“Üsküdar’daki Mihr’i Mah Sultan Camisinin müezzini, gür ve güzel sesiyle sabah ezanlarını karşı taraftaki (Avrupa Yakası) müezzinlerden her zaman daha önce okurmuş. Maksadı da Yıldız Sarayı’ndaki padişaha, sabahın bu suskun vaktinde sesini duyurmak, dikkatini çekmek ve bunun karşılığı belki de saraya müezzin olarak atanmış.
Üsküdar’da ezan okunurken Beşiktaş’ta esnaf ve ahali uyanır, herkes çoluğu çoluğu,işçisini kalfasını uyandırırmış. Uykusu bölünen de ”Aman annecim daha erken, aman ustacım daha vakit var” diyerekten uyku sersemliğinden sızlanan gençlere;
”Hayır vakit gelmiştir, duymuyor musun bak Üsküdar’da sabah oldu” derlermiş”.
14.09.2023 Cuma günkü yerel gazetelerin birinde manşet haber: “SU YÖNETİMİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ÇALIŞMASINI TAMAMLADI:
GEDİZ HAVZASINA KURTARMA PLANI
Alt yazılarda 2015 yılında da Çevre Bakanlığı tarafından bir plan hazırlanmış ancak gerekenler yapılmamıştı.
Gediz ve Menderes, Ege denizine deltalar yaparak boşalan iki önemli su yatağı. Biri manisa ovasını diğeri Aydın ovasını sular. Tarihlerinde taşkınlara sebep olmalarıyla birlikte getirdikleri alüvyonlu topraklar ile bu iki ovaya can vermişlerdir. Hem yeryüzünü sulayarak yer üstündeki canlıları bitkileri, tarım arazilerini, hem de yeraltındaki su kaynaklarını beslemektedirler.
Ancak, Ege bölgesinde bu şekilde bizim bilmediğimiz binlerce nehir, dere mevcut demekki. Yani biri olmazsa biri, o da olmazsa diğeri, bu ovaları beslemektedirler. Kısaca hep bir B planı vardır. Gediz kirlenmiş bırakın kirlensin Gediz kirlenirse Mediz var. Gediz kuruyor bırakın kurusun Gediz olmazsa Nediz var. Mediz Nediz kurursa alfabede 29 harf var ..ediz’in başına getiririz ovayı beslemeye devam ederiz. Bunlardan binlerce var alfabe bile yetmez. Hem sonra ne gereği var toprağı ovayı sulamanın, bizim jeotermal enerjilerimiz var. Bu ovalardan hergün binlerce sondaj binlerce metreden yeraltından sıcak suyu çekiyor. Aydın Menderes ovasında zeytinler incirler kuruyor. Manisa Ovasında da bağlar bahçeler kuruyor. Hiç önemi yok pantalon olmazsa gömlek veririz. Ovamız olmazsa enerjimiz olacak.
Burada jeotermal, Akkuyu da nükleer yetmedi Sinop’a da aynısından, güneş panelleri her yerde, fırıldaklar dönüyor, tüm bunlara rağmen enerji yetmiyor pahalı olmaya devam ediyor. Enerji zamlanınca herşey pahalanıyor. Enflasyon canavarı besleniyor, cebimizi hortumluyor, ekonomimiz bozuluyor.
Gediz sen nelere kadirmişsin de, biz kıymetini bilemedik.
Yollar beklemez doğru mu diye düşündüm niye beklesin ki o yollardan binlerce insan geçiyor seni niye beklesin. İz bırakıyor o yolu anlatıyor fotoğraflıyorsan belki bekler.
Sabah 05.57 sıcağa kalmadan turu bitirmek lazım. Dil bi karış, bisikletin üstüne yatış, dur burası gölge soluknayayım demek ahengi bozuyor. Bir türkü tutturmuş olarak gitmek varken. “Urumelihisarı’na oturmuşum, oturmuşta bir türkü tutturmuşum. İstanbul’un mermer taşları, başımada konuyor, konuyor aman martı kuşları.
Bir iki derken hep geçtiğim dört rampadan sonra düze gelipte 3-8 vitesle giderken, pedal ağır, sürüş şartları hafifleyince Kozbeyli kavşağına ulaşmak kolay oldu. Hep aynı şey karşılaştığım manzara, koca çınarın dibindeki çeşmeden sabahın köründe, sıraya girmemek için su dolduran insanlar, dar yola parketmiş bağajı açık arabalar.
Geçen sene levhaları vardı herhalde proje ruhsat aşamasındaydı bu sene besi çiftliklerinin yerini sözde villalar almaya başlamış. Komşuları besi çiftlikleri ve kesif kokuları. Kozbeyli sırtlarına çıktığımda her bir tepenin, sırtın, üstünde kartal falan uçtuğu yok onlar çok önceden buraları terketmişler. Leş kargaları gelmiş yerleşmiş.
Yolumun üstünde her turda mola verdiğim koca çınar ve dibindeki çeşmeye geldim. Uzun yalağı ve yalak kadar uzun olan çeşme duvarının bir köşesinde falanca tarafından onarılmış diğer köşesinde anlamsız bir yazı, “……..” Mataramdaki suyu daha güvenli buldum. Kurbağalar, çeşme taşına oturmak istediğimde yalağın suyuna daldılar ama fazla kalamayıp çıktıklarında sessizliği dinlerken konuştum onlarla. Nolcak sanki, delirmiş diyecek yok ki etrafta. Koyu yeşil olmuş kurbağa, dalsa mı suya çıksa mı? Kaldı arafta.
Buradan sonrasında bir hayli uzun bir iniş var. Rüzgarın bağrıma eseceği bir hızla iniliyor. Önce bisikletin üzerine yattım, kaskı burnuma kadar indirdim olmadı kalktım muzaffer komutan edasıyla: “Biz ne yangınlar gördük öylece bırak beni, ben ne yaralar aldım hiçbiri öldürmedi, bas yoluna git unut kendini.” Eski Foça Gerenköy Kavşağına geldim bir solukta. Hayatta bu kadar kolay olsa ne olurdu hep iniş hep hızlı. Yaradan için bir şey değişmezdi sanki bizim imtihanda inişe göre kolay olurdu. Fazla uzama Azmi, bir taş, hop teker, ters döner, ayaklar havada göğe bakarken bulursan kendini, bi kulağın çekilmediği kalabilir. Yaradanın işine karışılmaz.
Gerenköy’ün alt tarafından çok geçtim Menemenden Foça’ya giderken ama üst taraftan ilk defa girdim. Jilet gibi asfalt, evler, villa villa, bağ bahçe, ağaç, yeşil, köye girdim. Sanki Eurosport’ta Fransız Bisiklet tutundayım. Yollar tertemiz, bir tek çöp bidonu yok, görüntüyü bozan yapılaşma yok. Hayretler içerisindeyken merkeze giriş levhasını okudum ama sıcağa yakalanırım diye girmedim. Alt çıkıştan Bağarası’na döndüm. Bu yol Menemen’e, İzmir istikametine gidenler için kestirme, ama tercih etmem, dar. Nedense benimle aynı fikirde olmayan birçok araç geçti. Bana açık geçenlere “Eyvallah” kapalı geçenlere “Allah Allah” diyerek gidiyorum dar yolda. Bazılarına arkalarından el kaldırarak teşekkür ediyorum.
Bağarasına geldim. Araçtan geçilmiyor trafik lambası bile var, duraklar insan dolu. Yolun sağına parketmiş araçlar yakınlarından geçemiyorum biri kapıyı açarsa yolun ortasında bir başka aracın altında demin hak’ka ettiğimi bulurum diye yolun ortasına attım kendimi, önden gelene yol veriyorum arkamdaki peşime takılıyor. Bi fazla demek bazen gerekiyor 200 metre sonra merkezden çıktığımda kenara çekileceğim sabret biraz. Burada da birçok site yapılınca adını Yenibağarası diye değiştirmişler. Eskinin suyunu çıkarmışlar çünkü.
Eski Bağarası’na sapınca rahatladım. Bazen sabah kahvesi daha sık çay içtiğim kahvehane uzaktan gözüktü her zaman oturduğum masamı kapmışlar ben de bir sandalye alıp yan tarafa oturdum. Çay burada beş lira.
Bundan sonra deniz esintisinin güçlü olduğu ayrıca hafif ve devamlı rampa çıkacağım Yenifoça yolunda süreceğim. İyice dinlendikten sonra pedallamaya başladım. Burada komando okulu ve eğitim alanları neredeyse yol boyunca devam ettiğinden evler uzaklara gitmiş. Daha önce buralarda durduğumda düdüklerini yutacak şekilde öttürüyorlardı. Şimdi, ya askeriye gevşedi! Ya da beni tanıdılar!
Sıcağa yakalanmadan döndüm. Sıcağa yakalanmamak: TV’lerin pompaladığı hava ısınacak haberlerinin sendronomu. Doğru, sıcak ama, 40 kere de söylenmez ki.
Gece bisikletle köylerde gündüz çarşıda yollardayız. Çarşının Öyküsünü dağıtmaya devam. En son 1977 yılında düğünüme buna benzer şekilde davetiye dağıtmıştım. Grupladım kişileri, sıcak hava, beynim tava, elde iki torba, grupladığım bölgelere gidiyorum. Şapkacı Fethi Ağabeye uğradım sıcak geç geliyor dediler bıraktım tekrar uğrayacağım. Mandracı zaten gelmiyor oğlu da Ali Taylan’nın oradadır. Oraya da bıraktım. Eczacı Rengin Giray babalarımız dosttu tatildeymiş döndüğünde beni aradı bayağı bi lafladık.
Sobacı Doğan Özmen ağabeye mutlaka uğramam lazımdı. Dükkanı, benim bilmediğim tarihlerde babamın kullandığı dükkandı. Babamın bir anısını ona anlattım. Bu dükkan Taşçılar Mescidi’nin yanında 10 adım mesafede o yıllarda ünlü meşhur Dede Niyazi’nin oğlu Dede Mehmet’in lokantasının karşısında.
Babam sabah ezandan önce dükkanı açıyor, işi çok, yetiştiremiyor ısmarlama ayakkabıları. Ama, diyor “Kazandığım paranın bereketi yok bi işe yaramadan eriyip gidiyor, bir sabah yine dükkanda çalışıyorum, Sabah Ezanı okunmaya başladı. Çekici elimden bıraktım şöyle bi ezanı dinledim. Kalk İslam dedim, her sabah ezan okunuyor mescid şurada sen işe sarılmış bırakamıyorsun. Kendi kendime kalk namaza git dedim. Bir daha da beş vakti bırakmadım diyordu. Allah rahmet eylesin. “Kunduracı İslam Açıkdil” okumayı öğrendiğimde hecelediğim tabelasıydı.
Doğan amcayla o günleri anarken bugünleri anlattı. Gelini torunu oğlu derken ailesinde yedi doktor varmış devlet hastanesinde bu kadar doktor yok! Limonata ikram etti burası beni dinç tutuyor dedi. Allah sağlık versin. Sen yine de kendine iyi bak deyip ayrıldım. Çarşı tekrar canlanıyordu gözlerimde değişen esnaf olmuş sokaklar dükkanlar hep yerinde anılarla birlikte duruyor. Korumacılık bu işte çarşının hafızası burada duruyor. Şimdi Gazeteci Cavit Amca, boynuna astığı koltuğunun altındaki gazete tomarlarını koyduğu askılığıyla köşeden çıkacak gibiydi.
Çarşı: Eski Manisa’nın çarşı dendiğinde belli bir merkezi işaret ettiği kelime. Çarşıyı geçince, çarşıya gelmeden, çarşıya gidiyorum, çarşıdan aldım…
Hanları hamamları mescid ve camileri, ulu çınarlarıyla kadim bir yerleşim. Her bir dükkanın okul olduğu, okuldan mezun olanların askere uğurlandığı, askerden sonra yine hocaları olan ustaları tarafından kız istenip evlendirildiği, nikahta şahitden ziyade kefil olduğu, geçimi için dükkan açmasına yardım ederken ilk demirbaş ve imalat malzemelerini verdiği, kiraladığı dükkan sahibine kefil olduğu ustalar, rahmeti rahmana kavuştuklarında Hatuniye Camii’nden kaldırılırlardı. Tüm esnaf camida cenaze namazında toplanır, kalabalık ve dualar ile kılınan namazdan sonra cenaze Çatal Mezarlığına kadar omuzlarda taşınırdı. Cenazeye katılmış yakınlar, çarşı esnafı, tabutu omuzlayabilmek için birbirlerine sessizce tabutun kollarını bırakırken, onca insanın ayak sesleri dahi duyulmazdı. Dükkan önlerinde oturan, sokakta yürüyen vatandaşlar ayağa kalkar, Fatiha okurlar, saygı duruşunda bulunur hatta birkaç adım giderek cenazeye omuz verirdi.
“Çarşının Öyküsü” bu ustaları, tarihini, esnaf yapısını, çarşının sosyal hayatını, çırak kalfa usta müşteri ilişkisini, yardımlaşmayı, iyi günde kötü günde bir olmayı, anlatan bir belgesel hüviyetindedir. Çarşının hikayesi, anatomisi, biyografisidir.
Bu gelenek yıllar boyu uygulana geldi. Kadim şehrin hadim esnafı, ahi adabını bir tasavvuf ehli gibi yaşatmayı şiar edindi. Bu kitabı, Çarşının öyküsüne katkı sağlamış esnaf arkadaşlara takdim ederken, gelenekten gelen adabın çarşıda hala var olduğuna şahit oldum.
Bu yapı, 852 sayfaya sığdırılmaya çalışılmıştır. Nedense belediyemizin bastığı kitaplar hep kalın oluyor, taşıması güç olsa da okunması akıcıdır. Emeği geçenlere, anılarıyla kitabı güçlendirenlere, bu belgeseli derleyip toparlayıp ete kemiğe büründüren hocalarıma çok teşekkür ederim.
Not: Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ün tensipleriyle, Çarşının Öyküsü kitabının devamı olarak “Çarşının Öyküsü 2” adı altında ikinci bir kitap daha basmak istiyoruz. Çarşının sınırlarını zorlayarak biraz daha genişleterek yine esnafı yazacağımız bir kitap olacaktır.
Sokakları cadde, caddeleri bulvar yaptık, mahalleleri semt, şehirleri kent, kentleri metropol yaptık.
Komşuyu el, eli yabancı yaptık.
Gelmeyi kestik, gitmeyi adet edindik.
Sohbeti televizyona, televizyonu dizilere bağladık.
Kardeşliği arkadaş, arkadaşlığı dost, dostluğu ahbap, ahbabı gülümsemelerle geçiştirdik.
Dedikoduları gıybet, gıybeti kıskançlığa çektik.
Dar pencereleri genişlettik, geniş kapıları daralttık.
Komşular, arkadaşlar, akrabalar, büyükler, küçükler, çok yakınım dediğimiz kimseler, sırrımızı söylediğimiz sırdaşları, gönlümüzden sildik, gözümüzün önünden çektik, aklımızdan çıkardık, dilimizden düşürdük.
Küçücük, büklüm büklüm aklımızı, mobil denen telefona kaydettik. İyice küçülmüş dünyamızı el kadar telefona sığdıracağımızı zannettik. Onun her bir programı ile dost olduk, sırdaşımız şifreli notlarımız oldu.
Güzel konuşmayı 20 kelimeye, okumayı, zaman yok dediye, gönlü okşamayı, nasihat etmeyi, adam sendeye, gönül almayı boşa kürek çekmeye, teselliyi kendi düşen ağlamaza feda ettik.
Kendi kendimize dünyamızı varettik.
Hayallerimizi darettik.
Dünü unuttuk,
Bugünü kurtardık
Yarını adam sendeyle bir ettik.
Yetmezliğin tatminsizliğine, sonu olmayan muhterisliğine, her şeyimizi feda ettik.
Örf adet gelenek, büyük küçük görenek, bencilliğe, “Beni ellemeyen yılan bin yıl yaşasın” demeyi atasözü diye söyledik.
Hiç hasta olmayacakmışız gibi, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşadık. Hastalığı konduramadık, ölümü yakıştıramadık. Bir gün yaş, iki gün yas, üçüncü gün sıkıldık.
Eeeeee kendim ettim kendim buldum, ne arıyorduk ki?
Ne vereyim abime?
Kültür bitti, mantar verelim mi?
22 Haziran’da Muradiye Sanayi Bölgesinde çıkan yangının tarihini öğrenmek için yerel basının eski haberlerini kısaca taradım. Kar yolları kapadı haberi var, o topçu yuvada kaldı, bu topçu yuvadan uçtu haberleri gırla, ama Sabuncubeli Tünelini dumana boğan İzmir semalarını kaplayan kara bulutlar ile akşam erken oldu dedirten yangın haberi yok. Eski sayfalardan çoktan silinmiş hatta unutulmuş. Bu tesis çok sık arayla yanıyor çevre kirliliği yapıyor. Umurumuzda değil. Futbolu takip ediyoruz, çarpışma kaza, öldürme kavga, “istifa istifa” siyaset haberleri.
Hurda plastik, köpük, lastik yangınlarında, alevden ziyade çıkan duman önemlidir. Duman Manisa’yı da kaplayabilirdi. Nefes alamayacak duruma gelebilir hayatı günlerce felç edebilirdi. Manisa organize Sanayi Bölgesi kurulurken her ne kadar bacasız sanayi firmaları seçilse de, olası bir yangın esnasındaki duman düşünülerek Manisa’nın doğu yönünden esen hakim rüzgarı (durgun havada hafif esintinin hissedildiği ve yıl içinde en çok aynı yönden esen rüzgar) hesaplanarak Manisa Organize Sanayi Bölgesi şehrin batısında kurulmuştur. Bu konuya titizlikle uyan Organize Sanayi Bölgesinin kurucularını rahmetle anıyorum. (Muradiye Sanayi Bölgesi Muradiye’ye göre doğu yönünde kurulmuştur.)
Otoban ve otoyollarda bir şeritte tıkanmalar konvoylar oluşurken diğer karşı şeritte trafiğin çok rahat olduğunu gözlemledik.
İstanbul Havalimanının 40 bin araçlık otoparkı dolmuş çaresizlikten usulsüz parklar oluştuğunu televizyon haberlerinde gördük. Avrupa ülkeleri vize vermiyor haberlerini de televizyonlardan öğrenmiştik.
Bayramlaşmak için bekleyen yaşlılar edebiyatı bu yıl hiç konuşulmadı. Çünkü konuşanlar da, gelecek diye bekleyenler de, tatile gittiler.
Emniyet görevlilerinin dronla yaptıkları denetimlerde, emniyet şeridi ihlallerinin uyanıkları bu yıl tatilde harcadıklarından fazla ceza verdiler.
İtalya’da, tarihi Kolezyum Duvarına anahtarla sevgilisinin adını kazıyarak yazan sevgiliye beş yıl hapis cezası vermişler. Adını yazdığı sevgilisi yeni bir sevgili bulmuş mudur acaba? Bizde tarihi eser duvarına yazı yazarken bi zarar temizlerken ikinci zararı veriyoruz.
Bayramdan sonra mı ne olacak? Dokuz gün tatil rehaveti ile işbaşı yapmanın zorluğu, bizi bekliyor. Ayrıca bayramdan sonra bakarız makarız, yaparız maparız, öderiz möderiz ertelemeleri, yakamızı bırakmayacak.
Bu defa trafik yoğunluğu ve konvoylarda şeritler yer değiştirmiş olacak.
Yaz gelmedi deyip şikayet ettiğimiz serin, yağmurlu havalar, yerini baskılı sıcaklara bırakacak. Ama bu sıcak hava yıl sonunda da devam edecek hatta 2024 Martında sona erecek.
Yeni yapılan akaryakıt zamları ile benim bisikletli arkadaşlarım çoğalacak. Artık haftasonları dağlara köylere bisiklet turlarının müdavimleri artacak.
Doktor ve avukatlık işlerimiz olmasın, bankaların önünden dahi geçmeyelim. Kazandığımız ile yetinelim, kazancımızı yettirelim. (Buraya, imoji seçseydiniz hangisini seçerdiniz? Ben seçemedim.)
Toplu taşıma araçları Gün geçmiyor ki 65 yaş üstüne eziyet edilmesin. Sebep? Bedavacılar! İyi de hükümet böyle bir hak tanımış. Ayrıca toplu ulaşım aracını kullanmak için herhangi bir kısıtlama da getirmemiş. Bu ekonomik şartlarda, herkes geçim sıkıntısındayken, üç kuruşun hesabını yaparken, emekli az bir emekli maaşı ile bu hakkını kullanıp tasarruf etmenin yollarını ararken, sokakta konuşulan, “Çay içmek için seyahat ediyorlar.” Napsınlar? Güçleri, ekonomik durumları, buna yetiyor.
Toplu taşıma yönetimine, kooperatif başkanının “Mazot ve diğer giderler pahalı.” daha da pahalınacak. Söylediklerine hak vermiyor değilim. Ama bu hakkın bedeli eziyet etmek değil. Bu hakkın bedelini yukarılarda aramak gerekir. 65 üstü yaşlıyı kapıya sıkıştırmakla, kapı eşiğinden düşürmekle, laf atmakla, aşağılamakla, duraklardan almamakla, olmaz.
Benim başkanı olduğum Özel Huzurevi Vakfımızda, yüze yakın yaşlının bakımını ve yaşamını sağlıyoruz. Bu sakinlerimizden 25-30 civarında yaşlımız huzurevimizin bulunduğu CBÜ hastanesi arkasındaki duraktan toplu ulaşım aracını kullanıyorlar. Dakikalarca ayakta bekleyen takatsiz yaşlılarımızı almadan giden araçlar olduğu gibi……
Benim de 65 yaş üstü kartım var. Kartımı, bazı günler belediyeye geliş gidişlerimde sadece Büyükşehir Belediyesinin elektrikli kırmızı otobüslerinde kullanıyorum. Konforlular; çağdaş, çevreci, minare gibi merdiveni yok, otobüsün tabanı ile kaldırım aynı kotta, ayağını attığında kaldırıma ulaşıyorsun, taşıma kapasitesi yüksek olduğu için oturarak seyahat ediliyor…
Vardiya kenti olan şehrimizde hem servis araçlarında, hem toplu ulaşımda devrim yapmak gerekir! (Hem vardiya hem devrim nasıl olacak? Olmuyor zaten.) 65 yaş üstünden dolayı hükümetin desteği, toplu taşıma araçlarının yenilenmesi, hergün gittikçe daralan trafik akışı, düzensiz parklanmalar, ayarsız ve bazı yerlerde gereksiz trafik ışıkları, Mimar Sinan Bulvarında 80 km tahdidine uymayan (şehirler arası yollarda meskun mahalden geçerken 50 km Mimar Sinan Bulvarında keşmekeş, 80 km) arenadaki boğalar gibi refüjlere, kaldırımlara, tırmanan araçlar, en garibi de kaplumbağa gibi dört teker havada olacak şekilde kaza yapan marifetli sürücüler. Daha da garibi aşırı sür’atten şehrin merkezinde ölümle neticelenen, hayatını kaybeden birçok vatandaşımız.
Ya bir köydeyiz, ya tarlada. Alıştırmışlar bizi. Yetmezmiş gibi bu kuralsızlığa seyirci kalan görevliler. Kararı alan yöneticiler sokağa çıkmıyor, sokağa çıkan görevliler kuralları uygulamıyor.
Halk arasında yaygın bir anlayış vardır. Suçluyu ön kapıdan alıyorlar arka kapıdan salıyorlar diye. Onu anlamak mümkün değil zaten ama, bu adaleti ilgilendirir. Vatandaş olarak bizlerde trafikte olup biten bu kuralsızlıklara seyirci kalırken ne kırmızı ışık ne yeşili ne yaya geçidi, tanımıyoruz bizlerde. Elimizden geldiği kadar kuralları çiğniyoruz. Alan satan herkes memnun.
Sosyalleşme, yaşam standardı, modern ve çağdaş kent, kenti sahiplenme, kentlileşme, demokratikleşme, kavgadan, gürülteden, öldürme ve yaralamalardan, silah sesleri altında yaşamaktan azade, asayişin sağlandığı, herkesin birbirine saygı duyduğu, sabahın köründe geçen süpürge makinesinin bakımsızlıktan çıkan gürültücü sesinin olmadığı, çöp bidonunu langır lungur gürültüyle boşaltan çöp kamyonunun saatinin ayarlandığı, durduk yere klakson bağırtıları, sahiplenilen köpeklere sadece seyirci kalındığı, adım başı bakkal dükkanı olmuş marketlerin önlerinde; yükleme boşaltma için dilediği saatte gelen nizam ve intizam tanımayan, mesai saatlerinde ikinci sıraya bazen üçüncüye park eden market kamyonları. Bir de ne var dikkatinizden kaçmıştır. “Park edilen araçlar çekilecektir” yazılı trafik levhası var, parkeden araçlarda çamura yatmış manda gibi altında duruyor. “Şu saatler arasında yükleme boşaltma yapmak yasaktır” levhası var. Yumurta arabası gidiyor, tavuk arabası geliyor, tuvalet kağıdı deterjan arabası indiriyor bir başkası boş paletleri bindiriyor. Şaka gibi. Levhaları kaldırın veya levhalara uymalarını sağlayın. Otorite sıfır. Başına buyruk yapılan bu işlerin olmadığı bir kentte yaşamayı istemek, çok şey değildir sanırım.
Hal böyle olunca öylesine yaşıyoruz, yaşamıyor takılıyoruz. Artık biz mefhumunu kaybettik. Hiç kimse sokağına mahallesine parkındaki ağacına, çalıştığı müesseseye, bizim diyerek sahiplenmiyor, korumuyor, kollamıyoruz. Şikayetler uygulanmayınca Adam sendecilik ile, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışı hakim oluyor.
Ekonomik darboğazdan çıkmak için; kemer sıkma diyorlar, algı vergi, yakıt makıt… gibi birçok sıkıntılı çözümler arıyorlar. Şu kuralsızlık cezalarını bi güzel arttırsalar ve bi güzel de uygulasalar bakın bakalım keyfilik yapıp keyif nasıl çatılıyormuş görürüz onları. Bu da asayişi ilgilendirir.
Ölene tabut, kalana zabıt, maktul derdest, katil firar, asayiş berkemal.
Kimin eli kimin cebinde, kim kimden olmuş, sonunda kardeş çıkan sevgili, hayal bile (edepten) edilemeyen dizileri. Mafya artıkları, zampara bozuntuları kocalar, abuk sabuk aşık olmacalar, sevgili bulan atmacalar, sevgili avında evli kadınlar. Ailecek çoluk çocuk ağızlar açık, buğday ambarında sananlar.
Dizi saatinden önce çok önemliymiş gibi: Çin’de ki araba çarpışmaları, Meksikada ki soyguncular, Arabistan’da ki goygoycular, ABD’de siyahları öldüren polisler ile haber yerine geçen vurdu kırdı, çaldı çırptı, üçüncü sayfa haberleriyle kendini dev aynasında görüpte sokağa fırlayanlar, sokağa da değil Manolya Meydanına çat çat silah, yaralanmalar, vurulmalar. Arabadan satırla inenler, meydanlarda döner bıçağı sallayanlar.
İfade,
Adli kontrol.
Sonra da salınanlar.
Domates biber soğan patatesten gına, bedava verseler yenmeyecek hale geldi. Her akşam kimin eli kimin cebinde dizilerinden önce, ya alıştırmalar fragmanlar. peynir kuşbaşı, kıyma yetmezmiş onu bunu kıydı kasap bıçağıyla doğradı. Polise, 60 tane mermi kovanlarını toplamakla temizlik görevi düştü.
Yetti gari.
Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.
Sefil ireçberin yüzü soğuktur
Yıl perhiz tutmuş içi koğuktur
İneği davarı iki tavuktur
Bundan gayrı yoktur malımız bizim.
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara hâlini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selâm vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim.
Tahsildar da çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fâkiri ezer
Yorganı döşeği mezatta gezer
Hasırdan serilir çulumuz bizim.
Serdari halimiz böyle n’olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akibet dağılır ilimiz bizim.
Oysa:
Adele’yi dinlerim hem de kapı baca kapalı, müzik topu patlarcasına ardına kadar.
Mark Anthony ile aklımı alır anılara giderim.
Leonard Cohen, çatallı sesiyle fötr şapkasıyla büyükbabamı hatırlatsa da, âmâ Al Pacino’nun Kadın Kokusu’ndaki tangosuna hayran kalırım.
Jennifer Rush haykırırcasına söyler “The Power Of The Love.”
Dinlemeyeli seneler oldu, yıllarrrr oldu, bunları. Aklıma bile gelmiyor, seçim geçim haberleri.
Oysa en yakın dostlarımdı, Balzac, Dostoyevski, Puşkin, Çehov, arkadaştım kahramanlarıyla. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehriyle Manisa’da ki ‘Kırmızı Köprü’yü yazmıştım.
Yağlıboya resim heyecanım Yıldızlı Gecelerin Van Gogh’u. Beraber yazmıştık kardeşi Teo’ya mektupları. Empresyonizmi öğrenmiştim baharımda, baharı tuvale noktalayan Monet’le.
Yetti gari.
Soğan patatesle geçen avuntulu hayatlar.
Oysa unutturulan bambaşka dünyalar.
Siyasetin ayağa düştüğü makaracılar.
Haysiyet kalmamış, şereflerinin yerlerde süründüğü insanlar.
Öpmedikleri el etek kalmamış, makama kapılanlar.
Arzuhal eylense deftere sığmazlar.
Yetti gari:
Lafla uzaya değil, icraatla uzağa gidelim, hem de uçarak.
Anca yetişiriz.
Ansızın gökyüzü karardı.
Korkudan gülbenzim sarardı.
Öğleyle ikindi arası
Etrafı karabulutlar sardı.
Kırkikindiler, kırkikindiler,
Gökten rahmetle bize indiler.
Birden gökyüzü coşup ağladı.
Dere, tepe taşıp çağladı.
Ürününün bol olacağına
Çiftçiler sevinip bel bağladı.
Kırkikindiler, kırkikindiler,
Gökten rahmetle bize indiler
……….TARIK TORUN
İlkokuldayken okuduğumuz Kırkikindiler diye bir hikaye vardı hatırımda kaldığı kadarıyla: At arabasında iki kişi aniden patlayan hava ile yağmura yakalanırlar, arabacı, Kırkikindi yağmuru bu hemen geçer der yanındakine. Yollarına, ıslansalarda devam ederler. Yağmurun dineceği havanın duracağı yok aksine yağmur gittikçe şiddetlenir. Arabacı meraklanma geçer kırıkikindi bu der ama donlarına kadar ıslanırlar.
Benim bildiğim kırkikindi yağmurları Nisan’da yağardı. İkidir bisiklette rastlıyorum yağmura ama aylardan Mayıs. Bi defasında zaten hava kararmış yağmurun yağacağı belli ama, uzun yıllar yağmurda öyle ya da böyle hiç ıslanmamıştım, özlemişim. Bahar yağmuru bu ıslanmanın da bi başka güzelliği romantizmi var deyip bisikletle çıktım. Bu bisikletimin çamurlukları yok MTB denilen cinsten yani kalın lastikli. Diğeri şehir bisikleti çamurluklu ama yazlığa götürmüştüm. Yağmura yakalandığımda yağmurla ıslanmayı romantizme bağladım ama bisikletin bilhassa arka tekerinden sıçrayan yerdeki sular sırtımı çamura bularken seleden altıma giren sular içime kadar ıslatmıştı. Araçlardan sıçrayanlar ayrı, o yan masadan gelir gibiydi, istemeden beklemeden sürpriz bir şekilde geliyordu. Yan masalarda ne kadar da sevenim varmış gelen gelene. Ama muradıma ermiştim. Sırılsıklam.

İkincisi, yağmur yağacak belli ama, saat 14.00 diyor tahminler. Randevuya geç kaldı 15.00’de yakalandım. Laleli kavşağına geldiğimde iri iri pat pat atmaya başladı. Karşı kaldırımda Polisevi’nin önündeki büyükçe Çam ağaçlarından birinin altına sığındım. Burası kuruydu. Yağmur daha irileşip sıklaşınca sığındığım ağaç altında da ıslanmaya başlamıştım ağaçtan çıktım az ilerideki yeni yapılıp açılamayan müzeye sığındım. Güvenlikçiyle ayaküsütü lafladık müdürü sordum. “Burada dedi ama, bu yağmurda, yaşlı, ıslak adam, bisiklet, müdür, başka zaman mı bulamadın müdüre gelecek” fazla meraklandırmamak için karşıdaki belediye binasını gösterek şu yüksek binada çalışıyorum dediğimde merakının bir kat daha arttığını ne diyeceğini bilememekten anladım. Başkan….. diye başlasam hangisine inanacaktı. “Neyse ben içeriye gireyim.” Diyebildi.
Kırkikindi biraz yavaşlar gibi olduğunda artık olan olmuştu deyip asıldım pedallara: Yerden, gökten, araçlardan, tekerlerden, tepemden aşağı burnumun ucundan, lepiska saçlarımın her telinden, her yanımdan, her tarafımdan yağmur geliyordu. Otobüs durağına sığınmışlar, araçlarında gidenler, “Kim bu şaşkın” dercesine hayretli ve şaşkın bakışlar altında battı balık misali sürerken ben de, “İkinci bahar şarhoşu” diyordum.
2016 yılında bisikletimi aldığımda 8-9 yaşlarındaydı. Araba ile seyahat ederken yolda gördüğü bisikletli sürücüleri “Dede bak arkadaşın geçiyor.” Der benimle şakalaşırdı.
Her ne kadar bisiklete binmeyi çocukluğumda öğrenmiş olsamda bu yaşta bisikleti sürerken hep, “Tolstoy’un Bisikleti” aklıma gelir.
7 yaşındaki oğlunu kaybeden Tolstoy’a, motivasyon sağlaması hayata tutunması için Moskova Bisiklet Derneği, kendisine bir bisiklet hediye eder. 70’li yaşlarda uzun sakalı kırışmış yüzüyle sokaklarda düşe kalka bazen çocukların alayları ile bisiklete binmeyi öğrenir. Artık her yere bisikletiyle gitmeye başlar. Nerelerde bisiklet sürdüğünü bilmiyorum ama 1910 yılında 82 yaşındayken Astapovo’da bir tren istasyonunda zatürreden, dünyadaki mal varlığını köylülerine dağıtmış sefil bir vaziyette herhalde bisikleti de yanındayken hayata gözlerini kapar.
‘Tolstoy’un Bisikleti Kavramı’, hayata yeniden başlamak ve hiçbir şey için geç olmadığı anlamına gelir. Harekete geçmek için hiçbir zaman geç değildir, sadece ilk adımı atmak, bir defa pedalı çevirmek yeter. Birçok pedal çevirerek dünyayı dolaşan gıpta ettiğim gezginler var.
Nereden nereye geldik. Ama motivasyon olduğu muhakkak. 2016 ve 2018 yıllarında olduğum ameliyatlar sonrasında hastanede yatarken, içimde tekrar bisiklete binebileceğimin sevinci, isteği, hep vardı.
Çocukken Dede arkadaşların geçiyor diyen torunum Alperen, 16 yaşında taze delikanlı oldu, yeni güzel bir bisiklet aldı babası. Geçen hafta “Bu hafta sonu Foça’ya gidelim” dedim. Heyecanlandı… Neyse, güzergahı çizdik. Trafiğe hiç girmeden gideceğiz.
Muradiye’den CBÜ kampüsüne doğru gidip oradan Yağcılar Köyü’ne döndük, Gediz’e paralel giden tepelerin yamacındaki yoldan Menemen’in köyü Süleymanlı’nın yakınında regülatörün oradaki piknik alanına geldik.

Yol boyunca, toprağı kaplamış henüz taze genç yemyeşil çimenler otlar, içlerinden uzun sapları ile boy gösteren sarı beyaz papatyalar, yol kenarına dizilmiş gibi duran Yağlı Çanak (Altın Çanak) çiçekleri, kuş sesleri, arıların vızıltıları, Gediz yol boyunca toprak renkli, durgun sakinliğiyle yanımızdan akarken, Gediz’in hemen diğer kıyısında Menemen asfaltı ve Uzunburun Ayvacık tepeleri, yeşillenmiş ağaçların arasında giden tren Ayvacık İstasyonuna yaklaşıyordu..
Gediz belirlemiş rotayı, Menemen yolu, bizim gittiğimiz köy yolu Gediz kıvrılıp büküldükçe yollar da bükülmüş. Arada kalmış cetvelle çizilmiş gibi bir demiryoluyla kah Gediz’e yakın kah uzaklaşırken, yeşile dalıp çıkan bir görünümle uzayıp giden treni görünce yeşili hiç bitmeyen Avrupa ülkelerinde zannettik kendimizi Alperen’le. Regülatörün bir aracın geçeceği kadar dar köprüsünde Gediz’in üzerinde ne fotoğraflar çekildik. Aaa burası da güzel, dede manzaraya bak, sen beni ben seni, selfisi, o baharında ben kaçıncısında, doğayla senli benli olduk.

Emiralem’den Menemen’e büyük kavşakta Çanakkale Yolundan karşıya geçerek girdik. Menemen’den çıktığımızda, Gediz’in böylesine geniş ve dümdüz topraklarda delta yaparak Ege Denizine boşaldığı Menemen ovasında bulduk kendimizi. Ekin yeşilinin ufku çizdiği tarlaların arasındaki toprak bazen asfalt kaplı yollarda döne döne, yanyana giderken kaynatıyoruz lafları. Yer yer yağmur birikintileri güneşle gözümüzü alırken bahar serinliğiyle yolumuza devam ediyorduk. Ovada çalışan çok az kişi olsa da onlara selam verip kolay gelsin dememiz bisiklet ile seyahatin en güzel yanı.

Her yerde olduğu gibi buralarda da yerleşim yerlerinin isimleri değişmiş Kesik’e yaklaştığımızda haftasonu trafiğine girdik. İzbaş Serbest Bölgesi’nden Gerenköy’ün kenarından geçerken ekinleri yalayıp karşımızdan gelen rüzgar, yorgunluğumuzu hissettirdi. Bağarası’na geldiğimizde bisiklet gezintilerinde sıkça uğradığım kahvede soluklarınırken demini almış taze çaydan ikişer bardak içtik. Aslında oturmak hoşumuza gitmişti. Biraz zorda olsa yolcu yolunda gerek, kalktık. Yenifoça’ya 10 km kalmıştı. Hafif bir rampa denizden gelen rüzgar ıflahımızı kesti. Yenifoça’ya girişte. Tepelerden aşağı pedalsız ve frenle inerken eve yaklaşmamızın keyfine diyecek yoktu. 80 km yaptığımız yolculukla sanki seferden dönüyor gibiydik.
2017 yılında Kula-Salihli UNESCO Global Jeoparkı’nın toplantısı için Lizbon’daydık. Buradan Portekizin Azor adalarına geçeçektik. Uçağın kalkışına beş saat vardı. Ekiple birlikte Lizbon’u gezelim dedik.
Lizbon’un en göz alıcı sembollerinden biri olan Praça do Comércio, Commerce Square yani Ticaret Meydanı veya Palace Square yani Saray Meydanı olarak da bilinmektedir o bölge aynı zamanda ticaret merkeziydi, burada vakit geçirdik.
1 Kasım 1755 günü Portekiz Krallığı sabah yerel saatle 09:40’da 8.5 ile 9.0 arasında bir büyüklükteki depremle sarsıldı. Oluşan depremin merkez üssü Atlantik okyanusuydu ve bölgede özellikle Lizbon’da çok ciddi bir tahribata yol açtı. Fakat trajedi bununla bitmedi, depremi tsunamiler ve yangınlar izledi. Sadece Lizbon’da değil çevre şehirlerde de 10.000 ile 100.000 arasında insan yaşamını yitirdi.
Depremi, tsunami ve kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip etmiş ve o dönemde Avrupa’nın en büyük dördüncü şehri olan Lizbon’un neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hâle gelmiş. Bu deprem sonucu Portekiz’i son derece olumsuz etkileyen bu afet, Portekiz’de politik tansiyonun yükselmesine, ekonominin çökmesine ve zaten gerileyen koloni imparatorluğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde yıkılmasına yol açmıştır.
Tarih boyunca konumunun getirdiği avantajla farklı amaçlarla kullanılan meydan; (liman, balıkçı barınakları, okyanusa açılan balina avcılarının uğurlanışları, dönüşlerindeki hüzünlü beklenişleri, sevinçli karşılanışları) şimdilerde mağazalar, kafeler, lokantalar ve devlet dairelerine ev sahipliği yapmakta. Hatta dikkatimi çeken hayret ettiğim şey. Bizim yıllar önce ki, tuhafiye dükkanları, arada terziler vardı. Yani kumaşı alıp ısmarlama elbise diktiriyorlar. Bizde terziler konfeksiyon tamiratı yapıyor.
Evet, Lizbon’un bu bölgesini gezdik. Gezdik demeyeyim oyalandık daha doğrusu kenti tamamiyle gezemedik ama üstte bahsi geçen 1755 Lizbon depremi, neredeyse 80 günü geçen bir süre önce meydana gelen Kahramanmaraş ve 10 ilimizde yaşanan felaketle eşdeğerdeymiş. Kaybolan hayatlar yıkılan kentler Lizbon deprem tarihini okuduğunuzda hemen hemen aynı.
Ancak kent 1755 öncesinin izlerini yansıtan birkaç yıkık kilise o haliyle ve kale duvarlarının yıkık parçaları depremi anımsatması unutulmaması açısından bilhassa korunarak, ama en önemlisi eski kentin dokusunun dar sokakları (bu sokaklar tarih boyunca istilalardan kaleye geçişleri sağlayan ve korunma amaçlı iki insanın yan yana geçebileceği daracık sokaklar) yaşatılarak inşa edilmesi. Hem tarihi, hem depremi anımsatan yapılar, eski kent dokusu, planı korunarak yeni Lizbon inşaa edilmiş. Kimse, bu kent yeniden inşaa edilmiş diyemez. Deprem ile bizim bulunduğumuz tarih arasında 300 yıla yakın bir zaman geçmiş. Müze kentten farkı yok.
Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Hayretin Güngör: Belediye başkanı olmazdan önce, 2016 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığında Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü yapmış. Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Tarihi Kentler Birliği Başkanlığına 18 Haziran 2019 yılında seçildi.
Halen Tarihi Kentler Birliği Başkanlığını yürütmekte. Bu görevinden dolayı tarihin, tarihi kentlerin yaşatılmasının ne demek olduğunu çok iyi bilir.
Şimdi bir telaşla deprem enkazları temizleniyor. Kahramanmaraş ve diğer 10 ilimizin önemli bir bölümü yeniden inşa edilecek. Kısa zamanda inşaa edileceğinden deprezede vatandaşlarımızın en kısa zamanda yeni konutlarına kavuşacağından eminim. Ancak, yapılacak yeni konutlar deprem sığınma konutları olmayacak. Konutlar; Kahramanmaraş, Malatya, Adıyaman bilhassa Hatay ve diğer il ve ilçelerin ismini taşıyacak şekilde yapılmalı. Yıkılan eski yapıların bir çoğunun hiçbir mimari değeri ve özelliği yoktu. Şimdi yeni bir kimlik kazandırılırken planlamanın yapılaşmanın sokakların bulvar ve caddelerin parkların meydanların bir özelliği bir güzelliği, yaşanılırlığı, olmalı. Kültürü devam etmeli.
Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşmalarında, Eski Hatay’ın, Antakya’nın korunarak inşa edileceğini söylüyor. Temennim inşallah başarılı olurlar. Hatta olmak zorundalar. Daha önce, depremin hemen ardından yazdığım bir yazımda ‘Antakya Başka bir Şehir Olmasın’ başlığı altında bu konulara değinmiştim. Bir daha böyle acılar yaşamamayı dilerken, depreme dayanıklı ve kaçak, eklentisiz, ruhsata aykırı işler yapmamak, görüntü kirliliği meydana getirmemek, yeni yapılaşmada her yönüyle, tarih, gelenek ve kültürümüzü unutturmayacak, yaşatacak evleri, sokakları, şehirleri yenibaştan inşa edelim.