Bugünkü rotamın planı tepe noktası Üçpınar olan bir daire çizmekti. Her yıl bisiklet mevsimi geldiğinde ilk ve sonbaharda bu rotayı iki defa mutlaka geçerim. Evden çıktığımda saat 13.00’tü trafiği bir an önce geçebilmek için o sokak bu sokak dolanıp durdum Hatuniye Camisi’nden aşağıya doğru istasyon stadyum derken terminale vardım.
Bu defa fosforlu yeleğimi de giymiştim. Gediz köprüsünde durup Gedizin perişan haline baktım, acıdım, bu kötü görüntüyü anılarıma gömmek için fotoğrafladım. İnce bir dere gibi kalmış yatağını söğüt ağaçları mesken tutmuş iki kenarı içi yemyeşil olmuş kirli ve durgun suyu kapkaraydı.
Shell akaryakıt istasyonundaki ışıklardan Gülbahçe yoluna saptım. Bozuk asfalttan Üçpınar Tilkiköy istikametine giden yola çıktım. Gelen geçen araç şehir trafiğini aratmazdı.
Evden çıktığımda hava kapalıydı. Hava durumu yağmur ihtimalini zayıf gösteriyordu ama tepemdeki kara yağmur bulutları ha yağdı ha yağacak gibiydi. Bastırırsa, sığınacak yer gözlüyordum. Aslında uzun zaman şöyle bi adam gibi ıslanmamıştım. Özlemiş arzumla içim, ıslan Azmi derken, dışım yola yeni çıkmışım ıslak kıyafetlerle nasıl giderim, ıslanmak istemenin sırası değil diyordum. Bulutta benim gibi kararsız ıslanacak mısın ıslanmayacak mısın der gibi bir güneşi gösteriyor bi kendi kapkara haliyle tepeme çöküyordu. Şenaylar çırçıra sığınırım diye düşündüğüm yapıları çoktan geçmiştim. Mısırları biçip kamyonlara yükleyen makinalar tozu dumana katarak çalışıyorlar onlar yağmurdan korkmuyor mahsüle yazık olacak diye ben iki parça üst baştan mı korkacağım diyerek basıyordum pedala.
Hem basıyor hem çeşit çeşit düşünceleri arkadaş yapıp onlarla konuşuyordum. Rahmetli anacığım da; bağbozumunda sergide üzüm sererken aklına ne gelirse anlatır çok konuşurdu, bu konuşmaları onun yorgunluğunu alır koca gün yorulmadan, yardım eden çok kişi olmasına rağmen özenle, koca bağın üzümlerini sererdi. Anamdan kalmış olmalı pedallarken içimden konuşmalarım beni yormuyordu.
Çamköy’ün alt tarafında Üçpınar yolu üzerinde yeni bir yerleşim kendiliğinden oluştu. Adını da Yeni Çamköy koyuverdiler. İsim vermekte de tembeliz. O bölgenin bi çiftlik ağası, beyi, hayırseveri, mutlaka vardır onun adını verin bari de yakıştırma olmasın ne o ‘Yeni Çamköy.’ Dört katlı binası bile var dördüncü katının pencereleri kemerli bir anlamı vardır elbette biliyorum ama emin olmadığım için yakıştırmayayım.
Üçpınar’a yaklaşmıştım. Önümdeki tepeciğin en tepesine bir ev yapmışlar olmazsa olmazı iki kat ve düz teras köylere yapılan yeni binalar. Teras, manzara seyirliği bi teleskopu eksik. Pencereler hırsız korkusundan mazgal deliği gibi, arap kızı camdan bakıyor misali bakmak istediğinde bir başkası yanına gelip bakamaz. Hilafsız böyle evler. Köyün kenarından köye girmeden Gülbahçe’ye gidilen yola döndüğümde Manisa Büyükşehir Belediyesinin yaptığı beton yola girmiş oldum. Jilet gibi kayıyor bisiklet. Gülbahçe’de mola verir kahvede bir çay içerim diye düşünürken güneş kendini göstermişti.
Gülbahçe Köyü’ne girdim, kahve sokağına döndüm, bisikleti önündeki Çam ağacına dayayıp Selamün Aleyküm selam verdim. Üstü kapalı terasta sağlı sollu iki büyük masa etraflarında üç bi yanda, iki bi yanda köylüler oturuyor. Artık kimin köylü kimin şehirli olduğu belli değil. Şehirden gelip haftasonu evlerinde oturanlara ne denir bilemiyorum. Köykentli denilebilir. Benim masalarında oturduklarım köylü, diğer masa, politikada ver yansın edenler, köykentlilerdi. İki tarafta maşallah bi konuşkan ne, nereden geldiği mi? Ne, koca adamsın evinde otursana diyeni, ne de, “Eee de bakam nere gidiyon” diyeni vardı. Çay katran karası, içmesem zaten, züppe kafada kask elde eldiven çayımızı da beğenmedi ukalalığı ile arkama dedikodu bırakmayayım diyerek çay bardağını boş bıraktım.
Köyün çıkışında eski muhtar Vildan hanımın evinin önünden geçerken gözüm aradı, demir kapısı kapalı uzun zamandır kapalı, İstanbul’a kardeşinin yanına gitmişti. O muhtar ben başkan yardımcısıyken bozuk, toprak olan birkaç yoluna beton parke vermiştik. Bir bahar hafta sonu davet etti. İki aile gitmiş, köyün parkında düzenlediği “Baharı Karşılıyoruz” eğlencesine katılmıştık. Eşi köy enstitüsü öğretmeniydi. O geleneği yaşamıştık. O haftasonu anılarını köyde bırakmıştım. Büyükşehir olunca buralar mahalle oldu!
Celal Bayar Kampüsüne yaklaşırken soluklandığım Kocaman Çitlembik ağacının altında durdum. Yanımda taşıdığım elmayı yeme zamanı gelmişti. Çoktandır ısırarak elma yememişim, suları elimin kenarından bileklerime gelmişti ne lezzetliymiş meğer. Kabuğunu soyup dilinceye kadar hemen yemezsen kararıyor haliyle, elde çatal diğer elde peçete. İşte bu yüzden hasta oluyoruz doğal yemediğimiz gibi doğal yaşamıyoruz. Koyu gölgenin altında sessizliğin içinde ısırık haşırtısı Çitlebiğin yaprak hışırtısını bastırıyordu.


Yokuşu tırmanıp Bağyolu’na vardım. Köye girmenle çıkman bir oluyor. İçinden geçilen köyleri seviyorum. Tezek kokuları, çınarlı meydanı, basık minaresiyle kırma çatılı camisi, selam vereceğin köylüler, peşine takılan köpekler, toprağa belenmiş köylü çocuklar, derme çatma kerpiç duvarlı çamur sıvalı beyaz kireç badanalı köy kahvesi, gülen insanlar özgün şiveli konuşmalar, takılmalar, çay ısmarlamalar.
CBÜ kampüs giriş kavşağından döndüğümde daireyi kapatacak duruma gelmiştim. Gücüm, keyfim yerinde, Menemen yolu üst geçidinden Menemen istikametine döndüm. Rüzgarın ne yönden geldiğini yol boyunca bir türlü anlayamadım hangi yöne dönsem rüzgar karşımdan geliyordu sanki.
(“Hangi yöne dönsem karşımdasın.
Sen benim vazgeçilmez yanımsın.
İç sızısı değil bu yangınımsın,
Söndürme bırak böyle kalsın.”
Dörtlemem mi keyfimi?)
Kamyonlardan sakınırken koruma bantı sığınmama yetiyordu. Sakınarak bi ara sol tarafıma baktığımda “Aman tanrım” bir de ne göreyim. Tokiler. Ne dağ kalmış ne vadi, ne ağaç kalmış ne bir bitki. Kule vinçler fırıldak gibi her dönüşünde bir kat koyuyordu birbirinin üstüne. Yeni yapılan imar planı buralara kadar gelmişti hatta arıtma yeri bile tespit edilmişti.
Akgedik Kavşağı’ndan döndüm tokilere, oradan değirmen boğazı, gürle yolu, kayapınar derken, OSB İzmir yönü kavşağından döndüm Manisa’ya. Ana yol kenarından bastım pedala yorgunluk ne ki, uçuyorum sanki.
Öyle böyle daireyi tamamladığımda evin önündeydim. Derin bir “Oh” tan sonra 56 kilometredeydim.
Haber, Mimarlık Forum’a geldiğinde şöyle bi göz ucuyla bakmıştım. Ne kadar kolay ve umursamaz bir farkediş. Fethiye AVM yarışma projeleri ile geriye döndüm. Dereceye giren, birinci olan projeler beni geriye döndürdü. Şöyle bi farkedişin, takılışın olmaması gerektiğini, üzerinde durulması gerektiğini düşündüm. Haberde kapatılan bir AVM’den bahsediliyordu.
AVM’ler; Yapıldığında açılması heyecanla beklenen merkezler. Işıklı vitrinler, dekorlu mağazalar, cıvıl cıvıl insanlar, oraya buraya koşuşan kapışırcasına alışveriş yapanlar, fastfoodlarında yer kavgası masa sandalye kapışması yapanların oturunca ahbap olduğu gençler.
Elden kaçıp da kendi başlarına yürüyen merdivenleri oyuncak yapan çocuklar, kucakda arabada bebeler. Konu komşu, yar ağyar herkes burada. Marka meraklıları, telefonikler, arada küpeştelere yaslanıp soluklanmalar, bir dost görünce gülüşüp bağırışıp etrafı umursamaz tavırlar da konuşmalar.
Haberde ki fotoğraflara bakınca şöyle bi bakıvermek olur mu? Yıkık batık o AVM’ler de, ne aşklar doğdu, nice aşıklar buluştu, ne hatıralar, ne anılar oluştu.
Kuytu sakin köşelerde aşk melodileri dinlediler
Kimbilir kaç defa aynı yere geldiler.
Şimdi batık AVM’de aynı köşede tinerciler
Aşıkların el ele tutuştukları köşede, çöpler
Tinercilerin elden ele dolaştırdığı, şişeler
Şimdi,
Aşk melodileri değil duvarlar da yankılanan,
Boş bira kutularının sesleri, rüzgarla yuvarlanan
Pis bir koku yakınından geçerken etrafa yayılan
Duvarlar da yazılar, ne yazan belli ne yazılan.
AVM’nin dost bildiği yüzlerin hiçbiri yok. Bir başka AVM’den geliyor kahkahalı neşeli sesler şimdi. Başka sevgili bulmuş gibi, her bir dost.
İlk zamanları “Semtimizde AVM açılıyor” diye sevinen, evimizin değeri artacak diyen, konu komşu en yakın dostlar. Şimdi en büyük düşman. Geçen gün aralarında konuşuyorlardı. “İmza toplayalım da belediyeye verelim yıksınlar şu mezbeleliği” diye. Son bir tekme de dost bildiklerinden.
“Gerçek dostlar,karanlık basınca çıkan yıldızlar gibidir.”derler, “Heyhat, ne bir dost kaldı ne bir yar, gönlüm dolu ahuzar kaldı dediği gibi şairin.
Bu projeler,yani AVM’ler fantastik projeler, moda yapılar. Mimarlığın işporta projeleri. Tezgahta satılan bir iki kullanımdan sonra atılan ucuz giyecekler gibi. Ekonomimize kambur.
Yaşaması için içlerine bir başka fonksiyon koymak gerek. Biraz daha ömürleri uzayabilir belki. Diyerek yazmışım.
AZMİ AÇIKDİL
Kayıt Tarihi
03-04-2008
AVM’ler bakkal amcalara tersdi. Bakkala adres sorardın, veresiye defteri vardı, güvene dayanan alışveriş yapılırdı, mahallenin çocukları ipin ucunu kaçırdığında babaları uyarılırdı. Bakkal amca derde deva, gripin bile satar hastalara şifaydı. Oysa AVM bulunduğu yerde semtte bunların hiçbirini dert etmez. Marka mağazalar ile kasım kasım kasılırken ister al ister alma havasındadır.
Dün yeni bir gelişme farkettim.
Bisikletle ara sokaklarda trafiği az yollardan geçerken bir mahallede iki farklı sokakta araçlardan çıkarılmış kargo kutuları yerlerde (hangi kargo söylemeyeyim) adres arıyorlar telefonlarla. Bu firmadan bana kargo getiren çocuk günde en az üçbin parça dağıtıyoruz demişti.
Bu kargo firmaları işleri iyice azıttılar: Saatle yarışıyorlar, ne ararsan satıyorlar, tepeden tırnağa. AVM’lerin yeme içme mekanlarının yerine getir götür ye iç bitir yemek firmaları. Motorlar ile yemekleri soğutmamak için arı gibi çalışıyor, her delikten geçiyorlar. Bu şekilde, siz oturuyorsunuz AVM ayağınıza geliyor. Hatta evde yoksan sipariş verdiğiniz internet sayfasında ’Komşuya bırak’ butonu dahi var. En güzel buton da bu. AVM’den iki elde 10’nar çanta ile bi baştan bi başa yürür hava atarken, bu kargolu alışverişin havası atılmıyor demeyin. Bas, komşuya bırak butonuna hava atacağın komşunun ver adresini, bas havanı.
Şimdi bakkal amcaya AVM’den sonra ikinci rakip kargo firmaları ve taşımacılığı. O kadar çabuk getiriyorlar ki siparişi veriyorsun kapı zili çalıyor. Bunlar AVM’lere de rakip. Bakkalları AVM’ler kapattırırken AVM’leri de kargocular kapattıracak. Üstüne üstlük kargocular adres de biliyor. Dertlere deva vitamin bile satıyor. Hatta bi ara korona patlayıp, aşı bulunup, randevu alınıp aşı kuyruğuna girildiğinde, aşı bile yapacak… Yok artık.
Yıl 1957 babasının elinden tuttuğu çocuk, eylül sabahının serinliğinde arada bir sekerek gittiği kaldırımdan babasıyla beraber o yıllar boş olan İzmir Caddesini geçtiler. Çürük ayvayı parmağını batırarak yediği manavın önünden geçerken babası “Hayırlı işler” diye seslendi manava. “Sağol, hayırlısı olsun usta” diyerek karşılık verdi. Sevincinin baş döndürücülüğünde olanın bitenin farkında olmadan sık sık babasının yüzüne doğru bakıp “Baba sen beni bırakcen mi?” Sorularına “Öğretmene teslim edeceğim oğlum. Çok iyi bir öğretmen benim de öğretmenimdi.” Dedi babası.
Meydan gibi kocaman toprak okul bahçesinin ortasında cami şadırvanını andıran köşeli dönen yuvarlakımsı yapısıyla her dönüşünün ortasında sarı muslukları olan bir çeşmeyi gördü. Karşılıklı iki büyük bahçe kapısından gri önlüklü büyük küçük çocuklar bahçeye giriyor, koca bahçe çocuk cıvıltıları ile doluyordu. Evlerine sokaktaki komşu evlere göre yüksek kocaman yapının yakınında durdular. Eylül’ün sabah güneşini eliyle kıstığı gözlerine siper yaparken ürkek, heyecanlı, anlamsız, biraz korkak ifadeyle etrafına bakıyordu. Babasına sık sık anlamsız sorular soruyor babasının elini daha da çok sıkıyordu. Babası yanlarına gelen amcayla konuşmaya başladılar. O kimseyi duymuyor etrafı süzmeye devam ediyor, çocuk seslerini dinliyor onları merakla izliyordu. Ondan büyükler sağa sola koşarlarken birbirlerinin önlüklerinin kuşaklarını arkalarına dolanarak çözüp kaçışıyorlardı.
Artık bahçe dolmuş, koşturan çocuklar da durmuştu. Elindeki çanı sallayan kravatlı biri aralıksız, çanın sesiyle bağırışları bastırmak istercesine daha kuvvetli sallıyordu. Şamatalar sustu çanı sallayan da elini aşağıya indirip çanı susturdu. Henüz sınıflarını bilmediklerinden öğretmenlerin adı okunuyor adı okunan öğretmen elini kaldırıp kendini gösteriyordu. Babası onu çocukların arasından zar zor görebildiği el kaldıran öğretmenine doğru yönlendirdi. Bunun da kravatı vardı, uzun boylu, sert, kemikli yüz yapısı, kalkık kaşları, dikkatini çekmiş olmalıki gözünü ayıramıyordu. Öğretmen ile babası selamlaştılar gülüşmeyle geçen kısa bir konuşmaları olmuştu. Öğretmenin önü onun gibi küçük çocuklarla dolunca okula girerken babası elini bıraktı. “Öğretmenini kulağını aç dinle, dediklerini yap, ağabeyin okul kapanırken seni girdiğimiz bahçe kapısının önünde bekleyecek, ağabeyini görmeden bahçeden çıkma” diye tembihlerken, kalbi atmaya her yanı titremeye başlamıştı. Gözleri dolar gibi olurken diğer çocuklardan utancından tutmuştu kendini. Babası son olarak başını sıvazladı, yanaklarını okşadı, “Hadi bakalım aslanım, hayırlısı olsun, Allah zihin açıklığı versin” derken babasının dudaklarının kıpırdayarak dua ettiğini gördü. Döndü, öğretmeninin peşine takıldı.
Öğretmeni Fuat Bey’den beş yıl boyunca, ömrü boyunca unutamayacağı adını minnetle şükranla yad ederken gözlerinin dolacağı çok şey, ama çok şey öğrenmişti.
Evlerine yakın olan bu okulunun önünden, yakınından çok geçmesine rağmen içeriye girmemişti. Ta ki yıllarrrr sonra Muratgermen okulunun müdürü okulun birkaç ihtiyacı olduğunu söyleyip davet edinceye kadar. İşte o zaman içeriye girdiğinde bütün anılarının sımsıcak yerli yerinde durduğunu adeta onu beklediğini gördü. Herbiri bir köşede, bir duvarda, bir kapı kulpunda duruyordu. Çocuk hali, yetişkin halinin elinden tutmuş okulun her yerini gezdiriyordu. Çocuk ayak izlerinin aşındırdığı desenli karoların yer yer silinmesine rağmen küçücük ayakkabıların bunları nasıl aşındırabildiğine şaşırmıştı. Üzeri ahşap kaplı, demirlerinin işlemeli olduğu geniş ve yüksek merdivenin trabzanına tutunarak çıkmaya başladığı mozaik kaplı basamaklardan başını kaldırdığında merdiven sahanlığındaki geniş pencereden gözüken mavi gökyüzünü gördüğünde çocukluğunun göğe merdiven dayamışlar dediği çocukluk aklını hatırladı. Sınıfına girerken bir an kara tahtanın yanındaki üç tarafı kapalı ahşap kürsüde Fuat öğretmenini göreceği heyecanına kapıldı. Dizlerinin bağı çözülürken hatırlayabildiği sırasına oturdu. O zamanlarda teneffüs zillerinde fırlayarak çıktığı, koşarak dönüp fırt diye oturduğu sıra, meğer ne kadar küçükmüş dedi, zorla oturmuş ayağının birini sıranın dışında bırakmıştı. Nihayet kafasını tahtaya doğru kaldırıp baktığında; Muratgermen İlkokulu’ndan Yıldız Akademi’den mimarlık diplomasını alıncaya kadarki eğitimini gördüğü okul sıralarının, masalarının hepsi gözünün önünden bir film şeridi geçti.
İşte; nostalji, eskiler, hatıralar, adına ne dersek diyelim insan hafızasını canlı tutan anıların bulunduğu mekanların ayakta olması gerekir. Bu tür mekanların çokluğu: Okul, hastane, kütüphane, ibadethane, camiler, türbeler, sokaklar, çeşmeler, adliye, resmi kurumlar, müdürlükler, yönetim ve idari yapılar, belediyeler, sinemalar, nikah ve düğün salonları, sivil toplum kuruluşlarının yapıları, ki bu saydıklarımın hepsi şehrin nirengi noktalarıdır. Hadi evlerimizi koruyamadık bu yapıların korunması sayesinde kentin hafızasını kimliğini korumuş oluruz. Böylece kent için bir aidiyet, benimseme, mensubiyet duygusu canlı durur. Kenti yaşatmak, korumak, temiz ve bakımlı tutmak, herbir taşına dahi zarar vermemek, kent ile kentli ilişkileri, kentli ile bir araya gelip dostlukları sürdürmek, hatta çocuklarımıza dahi bu ilişkiler ile dostlukların devamlılığını sağlamak, o kentin diğerlerinden farklı olduğunun bilinci ile hareket etmemizi, kentimizi, giderek ülkemizi, vatanımızı daha çok sevmemizi sağlar.
09.Ağustos.2022 tarihli Manisa Büyükşehir Belediyesi Meclis Toplantısında, il genelinde yani 17 ilçeyi kapsayan 42 madde görüşüldü. Bunlardan bazıları gündelik hayatımızı toplu yaşantımızı yakından ilgilendiren konulardı.
12. madde: Turgutlu İlçesi Subaşı Mahallesi’nde “Son Sokak” isminin “Fırat Yılmaz Çakıroğlu Sokak” olarak değiştirilmesine yönelik Turgutlu Belediye Meclisi’nin kararının değerlendirilmesi,
13. madde: Manisa Meydan AVM’nin içkili yer bölgesi olarak tespit edilmesi,
15. madde: Tarım ve hayvancılık konularında il genelinde tarım ve hayvancılığı kalkındırmak amacıyla hibe, destek ve yatırımlara katkı sağlanması amacıyla çalışmalar yapılması,
16. madde: Deprem ve yapı stoğunun belirlenmesi,
19. madde: Ulaşım ile ilgili sorunların çözülmesi için çalışmalar yapılması,
20. madde: Trafik levhaları ve trafik güvenliği açısından eksiklerin tespit edilmesiyle ilgili çalışmalar yapılması.
Manisa Büyükşehir Meclisinde görüşülen 42 maddeden yukarıda sayılan maddeler, hangi partiden olursak olalım hepimiz için, Manisa merkezde iki ilçeyi kapsayan ve il genelinde önem arzeden konular. Üzerinde çalışılması, önerilerde bulunulması, yorumların yapılması, teklif getirilmesi, tenkid edilmesi, yer belirlenmesi, gerekirse muhalefet yapılması, hatta destek verilmesi gereken konular.
12. madde: Mecliste ve meclis sonrasında dışarıda konuşulanlar ve sosyal medyada yazılanlar neler: “Son Sokak” isminin değiştirilmesine muhalefet. 13. madde: Bir AVM’ de içkili yer bölgesinin belirlenmesine muhalefet. Bu iki madde meclisin gündemini bir hayli meşgul etti.
Fırat Çakıroğlu, aslan gibi bir üniversite talebesi, kalleşçe şehit edildi. Bir vatan evladımız. (Bu şehidimiz hakkında yazılarım ve şiirlerim var.) Değiştirilmek istenen sokağın ismi ne “Son Sokak” baksanız ondan sonra da sokaklar vardır. Bir başka şahıs, kahraman veya ilçesine emeği geçmiş önemli bir şahsın ismi değil. Verilmek istenen isim malum. Evet hayır oyları tekrar tekrar sayıldı neticede başkanın oyuyla geçti. Utandım. Neyin muhalefetini yapıyoruz beyler.
Yine Meclis gündemini meşgul eden 13. madde. Ana muhalefet partisinin içkili yer bölgesi üzerinden muhalefet yapmasına hayret ettim!
19. madde, Ulaşım ile ilgili sorunların çözülmesi için çalışmalar yapılması, 20, Trafik levhaları ve trafik güvenliği için çalışmalar yapılması. Trafik Ulaşım Komisyonu Maddeleri. Bunca temel konular, bunca sorunlar, keşmekeşe dönmüş il genelinde her ilçede bilhassa kent merkezindeki trafik sorunları varken, meclis trafik komisyonu çalışmalar yapılsın diyerek karar alıyor. Bu konu zırt diye geçiyor.
Mimarsinan bulvarı ölüm yoluna döndü. Şehirlerarası yollarda meskun alan geçişleri sür’at tahdidi 50 km. EDS kameraları adım başı. Mimarsinan Bulvarı’nda sür’at tahdidi 80 km, giden var mı? Gaza basan var. Ya kaldırımda, ya karşı refüjde durabiliyor hem de birkaç kişiyi Hakkın rahmetine göndererek. Eski Muradiye yolu, Mimarsinan gibi, sadece bulvar değil, gerisi aynı. Tarlaya mısır toplamaya, bağa üzüm yemeye asmaların üstüne kadar hem de dört teker havada. Can pazarı (adı bile yürek burkuyor) iki kazada bir.
İlçeler arası karayollarında görüntü kirliliği yaratan reklam tabelaları, yersiz trafik levhaları, (şu saatler arasında park yapmak yasaktır levhasının bulunduğu caddelerde her saatte, 24 saat boyunca park yapmış araçlar) Karaköy, Alaybey, Perşembe ve Laleli pazarları kurulduğunda sadece o günlerde, geçici olarak da olsa yapılmayan trafik düzenlemesi, toplu ulaşım duraklarının bazılarında kaldırım dar ve yolcu az olduğundan bir levha bir bank konulmuş. Bankların tahtalarından birkaç tanesi vandallar tarafından sökülmüş, tamirinin, bakımının yapılması, sık sık kontrol edilmesi… Fabrika servis araçlarına çözüm bulundu mu? Yarın okul servis araçları başlayacak yazlıkçılar, tarlaya köye bahçeye gidenler, az kaldı dönecekler onlar için tedbir alındı mı? Trafik ışıkları düzenlemesi yapılıyor mu?
15. madde, Tarım ve hayvancılık komisyonu çalışmaları: Tarım ve hayvancılık konularında ihtiyaç ve taleplerin incelenerek raporlanması tarım ve hayvancılığı kalkındırmak amacıyla hibe, destek… çalışmalar yapılması. Büyükşehirlerin asli görevi bunlar değil, o işleri bakanlıkların ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin çözmesi gerekir. Büyükşehirler ve ilçeler ova ve köy yollarını yaparak bakımını, ulaşımın emniyetini sağlamakla mükellef.
Yukarıda kısaca saydığım konular dururken, 13. maddedeki içkili yer tespitine muhalefet.
Bu konu yasaların uyulması gereken şartları sağladığında meclise getirilir. AVM gibi emniyetli, kontrollu bir yerin içinde (o da içki ruhsatı alırken emniyetin izni gerekecek) olması mı iyi? Camiden uzak, üniversiteden azade, sokak aralarında, yaya trafiğinden yürünemez halde olan caddelerde, kıyı köşede içkili yer olması mı iyi? Neticesinde: Kavgada ölenleri yaralananları haberlerde okuyoruz, bazen silah patlamalarını yakınlarımızda duyuyoruz, arabaların kaportalarından mermi kovanlarının çıkarıldığına şahit oluyoruz, bir silahlı çatışmada 60 tane mermi kovanının yetkililerce toplandığını sayanlar tarafından söylendiğini biliyoruz, silah patlamasa bıçak yaralanmalarındaki kan izlerine basıyoruz.
Manisa’da, muhafazakar mazbut bir şehir olmasına rağmen bunlar konuşulmuyorsa.
Bunları bilerek muhalefet yapılmıyorsa.
Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmiyorsa.
Daha gidilecek çokkk yolumuz var demektir.
İstanbul Bozlu Art Project’e konuk olan usta(mimar)fotoğraf sanatçısı Murat Germen; “Sagalassos, doğa verileri dikkate alınarak inşa edilmiş bir kent. Mimarlık ve kent planlaması el ele. Yaşamın tam göbeğinde oturan su ise kentin şekillenmesindeki başat kıstas olmuş. Bunların hepsi günümüz kent planlamasında ranttan dolayı göz ardı edilen ama aslında örnek alınması gereken konular, meramım budur.” Diyor.
Usta sanatçının engin görüşü, zengin bakış açılarıyla, sanat severlerle buluşan Bozlu Project’e galerideki farklı görüntüleri, Sagalassos Vakfı’nın antik kentin günümüze kazandırılması, tanıtılması çabalarında önemli yer almaktadır.
Sagalassos Antik Kenti’ni, ilk defa Tarihi Kentler Birliği’nin Burdur’a düzenlediği bir toplantıda görmüştüm ve ihtişamı ile tesiri altında kaldığım bir antik kentti. Meydanı, Antoninler Çeşmesi, meydanı çevreleyen heykellerle sütunlarla zenginleştirilmiş kent duvarı, beni çok etkilemişti. Tarihçesi, ekonomisi, sosyal yaşamı, zengin kültürel tarihini, son bir aydır aktüel ve sosyal medya gündeminden, İstanbul sanat galerilerinden, basından, Sanatçı Murat Germen’in paylaşımlarından izleyerek, takip ederek öğrenebilirsiniz.
Sagalassos Antik Kenti’nin, UNESCO Dünya Kültür Miras listesine girmek için geçici kabulü almasının yanında ayrıca tanıtımı için, sosyal ve aktüel medyayı gündemde tutmaya çalışan, miras listesine girmesi için büyük gayretler sarfederek farklı çalışmalar sergileyen, bir vakfı var. Sagalassos Vakfı.
Böylesine önemli bir antik kent olağanüstü çalışmalar sergileyerek UNESCO miras listesine girmeyi başarmak için uğraşırken; bizim Mesirimiz 2012 yılında Sayın Vali İbrahim Daşöz’ün gayretleriyle, Manisa’da valilik yaptığı zamanda “Mesir Şenliği UNESCO Somut Olmayan Dünya Kültürel Miras Listesine” alındı. 2012 yılından bu yana 10 yıl geçmesine rağmen ne Manisalılar ne de bu belgeyi kullananlar UNESCO listesine girmenin önemini idrak edememişler.
Bu, Manisa’mızın UNESCO ile tanışma buluşma konusunda ikinci belgesi diğeri Kula-Salihli UNESCO Global Jeoparkı. UNESCO belgesine sahip ülkemizin ilk ve tek jeoparkıdır Kula-Salihli Jeoparkı.
Sagalassos Antik Kenti kadar hatta, dünyada ilk paranın bulunduğu, altın sikkelerin basıldığı kent olarak daha önemli sayılabilecek Sardes Antik Kenti’dir. Zonguldak’tan Mersin’e çizilen bir çizgiye kadar Anadolu’nun yarısını kapsayan, İpekyolu ticaretini elinde tutarak zamanının ticaretine yön verecek kadar çok büyük bir ekonomiye sahip olan Sardes Krallığı, antik çağdaki öneminin yanında zamanımızda da önemli bulgulara ve kalıntılara sahiptir. 1958 yılından bu yana Amerikalı bağışçıların desteği ve sponsorluğunda Amerikalı ve Türk arkeologlar tarafından yapılan kazılarda 3000 yıllık tarih, gün yüzüne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca Sardes Krallığı’nın, Gölmarmara, Ahmetli, Salihli sınırlarını kapsayan kral mezarlarının bulunduğu Bintepeler nekropolünün de UNESCO dünya miras listesine alınması için çalışmalar devam etmektedir. Ancak cılız ve sessiz bir çalışma olduğu kanaatindeyim. Yerel halkın; başta Salihli, Gölmarmara, Ahmetli hatta Manisa’nın bu çalışmalardan haberi dahi yok. Oysa Sardes Antik Kenti, Kula-Salihli UNESCO Global Jeopark’ının arkeolojik ve ayrıca kültürel jeositidir. Yani dolaylı olarak UNESCO’ya girdiği söylenebilir.
Burdur’un Ağlasun ilçesinin önemli bir değeri olan Sagalassos için vakıf kurarlarken. Bizim belge sahibi Mesir dernekle idare edilmeye çalışılmaktadır. Yunan İşgali altında dahi yapılan Mesir kutlaması Pandemi nedeniyle ilk iki yıl tamamda üçüncü yıl ile neredeyse üç yıldır yapılmayan Mesir Şenliği sadece macun yapıp saçmaktan ibaret olmamalıdır.
Her iki değerimizin de Mesir’in ve Sart Antik Kenti ile Bintepeler Nekropolü’nün ülke çapında tanınması, dünyaya tanıtılması için daha etkili çalışmaların güçlü organlar tarafından yapılması gerektiğine inanıyorum.
Manisa Bisiklet Spor Kulübü Derneği. Önce adına Manisa Bisiklet Spor Kulübü dedi yerel yöneticilerden gereken ilgiyi bulamadı. Bu kuruluşa ciddi ve hevesle girmişlerdi ama daha sonra yalnız kaldılar. Kendi başlarını kendilerinin bağlayacağı küçük bir birlik olalım deyip, dernek statüsüne çevirerek adını, Manisa Bisiklet Spor kulübü Derneği olarak değiştirdiler. Yine kendi kendilerine bir şeyler yapmanın gayretindeler.
Kış günleri akşam erken oluyor; mesaiden yeni gelinmiş yorgunluk var, hava soğuk, diziler dizi dizi, biri olmazsa birisi, hal böyle olunca herkes akşamı evinde geçirmek istiyor. İlkbaharla birlikte, uzayan günler, geç olan akşamlar, taaa sonbahara kadar devam ediyor. Hava sıcak, dizi yok, gece olmak bilmiyor. Parka çıksan sıcak yine de bunaltıyor, üç beş arkadaş çaydı kahveydi anne ben gazoz içecem diyen çocuğuydu deyince günlük yevmiyeyi parkçıya bırakmak lazım. Koca gün çalış akşam… “aman sabahlar olmasın.”
Bu adı mütevazi dernek; kendi yağı ile kavrulan, beş on üyesine zaman ayırmaya çalışan, bu hafta sonu nereye gidelim nereye tur düzenleyelim diyerek kendi işinden gücünden vakit ayırıp, bazısı dişi aslanı evde bırakıp, (daha sonra onlarda biz de bisiklet isteriz deyip turlara katılanlar oldu, iyi de oldu bu iş çocuklara kadar sirayet etti) program yapan birkaç yönetim kurulu üyesi hafta sonları yollara düşüyorlardı.
Her geçen haftasonu, tura katılanlar bir çığ gibi büyüdü. Köylere tura değil, çekirge sürüsünün tarlaları istila ettiği gibi bir şekilde giriyorlardı.
Uzaktan belli belirsiz seçilebilen ışıklar köye yaklaşıldığını gösteriyordu. Loş, yarı aydınlık köy sokaklarından ilerleyen bisikletliler yaz akşamı kapı önüne oturmuş sohbet eden köy kadınlarının heyecanlı ve hayretli telaşları arasından, basık tek katlı evlerin dar pencerelerinden bazılarının hızla açılan perdelerinin ardındaki meraklı bakışların yanından, zil korna sesleri, beton parke döşenmiş yollarda teker dönüşlerinin homurtusu, sürücülerin uğultusu, köpeklerin havlayışı, bisikletlerin fener alayını andıran yanıp sönen ışıkları ile köye girdiler.
Köy: Sessiz sedasız, ayın henüz çıkmadığı bulutsuz bir yaz akşamının alaca karanlığında, demir kafes direklerin ucunda cansız yanan bir kaç sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı dar sokaklarından geçilerek, köyün küçük meydanına bakan kahvelerde oturanlar kendi halindeyken köy meydanı, bir anda her yer ateş böcekleri gibi çakan lambalar, rengarenk formalar, kadın, kız, erkek, genç, yaşlı, başları kasklı, fosforlu kıyafetli, yorgun ama neşeli birçok insan ile doluverir. Neye uğradığını şaşıran köyün köpekleri bile yalnızken aslan kesilen bisikletlilere kalabalığı görünce, dostluk kurmak için kuyruklarını fır fır döndürerek bisikletlerin aralarında dolaşarak sürücülerin önceden onlara hazırladıkları atıştırmalıklarına göz dikmeye başlarlar.
Bisikletler gelişi güzel şekilde kahvelerin önünde askıya alınır, taze içilen tavşan kanı çayların yanında, sohbetler, hikayeler, yol boyunca yaşanan sürüşler anlatılır, patlayan lastik esprilerine gülüşmeler kahkahalara karışır. Samimi ortamdaki muhabbetlerden sonra yaz serinliğinin ürperti verdiği güzel bir akşam geçirilir.
Tur liderinin, “Haydi bisikletlere” diye komut vermesinin ardından “Herkes tekerini kontrol etsin” der ve eve dönüş yolculuğu başlar. Köyün köpekleri bisikletleri sürücüleri köyün çıkışına kadar uğurlarlar. Atıştırmalığı yemiş olanlar bir müddet daha bisikletlileri takip eder.
Dönüşte, toplanma yerine hep birlikte gelinir her sürücü el kol kaldırarak, sözle, “Haftaya görüşmek dileğiyle” der ve güzel geçen bir haftasonu turu böylece tamamlanmış olur.
————-
Bu MANİSA BİSİKLET SPOR KULÜBÜ DERNEĞİ, bayramlarda, özel günlerde, etkinliklerde, Manisa içinde bisiklet sürerek turlar yaparak yanıp sönen renkli ışıkları zil sesleriyle o gecelere renk katarlar. Bu özel günlerde; hem sürücülerin, hem caddelerde geçişlerinin, hem de seyreden vatandaşların, özel güne duygu katabilmeleri için biz dahil üç belediyeden ses aracı istemelerine rağmen, çoğu akşamları kendi ışıkları, zilleri, bisikletlerdeki bayrakları ile hareketlendirmeye çalışırlar.
Manisa’da böyle özel günlerin renklenmesi, köylere turlar düzenlenmesi ve daha birçok sebepten dolayı gençler kadınlar arasında bisiklet merakı artmıştır. Sokaklarda bisiklet süren bir çok bisikletliyi görebiliriz. Gün geçtikçe de artmaktadır.
Bisiklet ve sürücülerine dikkat edilmesine, yol verilmesine, öncelik tanınmasına, yeni bisiklet yollarının yapılmasına, trafik düzenlemelerine, ulaşım aracı olarak kullanılmasına destek vermek, yönetmek, düzenlemek, saygıdeğer yerel yöneticilerimizin uygulayacakları yaptırımlar ile daha da gelişecektir. Bu sayede; araç trafiği, karbon salınımı, otopark ihtiyacı, zamanla azalacaktır. Okullar açıldığında artan akaryakıt fiyatlarıyla servis ücretleri giderlerinde, toplu taşıma harcamalarında, ailelere imkan sağlanacaktır.
Bugünkü rotayı akşam çizdim. Cesaret ve macera rotası, hani silahlı kuvvetler operasyonlara isimler veriyorlar ya bu da bana isimlendirilecek rotalardan biri. Çünkü Yenifoça’dan Eskifoça’ya arabayla bile buradan gitmem ama genişçe bir çember çizip başladığım noktaya gelebilmek için sevsem sevmesem katlanarak gitmem gerektiğini aklıma koymuştum. Gün içerisinde hava sıcak rüzgar kuvvetli gözüküyordu hava durumunda. Sabah erkenden, hava ısınmadan deli rüzgar çıkmadan yola çıkmam gerekiyordu. Hazırlığımı 06.30 kadar bitirip tam tekmil yola koyuldum.
Sıcak ve rüzgarın yanında güneş derken bu şartlarda sürüşlerde biraz meteoroloji bilgisi gerekiyor! Sallamıyorum internetteki hava durumlarında bunları açıklıyorlar ama rüzgarın yönü önemli arkandan eserse değmeyin sürüşün keyfine ha bir de benim yumruk kadar bir batarya ile ön teker göbeğine bağlı motorum var. Gerektiğinde bilhassa rampalar benim korkulu rüyam, daha önceleri rampasız yolları seçerdim şimdi bu yumruk motorla zorlanmalarda bisiklet e-bike oluveriyor. Ancak tüfek icat oldu mertlik bozuldu ya pabuç bırakmam bisiklet erkekliğine sürdürmeyiz rampa da olsa pedal basarım tüm yol boyunca pedalı askıya hiçbir zaman almam. Motor sayesinde bisiklet biraz ittiriliyor gibi bir rahatlık sağlıyor.
Yenifoça-Eskifoça sahil yolu çok inişli çıkışlı insan hayatı gibi. İnişte tam gaz, bırakıyorum bisikleti virajlar da var inerken maksimum 61 km sürat yapmışım, çıkarken 15 km ile birbirini telafi ediyor. İnsan hayatı dedim ama bu hayatta ileriye bakmamız gerekir ama bisiklet sürerken rampalarda karşıya bakmam çünkü rampa gözümde hem yükseliyor hem uzuyor.
Yol boyu fotoğraflar çekmek için durarak gittim. Bu bölgede dik yamaçlardan kıyıya inilerek denize girilen çok güzel koylar var bunların birkaçı ayaküstü, yamaçsız, denize sıfır, kumsal, birçoğu kamping. Bunlar tamam da bir çoğu da keçi gibi tepelere saran villa bozuntusu ama şahane manzaralı konutlar ile kapatılmış ve inşaat firmalarının levhaları ile daha da kapatılacak gibi gözüküyor. İzin vermemeleri imar yapmamaları gerekir.

Eskifoça’ya yaklaşmıştım. Sabahları oldum olası geç kalkan Kara Apo lakaplı bir arkadaşım var. Erken kalkan biri olaydı çay molasını onların terasta veririm biraz dinlenirim hoş beş ederdik diye düşünüyorum uzun zaman görüşmemiştik. Ama adam telefonlara (bahçeyle uğraşırken) hiç bakmaz ayrıca ehl-i keyf vatsap mesajlarına da bakmaz baksa da zamanında bakmaz. Es geç dedim bir de Eskifoça’da mola versem vakit öğleni bulacak. Sahildeki bisiklet yolundan yavaşça sürerken bisikletimi, birkaç yaşlı yürüyüş yapıyorlar hepsine günaydın diyerek selam vererek geçiyordum yanlarından. Gençlerden birkaçı sabah serinliğinde soğuk denize girmişler ay of nidaları evlerde yankılanıyordu.
Sessiz ıssız henüz uyanmamış çarşıdan çıkarken aklıma geldi, arka sokağa döndüm eski komşulardan birini görürüm düşüncesiyle, bizim eski evin sokağından geçeyim dedim. Güzel pizza yapan şimdi emekli olmuş Şükrü usta, bahçede uğraşıyor sokak ıpıssız. “Ustacım günaydın kolay gelsin” gözümde güneş gözlüğü başımda kask normal cevabını verdi. Kendimi tanıtınca bahçe kapısını açtı. O mo boynuma sarılacak, bi bardak su verecek diye beklerken kapı aralığından konuştuk, şaşırdım. Bir ay önce korona olmuştum onu duymuş olmalı diye hoş gördüm. Uzun zaman 2005’ten beri görüşmemiştik. Çoluk çocuk napıyorlar ayak üstü konuştuk. “Görüşürüz, selam, telefonum aynı telefonlaşıp buluşalım” dedim ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi veya beni yıllar sonra böyle görünce şaşırmış da olabilir.
Yolcu yolunda gerek asfaltan Foça’nın eski çıkışına doğru rampaya sardım dinlenme bahanesiyle selfiler, hatta saniye ayarlı çekimler yaptım. Uzunca bir bisiklet yolu yapmışlar rampayı çıktım askeriyenin kapı önünden sonra inişe geçtim ama rüzgar 20-25 km hızla önümden esiyor. İnişte olduğumu anlayamadım. Vallahi, buradan Bağarasını, taaa Gerenköy kavşağına kadar yol düz olsa da bisikleti götürmekte zorlanıyordum. Motoru hiç açmadım önümde devamlı rampa çıkacağım Kozbeyli yolu vardı. Rüzgar önümdem esiyor göğsüme bastırıyordu sanki. Burnumdam aldığım nefes yetmiyor, ağzımdan aldığımda ağzım kuruyordu, (bisikleti ilk aldığımda rengi bisiklete uyumlu diye biraz da ilk acemilik ağzı vidalı suluk aldım) su içmem için durmam gerek zaten yol dar, arkamda araçların bazıları karşıdan araç geldiğinde arkama sokuluyor, beni geçerken teşekkür ediyorum ama sokulana kadar sollamasa bari deyip içim içimi yiyor. Ağzımdan burnumdan aldığım rüzgarla karışık nefesi verirken vücudumuzun yedi deliğinden dışarı basıyordum. Sabah güneşi yatayda durarak kaskımın altından gözüme girmeye çalışıyor zaten rüzgardan bisikletin üstüne eğilmiş vaziyetteyim kaskıda burnuma kadar indirdim. Rüzgarı şikayet ediyorum göğsümden ittiriyor diye ama olmasa sıcak çekilmez.
Gerenköy-Kozbeyli kavşağına geldim Kozbeyli rampasını sarmadan önce gölgede durdum biraz nefeslendim. (Daha önce Bağarası’ndan geçerken; İzmir Büyükşehrin gölgedeki banklarından birine oturmuş evdeki dişi aslana benim buralara geldiğimi bilmiyor öğrendiğinde kükremesin diye. “Ben Bağarasındayım Kozbeyli’ye 45 dakika sonra varabilirim gel orada bizim kahvaltıcıda kahvaltı yapalım” diye mesaj çekmiştim.) Hem cevap bekliyorum telefondan, hem de sürüyorum.
Sıkça durduğum bu yolda soluklanırken aradım, “Ben yaklaştım sen nerdesin?” “Ben geldim seni bekliyorum.” Hanımların bu kararlılığına hastayım gezmek oldu mu itirazsız kapının önüne çıkıyorlar.
Rampayı çıkarken akşam şarj yeter dediğim batarya rampanın başında pert. Dayan dizlerim dayan iki dinlenme biraz yürüme ile çıktım, rüzgar da var.
Kozbeyli’ye kahvaltıcının bahçesine bisikleti yerleştirirken masa tutulmuş el sallıyor. “Nereden dolaştın?” O hep Gencelli-Kozbeyli 19 km’lik rotayı biliyor. “Eskifoça’da komşunun selamı” var deyince kahvaltı masasında “Yaaa ne işin var oralarda” ile kükremeden bitirdik. Yalnızım, düşer kalırım, zaten tansiyon, bypass… Birşey olmasın diye uzaklara gitmemi istemiyor.

Kahvaltıyı yaptık, motorsuz eve vardım, kıyıdan dolandım, çemberi tamamladım, güneş, sıcak, rüzgar, (öyle böyle değil) herşey dahil, cesaretli ama macerasız, çemberin çevresi 50 km olmuş.


Moris Şinasi 1929 yılında vefat ettiğinde vasiyetnamesinde çocukluğunda tedavi gördüğü Manisa’ya bir çocuk hastanesi yapılmasını artan parayla da vakıf kurularak yıllık giderlerinin karşılanmasını ister. Moris Şinasi Çocuk Hastanesi yapımına başlanmadan önce yer seçimi yapılırken şehrin merkezi yeri olmasından dolayı eşi Madam Şinasi Moris Şinasi’nin ailesine ait evin yakınında bir yer olmasını ister. Alan yeterli olmayınca şehrin dışında bir yer olan şimdiki alanda yapılmasına karar verilir.
Hastanenin planları Amerika’da Thompson and Churchill Architects firmasına hazırlatılır. Plan her ne kadar Amerika’da hazırlatılsa da inşaat malzemeleri yerlidir ve o dönemde revaçta olan alışılagelmiş olan inşaat malzemeleri kullanılır. Ancak o yıllarda (1933) evlerde mangal kömürüyle ısınılırken hastanenin ısıtma sistemi yapılmış ve bir kazan dairesi mevcuttur. Kazan ve ısınma için kalorifer radyatörleri ve birçok teknik inşaat malzemesinin tamamı hastanenin tıbbi malzemeleri de inşaat malzemeleriyle birlikte Amerika’dan gönderilir. Bir yıl gibi kısa bir zamanda biten hastane inşaatı bu malzemeler ile teçhiz edilerek hizmete sokulur.

İlk Başhekimi M.Necdet Otaman’dan sonra 1938 yılından 1969 yılına kadar en uzun süre başhekimlik yapan Op. Dr. Cafer Soyer (1896-1984) Vakfın amacı doğrultusunda fakir çocuklu ailelere ilaç paralarını verdiğini, (ücretsiz bakıldığı tüzük gereği) bizzat biliyorum. (Hatta başhekimlikten sonra Dispanser karşısında açtığı özel muayenehanesinde yine bu tür hastalardan para almaz ilaç paralarını vermeye devam ederdi.) Oğlu Nejat Soyer ilkokul arkadaşımdı çok zaman hastane bahçesinde oynamaya Nejatlara giderdim. Bu mesleği edindiğimde, bahçe peyzajı Amerika’da çizilmiş olmasına rağmen Osmanlı Saray Bahçelerinin izlerini taşıdığını meslekten olunca hatırlamıştım. (2009 yılından bu yana Manisa Belediyesi olarak Çatal Kabristanlığı’ndaki kabrinin temizlik ve bakımını yaptırır, kabrini çiçekleriz, Bir vefa borcu olarak ancak bu kadarını yapabildik. Hastaneyi ayakta tutabilirsek aziz hatıralarını yaşatabiliriz.)
Nejatların evi, iki katlı başhekimlik lojmanıydı. Hastane ile lojman birinci kattan bir köprü ile birbirine bağlanırdı köprünün üzerinde köprü boyunca uzanan beton saçak vardı. Acil durumlarda müdahaleyi ulaşımı kolaylaştırmak açısından önemli bir detaydır. Lojmanda da ısıtma tesisatı musluklar lavabolar aklım ermiyordu ama Amerikan malı olduğundan eminim. Hastaneye uzun yıllardan sonra büyük torunum çok ateşlendiğinde gitmiştik her halde salgın vardı çok çocuk hastaydı bir yatağa iki çocuk yatırmışlardı. Mimari özelliği açısından öneme haiz herhangi bir özelliğinden bahsetmeyeceğim.

Yine bir hafıza mekanı olarak, bağış ile yapılmış olan yapının ayrıca vakfiyesi olup da yıllık akar geliri olan bağışlarının devam ettiği bir kurum olarak, örf adetimizin bir simgesi olan yardımlaşma, hayır için bağışta bulunma geleneğimizin örneği olarak, Moris Şinasi’nin Manisa’da iyileşmesini Amerika’ya gidip zengin olmasına rağmen Manisa’yı unutmayışının, vefa duygusunun bu denli bir çarpıcı örneğinin tarihçesinin yaşatılması olarak, 1932-33’lü yıllarda biz de bulunmayan sistemlerin cihazların bu hastanede kullanılmasının bir müze özelliğini taşıması olarak, (hastanenin anı köşesinde o yılların kıt imkanları ile teçhiz edilmiş bir ambulans resmi var ‘at arabası’) tüm bunların yaşatılması, geleceğe miras bırakılması, hastanenin ayakta kalması ile mümkündür. Milli ve tarihi değerlerimizin gelecek kuşaklara aktarılması vefa duygusunun gösterilmesi açısından korunması gereken bir yapıdır.
Şu anda kendi haline terkedilmiş haliyle sonunu bekler durumdadır. Biz: Ne milli varlıklarımızı kaybedecek, ne örfümüzü adetimizi unutacak bir kalemde silecek, ne de tarihimizi unutacak unutturacak bir millet değiliz. Tüm bu tür yapılar, Cumhuriyet dönemi edinimleridir. Bizim milli varlıklarımızdır. Şehrimizin kimliğidir. Hafızasıdır. Vefanın aynasıdır.
2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. (Bu tarih şimdilik dursun.) Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında Çanakkale Destanı’nı yazdığımız güne gelelim. Savaş sekiz ay sürmesine rağmen Deniz Muharebesi Şubat ayında başladı ve bir ay sürdü. Ateşlenen toplar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin çayırtısıyla, metrekareye 6000 adet tüfek mermisi düşen kurşunlardan hava barut kokusuyla nefes alınamaz hale gelirken, binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın son günü, itilaf devletlerinin yanan gemilerinden çıkan dumanlardan gökyüzü görünmez olmuş, kapkaraydı. Mecidiye Tabyası’ndan Seyit Onbaşı’nın attığı mermiyle dümen aksamından yara alan Ocean zırhlısı kontrolden çıkarak yan yatmış çamura batmış misali giderken Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birine çarparak Morto Koyu’nda mort oldu. Gün batarken yenilmez armada dedikleri Çanakkale Boğazı’nı kaplamış gemilerinden geriye kalmış birkaç geminin dumanları, ümitleri, kalleşce emellerini geride bırakıp yanarak kaçarken, sadece hava değil o mağrur yüzler, o sefil kalpler de kapkaraydı.
…
Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk,
Sâde hadise var ortada. Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ,
Hani tâ’una da (veba mikrobuna bile) zûldür bu rezil istîlâ. MAE
…
Geçen hafta içerisinde “Çanakkale Geçilmez” destanını yazdığımız günün anma töreni yapıldı. Sıradan bir gün gibiydi. Farkına varmayan farkına varılmadığı için günün anlamını tarihini unutan bir çok insanımız vardı. Oysa top atışlarıyla gökyüzü inletilmeliydi, uçaklar alçak uçuş yaparak aklımızı başımıza getirmeliydi, hatta minarelerden Mehmet Akif’in Çanakkale Destanı davudî bir sesle okunmalıydı, anonslar yapılmalıydı. Manisa Çanakkale Şehitleri ve Atatürk Müzesi’nin sadece içi değil yollar caddeler halk ile çocuklar, gençler, öğrencilerle dolmalıydı. Bayraklar ellerimizde sallanıp dalgalandırılırken Çanakkale’de Manisa’dan ikibinin üzerinde şehit düşmüş ve tüm dedelerimiz, ninelerimiz kapsamlı bir şekilde anılmalıydı.
Corona tedbirleri nedeniyle yapılamadı. İnşallah bu illet kısa zamanda biter de 2022 (Manisa kurtuluşunun 100. yılı ) ve Cumhuriyetimizin 2023, 100. yılında heyecanımız, zaferlerimiz, kutlamalarımız, bir yıl boyunca milli heyecanımızla devam eder.
Böyle günleri anmak ile sitemim bizim noksanlığımızdan kaynaklanabilir. Manisa’lıya aidiyet duygusunu aşılayacak, yansıtacak, yaşatacak önemli yatırımları, bilgilendirmeleri, konferansları, yapmadığımızdan, çocuklarımıza torunlarımıza bunları yaşatarak anlatamadığımızdan olabilir.
İşte bu vesile ile Cumhuriyetimizin 100. yılına Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün iki önemli adım attı. İlki, Manisa’mızın kurtuluşuyla ilgili bölük pörçük bilgilerin yerine, derli toplu bir kitabın yazılmamış olmasıyla ilgili. Manisa’mız için bugüne kadar yapılmamış, bir belgesel olarak derlenip toparlanıp çok kapsamlı, ilçeler dahil hatta o yıllarda ilçe dahi olmayan bölgelerin kurtuluşumuzdaki tarihlerinin kaleme alındığı, 38 akademisyen hocamızın araştırmaları, belgeleri ve yazılarıyla dört kalın kitaptan oluşan bir set, bir belgesel, ortaya çıkarıldı. “Milli Mücadele Döneminde Manisa” 1919-1922 tarihleri ve bu tarihten öncesi ve sonrası Cumhuriyet dönemimize kadar yaşananları anlatan bir eser.
Yazıya başlarken koyduğum tarih, 8.Eylül.2019 işte bu kitaplar dizisinin, belgeselin yazılması için, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, Prof.Dr. Nurettin Gülmez ve Doç.Dr. Nejdet Bilgi hocalarımızla konuşup başlangıç verdiği tarihtir.
“Bu kitap ile açıklama ve bilgileri daha sonraki günlerde yazacağım. İkinci önemli adımdan da o günlerde bahsedeceğim.”
Diyerek, üstteki yazıyı yazdığımda bir söz vermişim. İşte o gün bugündür. Kitap, milli mücadele tarihimizden bir devri, acılarla dolu bir tarihi, anlatırken bir başka ikinci önemli adım da yine Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün, milli mücadele dönemimizin gerçek dokümanlarının, belgelerinin, anılarının, sergileneceği: “Manisa Milli Mücadele Müzesi” projelerinde son aşamaya gelindi.
“Her yönden alevler yükseliyor Manisa’yı kapkara duman kaplamış evlerinin cayır cayır yanmasını dağdan, aç susuz bilaç yaşlı gözler ile izliyorlardı. Manisa’yı yangından kurtarmak için var gücüyle Manisa’ya yaklaşan Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri yorgun bitkin ama inançlı bir şekilde Yunan palikaryalarını sefilleri, fersudeleri, ırz düşmanlarını önlerine katmış kimini esir alıyor, kimini yere seriyor, ezip geçiyordu.”
14.Temmuz.1889’da Padişah Abdülhamit’in Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni dönüşte azgın dalgalar ile birlikte gece vakti Funakara kayalıklarına çarparak parçalanmıştı, kayalıkların yakınındaki Kaşino köy halkı bu kazanın olduğu yerde kayalıkların olduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygının adına bir anıt dikmişlerdir.
Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bırakmalıydık.
Her yıl kutladığımız 8 Eylül Milli Mücadelemizin son gününü, bu anıtı ziyaret ederek çelenkler koyarak hatırlamalıydık.
İşte bu anıt eser Manisa Milli Mücadele Müzesi olmalıydı. Tarih Kurulu Heyeti oluşturuldu. Doç.Dr. Emine Tok, Dr.Öğr.Üy. Cengiz Gürbıyıkoğlu, Araştırmacı Yazar Erkan Akbalık, Doç.Dr. Cengiz Çakaloğlu, Prof.Dr. Nurettin Gülmez, Prof.Dr. Hasan Mert, Doç.Dr. Nejdet Bilgi.
Projelerini: Çeşitli müze projeleriyle yurt içi ve dışında birçok ödüller almış genç bir mimar, meslekdaşım olmaktan gurur duyduğum, Mimar Ömer Selçuk Baz ve değerli ekibi hazırladı. Müzenin küratörlüğünü aynı değerde (yapacağı düzenlemeyi anlatırken toplantı salonunda bulunan heyete duygulu anlar yaşatan) Mimar Küratör Heval Zeliha Yüksel hazırlıyor.
Bu Müze: 1919 ve 1922 tarihleri arasında yaşanan elim olayların belgelerinin yer alacağı, mücadele esnasında yaşayan ve yaşanılanların gerçek doküman ve somut örneklerinin sergileneceği, bu tarihin günümüz ve gelecek kuşaklara aktarılacağı Milli Mücadele Müzesi’nin, Manisa Tarihi açısından çok büyük bir öneme haiz olacağı, kent belleği ve tarihimiz açısından da akıllarda kalacağı bir müze olacaktır. Müzeden çok, her bölümünde kronolojik şekilde yaşananları yaşatan bir yapı olacak.
Müze’nin farklı farklı bölümlerinde: Şehzadeler Şehri Manisa’da ki Osmanlı eserlerinde sıkça kullanılan geleneksel mimari malzememiz olan tuğla malzeme kullanılacak olup, her bir bölümünde hüznün, umudun, Milli Mücadele Kahramanlarımızın, Kahraman Türk Askerlerimizin mücadeleleri ve Atatürk’ümüzün “İlk Hedefiniz Akdeniz’dir” komutuyla sevincin, yaşatılacağı ve ayrıca müzenin farklı bir salonunda 6.50 metre yüksekliğinde 60.00 metre genişliğinde bir panorama ile de Manisa yangından Cumhuriyete resmedilecektir. Panoramayı, Çanakkale Müzesi’nin dioramasını resmeden ressam Alexsandr Samsanov ve ekibi panorama ressamları çalışıyor.
Yaz ortalarında hep birlikte temelinin atılması planlanan müzemiz bittiğinde, yukarıda bahsettiğim duyguların, aidiyet duygusunun o günlerini ve dünya tarihine yazdığımız milli mücadelemizi somut örnekleriyle yaşayacağız.
Sabahları mümkün olduğunca toplu taşıma aracını kullanıyorum. Sabah belli saatte kırmızı elektriklilerden birini bekliyorum. Manulaşın uygulamasını yaptığı novigasyon programıyla telefondan takip edip o saatte durakta oluyorum..
Bu program büyük kolaylık ve rahatlık benim beklediğim durağa varış saati bir iki dakika yanılmayla geliyor. Manulaşın otobüsü, karbon salınımsız, çevreci, %100 elektrikli, (ama bugünlerde elektrik faturaları onları da vurmuş olmalı ki rengi yine kırmızı ama mazotlu, kısa boylu olanı sıkça gelmeye başladı.) Novigasyon takip sistemi var, durağa varış saati belli, tam bir Avrupa. Geçen senelerde yolcuya bazen dayı! diyen şoförler olmasına rağmen yolcular da şoförler de bu modern sisteme uymuş. Otobüsü yolcuya rahatsız etmeyecek şekilde sürmek, güleryüz göstermek, yardımcı olacak şekilde kapı ağzında, “Oraya gider mi? Şuradan geçer mi? diyerek soranlara sakince cevap vermek ile sürücülerin yakın davranışları seyahati daha konforlu ve stressiz hale getirmiş. Ulusal haberlerde izliyoruz. İtişip kakışan, maskesiz otobüsten inmeyen, şoföre yumruk atan olaylardan azade sakince durağımıza ulaşıyoruz.
Bu sabah engelli ve normal çocuğu ile bir anne bindiler elektriksiz kırmızı otobüse. İnerlerken dikkatimi çekti anne otobüsün engelli rampasını kolaylıkla açtı engelli çocuğunu indirip rampayı kapattı. Şoför kornayı çalarak teşekkür etti, anne de kendisine teşekkür anlamında çalınan bu jeste elini kaldırarak teşekkür etti hem de elini aynada gösterecek şekilde kaldırmıştı. Şoför rampayı açmak için sürücü koltuğundan bir hamle yapmıştı ama anne ondan önce davranmıştı. Demek ki bu olay her zaman olduğu için anne tecrübeliydi.
İletişim ve etkileşim ile anlayışlı ve modern toplumlar sosyal hayatın her anında eğitilerek gelişir. Benim çocukluğum zamanında fötr şapka giyen ki Atatürk devrimlerine saygılı, aristokrat demeyeyim ama yol yöntem bilen görgülü kimseler fötr şapkasını çıkarır gibi yaparak elini şapkasına götürür reverans yapar gibi selam verirlerdi. Bu centilmen davranışın karşısındaki kimse de şapkası olmasa da saygılı bir şekilde mukabele ederdi. Yere tükürmek, küfretmek, yüksek sesle konuşmak gibi çok basitte olsa bu kurallara her zaman riayet edilirdi.
Yaşadığımız toplumda, topluluklarda riayet edeceğimiz bir çok kural vardır. Kural olmasa da adına adab-ı muaşeret dediğimiz insanların bir arada yaşadığı ortamlarda saygı açısından yapılması veya yapılmaması gereken davranışlar yumağı vardır.
Selamlaşma ve yardımlaşma önde gelen en önemli iletişim kurallarıdır. Otobüs durağına geldiğinizde, kuyruğa girdiğinizde, kaldırımda geçmesine izin verdiğinizde, parkta birinin oturduğu banka oturmak istediğinizde… Hafif bir tebessüm, sakin mütebessim bir şekilde merhaba diyerek samimiyetinizi göstermek, güven vermek, dostça yaklaşmak, iletişim kurmak için yeter de artar bile.
“Tatlı dil güler yüz yılanı deliğinden çıkarır.”