EYLÜL SERİNLİĞİ, ESTİRDİ İŞTE
Eylül, hafif esintilerle kulağa fısıldar gibi kendini hissettirmeye başladı. Akşamları bir hırka bir üstlük park bahçe, balkon şezlong otururken hissedilen ürpertiyle hemen koşup almak veya yanımızda taşımak gerekiyor. Rüzgar sıcak diyerek süremediğim bisikletimle, bu esintiye kapılarak elzem bir hal hasıl oluşunca saat 15.00’te düştüm yollara. Eskifoça’ya peynirli pide yemeye gittim.

Pideci meydanın hakim yerinde bisikletimi gözlemek için dışarıdaki masalardan birine oturdum. Yemeğim bitince masadan kalkıp, masadan birkaç basamak üstte ağaç gölgesinde banka oturdum ki masayı işgal etmeyeyim. Ben yaştakiler banklara dizilmişler; “Dizi diziyiz, hepimiz emekliyiz, sormayın ne haldeyiz.” Ben de yanlarına oturdum onlar nereye bakıyorsa ben de temaşaya başladım, ses seda yok sormayın dedim ya. Meydanda insancıklar, az ötede sözde balıkçı heykeli, şu heykel yapmayı bir türlü beceremiyoruz. İlkokuldan ortaokula geçmiş çocukların resimleri nasılsa öyle. Abartmıyorum varsa Rodin gibi, Rus heykeltraşları gibi şurada var deyin.
( “Kalk Musa! Gidelim!” dedi Michelangelo… Çekici fırlattı taştan adamın başına… Kendisi bile yaptığı heykelin gerçekçiliğine kapılmadan edemedi… “Musa’nın Hükmü”nün hikayesi hep böyle anlatılır. Mermer sadece bir madde olmaktan çıkar ve usta ellerde bir sanat eserine dönüşür.) Michelangelo olsunlar demiyorum. Ama yaptıklarına dönüp bir daha baksınlar, kendilerini yıllar sonra geliştirmişlerse şimdi onun yerine yenisini yapsınlar.
Turistik ve kadim tarihi, kadim tarihi derken internete bakayım ne kadar kadim bir kentmiş. Foça Belediyesinin web sayfasından daha güvenilir bir tarihçe okunur mu? Kadim tarihi bilen olmasa da bilenlerden bir tarihçe yazdırılır amma, gel gör aşk beni neyledi. Anlatmayayım ‘Foça Belediyesi Tarihçe’ye’ girip bakabilirsiniz. Avrupa hayranlığı paçalarımızdan akıyor. Cenevizlileri haraca bağlayan Saruhan Beyliğinden bahis yok, Saruca Paşa buralara gelmemiş sanki Osmanlı dahi Saruca Paşa’yı kısa da olsa kaptanı deryalığa getirmiş.
Neyse tarih kültür olmayınca heykel yap kardeşim, işte çekiç işte keski. Çamurdan model çıkar kapla fiberi rötuştan sonra, patinaj.
İşte bu Balıkçı Heykeli’nin arkasında Küçük Deniz gözüküyor. Denize uzaktan bakmak en güzeli yakından görülür her türlü pislikleri. (İbrahim Kahveci televizyonda kendini yırtıyor “Müslüman ülkesiyiz kardeşim ne bu pislik ne bu oraya buraya çöp atmak, hani temizlik imandandı?”) Bir oraya bir buraya giden gelen telaşlı insanlar, aylak gezenler, bisikletliler, üç tekerlekli motor süren kadınlar. Bunlara da hız tahdidi getirmek lazım veya kalabalığa girmesinler. BYD gelmedi diye sevinenlere müjde işte bu Çin motorları geldi hem de çoluğu çocuğu, dişten tırnaktan arttıran emekliler (yürü kardeşim yürü zaten spordan bihaber ülkeyiz) dedeler nineler kimler kimler. Ver coşkuyu gör tepkuyu.
Bankta k*çım nasır tutmak üzereydi. Ne zormuş boş oturmak, bakıyorum benden önce gelenler hala keyifle oturuyorlar. Kalktım dayanamadım. Batmaya yakın güneşle, esinti rüzgara dönüşürken, pedallara asıldım.
Son zamanlarda Orhan Gencebay’a takılır oldum, telefon jebele ikilisi; teker sesinden başka ses olmayan yolda, bas bas; “Dön desem yıllara geri döner mi? Yalvarsam yıllara beni dinler mi?”

Sonbahar yaprakları dökülüyor yalnızlığımın hüznüne,
Ümitsizliklerimin Eylül serinliğinde ki vesveselerine.
Ürpertimin yerini omuzlarımda ki yün hırka alırken,
Sarılmak istiyor düşüncelerim Eylül’ün dinginliğine.
Bir bir gözlerimin önünden geçerken Eylül’ler.
Çınar yaprakları sarı, kahve, kırmızı, rengarenkler.
Raks eder gibiler her biri kıvrılıp bükülerek,
“Bu dansı bana lütfeder misiniz?” der gibi esintiler.
Ömürler yapraklar gibi inerken bir bir toprağa, yere.
Yakalara iliştiriliyor hayatlar, rozet olmuş resimlere.
Dünya bu geçip gidenler bir bir hayatın izlerinden,
Kokusu kalmış herbir can, solmuş renkli güz güllerine
Sessizliğin içinden son kürek sesi de kesildiğinde,
Eller açılır havaya dualar dudaklarda alabildiğince.
Son bir el daha düzeltir taşı, boşaltır suyu testiden.
Gidenler dönüp bakarlar son bir kere daha sessizce. AA/2014
Eylül: Hüzün, Sonbahar, yaprak dökümü, ayrılanların, ayrılıp göçenlerin mevsimi…
Esinti romantizm ama, göçüp gidenler realizm.