İçeriğe geç

BOĞAZ VAPURLARI

19 Haziran 2015

 

image

image

Huzurevi yöneticisiyim zaman zaman geziler düzenleriz yaşlıları gezdirelim hayatla bağlarını koparmayalım dört duvardan uzak, uzaklara kadar gidelim dedik. Bir hafta sonu İstanbul gezisi düzenledik. Otobüs, arabalı vapur derken İstanbul’a geldik nerelere gitmedik ki unutamadığım bir seyahat olmuştu. Rahmi Koç Müzesi’nden Sabancı Atlı Köşk Müzesi’ne, boğaz turundan Çamlıca’ya, Kız Kulesi’nden, Galata Kulesi’ne, Haliç’ten Boğaz’a kadar. Son günü serbest dedik dileyen dilediği gibi gezsin. Ben Büyükada’ya giden gruba takıldım sevdiklerim buradaydı ayrıca Büyükada’yı da severdim. Sanatçıların ressam, heykeltraş romancı şair yazar ilham perilerinin meleklerinin dünyaya taksim edildiği bir yerdi sakin mekandı sessiz bir köşeydi, küçük bir adaydı.

Sirkeciden bindik vapura.

Kimler yoktu ki: Saffet Amcam Mutaf, Abdürrahim Abi Ot, Suphi Dayı Egemen, hakikaten yok oldular hakka kavuştular gönül kuşları uçtu gitti. Son yolculuğumuz seyahatimiz beraberliğimiz olacakmış, sonra ki yıllar hastalıklar unutkanlıklar alzhemier yataktan kalkamalar dönemine girildi onlar beni unuttular belki gözlerinin ışıltılarında kalmıştım ziyaret ettiğim zamanlarda farkeder gibi oluyordum. İnsan, Allah öyle bir yaratmış ki sadece ağız dil konuşmuyor işte gözlere, parmaklara kadar dil vermiş Allah.

Ada vapuru yandan çarklı değil keşke olsaydı ben değil ama yanımdakiler tanırlardı onu. Çarkı yoktu ama 1969 yılında tanıdığım rüzgar fırtına boğaz suyunun karalıklarında binmekten korkmadığım onlarında kendine güvenleriyle çok geçtim karşıya Beşiktaş’tan Üsküdar’a Kadıköy’e bazen onlar değil ama kaptanlar çekindiğinde yanlarında ki balıkçı motorlarına biner geçerdim. Kısa da olsa yolculuk zamanla dostluklar sohbetler kuranlar vardı. Kimi kolunun altında ki kat kat olmuş gazeteyi açarken kimi yanda ki koridorda rüzgara bırakırdı saçlarını kısık gözlerle. Baş tarafı hep dolu olurdu yaz kış, paltoların yakaları arasından çıkardı sigaraların dumanı. “çayınız geldi” diye bağıranından, kalem satan yanında da yol boyunca saya saya bitiremediği eşantiyonları eklerdi on parmağının arasına.

Tahta merdivenlerden yukarı çıkarken korkuluğu elimi sıktı tanıdı herhal dedim. Geniş salona çıktığımda yürüdüm baş tarafa doğru, hava güzel, boğaz, martılar, bunlar onların çocukları torunları olsa gerek. Vapur yabancı değil aynı yerime mi oturdum hatırlamıyorum ama 19 yaşımda özendiğim yaşlı kalantor insanlarla şimdi arkadaştım yanımdaydılar. İskeleye yanaştığında bekledim tahta köprünün konmasını oysa o yaşımda çımacının henüz atmadığı halattan önce ben atlardım iskeleye.

Biraz yürüdük at arabacılara kadar, dönüşü geciktirmeyelim diye. Hesap tutmuştu iki arabayı doldurduk lak lak lak sesleri, o ev bu konak şimdi Reşat Nuri el sallayacak derken ada turunu bitirmiş iskeleye vapur saatinde dönmüştük.

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir

Gönlümün kıyısına vurur

Aşınan kayalar gibi ruhum

Suskun, yorgun öylece durur.

Cansın Erol.

Gözlerimden ada kaybolurken, ruhum oracıkta vapurun sıralı kanepelerinde kala kalmıştı.

İnsanların hatıralarıyla göçüp gitmelerini anlıyorum da hatıraları anıları hatırlatacakların silinip kaybolmasını hala kabul edemiyorum.

70’lerde tanıdığım vapurlar; Ortaköy vapur iskelesi projemden başlayan sevgimle Beşiktaş iskelesinden seyre daldığım, boğazın mavi sularında tankerlerin destroyerlerin yanında tekne gibi kalan oysa sevdiğim İstanbulumun parçasından biri olan bazen tankerlerin arkasında kaybolurken ne zaman gözükecek diye meraklanırken, şimdi kaybolup gittiler.

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: