden kalkışımız saat, tam 12.00’ydi. Komşusu Metin Bey Karşıyakalı ziraat mühendisliğinden emekliydi. Emeklilerin saatleri önemlidir. Programlıdır vakitleri. Yeme içme zamanları ilaç alma zamanlarından kaynaklı olmalıydı herhalde.
Denizden gelen esintinin serinliğinde, palmiyelerin yarı gölgesindeki masamızda çaylarımızı yudumlarken, emekliler ne anlatır; eski hayatını, hikayeleri, anılarını, birimiz bırakır diğerimiz anlatır. Ben biraz daha güncel hayatın içinde olduğumdan olmuş bitmişten ziyade olan biteni anlatırdım.
Bu sohbetler bir rutin halindeydi sabah 10’da başlar 12’ye kadar iki saatte altını üstüne getirirdik muhabbetin. Ertesi gününü iple çekerdik. Cuma günleri camiye yakın Saklı Bahçe denen büyük dut ağacının gölgelediği kahvehanenin iç bahçesinde otururduk. Cumadan sonra kısa bir çay molasından sonra öğle yemeğini geçiktirmemek için yol üzerindeki fırından ekmek alır evlere dağılırdık.
Çok severdi Foça’yı. Çok zaman beraber olurduk deniz kıyısı sohbetlerinden gayrı bizim bahçede oturur İnci’ye bişey getirme içmiycem yemiycem diye tebihler ama İnci “Bak bunu yeni yaptım bu limonatıyı. Bu Reyhan şerbetini deyip masaya koyar, yanında atıştırmalığı eksik etmezdi. O da çoğu zaman uğradığı marketten ya dondurma ya atıştırmalık getirir eksiklenmezdi. Öyle bir huyu vardı, onun için, mutlaka her şeyin bir karşılığını olmalıydı.
İlk karın ağrısıyla başladı hastalığı. Doktora gidelim dememe rağmen geçer geçer dedi. Geçmeyen ağrılarından sonra yengem bir sabah ağabeyini doktora götürelim demesiyle doktor ve hastane maceramız başladı. O güne kadar, 82 yaşındaydı hastane yolu bilmezdi. Ama çare aramak için her doktora her hastaneye gittik. Kolon ameliyatı oldu. Yoğun bakımdan odaya çıktık. Ertesi günü çıkaralım sizi dedi doktor. Ertesi günü çıkmayı beklerken kalp ritmi bozuldu, yoğun bakıma aldılar, nefes darlığı çiğerlerini zorluyordu oksijene bağladılar. İnci hergün hastaneye gidip başında bekliyor ama o konuşamadığı gibi ağırlaşıyor aşağı doğru gidiyordu. Hergün uğradığımız çoğu zaman uykuda olduğu yoğun bakım ziyaretlerinin onuncu gününde yengemle gittiğimizde uyanık halde karşıladı bizi. Ağzında hortum olduğu için konuşamıyor gözleriyle anlaşıyorduk, ama, durumu hiç de iyi değildi. Yarın yine geliriz deyip ayrıldık. Yarım saat sonra hastaneden aradılar. “Gelebilir misiniz?” Gittiğimizde morga kaldırmışlardı.
02.10.2023 günü öğle namazında evimizin arkasındaki İbrahim Çelebi Camisi’nden kaldırdık. 2018 annem, 2020 Küçük Ağabeyim Zeki ve Büyük Ağabeyim Ali Rıza. 1942 doğumluydu. İkinci Dünya Savaşından önce doğmuş. Yokluk yılları derler bu yıllara. Dedem. Babannem, hep birlikte yaşıyorlarmış. 44’te Zeki, 50’de ben gelmişim bu aileye.
Son gelen dona kalır diye bi tabir vardır çocuk oyunlarında. Donup kalmadım ama donuklaştım. Herbirinin anısı geliyor aklıma, simaları gözüme, sesleri kulağıma, hep birlikte yaşıyoruz gibiyim.
Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.
Yerel seçimler yaklaşıyor. Aday adaylarını gazetelerden takip ediyoruz. Siyasetin heyecanı kalmayınca vatandaş ilgisinin de pek olmadığını görüyorum. Belki aday adaylık sürecinde ilgisiz olabilirler ama, bunca aday adayı varken birini öne çıkarıp da aday yaptırmak vatandaşın elinde, dilinde, ilgisinde olmalı, bu süreç bizler için çok kıymetli. Bunca aday adaylarının içerisinden birinciyi seçmeliyiz ki oy atmaya gittiğimizde sandık başında düşünmeyelim. Aday adaylıktan adaylığa seçtiğimiz belediye başkan adayını bilerek inanarak destekleriz.
Ne yapacakları, nasıl hizmet edecekleri henüz netlik kazanmamış olsa da parti teşkilatlarının adayı belirlemesinde bizlerin kararı, bizlerin aday adaylarından birine göz kırpmamız parti teşkilatların işini kolaylaştıracaktır.
Vizyon, misyon, teknoloji, çağdaş yaşam, temiz ortam, çevre duyarlılığı, gibi yuvarlatılmış konuşmalar adaylıktan sonra ete kemiğe bürünecektir. Ama aday adaylarının yuvarlatılmış hizmetleri biraz açmaları gerekir. Belki adaylığa adım atılma sürecine kadar bunlar yapılacaktır.
Toplumun genelini ilgilendiren bir iki konuyu tiyo olarak vermek istiyorum aday adaylarına. Ulaşım bir, köpekler iki. Otoparkı söylemiyorum imar planında çözülmüştür diye düşünüyorum.
Köpekleri şikayet eden, besleyip büyüten soğuk algınlığına yakalanmaması için altına pas pas serenlerden fazla. Şunu da açık söylemeliyim yiğidi öldür hakkını ver, iyi bakılıyorlar, Maşallah herbiri tosuncuk olmuş boy ve endamda. Heybetinden tüm çocuklar korkuyor. Kaldırımlara sere serpe yatan bu can dostlar hiç de dost gibi davranmıyorlar. Üçü beşi bir araya geldi mi cadde ortasında tüm araçlara, biraz endişeyle yaklaşan insanlara saldırıyorlar.
Çocuklar okula giderken hiçbir veli çocuğunu yalnız okula gönderemiyor. İşini gücünü bırakıp, bir elinde çocuk diğer elinde çomak, ya anne ya nine ya dede okulun yolunu tutuyor. Çocuk, büyüklerinin bacakları arasında endişeli korku dolu bir ifadeyle eğitim müessesesi okullarına gidiyorlar. Ders dinleyeceklerine eve dönüş nasıl olacak? Acaba o besili siyah köpek, gelirken ısıramadı ama beni gözüne kestirdi, dönüşte ne yapacağım? Ninem de çok korkmuştu acaba beni koruyabilir mi? Diyerek heyecanlı bekleyişten ders akıllarına girmiyor olabilir. Ders bu günlük girmese de saldırıdan dolayı yaşadığı travmayı belki de ömür boyu unutmayacak, yer edecek, yaşayacaktır.
Ulaşım, otopark, temiz toplum, modern yaşam, huzur, çok zor sağlansa da en zoru köpekler??? Bunu çözeceğine söz veren başkan aday adayı benim başkan adayım olacaktır, hatta seçilmesi için destek de sağlayacağım. Sadece benim değil bu yazıyı yazmama sebep olan sabah kapıdan çıkmamı bekleyen babanne, bu babanne ile konuşurken şikayete destek veren annelerin de başkanı olacaktır.
“Cumhuriyet, içinden geldiğince istediğin gibi özgürce kutlanır.” 100. Yıl şerefi söylendiği gibi bugün 29.Ekim.2023 ‘Manisa Bisiklet Platformu Gönüllü Katılımcıları’ ile özgürce kutladık.
Bir yüzyıl daha göremeyeceğimizin burukluğu ama ilk 100 yılı kutlama şerefine ulaştığımızın sevinçi övüncü kıvancıyla özgürce kutladık.
Bu 100 yılın içerisinde kimimiz15- 30 kimimiz 40 kimimiz 50 bazılarımız da 60-70 hatta 74 yaşındaydık. Hep birlikte özgürce kutladık.

Bazılarımız genç, bazılarımız kadın, çoğumuz erkek ama, hepimiz Atatürk sevgisi, Atatürk coşkusu, Atatürk hasretiyle gözyaşlarıyla ama, özgürce kutladık.
Cumhuriyet olmasaydı biz olmazdık şuuruyla, bilinciyle, mutluluğuyla, özgürce kutladık.
Manisa ovasında köy yollarında, 100 bisikletin teker dönüşü, zincir sesi, köpek havlamaları, kuş cıvıltıları, bisiklet süren Cumhuriyet kadınları, gençler, arada bir “araç” diye bağırarak gelen araca göre bozulan düzeni hızalamalar, bisiklet çantalarında müzik çalarlarda Cumhuriyet şarkıları ile huzurlu, güvenli, neşeli ama özgürce kutladık.

Tura başladığımız noktada 100 kişiden fazlaydık. Kimileri bugünkü kutlamalarda görevli, kimileri kortajten geçerek kutlayacakları, birçoğu çocuğu ailesi ile bayrama katılacağı için, tura devam edecek bizlere, Manisa çıkışına kadar eşlik ettiler. Manisa’nın içinden erken saatte caddelerden geçerken “Yaşasın Cumhuriyet” diye var gücümüzle içimizden gelerek yüksek sesle seslendik. Balkonlarda bayrakların arasından başlarını çıkarmış Manisalılar, bizleri alkışlayarak bizlere el sallayarak bu kutlu bu mutlu tura uğurladılar.

Rotamız: Koldere, Saruhanlı, Paşaköy, Tepecik, Süleymaniye, Üçpınar, Bağyolu, MCBÜ, Muradiye ve ilk başladığım yer, Yunusemre Belediyesi’nin 100.yıl meydanıydı.
Üç yerde Koldere, Paşaköy, Bağyolu’nda dinlenme molaları verdik.
Her geçtiğimiz köyde bizlere önce şaşkınlıkla baktılar sonra Cumhuriyet Bayramı şerefine geçiyorlar diyerek alkışladılar. Bugüne kadar buralardan 100 bisikletli geçmemişti.


Mola yerlerinde yarım saat duracağımız söylenmişti buna rağmen Yöneticimiz Remzi, yola koyulacağımız saati anons ediyordu. Tur boyunca mola verdiğimiz yerlerde Yunusemre Belediyesi’nin araçları bizlere eşlik ettiler. Bozulan veya yorulan arkadaşlarımızın bisikletlerini taşıyabilmek için araçlardan biri kamyonetti, diğeri yiyecek içecek desteği veren kumanya taşıyan bir başka araçtı. Sabah simit peynir meyve suyu, yol boyunca su, molalarda atıştırmalıklar, ikramları vardı. Bisiklet dostu Yunusemre Belediyesi’nin bu desteğine ve ayrıca bu turu düzenlemede emeği geçen Ahmet Sarıgül’e çok teşekkür ederiz. Sağolsun Başkan Mehmet Çerçi, bu destekleri her hafta yaptığımız köy turu ve ziyaretlerinde de sağlıyorlar.
Koldere’de simit peynir çay ile kahvaltı yapıldı. İlk molada yorgun değildik.
Paşaköy’de mola verecektik 50 km olmuştu sürüşümüz. Meydandaki caminin yanındaki kahveye girdik gölgeler bisikletliler ile doldu. Lokma dökülüyormuş. Bizlerin duası nasip oldu meyyiteye. Lokmalar midelere oturmuş olmalı ki zor kalktık. Daha yolumuz vardı sıcak bastırmıştı ama kimse şikayet etmiyor keyifle pedallıyorlardı.
Son mola yerimiz Bağyolu’na geldik. Ayak parmaklarım üst üste gelmiş yapışmış rahatlamak için ayakkabılarımı çıkardım 70 km yol katetmişiz uzattım ayaklarımı, sandalyede iyice yayıldım “peşin satanı da geçmişsin” diyenlere biraz daha oturalım daha erken dedim ama, sürüş disiplini, Remzi 10 dakika sonra kalkıyoruz diyordu. Bisiklet sürücülerinin içinde Balıkesir, Denizli, şimdi de Urfa Göbeklitepe’ye gideceğiz diyen fırtına takımı var. Şehirlerarası çalışıyorlar. Şampiyonlar var. Yorulmayan kadınlar var maşallah hiç birinde yorgunluk emaresi yoktu. “Cumhuriyet kolay kazanılmadı biz yorulduk diye mi şikayet edeceğiz” dediler. Kendimden utandım “Bas Azmi pedallara” dedim kendi kendime. Yaşları bana yakın ama benim yaşa daha çok yolları olan Mehmet Erdoğan’la Adnan Hoca, bazen yol boyunca onlara takılıyorum muhabbetleri yorgunluğu hissettirmiyor. Ama turda beni hiç yalnız bırakmayan torunum Alperen, tur boyunca beni kolladı. “Yoruldun mu dede, yoruldun mu dede?” Nakaratları hiç bitmedi, aslanımın.
Yunusemre Belediyesi 100.Yıl Meydanına geldiğimizde bisiklet göstergeleri 100 km ve 5 saat sürecek diyerek başladığımız tur. 4.59 ve 100.10 km ile bitmişti.
Cumhuriyet olmasaydı bu tur olmazdı, turda Cumhuriyet kadınları olmazdı, Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençler olmazdı.
Cumhuriyetin 100.yılı bu sürüşteki bizlere bi daha nasip olmayacağı mutlak, ancak, Cumhuriyetin bu 100. yılını yaşamamız bizlere nasip olduğu için çok mutluyduk.
Yahya Kemal’in akıncıları geldi aklıma:
Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle.…
Biz Cumhuriyete böyle geldik böyle kurduk buna benzer kutladık.
Nice 100 yılları, bizden sonraki bisikletçilere böyle kutlamayı Allah nasip etsin.
Bu dileğimiz de, 100 km’lik turu kateden bizlerin, gelecek kuşaklara vasiyeti olsun.
“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.”
Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası.
Meydan gibi kocaman toprak okul bahçesinin ortasında cami şadırvanını andıran köşeli dönen yuvarlakımsı yapısıyla her dönüşünün ortasında sarı muslukları olan bir çeşmeyi gördü. Karşılıklı iki büyük bahçe kapısından gri önlüklü büyük küçük çocuklar bahçeye giriyor, koca bahçe çocuk cıvıltıları ile doluyordu. Evlerine sokaktaki komşu evlere göre yüksek kocaman yapının yakınında durdular. Eylül’ün sabah güneşini eliyle kıstığı gözlerine siper yaparken ürkek, heyecanlı, anlamsız, biraz korkak ifadeyle etrafına bakıyordu. Babasına sık sık anlamsız sorular soruyor babasının elini daha da çok sıkıyordu. Babası yanlarına gelen amcayla konuşmaya başladılar. O kimseyi duymuyor etrafı süzmeye devam ediyor, çocuk seslerini dinliyor onları merakla izliyordu. Ondan büyükler sağa sola koşarlarken birbirlerinin önlüklerinin kuşaklarını arkalarına dolanarak çözüp kaçışıyorlardı.
Artık bahçe dolmuş, koşturan çocuklar da durmuştu. Elindeki çanı sallayan kravatlı biri aralıksız, çanın sesiyle bağırışları bastırmak istercesine daha kuvvetli sallıyordu. Şamatalar sustu çanı sallayan da elini aşağıya indirip çanı susturdu. Henüz sınıflarını bilmediklerinden öğretmenlerin adı okunuyor adı okunan öğretmen elini kaldırıp kendini gösteriyordu. Babası onu çocukların arasından zar zor görebildiği el kaldıran öğretmenine doğru yönlendirdi. Bunun da kravatı vardı, uzun boylu, sert, kemikli yüz yapısı, kalkık kaşları, dikkatini çekmiş olmalıki gözünü ayıramıyordu. Öğretmen ile babası selamlaştılar gülüşmeyle geçen kısa bir konuşmaları olmuştu. Öğretmenin önü onun gibi küçük çocuklarla dolunca okula girerken babası elini bıraktı. “Öğretmenini kulağını aç dinle, dediklerini yap, ağabeyin okul kapanırken seni girdiğimiz bahçe kapısının önünde bekleyecek, ağabeyini görmeden bahçeden çıkma” diye tembihlerken, kalbi atmaya her yanı titremeye başlamıştı. Gözleri dolar gibi olurken diğer çocuklardan utancından tutmuştu kendini. Babası son olarak başını sıvazladı, yanaklarını okşadı, “Hadi bakalım aslanım, hayırlısı olsun, Allah zihin açıklığı versin” derken babasının dudaklarının kıpırdayarak dua ettiğini gördü. Döndü, öğretmeninin peşine takıldı.
Öğretmeni Fuat Bey’den beş yıl boyunca, ömrü boyunca unutamayacağı adını minnetle şükranla yad ederken gözlerinin dolacağı çok şey, ama çok şey öğrenmişti.
Evlerine yakın olan bu okulunun önünden, yakınından çok geçmesine rağmen içeriye girmemişti. Ta ki yıllarrrr sonra Muratgermen okulunun müdürü okulun birkaç ihtiyacı olduğunu söyleyip davet edinceye kadar. İşte o zaman içeriye girdiğinde bütün anılarının sımsıcak yerli yerinde durduğunu adeta onu beklediğini gördü. Herbiri bir köşede, bir duvarda, bir kapı kulpunda duruyordu. Çocuk hali, yetişkin halinin elinden tutmuş okulun her yerini gezdiriyordu. Çocuk ayak izlerinin aşındırdığı desenli karoların yer yer silinmesine rağmen küçücük ayakkabıların bunları nasıl aşındırabildiğine şaşırmıştı. Üzeri ahşap kaplı, demirlerinin işlemeli olduğu geniş ve yüksek merdivenin trabzanına tutunarak çıkmaya başladığı mozaik kaplı basamaklardan başını kaldırdığında merdiven sahanlığındaki geniş pencereden gözüken mavi gökyüzünü gördüğünde çocukluğunun göğe merdiven dayamışlar dediği çocukluk aklını hatırladı. Sınıfına girerken bir an kara tahtanın yanındaki üç tarafı kapalı ahşap kürsüde Fuat öğretmenini göreceği heyecanına kapıldı. Dizlerinin bağı çözülürken hatırlayabildiği sırasına oturdu. O zamanlarda teneffüs zillerinde fırlayarak çıktığı, koşarak dönüp fırt diye oturduğu sıra, meğer ne kadar küçükmüş dedi, zorla oturmuş ayağının birini sıranın dışında bırakmıştı. Nihayet kafasını tahtaya doğru kaldırıp baktığında; Muratgermen İlkokulu’ndan Yıldız Akademi’den mimarlık diplomasını alıncaya kadarki eğitimini gördüğü okul sıralarının, masalarının hepsi gözünün önünden bir film şeridi geçti.
1973 Yıldız Mimarlıktan 2023’e geldik. 50 sene. Bugün 50.Yıl Plaketimi aldım. Göz açıp kapayıncaya kadar derler ömür için. Bi farkla, çocuklukta hemen oturup sığdığın sıraya bugün vücudunun her yönüyle sığamıyorsun.

“Doktor Jivago romanında, filminde de geçer o sahne. Yaşlı adam verandaya çıkar kısık gözlerle ufku izler ve “Bu yıl kış çetin geçecek” der.
Bu o yaşlının hayatı tanıdığını hayattan ders aldığını ve hayat tecrübesinin olduğunu gösterir.
Hayat acısıyla tatlısıyla bir yaşantıdır. Hatta, maceralarla doludur. Nedir macera? İnsan hayatının başından geçen ilginç olaylar zinciridir. Doğuyoruz büyüyoruz meslek sahibi olup mesleğimizin icap ettirdiği o zamana kadar bilmediğimiz yapmadığımız farklı işler yapıyoruz. Sonra evlenip bir başka hayata geçiyoruz. Çoluk çocuk derken onların hayatlarını tanzim etmeye çalışıyoruz.
Bu telaş, bu koşuşturmada farkına varmadığımız ama her geçen gün takattan düştüğümüzde yaşlanıyoruz, hem de ihtiyarlıyoruz. Torunlara nasihatlere başlıyoruz.
Yaşlanmak tecrübe birikimidir. Niye çok konuşur yaşlılar? Yaşadığı hayatta dünyada, başından bir çok olaylar maceralar geçmiştir. Bu maceralar zincirinde hep halkalardan biri olmuştur. Baş rolü oynamıştır.
Bana göre mimarlık, bu yaşanmış maceralarda, en renklisi, en yaratıcısı, en heyecanlısı, olan bir yaşam biçimidir. İnsanlığa çok yakından dokunuştur.
Hayatı tanıdıkça gezip gördükçe, kalemi elinizden bırakmadıkça, meslek üzerine yaşadıkça, mesleğinizde başarılı olursunuz. Bu da sizi ayrıcalıklı kılar. Evet, hayat acımasızdır, kabaca fakir veya zengin olmanız farketmez. Rahmetli Annem “Allah dağına göre kar yağdırır” derdi.
Mühim olan, o karları eritip hayatınızı bu sularla besleyip yeşertmektir. Hayata küsmemektir, coğrafya kader dememektir.”

2010 yılında imar plan çalışmalarına döneceğiz ama, siyasi tarafını hani, muhalefetin iki de mhp’den ayrılıp sözde bağımsız olanlar ile çoğunluğu zorlamayla sağlayıp planı reddettiklerinden pek konuşmak istemiyorum neler kaybettiğimizden bahsedeceğim.
2010 yılı manisa nüfusu 350 bin, büyükşehir değiliz yani iki merkez ilçe yok. Güzelyurt bölgesi boş denecek kadar konut var. Sadece site gibi gözüken Toki 3 konutları ve Göçmen Konutlarının orada, tosbağalar tokuşuyor.
Yani 2023, bugünün Manisa’sına göre bakir. Eski Manisa’da katlı otoparkın bulunduğu subay lojmanları arsasının 2 bin metre arsası karşılığında takas usulü görüşmeleri yapılıyor. Şimdiki Bülent Koşmaz parkının altının otopark yapımı için Koruma Kurulu ikna toplantıları yapılıyor. mevcut otoparklar elden geçirilip tamir tadilat ve elektronik sistem uygulamaları yapılıyor.
Araç sayısı şimdikinin yarısı kadar olmasına rağmen otopark ihtiyacı, telaşı, hummalı çalışmalardan anlaşılıyordu.
Belediyeye gelir gelmez Cengiz Başkanın ve hepimizin arzusu Manisa’nın ihtiyacı olan imar planını yapmaktı. 20 senedir yapılmayan, şehrin dört bir yanı gecekondularla kuşatılan, kat karşılığı işlerde arsa payları almış başını giderken konut bedellerinin hızla yükselişine çareler arayan, kiraların dudak uçuklatan bedelleri her geçen ay artmaya devam eden bir Manisa’da imar planı yapmak kaçınılmaz bir hal almıştı.
Hazırlanan taslak planlarda tüm bu olumsuzlara çareler aranırken en öncelikli meselemiz otopark alanları bulmaktı. Eski Manisa’da ekonomik ömrünü doldurmuş 40-50 yıllık asansörsüz, kaloriferi olmayan, doğalgazsız apartmanlardan oluşan araç trafiğinin çok ve otopark ihtiyacının elzem olduğu bölgelerde mahallelerde imar planında ada bazında yeraltı ve yerüstüne katlı otoparklar planlandı. gecekondu bölgelerinde ada bazında konutlaşma planları yapıldı.
Bilhassa, merkezde kalmış ama 3 metrelik yolun kenarına ilişmiş gibi duran imar ıslah planlı gecekondulara çareler ürettik, modern konutlar planladık. Ayşe, Fatma teyze ne yapacak? Komşuluklar nolacak? diyen muhtar ve muhtar gibi düşünen ve düşündürülenler, muhtarlıklarda planlar anlatılmasına rağmen yapılan referandumlarda red oyları çıktı. Ayşe Teyze, Fatma Nine hak’ka yürümüştür ama Fatih, Hafsa Sultan, Cumhuriyet, Yeni mahalleler hala 3 metrelik yolda bir umutla bekliyorlar. Koca bir beş yıl geçti 2024’e geldik. Nüfus olmuş 500 bin, araçlar olmuş bilmem kaç bin, trafik keşmekeş, doluya koysan almıyor boşa koysan dolmuyor. Kırmızı yol, beyaz çizgi çareler aranıyor ona da karşı konuluyor. Olmasaydı araçlar hareket edemez, yayıldıkça yayılan genişledikçe genişleyen Manisa’da bir uçtan bir uca gitmektense İzmir’e gitmek daha kolay olacaktı.
Elektrikli 18 metrelik otobüsler boş gelip boş gidiyor “Yazık” diye hayıflananlar raylı sistem olsun diyor. İzmir Caddesinde geceleri, boydan boya Kırmızı Köprü’den Muradiye Camii’ne öte yandan Manolya Meydanına kadar çift sıra parklanmalar oluyor. Alaybey’de araçlar yürümüyor, Hükümetten Uluparka kadar trafik kilit. (Bunun da çaresini haftaya yazacağım.)
Ama, tüm güçümüzle üç defa,
Otopark. Otopark. Otopark.
Bu da ada bazında olmadıktan sonra, galibiyet yüzü göremeyiz.
Bugünkü yerel gazetelerde “gazeteciler Vali Ünlü’ye hoşgeldin dedi.” Hemen yanında bir başka başlık “Emniyet Müdürü Aktaş gazetecileri ağırladı.” (Gazetecilerin G’si büyük harfle yazılmalı.)
Birkaç yerel gazetede köşe yazarlığı yaptım en son Olay Gazetesine yazıyorum.
Uzun zamandır işe (Belediyeye) bisiklet ile gidip geliyorum.
Her Çarşamba, Manisa Bisiklet Platformu gönüllü kuruluşunun köylere yaptığı 30-40 kişilik turlara katılıyorum. Sosyalleşme, insanları tanıma, dost olma açısından bu Çarşamba Turları aslında çok güzel bir etkinlik: Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, her gruptan insan özgürce bisiklet sürüyor. Sürüş esnasında kısa konuşmalar, köy kahvesinde mola verilip çaylar içilirken şakalaşmalar, takılmalar, sohbet muhabbet, tanışma, arkadaş olma gibi kaynaşmalar insana günün stres ve yorgunluğunu attırıyor. Turun, hem gönüllü hem gönüllerin başkanı Remzi Yıldız benim tabirimle Yıldız Remzi. Tur boyunca herkesi bi yokluyor, soruyor. Hani bizim düğünlerde bir adet vardır; Düğün sahibi misafirlerinin masasını ziyaret eder “Bir isteğiniz var mı? Bir noksanımız var mı?” Der. Onun gibi. Kimse kırılmasın inceliğinde.
Geçenlerde Kula Kaymakamı göreve yeni başlamış, hoşgeldiniz ziyareti yapalım dedim. Jeoparkta çalışan arkadaşlarımız ile birlikte gittik. Sohbet muhabbet derken avcı fıkrası gibi lafı bisiklete getirdim. “Ooo” dedi Kaymakam Bey, ”Ben de meraklıyım bisikletim de var, Kula’yı tanımak için bisikletle gezeceğim ama ben sizin gibi turlara falan katılmıyorum, hızlı sürüyorlar.” diyerek ortak bir noktamız ile bir hayli bisiklet sohbeti yaptık.
Bahar ve Sonbaharlarda havalar serinlediğinde bisikletimle alıp başımı çok uzaklara gidiyorum.
Uzun lafın kısası:
Gazeteye yazıyorum, gazeteci değilim.
Bisiklete biniyorum, bisikletçi değilim.
Basılacak durumda dört kitap hazırladım, yazar değilim.
Önceleri mesleğim icabı çiziyordum, şimdi çizer değilim.
Deve kuşu misali. İnsanın bazen kuş gibi uçası bazen koşası geliyor. Ama, bir zaman geliyor ne uçabiliyorsun ne de koşabiliyorsun ve o zaman geldiğinde, durası geliyor.
Ama, ne var ki durduğunda dünyan da duruyor.
Çocukluk oyunumuz vardı. Tıp. Tıp deyince donar kalırdık demirli tıp dendiğinde başlardık atlayıp zıplamaya. Şimdinin çocuklarına bakınca, ne kadar komik geliyordur. Ama ders alınacak bir oyunmuş.
Bi yerlerden tıp deniyor, duruyorsun bekliyorsun biri demirli tıp desin diye, denmediğinde, heyhat. Hayatımız boyunca bu oyunu oynuyoruz hep demirli tıptayız. Oyundan atılmıyorsun oyuna devam ediyorsun ama, o zaman o tıp zamanı hep var.
Duymamak dileğiyle, hoşçakalın.
Fas, Marakeş ve deprem yüzlerce yıldan sonra en son büyük deprem, 1920’li yıllarda olmuş Marakeş’te yaşayan binlerce insan vefat etmiş. Ondan sonra uzun yıllar boyunca hiç deprem olmamış.
Depremde ölenlerin tamamına yakını kırsal kesimde olmuş, öyle diyorlar. Kırsal kesim yapıları, Fas’ın geleneksel inşaat tekniği kerpiç yapılardan oluşmaktadır. Hatta Fas’ın büyük şehirlerinin ve Marakeş’in, yağmacıların saldırılarından dolayı yapılmış sur duvarları dahil, kırsalın tamamı böyle kerpiç çamur taş karışımı yapılardan oluşmuştur. Sıcak soğuk farklılıklarına tecrit vazifesi gören kalın kerpiç (çamur) duvarların yıkılması ölümlerin artmasına sebep olmuş olabilir.
Bu depremde araçta Kazablanka’dan Marakeş’e dönüş yolundaydım, dolayısıyle depremi hissetmedim. Şehre girdiğimde insanlar yatak yorgan çoluk çocuk, neredeyse büyük bir kesim, kaldırım meydan yeşil alanlara sığınmışlar. Yolun kenarına parketmiş araçlarının yanında, küçük gruplar halinde kümeleşmişler..
Marakeş’e, ilk defa havaalanından girdiğimizde tüm binaların 1 ve 6 kat arasında olduğunu şehrin silüetini bozan çok katlı bina olmadığını ve kamu yapıları resmi yapılar dahil toprak rengi daha doğrusu çöl toprağının rengi kahve tonlarında boyandığını (Dünyada Kızıl Şehir olarak tanınıyor) gördüm ve çok şaşırdım. İkinci şaşkınlığım çok geniş caddeler bulvarlar ve birçok büyük yeşil alanla (big garden, Fasça menara diye tanımlanan) çok geniş ve sayıca çok, peyzajı yapılmış yeşil alanlardan oluşmuş olduğuna şaşırdım.
Kaldırımların genişliği, hatta bazıları o kadar geniş ki iki sıra ağaç dikmişler. Yeşil alanlar o kadar çok ve sıklıkta ki normal zamanda buralarda oturarak serinliyorlar guruplaşarak eğlence tertip edenleri görmüştüm hatta yanlarına gidip seyretmiştim.
Şehrin planlaması olağanüstü desem yeridir. Gözü yoran hiçbir rengin olmadığı gibi o kahverenginin, çöl toprak kaya renklerinin, şehre yansıtılması geleneği koruma ve sürdürebilirlik açısından ender uygulamalardan biri.
Şoförüyle birlikte kiraladığımız 7 kişilk araçla Marakeş’i gezelim istedik. Önceden aracını beğenerek kiraladığımız aracın şoförü, şehrin tarihi ve önemli noktalarını gezdirmeye başladı. Önce bizim tespitlerimizi sıraya koyarak gezdirmesini istedik……… Meydanına geldik. Araçtan indiğimde kesif bir tezek kokusu burun kemiğim kırıldı. Kafamı çevirdiğimde herbirine çift koşulmuş rengarenk kırmızı, mavi, yeşil, turuncu, sarı, binalarda boyamak isteyip de boyayamadıkları renkleri faytonlarda kullanmışlar. Arka ve önde narin çember demirinin göbeğine bağlanmış yuvarlatılmış ahşaplar dikmeler kasnağa güç verirken şehir trafiğinde zaten sakin giden atları zorlamamak için ince yapılmış. Arabacı önde ve yüksek olan sürücü koltuğunda emin bir ve hakimiyeti sağlamış bir biçimde kırbacını atlatın sırtında okşar gibi gezdirirken gezgin yolcuları keyifle seyirdeydiler. Atların süslü püslü kök boya ile renklendirilmiş yün ipli püsküller, atlar başlarını her eğip kaldırışlarında havada halkalar çizerek savrulurken renk çümbüşü oluşturduğunda, koyu yeşil gözlü esmerin koyu mu koyusu tenli berberi kızlarının renk armonisi giysilerinin buradan ilham aldığını anladım.
Şehrin her yerinden gözüken kale burcunu andıran minaresiyle Kutubiyye Camisine geldik kapalıydı biraz meydanda ve narenciye bahçesinde gezinip namaz (sela) vakti geldiğinde, zeminde 7 basamakla inerek camiye girdik saymadım ama bibir direk desem yeridir, beyaz boyalı sütunlar, işleme dantelimsi kenarları olan kemerler ile birbirlerine bağlanmışlar. Kubbe yerine ahşap düz tavanı vardı caminin. Kubbe geleneği mimarilerinde yok. Sahra camileri önceleri sadece minaresi ve dört duvarı dört kapısı olan açık avlulu camilerdi. Daha sonra üzerleri düz toprak kaplı çatılarla kapatılmıştır. Bu gelenek devam ediyor.
Deprem açısından ülkemiz ile kıyaslanamaz. Burada fay hatları yok, taş çakıl ve kayadan oluşmuş, zemin dayanımı bizden çok yüksek, ayrıca oturmuş yaşlanmış bir kıta toprağı.
Ama şehircilik açısından yeni bilhassa deprem bölgelerinde yapılacak planlamalarda dikkate alınması gerekir.
Bu kitap işi bayağı sardı. Sıcak ama hissedilmiyor. Postacının en büyük sevinci mektubun adrese ulaşması olmalı aksi takdirde dönüp dolaşıp yine postacıyı buluyor. Dağıtım esnasında farklı sohbetler hatta dedikodular dahi oluyor. Bazı esnaf komşularını çağırıp bir grup oluşturup sohbeti koyulaştırıyoruz. Ayrıca aranan adam oldum. Şöyle: Kitab dağıttığımı duyan arkadaş veya komşuları “Hayallah, bileydim ben de isterdim.” Diyenlere daha sonra uğradığımda tabii onun yakındığından haberim yok.
—Ya sana ulaşmak için çalmadığım kapı kalmadı.
—Abim adres çok kolay, sen yanlış kapılar çalmışsın. Manisa Büyükşehir Belediyesi adımı bilmesen de önemi yok kitapçıyı arıyorum de yeter anında ulaşırsın. İşimi düzgün yapıyormuşum ki kalplerinizi dahi okuyabiliyorum demektir. Bak geldim.
—Başkanın selamı var, ilk sayfada da mektubu var.
—Otur çay içelim.
—Sağol dağıtacak çok kitap var. Mesai saati pek orda burda oturmuyorum. (Gülüşmeler falan)
Bizim Celil Altınbilek’e, çay alacağım vardı, uğradım. Adreste olmayanları ona bıraktım. Postacı gibi mutlu olmayı beklersem sıcak başıma geçer. Kitap, 852 sayfa kalın, ağır da. Tarih kitapları hep böyle kalın ve ağır oluyor zaten! Kolay mı binlerce yıl var içerisinde! Kartondan torbası, ipten sapı, içinde kitabı, ha koptu ha kopacak endişesi, iki elde iki kutu, ben herkesin umudu, kartal kanadı kollar açılmış, çarşıda basılmadık yol kalmamış. Bi de bisikletle dağıtılacak gibi olaymış.
—Erkan Özşen, Kuyumcular Dernek Başkanı. Esnafın hası babasından almış mahlası ‘Kuyumcu Erkan.’ Dükkana girdiğimde; dernek sekreteri, çok konuşkan güleryüzlü kalfası, komşusu geldi Kuyumcu Barış o da konuşkan. Bir de eskiden tanıdığım Mehmetali Dinç geldi. Dükkan küçük ama gönüller büyük.
Konuşulan önemli ve kayda değer konu: Dr.Sadık Ahmet Caddesi önceki adıyla Uzun Çarşı yolunu trafiğe kapatmak. Düğüncü çarşıya, adettendir kız tarafı oğlan tarafı hep birlikte gelirler hatta, kız kardeşler yakın akraba derken kuyumcu dükkanına haliyle hepsi giremez ama çarşıyı gezmektir amaç, hele bir de köyden kasabadan geliyorsan (Gerçi büyükşehir olunca köy kasaba kalmadı ama!)
Bu insanlar bir kafede oturtulur. Alışveriş yapacaklar dükkan dükkan gezer, çocuklar trafiği olmayan orta yerde koşar zıplar, çarşı canlanır, vitrinler görücüye çıkar gibi gözükür. Daha sonra bu kalabalıklaşan çarşı eski çarşının içlerine doğru yayılır iç taraflara da bi canlılık getirir. Eski Çarşı dediğimiz ‘Çarşının Öyküsü’ kitabında adı geçen geçmeyen esnaf kardeşlerimiz de bu bereketten hakkını alır.
Diye konuşuldu. Bu konu kuyumcu esnafı arasında zaten konuşuluyormuş.
İşte; hem Manisa Büyükşehir Belediyesi’ne, hem Şehzadeler Belediyesi’ne, hem de tüm çarşı esnafına ev ödevi hep birlikte ödevimize çalışalım derim. Bu cadde aynı zamanda Kentsel Sit’in içerisinde kalan bir cadde. Tarihi önemi, kimliği olan bir yol.