İçeriğe geç

BU KADARCIK MANİSA’YDI, ŞİMDİ.

8 Kasım 2014

Yaşım 16 orta okul lise çağları ağabeyimlerden kalma philips marka bisikletim herşeyim. Çok seviyorum. Arkadaşlarımla bir grup biraz da heyecan olsun diye Manisa’nın dışına çıktık, taa şimdi ki Kuvay-ı Milliye Anıtı’nın bulunduğu yere. Manisa meteoroloji de yani YSE kavşağında bitiyor, belediye otobüslerinin son durağı idi meteoroloji istasyonu.
Manisa dışı dediğimiz bu tarife göre bayağı uzak. Yol kenarında mola verdik o esnada Manisa -İzmir otobüsü geliyor ön koltukta oturan kişiyi tanıdım göz göze geldik babamın arkadaşıydı, o da beni görmüş tanımıştı. Bir korku, bir utanma, bir heyecan sardı arkadaşlara “dönelim hemen” dedim.

Babama söyleyecek dayağı yiyeceğiz ama dayaktan ziyade bu kadar uzağa gelmenin verdiği başı buyruk davranıştı utandığım.
Nitekim akşama babamın yüzünden anladım haberin ulaştırıldığını. Ne zaman tokadı yiyeceğim azarı işiteceğim diye babama şirinlik yapmağa başladım söker mi? Bir tokat yetti hizaya intizama girmeme, itaat etmeme.1966 yılıydı.

O yıllarda Manisanın nüfusu 40.000 falan olmalıydı. Sokakta caddede tanıdık çok bir çoğuda simaen tanıdıklarımızdı. Komşunun külünün komşuya muhtaç olduğu, bir kap yemek pişirildiğinde kokmuştur denip komşuya bir tabak gönderildiği, Ticaret Odasının, esnaf kefaletin, esnaf derneklerinin, Tarişin, OSB’nin, Manisalıların dayanışmaları ile yeni yeni güçlendiği kurulma aşamasında olduğu, bağında üzümün, dağında kirazın, sepetler halinde memurlara gönderildiği zamanlardı. Çıraklara bahşişin, ustalara saygının, küçüklere terbiye ve sevginin, büyüklere hürmetin, komşuya yardımın, bir üst sınıfa geçen abinin ablanın alt sınıfta ki çocuğa kitapları sağlam ve karalamadan teslim edildiği, “Yerli malı her Türk kullanmalı” nın slogan olduğu, andımızın her sabah okunduğu, Cumartesileri İstiklal Marşımızı okurken yoldan geçenlerin hazırola geçtiği Manisa’ydı o zamanlar.

Kokulu mor çiçekli kobalak ağaçlı gölgeli yollar, paket granit taşlı caddeler, Arnavut taşı kaplı sokaklar, domuz dikenli boş arsalar, tek katlı çamur sıvalı kerpiçten sevecen evler, hanımeli kokulu bahçeleriyle çatılarında ki yosunlu kırmızı kiremitli yer evleri, çivit mavisi kuşak boyalı duvarları ile daracık sokakların, iki üç katlı evlerin çok seyrek olduğu, dut ağaçlı koruluğu ile Sultan Parkı, sık çam ağaçlarının yanında ortasında abidevi dikili taşın ve havuzun bulunduğu ulupark, kokar ağaçlı eski eserlerin bakımsız hali, camilerin minarelerin eskimiş hallerinin yanında şerefelerinden okunan yanık sesli müezzinlerin ezanlarının duyulduğu Manisa’ydı o zamanlar.

Yazıyor yazıyor diyen Cavit Amcanın omuzunda ki gazete tomarlarını taşıdığı askılıktan hızla çekip çıkardığı Tercüman gazetesini babamın dükkanına sandalyenin üstüne bırakıp koşarcasına gazete dağıttığı sattığı çarşıda: Ökçecilerin Mahmut, Tenekeci Mehmet, Kumbaracı Mustafa, Marangoz Hayri, Kunduracı İslam Usta… Eczacı Kamil Bey çok fakire bedava ilaç verdiği havanda ilaç yaptığı zamanlar, toprak çiftlik sahiplerine saygıyla bey denildiği Rauf Soyer, Cezmi Sorman, doğum evi Başhekimi Necdet Sarımsakçı, çocuk doktoru Cafer Soyer. Her biri fakir fukara babası saygı ve hürmetin aynasıydılar.

Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkıyla akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan çınar ağaçlı dereleri nefes verirken şehre, yemyeşil Manisa’ydı o zamanlar.

Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın olduğu. İşte bu kadarcık Manisa’ydı o zamanlar.

Evet bu kadarcık Manisa’ydı.
Şimdi.
Şimdiyi ne siz sorunnnn, ne ben söyleyeyim.

 

From → MANİSA

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: