YİTİK BİR KÜLTÜRÜN ARDINDAN
Bugün arama motorlarına Deniz Göktaş yazdığınızda karşınıza “komedyen, stand-up sanatçısı, mizah yazarı” gibi sıfatlar çıkıyor. Modern zamanın eğlence anlayışı bu dijital etiketlerde saklı belki de. Ama bu isimler ve sıfatlar beni çok gerilere; Levent Kırca’nın, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın… o toplumsal hafızamıza kazınan tiyatro gösterilerine Kemal Sunal’ın filmlerine götürüyor.
Hafızamda birer birer canlanıyor her şey: Ekmek Teknesi’nde Heredot Cevdet’in “Efendime söyleyeyim…” diyerek başladığı o eşsiz hikayeler… Hikayenin en heyecanlı yerinde yanındakinin “Allah!” diye aşka gelmesi ve Cevdet’in onu alnından öpüşü… Kahvedeki o mizah ustası olan müşterilerin karşılıklı diyalogları… Mahallenin direği, gençlerin pusulası Nusret Baba’nın o otoriter ama sarıp sarmalayan, sözü dinlenir babacan tavırları…
Sonra Bizimkiler geliyor aklıma. Şükrü Bey ile Kapıcı Cafer’in bitmek bilmeyen o tatlı sert geçimsizlikleri, Katil’in o külhanvari ama özünde koca yürekli halleri… Her biri sadece birer dizi oyuncusu değil; sanki mahallemizin, sokağımızın birer parçası, komşumuz gibiydiler. O zamanlar televizyon kanalları kısıtlıydı belki ama tüm halk, tüm mahalle ekran başına kilitlenirdik. Ertesi gün sokakta, işte, alışverişte o diyalogları birimiz başlatır, karşımızdaki tamamlardı. Akılda kalan sahneler tekrarlandıkça yeniden kahkahalara gark olurduk.
O günlerde esnaf dediğin akrabadan öteydi. Çarşı pazar esnafı, Mehmet Amca’nın mahalle fırını, bakkal amca, ayakkabılara pençe yapan kundura tamircisi, Bisikletçi Sadullah… Hepsi ailemizin birer ferdi gibiydi. Caminin imamına sadece dini konuları danışmaz, insanlık haliyle bir komşumuza ters yaptıysak vicdan azabıyla kapısını çalar, “Günaha girdim mi acaba?” diye af dilerdik. Babam anlatırdı; bazı sabahlar namaz vaktinde uyuya kalan imamı, cami avlusundaki evinden birkaç cemaatla birlikte uyandırırlarmış. Yaşlı müezzinimiz Arif Hoca, akşam ezanını okumakta gecikince minareye nefes nefese çıkar, aceleyle şerefede göründüğü gibi “Allahu ekber Allahu ekber Lailahe illallah” diyerek kaybolurdu.
Bisiklet kiralar binerdik, ayakkabılarımıza pençe yaptırır öyle giyerdik. Komşudan ödünç kahve, şeker, tuz, fırın kapandıysa ekmek isterdik. Ertesi gün götürürken aldığımızdan fazlasıyla iade ederdik. Öyle içli dışlı, öyle bir hayattı ki… “Kaç göç” zamanı ev kıyafetiyle sokağa çıkmak uygun düşmez, kolaylık olsun diye bitişik komşu duvarından birbirimize kapı açardık.
Yokluk zamanıydı belki ama herkeste aynı hayat, aynı terazi olunca herkes mutluydu. Düğünler salonlarda değil, sokak aralarında yapılır; sandalyesini kapan düğüne koşardı. Ekseriyetle Roman kardeşlerimizin davul zurna eşliğiyle başlardı eğlence. Mahallenin namusundan sorumlu kabadayıları, gençlere kötü örnek olmamak için gizlice kafayı dumanlar, sonra meydana çıkıp diz vura vura Harmandalı oynarlardı. Zurnanın ucuna bükülerek sıkıştırılan beş liralara, kağıt iki buçuk liralık bahşişlere sevinen davulcu bızbızı davula öyle bir vururdu ki, tokmağa sıra bile gelmezdi.
Mahallenin kavgası da sevinci de üzüntüsü de ortaktı. Cenazelerimizi kabre kadar omuzlarda taşır, yoldan geçen yabancılar dahi sevaptır diye cenazeyi omuzlayıp üç beş adım eşlik ederdi. Varlığı olanla olmayanın arasında uçurumlar yoktu; yokluğa alışıktık ama geçimimiz de gönlümüz de yerindeydi. “Bir lokma, bir hırka” felsefesiyle hep birlikte geçinip giderdik. Zengin olan giyimiyle, kuşamıyla gösterişten kaçınır, olmayandan farklı yaşamazdı. Bu yüzden kimse kimseye gıpta etmez, kimse kimseyi kıskanmazdı. Özenmek de özentili olmak da ayıp sayılırdı. Hastalıkta ve ölümde hüzün, tıpkı neşe gibi kolektif bir terapiye dönüşür, paylaşıldıkça hafiflerdi.
O günlerin mizahında bile incitmeyen, düşündürürken sarıp sarmalayan zarif bir hiciv vardı. Kahkahalarımız, zaten alçak olan komşu duvarlarının üstünden yükselir; sokaklardan, avlulardan geçip evden eve taşınır, yankılanırdı. Geleceğe dair sarsılmaz bir umudumuz vardı. İnsanın değeri, komşuluğun kıymeti, yardımlaşmanın anlamı büyüktü.
Bir şarkı mırıldanıldığında hep bir ağızdan eşlik edilirdi:
“Saçlarıma ak düştü sana ad bulamadım, gönüle uçmak düştü bir kanat bulamadım…”
Babamın şarkısıydı bu. Bağbozumu zamanı sergide üzüm çuvalları doldurulup sabah Tariş’e gönderilecek olduğunda keyiflenen babam akşam mehtaba karşı söylerdi. Şarkı söylemek ve dinlemek, ruhları birbiriyle bütünleştiren görünmez, sihirli bir köprüydü aramızda.
Tüm bunlar, gelip geçen belli bir döneme ait geçici alışkanlıklar ya da basit sosyal detaylar değildi. Bu bizim Milli Kültürümüzdü. Atadan dededen gelen, asırların imbiğinden süzülmüş toplu yaşam ahlakımızdı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda içimi sızlatan o malum soru takılıyor aklıma:
“Biz ne ara bu hale geldik?”
İyi günde kötü günde, kederde, tasada ve kıvançta birdik. Gülüşümüz de birdi, gözyaşımız da. Acıyı da tatlıyı da tek bir kaseden içer, aynı dertle dertlenir, aynı sevinçle ferahlardık. Bugün modernleşirken eksildiğimiz, zenginleşirken fakirleştiğimiz bu yapay dünyada, en çok o ortak kaseden içtiğimiz samimiyeti ve birbirimizin gözündeki o sarsılmaz güveni özlüyorum.
Kaybettiğimiz şey sadece, deyim yerindeyse; kerpiç duvarlar ardındaki yaşamlar veya eski diziler değil.
Kaybettiğimiz bizim Milletimizin harcı olan o büyük, o muazzam ‘MİLLİ ŞUURUMUZ.’