İçeriğe geç

KOCA GUDO.

28 Mayıs 2015

Ovanın uçsuz bucaksız yeşilinde, tozlu yollarda giden bir at arabası. Üzümler henüz korukta yeşillikler, yapraklar, asmalar, taze yeşil, açık yeşile yakın berrak yeşil. Büyük badem ağaçlarının yanında, incirler, çitlembikler.
Asmalar; kısa bodur belleri bükülmüş gibi duran yaşlı yer bağları, aralarında sınırları belirleyen bu badem ve incir ağaçları, heybetiyle bağların koruyucusu gibiler. Yalanda değil sınırları bekliyorlar. Ayrıca tozlu yol boyunca da aynı ağaçlar sırayla yol boyunca dizilmişler. Tekerleklerin iz yaptığı yer toprak, ortası kısa bodur otların yeşermeye çalıştığı tümsek çukurda giden yolda atın lak lak sesine arabanın dingil sesleri karışıyor.

At arabasının arkasında küçük bir çocuk elinde irice kısa tüylü bir köpek onunla beraber arada bir koşup oynarlarken arabayı takip ederek yürüyorlar. Dinlenmek için incirlerin bademlerin gölgelediği dar yolda duruyorlar araba yoluna devam etse de. Küçük çocuğun ayaklarının arasına oturmuş köpeği küçücük elleriyle sırtını sıvazlarken. Arada bi konuşuyor onunla “aslanım benim Kocagudom, dinlendik, hadi gidelim” der demez Kocagudo yola koyuluyor. Araba yüklü tepeleme, kalınca bir branda türü bezle örtülmüş gözükmüyor ne taşıdığı. Ağır ağır dönen tekerleklerin dingil sesi yola devam ettiğini gösteriyor.

Kısa bir yürüyüşten sonra arabaya yetişmişlerdi. Akmescid Deresi’nin kışın aktığı yazın yol olduğu dere yatağıydı yol dedikleri. Horozköye yaklaşırlarken sola saptı araba, dere yatağı yoluna devam ediyor o da tozlu olan Horozköy yolunun yanından giden demiryolunun altından Gediz’e ulaşıyordu.

Komşular kendileri yok ama damlarını boyamışlar bembeyaz badanadan okunuyordu yakında bağa taşınacakları. Yaklaştılar bir dönemeçten sonra Hatçebaların damı gözüktü badem incir ağaçlarının arasından o da beyaz badanalı idi, geçen hafta gelmişlerdi onlar, arabanın sesini duymuşlar merakla bekledikleri bizi karşılamak için damlarının arkasında ki yola çıkmışlardı. Selam verdiler annem arabanın üstünden uzaktan “hoş bulduk hoş bulduk” nidalarının arasından bağımızın yoluna dönmüştük. Koşmaya başladı çocuk köpeği tasmasından çıkarmış yarışır gibiydiler. sevinç çocukta vardı da köpeğe ne oluyordu. O da koca kış bahçede bağlı kalmış hürdü, bağda asmaların arasında. Kulakları arkaya savrulurken dili bir karış öndeydi, öne geçtiğinde geri dönüyor çocuğun bacaklarına dolanıyordu. Küçük çocuk damın yanında ki tulumbadan su çekti köpeğin tasını doldurdu, çocuk da içerken annesi bağırıyordu “terlisin çok içme.” …

Ayva ağacının altında damın yanında ki tulumbanın suyu yazın soğuk olurdu. Akşamları babamın bağdan seçerek kestiği iri taneli üzümleri kovada tulumba suyuyla soğutur yemekten sonra ay ışığının yıldızlara meydan okuduğu akşamlarda transistörlü radyoda ki türk müziğinin nağmeleri eşliğinde yerdik. Arada bir gecenin sessizliğini bozan komşu köpeklerinin havlamaları duyulurdu uzaktan.

Köpeğin bekçilik yapacağı akşam saatine göre küçük çocuk “Baba. Gudo’yu salayım mı?” Derken, yatmadan önce vazifesini yaparken son bir defa daha köpeğini görmek, sevmek isterdi.

Bağ: Manisa da seneler önce çok önemli bir kültürdü. Taşınması ayrı, bağ bozumu ayrı, bağlardan göç etmesi ayrı bir kültür hazinesiydi. Biz bunları yaşayan son kuşaklarız. Şimdi taşınmaz kültür varlığı olan yani dilden dile anlatılan bir geleneği örfü adeti giderek unutacağız, bu anlatılanları yaşayan az kimse, çok az da büyüklerimiz var ama bizlerden sonra şu an dahi yaşayan olmadığı gibi anlatanda kalmayacak.

Bağbozumunun belgeseli hatta belgeselleri yapılsa elde kalan bir belgemiz olur kentin arşivinin bir köşesinde bulunur.

Saygılarımla.

 

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: