İçeriğe geç

HAVAYA GİRDİM

03/07/2026

Havaya Girmek:

Hazır olmak ya da kibirlenmek… Hayır, ikisi de değil. Benim anlatmak istediğim “havaya girmek” çok başka bir şey.

Bilhassa deniz üstünde alçaktan uçan kuşların yaptığı, “yer etkisi” veya “süzülme” olarak adlandırılan o mucizevi hareket. Hayatlarının büyük bir kısmını gökyüzünde geçiren ve deniz üzerinde bu şekilde alçaktan uçmasıyla bilinen çok özel kuşlar vardır: Yelkovan, Albatros ve Ebabil.

Bilimsel olarak bir kuş, kendi kanat açıklığından daha az bir mesafede, suyun veya zeminin hemen üzerinde uçtuğunda kanat ucu girdaplarının oluşumu engellenir. Bu sayede kaldırma kuvvetinden kaynaklanan sürtünme büyük ölçüde azalır; kuşlar daha az enerji harcayarak havada çok daha uzun süre kalabilirler. Ayrıca deniz yüzeyine yakın olan hava ısındığında yukarı çıkarken, yerini daha soğuk olan havaya bırakır. Rüzgarı oluşturan bu döngü, kuşların daha az efor sarf ederek havada kalmasını kolaylaştırır. Hatta insanoğlu bu prensipten ilham alarak “ekranoplan” denilen, suyun hemen üzerinde uçan özel uçaklar bile yapmış. İşte bana göre “havaya girmek” deyimi tam olarak buradan geliyor olmalı.

Neyse, sabah saat 08.00’de hazır olmuştum. Kısa mesafeli bir sürüşle Gencelli’ye gidecektim. Bu saatte işe giden yazlıkçılar yollara dökülmüş olmalıydı; zira trafik bir hayli yoğundu. Karşımdan gelen araç sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olsa da, arkamdan gelip beni hızla sollayan araçlar biraz canımı sıkmaya başlamıştı.

Köy yolları her zaman en güzeli… Etraf yeşil, yer yer ağaçlık ve gölgeli; köy evlerinin o sempatik duruşu insanı dinlendiriyor. Bazen yol üzerindeki çoban çeşmelerinde serinlemek, matarayı buz gibi suyla doldurmak ayrı bir zevk. Asfaltın karası, vızır vızır araç sollamaları, tek şeritli yolda o endişeli ilerleyiş… Hepsini yaşayıp çift şeritli bölünmüş yola girdiğimde nispeten rahatladım.

Demirdöküm fabrikalarına giden kavşaktan U dönüşü yapıp Gencelli Sahili yoluna girecektim. Fakat kavşak sanki devlet konvoyu! Fabrikalardan dönen işçi servisleri, Foça’dan işe yetişme kaygısıyla süratle gelen araçlar, az da olsa karşı şeritten gelenler… Hepsi sanki sözleşmiş gibi bu kavşakta buluşmuş. Bencileyin bir bisikletli olarak; sabah mahmurluğunu üzerimden yeni atmış, az yorgun ama açık tutmaya çalıştığım gözlerimle, tenis maçı seyreder gibi başımı bir sağa bir sola çeviriyordum. Üç yönden gelenlerin anlık bir duraklamasını, koşarak geçeceğim o boşluğu gözlüyordum. Nihayet “geçebilirim” dediğim uygun bir mesafeyi yakalayınca, üç adımda kavşağa daldım. Bu ilk hamleyle iki yönü halletmiştim, üçüncüyü de rahatça geçtim. Benzinlikten deniz kenarı keyfi için küçük bir atıştırmalık alıp, köy yoluna doğru sağa döndüm.

Offf… İnişe bıraktığım pedalların üzerinde, bozuk yolda kah ayağa kalkarak, kah sarsılarak sahile ulaştım. Parkın o klasik “palmiye-bank-palmiye-bank” düzenindeki banklarından birine oturldum.

Hafif dalgalı denizde, Aliağa Limanı’na girmek için sıra bekleyen konteyner kargo gemilerini gözlemeye başladım. Yukarıda bahsettiğim Albatroslar, Yelkovanlar veya Ebabiller ortalıkta olmadığından, denizin üzerinde neredeyse durur gibi yüzen bu devasa gemileri seyre daldım. Deniz yüzeyi düzdü ama çırpıntılardan oluşan çizgiler suya tatlı bir hareketlilik katıyordu. Bluetooth hoparlörümü telefonla eşleştirip, denizin çırpıntılarını fon müziği yaparak hafif bir müzik açtım. Rüzgarın dövdüğü palmiyelerin yelpaze gibi yapraklarından yükselen o haşırtılara rağmen, sakinliği iliklerime kadar hissettiğim, iyot kokusunu içime çektiğim, doğanın kendi orkestrasına kulak verdiğim bir ortamda keyifliydim.

Atıştırmalığın katır kutur sesi sadece kendi kulağımda yankılandığı için tabiatın ahengini bozduğumu hissetmiyordum. Baktım, uzun uzun baktım… Park bakımsızdı tabii, her yerdeki gibi çer çöp, boş şişeler, naylon poşetler… Gel de bu çevreye saygısı olmayan “insan olmayanların” gönüllerini hoş et. Aslında onlara “hoşt” demek lazım ya, neyse.

Parktan çıkmak üzereyken elektrikli katlanır bisikletiyle 10 yaşlarında bir çocuk laf attı:

— “Amca bisikletin güzelmiş.”

— “Oooo seninki daha güzelmiş, hem Alba marka!”

— “Sen bu markayı biliyor musun? 35 km hız yapıyor ama ben 25’le gidiyorum.”

— “Aferin sana, ama arada pedalları da çevir.”

Maksadı belliydi; bisikletine dikkat çekmek, bana ondan söz ettirmek istiyordu. Akıllı çocuk, büyüyünce adam olacak. Hem girişimci ruhu var hem de pazarlamayı biliyor; çekinmesi falan da yok.

Sahil boyunca sürüp denizi seyrederken, diğer yandan da henüz kepenklerini açmamış evlere merakla bakıyordum. Çok az evde yaşam belirtisi vardı. Sahil yolunda da yalnızca bir iki kişiyle selamlaşmıştım. Aşağı yukarı üç-dört senedir buralara turlamak için uğrarım. Normalde evlerden radyo, televizyon sesleri gelir; yolda yürüyüş yapan yaşlı gruplarla selamlaşır, köpeklerini gezdirenlerle keyifli sohbetler ederdim. Yaz sezonu çoktan açılmış olsa da bu sene sahil evleri derin bir sessizliğe bürünmüştü.

Oysa tam emekli işi bir hayat yaz tatili; terlik, şort, tişört üçlüsü; sabah geç yapılan o keyifli kahvaltı, öğle-ikindi atıştırması, akşamı pas geçip tek öğünle günü kapatmaca… Son derece ekonomik. Ama madalyonun diğer yüzü var: Evlerin bakımı… Akan çatısı, kopmuş sıvası, dökülmüş boyası, rutubeti cabası… Tesisat arızası, bahçe bakımı, sulaması… Bunlar öyle bir öğün tasarruf etmekle yapılacak işler değil. Usta bulması ayrı bir dert, bedelini öde cüzdan pert!

Yıllardan beri ilk defa ekonominin topuzu bu kadar kaçtı. Alım gücünün düşmesi, geçim sıkıntısı buralarda da kendini açıkça gösteriyor. Erken yaşlarda eşin dostun bir araya gelip veya kooperatifleşmeyle yaptığı bu güzelim evler, yaşlılığın bugünkü ağır şartlarında maalesef birer birer yalnızlığa terk edilmiş.

Oysa eskiden nasıldı? Deniz kıyısındaki gölgeliklerin altında koyu sohbetler, bahçeden bahçeye neşeli laf atışlar, duvardan atlayıp komşuya geçmeler, “Kahveyi hazırlayın, atıştırmalıklar bizden!” demeler… Heyecanlı tavla partileri, bir yanda erkeklerin maç muhabbeti, öte yanda kadınların dedikodunun dibine vurmaları… Güneşi batırıp, dolunaylı gecelerin serinliğinde şallara sarılmacalar… Kahkahalar eşliğindeki o mutlu yaşantılar… Vay be! Bu kadarı aklıma gelmemişti, görünce anladım: Hayatta bir şeyleri almasan da olur, az harcasan da olur, idare edip kanaat etsen de olur ama… Hayatı yaşamadan hiç olmaz ki.

Bu yaşantılardan koca bir roman çıkar. Edip amcanın, babasının yazlığında gençliğini geçirip, zamanla yaşlanıp torun tombalak sahibi olması… Bu süreçte araya giren hastane maceraları, ameliyatlar, üzüntüler, boş kalan yazlık… Torunların okulları, evlilikleri, mutlu anlar, heyecanlı zamanlar, yurt dışına gidişler, özlemler… Dünyadan sessizce göçüp gidenler, eksilenler… Yetmezmiş gibi her sabah iki büklüm bir bel ve omuzlarda taşınan o büyük yük, yalnızlık. Ve en nihayetinde son durak. Huzurevi.

Bırakalım şimdi romanı, evi barkı da gerçeklere dönelim. Denizi çırpıntıyla çizen rüzgar, o keskin iyot kokusunu burnuma taşırken, ben sahilden yola çıkıncaya kadar kokuyla birlikte arkamdan esmeye devam etti. Asıldım pedallara…

Artık asfaltlarda pek egzoz kokusu da yok gibi. Elektrikli otomobiller yanından sessizce, adeta süzülerek geçerken fark ediyorsun onları.

Onlar da mı “havaya girmiş” bilmem ama, bizim yaştaki emekliler havana girmiş; döv babam döv.

From → OLAY GAZETESİ

Yorum Yapın

Yorum bırakın