İçeriğe geç

ESKİMİŞ RAMAZANLAR, 

24 Haziran 2015

“Hey gidi Ramazanlar hey” bunu belki 85-90 yaşındakiler söylese daha bi içten daha bi inandırıcı olacak ama her şey yenilendiği için bunun da yaşı yenilendi 65-70 likler söylüyor ama sigaradan karılmış kartlamış ses olmayınca cılız çıkıyor.

Evet: O zamanlar kış tabii, yazında Ramazanı yaşadım diyen bizim kuşaklar var ama ha hı da desek asıl kışını yaşadık Ramazanın, asıl şimdi de yazını yaşamaya çalışıyoruz.

Babamın dükkanı; kavaflar çarşısında Taşçılar Mescidine yakın. Ramazana gerek yok vakit ezanı okunduğunda sabah namazı dahil çarşı esnafı mescide giderdi. Ramazanda daha bi hoş olurdu. Oruçsuz olduğunu belli etmek bi suçluluk duygusuydu. Çıraklar, kalfalar, seyyar satıcıların bazıları, bıçkın pala, sigara tiryakileri köşe bucak arasalar dahi mahcubiyetleri yüzlerinin al al olmasından okunurdu. “Sorma akşam kalkamadık”, “hastayım be usta”, “bir kaç gündür keyfim yok” bahaneleri fırtına öncesi sığınılacak limanlardı.

Lokantalar tadilat tamirat boya badana yapacaklarsa ramazanı beklerler hazır kapalıyken bu işlerini görürlerdi. Manisa’ya misafir, ziyaretçi, tüccar geldiğinde seferi olup da oruç tutmadığı hallerde aç kalmasın diye bir kaç nöbetçi lokanta açık olurdu. Onlarda vitrinlerini camlarını benek benek beyaz boyarlar yarı şeffaflık sağlarlardı ki ele güne esnafa ayıp olmasın diye. Sokakta en kolay içilecek olan sigara dahi içilmezdi. Seyyar satıcılar bağırmadan dolaşır adeta başları önde satış yaparlardı. Bizim kuşaktan çok önce ‘hey gidi ramazanlar’ diyenler rahmetli oldu ama biz dinlerdik. O zamanlar Rum’u Yahudi’si bir arada yaşarlarmış mahallede. Onlarda ramazanda yemez içmez gözükürler çocuklarını dahi elinde yiyecekle sokağa salmazlarmış, yani bizlerin ramazanına saygı gösterirlermiş. Onun için çok eskiler “hey gidi” dediklerinde köşeden duyulurdu.

Evlerde ramazan gelmeden aylar önce konu komşu bir olup hep birlikte; kimi eli düzgün olan becerikli kabiliyetli ev hanımları yufka tahtalarında tül gibi yufkaları açarlar, biri saçta kavurur, diğeri hamuru yoğurur… bu şekilde görev taksimi yaparak kavrulmuş yufkaları örtülere sararak bir kenara koyarlardı. Bundan, ramazan geldiğinde bu kavrulmuş çıtır çıtır yufkalar hafifçe su serpilerek ıslatılır çeşitli börekler yapıldığı gibi içi bademli kırma tatlısı da yapılırdı. Bayrama yakın, baklavalık yufkalar ayrı açılırdı. Onun da yufkayı açanı, badem veya ceviz içini dökeni ayrı, pişireni ayrı olurdu. Hatta baklava tepsisini dilim dilim kesen ayrı olur o her evi dolaşırdı. En son şurubu atılacağı zaman kapı önü muhabbetlerinde “artık şuruplayalım”, “aa ben şurupladım bile” diye konuşulurdu. Bulgur, pirinç unu, hoşaflık üzüm, baklavalık badem ceviz hazır edilirdi. Bunların hiç biri çarşıdan alınmaz her ev kendi ürününü değerlendirirdi. Buğdaylar çaybaşı değirmenlerinde öğütülürdü. Bir tek şekere tuza çaya para verilirdi. Değirmenci bile emeğinin karşılığını öğüttü undan hakkını alırdı. Evde kendi imkanları ile zengini fakiri ne kadar yiyecek üretirse o kadar tasarruflu tutumlu kadın diye namı yürürdü. Tabii pasaklı ve müsrifi de yok değildi.

İşte ramazan öncesi yapılan hazırlıkların ramazan ve sonrası için daha çok hikayeler var da anlatmanın anlamı yok. Şimdi imkanlar var el emeğinin azaldığı makineleşmenin okumuşların yanında işlerin rahatladığı bir devirde “hey gidi ramazanlar hey” demek hamamda şarkı söylemeye benziyor.

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: