İçeriğe geç

DESEN HALIDA, DEMESEN KÖYDE

30 Haziran 2015

Halı, evlerin önemli eşyalarından çeyiz hazırlığı önce halıdan başlar. Gelin olacak kız evde ki tezgahda halı dokumayı öğrendiğinde kendi desenlerini de oluşturmaya başlar. Her desenin bir anlamı vardır aşkının; hasretini, gurbetlerini, köyünün yeşilliklerini, manzarasını, deresini konuşturur dokuduğu halılarda.

Çok enteresandır desenler dilsiz alfabesi gibidir öğrenmek lazım, herkes okuyamaz. Ama çeyizine dokuyacağı halıya başladığında sevdiğinin günlük hallerini, buluşmalarını, bakışmalarını, haberleşmelerini, gülüşünü, sözlerini, kırılıp içine atmaları, barıştığında ki heyecanı, askerliğinde ki uykusuz gecelerini, yansıtır desenlere. Bu halıları çeyizine kaldırır. İşte evlenme niyeti, çeyiz hazırlığı buradan başlar, halıdan.

Köyün delikanlıları her biri şehre çalışmaya gitti. Giden oralara yerleşti, göçtü kaldı. Arada bi analarını babalarını görmeye geldiler, kahveye çıksalar da arkadaşları tanıdıkları kalmadı ihtiyarlardan başka. Her geçen gün Köye yabancı olmaya başladılar, gelmeleri iyice seyreldi. Şehirden nişanlandı çalıştığı fabrikadan bulmuş, bi hafta sonu köye getirdiydi anasına göstermeye. Böyle böyle erkekler gittikçe kızlar köyde kaldı halı dokuma zaten para etmiyor diye çoktan terkedilmişti. Tezgah odun olmuş yünler duvarlarda asılı kalmıştı. Bazı evlerden çok seyrek dokuma sesi geliyordu.

Evin ihtiyarı kahvede, görür görmez gözleriyle televizyonda eski türk filimlerini seyrederken kahveci “günde üç dört çayla ne olur?” Diye söyleniyor, o da kapatıp gitmeyi düşünüyordu. Evin babası tarlada son umutlarını da biçmekle meşguldü. Anası, geçen gün komşusunun duvarından sarkmışta “oğlanlar gitti, bizim ne işimiz kaldı burda” derken “ineği de satarız ama şu ihtiyarı bekliyoruz” diye konuşuyordu. Komşusu da “kızların yaşı geçiyo biz de gitsek iyi olcek her gün başımın tüyünü yiyo kızla” deyip kızları bahane edip anaları da şehre inmeyi çoktan aklına koymuştu.

Bir bir eksilip susmuştu kara isli bacalar, dumansız kalıyordu köy, ocaksızdı evler. Çok önceden gidenlerin çatısı çökmüş, birbirine bağlı çözülmüş kiremitler rüzgarla savrulurken yağmur kimsesiz evi mesken tutmuş son duvarını da yıkmıştı. Kahveci kapamış, camları kırılmış şimdiden o da çalışmaya gitmiş şehre, o yaşında garsonluktan başka bir şey gelmezdi ki elinden. İhtiyarlar evde oturur olmuş ağızlarını bıçak açmıyordu. Damda ne inekten ne keçiden ses vardı. Onlarda çoktan kasabın yolunu tutmuştu. Geçen sokakta konuşuyorlardı; “ucuza sattım ama kurtulduk napcen anası kızla tutturdu gidelim de gidelim.”

Gidenler son bir bakış son bir el sallayış ile binerken dolmuşa

Eşyaları oğlan gelip almıştı arkadaşının arabasıyla.

 Hüzün deli dalgalar gibi sarmalarken meydanı,

Ulu çınar rüzgara bırakıyordu son yaprağını,

 Hakkını helal et derken sarılışmalar,

Dinmiyordu her bir komşuya veda ederken yaşlar.

 Kimi vırık vıccık eşyasını komşusuna bırakırken,

Kapıya sürüyordu yüzünü evinden ayrılırken.

 Adam sözde metanetli kasketini iyice indirmişti yüzüne,

Başını kaldıramıyordu son bir defa bakamadı köyüne.

 Aha şuracıkta koşmuş buracıkta oynamıştı.

Çocuklukları kaybolmuş ailesi dağılmıştı.

Ülen hatçe senin aklına uydum geçinip gidiyoduk işte,

Çoluk çocuk komşula Bize ne giden gittiyse.

 Ama onun da gücü kalmadı ne yapsın bir şey gelmez elden

Baba ocağı, ana kucağı, çoluk çomak, kim kaldı ki evden, köyden.

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: