İçeriğe geç

“ALLAH KAVUŞTURSUN.”

9 Şubat 2015

Allah Allah ne kadar da çabuk geçti zaman. Günleri tesbih tanesi gibi birbirine ekleyince imamesine çabuk varılıyor. Vuslat ile hasret aynı mekan olunca zaman geçmemiş gibiydi. Mekan aynı oyuncular aynı roller farklıydı. Mizansende göz yaşı var, heyecan var, sarılıp sarılıp kucaklamalar var, valizlere çantalara kadar her obje aynı. Bir farklılık vardı birinin kapısında gelen yolcu diğerinde giden yolcu yazıyordu.

Gelen yolcu kapısı; ne kadar çok özlenmişliğin uzaktan görünce burdayız deyip sevinç ve heyecanla el kaldırması ile yerini belli etmeler, kendini gösterme çabası, karşındakilerin de sana doğru yönelmeleri, karşılıklı koşturmalar ve bir noktada çarpışırsacasına kucaklamalar. Çantayı mı alayım, valizi mi? Ufaklık zaten çoktan kucakta.
Dedik ya zaman ne kadar çabuk geçiyor. Yaşlanınca daha mı hızlanıyor bu zaman ne. Karşılama seremonisi kısa bitti evde uzatırız diye.

Giden yolcu kapısı; hasretliğin özlemin başlangıcı, sarılırken bırakıp bir daha sarılmalar istemeden kucaktan indirmeler. Yere bırakırken elinde ki valizi kucağında ki ufaklığı paçanda ki de dahil ayrılık öpücüklerine göz yaşları karışıyordu onların eve dönüş sevincine… Anlayan anlıyor bir daha ne zaman kavuşuruzun hesabını yapıyorduk. Yine el kalktı bu defa sallanıyordu nazlı, sakin, istemsiz. “Ölüm kaderde var ayrılık olmasaydı”.

Gurbete giden döner mi bilmem? Dönse de kalan görür mü bilmem? Özlem diner mi? Göz yaşı durur mu? Arada bir hatırlamalarda yeniden başlar mı? Hepsinin cevabı var da cevaplaması zor…

Şimdi ki gurbetlerde çakma: Uçak tekerlerini piste koyunca ayaklar yere basar basmaz “geldik” telefonu. Uğurlarken çekilen fotoğraflar facebook da daha arkanı dönmeden. Videolar ekstrası. Şöyle doyasıya bir özlem duyamadan normal hayata dönüş…

Oysa:
Günleri gecelere ekleyip süren yolculuklarda kara tren, hasret kavuşturan; tekerlerin raydan her atlayışında ki sesle mesafelerin uzadığı, kara bacasının kapkara dumanıyla kara düşüncelere karabasan gibi bastığı, hasret başlangıcıyla gurbet yaşlarını gizlemek isterken dolu gözlerle pencereden bakış, yol boyunca ağlayış. Üç gün sonra vardığını yazılan mektupla bir ay sonra okuyunca öğrenmek. Gurbet bu olsa gerek. Gelmek gitmekten zor. Gitmek daha zor, onbeş gün öncesinden hazırlık başlar, hediyelikler; evde yapılmış kırma zeytin, tarhana, domates suyu, çöpü ayıklanmış kuru üzüm, bir kaç örülmüş atkı kazak, nafakadan arttırılmış parayla çarşıdan alınmış basma. Komşularla vedalaşıp selam alıp götürmelere istasyondan konu komşu hısım akraba dahil davul zurnasız uğurlamalara kadar. Gurbete yolculuk böyle yapılırdı. Ağlasan da sızlasan da değerdi her bir iç geçirmelere, göz yaşı dökmelere, vardı mı acaba? Meraklanmalarını dönünce öğrenmelere kadar. Mesafelerin uzun, zamanların upuzun olduğu, haber alamamaların, adıydı hasret.

Git git bitmeyen yollardı gurbet.

O zaman öyleydi gurbet şimdi böyle mi yani? Araya mesafeler girdi mi gurbet gurbettir. Özlemenin adı hasrettir.
Yolculuk kısa, zaman az da olsa. Arkadan söylenen teselli edici dua o zamanda vardı şimdi de.

“Allah Kavuştursun.”

 

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: