İçeriğe geç

REİSDERE-2

8 Şubat 2015

Çocukluğumun yaz tatillerinde ata biner gibi bacak aramıza aldığımız tütün kargılarını at yaptığımız tozlu sokaklarında koşuşturduğumuz köy.

Yer gök taş, evler taş, yollar taş tozu, sokakların iki yanı bahçe duvarları kilometrelerce taş, bazıları tek çoğu iki katlı büyük evler. Alt katları tütünlerin deniz kıyısında ki tarlalardan kırılarak eşekler ile getirildiği, çoluk çocuk yaşlı her aile ferdinin şişlere dizdikleri kireç sıvalı duvarlarına tütün kokusu sinmiş, rabıta kaplı tabanları, ahşap kirişli ahşap tavanları, kapıları iki kanatlı tek mekanlı büyük hanaylar.

Bir ucunda dizilen şişlerin kargılara geçirildiği istif bölümü, bir ucu mutfak, zifirli eller ile yapılmış yemeklerin zifirli eller ile yenilerek tadına varamadığınız ama bahçede yetiştirilmiş elbette doğal sebzelerden yapılmış domates salatası ve taze fasulyenin, zeytinyağının leziz tadını biz de çocuk halimizle anlamadığımız yemekleri yerken bir taraftan da tütün dizen usta yaşlı eller, yorgun yüzler ama gülümseyen hatta her an gülen neşeli yüzler, çakır gözlü güzel yengelerim, halam ve yeğenlerimin, oyunlarımın dünyası.

Arnavutluktan mübadele ile buraya yerleşmişlerdi dedemin kardeşleri, Reisdere Köyü tamamen akraba. Her yaz bizde Manisa’dan tatile gelirdik, bize tatil babama amca çocuklarını ziyaretti aslında. Onlar sabahın alaca karanlığında şimdi villa dolu o zaman ki tütün tarlalarına giderler öğle güneşi tepeye varmadan köye dönerlerdi. Basık tepenin bir ucu deniz arka ucu köydü.

Öğleyin yemekten sonra biraz dinlenilir kahve çay ve sohbetten sonra ikindi vaktine yakın yine tepe aşılır. Denizin hafif çalkandığı beyaz köpüklü hali sırttan mavi üstünde beyaz çizgiler gibi gözükür, denizin esintisini hissederdiniz tepeden aşağı inerken. Bizler ufacık bebeler eşeklerin semerine bağlanmış iki yanında ki boş tütün küfelerinin içinde sallana sallana elde çomaklar ile eşeğe vuracağımıza birbirimize vurmak ister korunmak için küfenin içine çökerdik. Tütün tarlasında ki hasırdan çardaklara malzemeler bırakılırdı. Bizde büyüklerin yardımı ile küfelerden indirilir, soluğu denizde alır, don gömlek girerdik denize. Güneş denize değmeden dönüş başlar yorgun bizler dolu küfelerin yerine eşeklerin semerine diğerimizde kıçına biner tıngır mıngır köyün yolunu tutardık.

Gündüz dizilmiş tütünler kargılara geçirilmiş evde kalan ihtiyarlar tarafından güneşe sergiye çıkarılmış bile. Akşam yemeğinde yorgunluktan uyuya kalan bebeler uykuda, eşek sırtında ki sallanmadan semerin belimize vurup acıyan kemiklerimizin sızısını duymazdık.

Eski bir Rum Köyü idi Reisdere Sakız’a gidenler burada yaşamış. Her bahçe duvarı her evi beyaz kireç boyalı hatta avlularının tabanları, merdiven basamakları dahi bembeyaz temiz bir köydü. Sanki planlı dar gölgeli sokakları bakımlı evlerinin, ufak ama domates salatasına sıkılan koruk asmasının mutlaka olduğu avluları bazılarının sebze yetiştirildiği geniş bahçeleri vardı. Kuyusu olan da vardı ama suyu kıttı köyün belli yerlerde ki köy kuyularından çekilirdi su. Kilisesi yıkık olmasına rağmen ayakta kalan duvarları vardı hala.

Üst kata bahçesinde ki taş basamaklı merdivenden çıkılır son basamağın sahanlığı geniş kare planlı bir taraça olurdu. Akşam içeriye yatmağa girmeden burada denizden gelen tatlı serin esinti ile bir sigara daha içilir, daha sonra konuşmalar seyrelir, yorgunluk çöker, gözlerin kapandığı akşamın karanlığında zor seçilir, iyi akşamlar diyen orta yeri sofa dört büyük odalı üst katın oda kapıları bir bir kapanırdı.

Tütüncülük bitti tütün tarlaları villa arsası oldu. Meşakkatli olan tütüncülüğü yapan yaşlılar bir bir göçtü kalan gençler arsadan kazandıklarıyla da İzmir’e göçüp iş güç sahibi oldular.Terk edilen köy boş sokaklar tozunu rüzgara bırakırken beyazlar dökülen sıvalarla kararmaya başladı. Önce çatı ahşapları söküldü yağmur evlere buradan ağırlanıyor girdiği evin duvarlarından çıkıyordu. Ne Rum ne Türk izler bir bir siliniyor hatta kazınıyordu.
Güzellik gitmiş harabe bir hal almıştı köy; Her ölüm haberi ile cenazeye gidişlerimde yıkılan evlerin yerine yeni zamaneler gelmiş sırıtarak bakıyorlardı hayallerimin derinliklerine. Çocukluğumun koşuşturmalarının tozunu içime enfiye gibi çekmek isterken kilit parke beton kaplamalar mani oluyordu heveslerime.
Son büyüğümüzü de hem köyden hem dünyadan uğurlarken bir daha yaşayamayacağım hayallerimi de gömdüm köyün mezarlığına. Amcalarımın halalarımın mezar taşlarına dokunurken tütün kokusunu duyar gibiydim yaşlı gözlerimi silerken.
Çocukluğumun zamanlarında yemeklerin tadını alamazken bu zamanımda da tadını alamıyordum dünyanın. Muhabbetin vesilesi tütün, tütünün kokusu, zifti, taraçaların esintisi. Heyhat ne köy kaldı ne köylü. Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde ıssız şarkımı.
Köye olanlar yeni yapılanlar yetmezmiş gibi Toki konutları geliyormuş köyün girişine karşı çıkıyor bazı çevreler.
Toki gelse nolur?
Gelmese de hatırım kalmaz, gelse de hatıram olmaz.

 

From → TARİHE YOLCULUK

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: