İçeriğe geç

İÇİ DIŞI BİR

Bu akşamki rüyamı anlatayım. Rüyalarımı pek anlatamam gece gördüklerimi sabaha karşı unuturum çünkü. Giyim mağazası sahibine dekor yapıyorum vitrin süslüyorum yani. İç çamaşırı renkleri ile dışa giydiği gömlek pantolon aynı renkteler ve teşhir edilen giyecekler dik duran bir tahta üzerine arkasını gösterecek şekilde ters asılıyor. Hem iç hem dış çamaşırlar yan yana üstelik önü arkası gözüküyor birşey saklamıyor. Mağazanın adı da ‘İçi dışı bir.’

Mağazanın adı toplum olarak kaybettiklerimizin özeti. Bir başka tabirle “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” demek. Bu konunun en hassas olduğu nokta, bir toplum önüne çıktığınız anlardır. Bir yerlere aday olduğunuz zamandır. Rakiplerinizin ilk saldırısı, tenkidi, karalama kampanyasının aktörü donunuzdur. Rengini söylerler, ıslaklığından bahsederler, söyleyemeseler de kahve köşelerinde, dükkan önlerinde iki tabure bir sehpa oturmalarında, gel kahve söyleyeyim davetlerinde konuşulur. ‘Fısıltı Gazetesi.’ gazetelerin okunacak tarafı kalmadığından bu gazete istenilen etkiyi gereğinden fazla yapar.

Ayıkla pirincin taşını” bu deyim, menfi imajı müspet hale getirmenin karşılığıdır. Dedikoduları düzeltmenin çabasıdır.

Dünya olarak farkında değiliz. Her bireyin muhtemel, ihtimal dahilinde olan 15 günlük ömürleri var. Bunun, hala virüse inanmadığımızdan, bana birşey olmaz dediğimizden farkında değiliz. Buna inanılsa kendimizi dolayısıyle yakınlarımızdaki kişileri de korumuş olacağız. Ayrıca, 15 gün ömrümüz kalmış bir zaman diliminde kimseye kötü konuşmaz, kimsenin kalbini kırmaz, şiddet, kaba, hadsiz, uygunsuz davranışlarda bulunmaz, kimseye hakaret etmez, kötü söz söylemeyiz. 

Aksine, kısa bir zaman kalmışken şuna haddini bildireyim, söyleyemediklerimi söyleyeyim, içimde kalmasın, modundayız. Her kelimenin dahi deftere yazıldığı iyi söylemlerin sevap hanesine yazıldığı, hele bir de bu iyiliklerin eylemle yapıldığında sevabın birkaç misli yazıldığını düşünürsek, bu konuda boş durmamamız gerekir. “İyilik yap, iyilik bul.” Bunu bir din adamı edasıyla söylemiyorum karşılığında nelerin verildiğini bilerek söylüyorum.

Televizyonların görüntülü, gazetelerin yazılı tabii hepsinde değil haberlerinde ekonominin önüne geçen sağlık ve eğitim konuları. İyi bir eğitim, sağlıklı olmaktan geçer. Herşeyde önce sağlık deriz. Turkuaz tablo tartışılıyor. Öyle bir hal aldıki hazine gibi saklanıyor. “Şuu vukuundan büyük” derler ya aslı belki söylenenden az ama söylenenler korkutucu boyutta. Buna rağmen yine de tedbirlere uymuyoruz. Eğitim içler acısı: Okullarda dahi yüz yüze verilemeyen eğitimi internet minternet diyerek vermek adına ne derseniz deyin boş hayal. Görüntülü eğitim alacağınız; aygıt var, internet gani, çalışma masası ala, koltuk günboyu oturulacak şekilde ortopedik. Herşey tastamam. Hoppala, öğretmen derse girmiyor, girse de görüntüyü kapatıp radyodan girer gibi sesli giriyor, öğrencilerin birçoğunu duymuyor dinlemiyor çoğuna cevap vermiyor, saatinde aygıtta bulunmuyor, evde kim varsa aygıtta herkesin sesi geliyor, meraklı veliler görüneceğim en azından sesim duyulsun diye ön plana çıkıyor. Demekki herşey tam olsa da bu iş olmuyor.

Maça meraklı bir ülkeyiz bütün dertlerimizi tasalarımızı, geçim, ekonomi, hastalık dahil unuttuğumuz anlardır maç saatleri, bir nevi terapidir. Tartışmaları hafta başından başlar haftasonu maça kadar. Bu maçlarda ne olur? O kadar antrenmanlı olan yedek oyuncu maça girmek için 15 dakika ısınır. Bu çocuklar Ocak Şubat ayından beri okula gitmiyorlar, okulun yolunu, öğretmenin yüzünü, arkadaşlarını unuttular. Şakalaşamıyorlar, atlayıp zıplayıp enerjilerini boşaltamıyorlar, evde ruh gibi dolaşıyorlar, ne ile meşgul olacaklarını bilemiyorlar, ayrıca virüs korkusundan sokağa da çıkmıyorlar. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.”

Yukarıda sevaptan bahsettim din adamı değilim, burada eğitim. Bu durumda da eğitimci değilim, sağlıkçı değilim. Çözüm bu işin uzmanlarında ve Bakanlığa verecekleri raporlarda. 

Ben bilmem. 

Ama, Diyanet İşleri Meali’nde   Nisâ suresi 58. Ayet’te 

Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Bunu bilirim.

PANDEMİ GÜNLERİ

“Bu kış çetin geçeceğe benziyor.” Bunu filmlerde kart sesli, sakalları uzamış, bilmiş edalı yaşlılar çok tekrar ederler. Tahta barakasının verandasına çıkar, ufukları kısık bakarak gözler, uzakların puslu karanlık havasını görünce bu söz pelesenk olmuştur. Aslında romantik bir havası da vardır bu sözün. Kehaneti akla getirdiği için merak uyandıran bir deyiştir. Tecrübe konuşuyor da denilebilir.

Böyle bir verandadan değil ama Eylül’ün son günlerinin yaklaşması ile serin esintilerden, uzun gölgelerden, kısalan günlerden, sessiz sakin sokaklardan, çok uzaklardan gelen seslerin dahi rüzgarla taşındığı anlardan, kışın yaklaştığını anlayabiliyoruz. Bir de güneşin ferinin bitmek üzere olduğu ama domateslerin de ucuzladığı bu günlerde salça tepsileri balkon, duvar, teras olan yerlerde kurutulduğu, Tarhana kokusunun, yer evlerinde açık pencerelerden sokağın kuytu köşelerine sinlendiği, biber, patlıcan kurularının askıda Amazon’un kamışlarından yapılmış boruların seslerini andırır melodisi yankılanırken, ben de bu kış hazırlığı ahengine uygun tak tak, çatır çutur, pat pat, sesler çıkararak eşlik ediyorum.

Bahçenin gölge yerinde, serinliğin çalışmama destek olduğu, yoldan kimse geçmiyor ama geçen olduğunda izlediğim maskeleriyle tanıdıklarımı bulmaya çalışıyor, kırma seslerini melodiye döndürüyordum. 

Dün badem günümdü. Dr.Fahrettin Er feysten paylaşmış; Yundağın Karakılınç Köyü’nde çok güzel badem var adam bu, telefonu şu diye. Siparişle getirdiler. Pandemi zamanı her sabah televizyona çıkan emekli doktorlar, bir çocuk avucu badem, üç beş ceviz, aaaa fındığı unutmayalım, kuru üzüm bilhassa kara, çekirdeğiyle birlikte, diye pandeminin ilacı yerine geçecek bağışıklık kazandıran kuruyemiş, baharat tanıtımları yapıyorlar.

Bahçedeki gölgede Taş üzerinde camcı çekici marifetiyle tak tak sesler çıkarark kırdığım bademleri kabuğundan ayıklayıp kavanoza koydum. Bugün ceviz günü ceviz kıracağına yerleştirdiğim cevizleri usulüne uygun fazla güçlü olmayacak şekilde kıracağı sıkarken parçalara ayrılmamasına dikkat ederek çatur çutur düne göre farklı bir sesle kırıyorum. Esintiyle hışırdayan yaprakların sesinin ritmini bozan çatur çuturlar her ne kadar uyumsuz akordsuz olsa da ağıza atılan birkaç cevizin lezzeti, damak tadına uyum sağlıyor.

Dün bademden bir avuç cebime koyarak bisiklete bindim. Şehir içerisinde aheste basarken pedalları hem yiyor hem sürüyordum. Bazı sokaklarda kapı önünde oynayan çocukları gördüğümde içimden onlara dağıtmak geldi hemen toparlandım. Şimdi biri görür, anası çıkar gelir evden, taciz maciz neme lazım bas pedalına uyma aklına dedim.

Peygamberimiz Hz.Muhammed (AS) “Çocukların başını okşayın, onlara şefkatle yaklaşın” diyordu. Ama dinin ahlakın bu kadar bozulacağını kestirememiş olmalı. Asla, kestirememiş olmaz. Önce Kur’an’nın ilk Ayeti olan ‘ikra’ oku’yu anlatmıştır insanlara. Okuyun ki öğrenin, cahil kalmayın. Dinimizin insanlar tarafından yozlaştırılması cehaletten, ikincisi cin fikirden kaynaklanmaktadır. Başkan yardımcılığım zamanında belediyemizin fakir fukaraya yardım için dağıttığımız malzemeleri evlere götürürken zabıta ordusuyla beraber gidiyordum.

Yemenin, içmenin, erzak depolamanın amacı, uzun kış akşamlarının misafirlere ikramları, çocukların eğlenceliği olan bademin, cevizin, üzümün, incirin, besleyiciliğinin yanında tok tuttuğu, ikindi vaktinde ev ekmeğine sürülen salçanın açlık bastırdığı zamanlarda; çocukların bazıları kapı eşiklerine oturmuş, kimi çocukların bir elinde sümüklere bulaşan ekmek dilimi diğer elinde çomak toprak zemine daireler çizerken anlatılanlara gülüşmeler, şamatalar, yoldan kalkan tozdan birbirlerine sokularak korunmaya çalışırlarken ekmeğini bitirenler kargıdan atlarına bindiler kargıların uçlarının herbiri toprağı derin çizerken tozu dumana katıyordular. “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.”

Bu Salı’da ordan burdan bahsederken, Tuna boylarında at sürerken…

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.

Bir an acı duyar insan sevmişse biraz eğer,

Anlar ki geçenlerin hepsi rüyaymış meğer,

Rüya olsa da o günlerin hayali cihan değer.

‘Necip Celal Ander’

ACİL DİNLETİLER

Pandemi, alıştık artık bu terimlere bu iş böyle giderse doktor olamasak da zaten olunmaz o kadar kolay değil: Bir muhalefet parti lideri üniversite giriş sınavları ile yine muhalefet yaparken bunca sağlık çalışanlarının haklarının verilmediğinden bu salgın döneminde gayretlerinden bahisle tıp fakültesine girecek öğrenci adaylarının en zeki öğrenciler olduğunu söylüyordu. Onun için pandemi mandemi demekle zeki olunmadığı gibi  dolayısıyle doktor da olunmaz. Ama doktorların sözü dinlenir. Hele 65 üstüyseniz kapısı aşındırılır.

İşte söz dinleyen birisi olarak ilk sokağa çıkma yasağı kalktığında Yenifoça’ya kapağı attık. Burada korona yok gibi olduğundan Allah korusun daha emniyetteyiz. Bahçede gezinirken yürüyüş olsun diye evimizin bulunduğu adanın etrafında tur atarken insana pek rastlamıyorsunuz ayrıca insan da yok, olsa da bir iki. İşte hal böyleyken yakınlarımızda düşerek bi yaralanma hadisesi oldu. Kanaması bi hayli olduğundan telaşla 112 acil servisi aradım. Merkezmiş bir kadın çıktı olayı söyledim acil bir ambulans istiyorum dedim. Adresi anlayamadı Talih sokak diyorum Yenifoça’da Tarih sokak diye bir yer yok diyor. Neyse anlaştık. Oysa telefon ile adresin bu tür ambulans, polis, yangın gibi acil arandığında konumun ekrana düşmesi gerekir. Sizi Yenifoça’ya bağlıyorum dedi bağlanma sürecinde müzik çalmaya başladı. Üzülme kalk oyna diyor. Şaşırdım. Sıkıntılı bir durum var acil ambulans isteniyor. Müzik. Müzik yerine ne demesi lazım. “Telaş yapmayın lütfen, sakin olun, yaralıyı hastayı kıpırdatmayın, herhangi bir müdahalede bulunmayın, sağlık ekiplerimiz doktoruyla birlikte şimdi orada olacaklar, ambulansın gelmesini takip edin size ulaşmasına yardımcı olun.”

Sıkça konuşulan konulardan birisi de Okulların açılması. Reklam kampanyası gibi oldu. Geldi geliyor, gitti gidiyor, açıldı açılacak. Çocukluğumuzda film afişleri ile süslenmiş arabalar dolaşırdı caddelerde “Baytekin taş adamlara karşı 24 kısım tekmili birden pek yakında Zevk Sineması’nda”

Virüs, Mart başıydı uzay aracı gibi televizyon ekranlarında döndüğünde. vantuzları ile öyle bir yapışıyorduki ödümüz patlıyordu. İlk ve acil tedbirlerden biri Mart ayında okulları kapattılar. Hemen geçecek gibi bir beklentinin şaşkınlığı bittiğinde yeni dönemde açmamız için nasıl tedbirler almamız lazım diye çalışmalara başlamak gerekirdi. İnternetten yayın, süslüsü ‘onlayn eğitim.’  Çeksin diye minareye çıkan, çekti deyip aşağıya inenleri televizyonlarda sıkça gördüğümüzü düşünürsek internetin olmadığı olsa da kimilerimizin alamadığı, alsa da yetmediği yerleri, yerleşimleri, varsayarsak, olası değil. Olan yerlerde de öğretmenlerin verdikleri ders, derse girip girmedikleri denetleniyor mu? Öyle ya ilkokul kitaplarının bazılarında bazı densizler neler yazıyor.

Sağlığın acil ambulansında müzik, milli eğitimin şaşkınlığında ders çanı çalıyor.

Hükümet koca ülkenin günlük hayatını devam ettirmek zorunda. Esnaf, memur, çiftçi, emekli, aklımıza ne geliyorsa öyle böyle hayat devam ediyor, koca ülkenin kapısına kilit vurulamaz ve camiler dahil her sesli ulaşım aracı vasıtasıyla; mesafe, hijyen ve maske takın diye çağrıda bulunuluyor. Her birey, her birim, her kurum, görevini gerektiği şekilde yapıyor mu, çalışanlarına gerektiği özeni gösteriyor mu? Vatandaş tedbirlere uyuyor, görevliler denetliyor mu? İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Geçen günlerde Manisa Valimiz ve Büyükşehir Belediye Başkanımız ile esnafı, sokağı denetime çıktılar. Hangi  caddeyi sokağı denetleyeceklerini gazeteler haber yaptı. O gün geldi, esnaf, sokaktaki vatandaş birtek bayramlıklarını giymemişlerdi. Maskeler yüzde, kapı önlerindeki işgaliye malzemeleri kaldırılmış, kolonya dezenfektan göze sokulacak bir yere konmuş, caddeye araç parkının yerine atılmış sehpa ve portatif sandalyeler katlanarak kaldırılmış, köfteci, şıracı, bozacı, yön gösteren tabelalar köşe bucak saklanmış, başımıza dolanacak kadar aşağıya sarkıtılmış çamaşırlar askılarından alınmış. Geliyorlar işte geldiler heyecanı ile beklemedeler… Burdan geçtiler mi, gittiler mi? Takibinden sonra bir telaş. Eski tasss eski hamam.

Sosyal medya sosyal mesafe sosyal etkinlik ve sosyal bezginlik. ‘Sosyal’ dilimize pelesenk oldu. Sosyal mesafeden ziyade, mesafeli duruşa fiziksel mesafe denir. İki cisim arasına mesafe koyunca ölçü mefhumu ve dolayısıyla aritmetik ölçü girer. Bunu matematiğe dahi dönüştürebilirsiniz iki cismin gölgelerinin üç katının yarısını dörtle çarptığınızda bulduğunuz….diyerek. Sosyal mesafe, anti sosyali akla getiriyor. Sosyal ile sosyal olmayan, yaşantı, düşünce, farklılığı olanların bir araya gelmemesi gibi anlam kazanıyor.

Sosyal kelimesinin anlamını yine de merak edip internetten açtım baktım.

Güvenilir kaynak TDK bu işleri bırakmış. ‘Türkçe Bilgi’ diye bir siteden gayet güzel açıklamalara rastladım.

“1- Bir topluma ayrı ve müstakil bir varoluşa sahip olduğuna inanılan insan topluluğuna ilişkin olan; 2- Toplumu meydana getiren, bir toplum içinde yaşayan insanlar; 3- Toplum içinde yaşayan bireylerden meydana gelen katman, grup, sınıf, vb; 4- Toplumdaki birey­lerin birbirleriyle olan ilişkileri; 5- Toplum­daki sınıfların birbirleriyle olan etkileşimle­ri.”

Mesafe hak getire, haydi Allah rast getire.

MANİSA BÖYLE ANILMAMALIYDI

Bahar sonu yazın yaklaştığı havaların ısınmasından belli oluyordu. Cadde kenarında karşıya geçmek için bekliyorum. Beyaz bir kamyonet sert frenle durdu. Lastik sesinden gayri ihtiyari araca baktım camı açan sürücüyü tanıdım “Abi bu sene üzümler benden” dedi. “Hadi hayırlısı  bereketli olsun” dedim, gülüştük. 

Üzüm Manisa’mızın önemli bir mahsulü, geçim kaynağı ülke ekonomisine yaş ve kuru üzüm ihracatı ile çok büyük katkı sağlar. Üzümün tarihçesini merak edip internette arama yaptığınızda Manisa’nın adına pek rastlayamazsınız. Orta Anadolu’dan bahseder Batıya yaklaşır Afyon, Aydın, Menderes ovası der ama Manisa yok hükmündedir. Kuru üzümde ülke ihracaatının %85’ini yaptığı, yaz kış istihdam sağladığı, Gediz Ovası’nın sarı kehribarının esamisi okunmaz. 

Manisa Yangını’ndan sonra kaçan yunan askerlerinden bir rütbeli, Manisa’dan kaçırdığı Gül Nazik’in hazin hikayesine şarkı yapılmış bir ağıt vardır. Ağıtlara türkülere konu olmuş hakkında şiirler söylenmiş, şarkılar bestelenmiş Manisa’nın  üzümü…

Manisa’nın üzümü 

Hak’ka saldım özümü Nazik.

Nazik genç ömrüme yazık.

Yavruları atarken 

yumuverdim gözümü.

Nazik her yanlarım ezik.

Manisa’nın Harmanı…

Diyerek söylenir gider. Nazik’in başından geçenler, acıklı, hüzün dolu bir gerçeğin, o devirdeki mezalimin destanıdır.

Bunca hadiselere, hikayelere anılara benim çocukluk hatıralarımın vazgeçilmezi olmuş bağ, üzüm, bağbozumunun, adı sanı yok.

Dün sabah haberlerinde “Manisa” dedi sunucu…

Sabah erkenden çıktılar sokağın başında buluşacaklardı. Bir arkadaşları yoktu aralarında, bakındılar, nerdesin diye seslendiler, ses yok. Komşusu “Ben bi koşu gideyim belki uyuya kalmıştır ama sesi vardı evden geliyordu.” Seğirtti eve doğru. O esnada gördü, yıllara meydan okumuş ama takatı kalmamış parça tahtaların araları açılmış, damarları çizgi çizgi yol olmuş, kısmen çürümüş; rengi atmış, tahta, iki kanatlı koca kapının ipinden tutmuş kapatıyordu. Hah dedi durdu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı anlam veremedi, soramadı, traktör bekliyodur gecikmeyelim dedi kendi kendine. Sokağın başına traktöre doğru hızlıca yürüyorlardı. Komşusu, geciken arkadaşına; “Akşam hiç uyuyamadım, tuhaf bir rüya gördüm.” Dedi. “Beraberdik, kalabalığın orta yerinde kalmışız, birçok insan dizilmiş bizi seyrediyor, hava aydınlık bembeyaz, berrak, birden yağmur başladı herkes kaçıyor seyredenler birbirlerine çarpıyordu koşarak kaçarlarken. Biz oracıkta orta yerde kalakaldık bize yağmur ilişmiyordu bu defa biz onları seyrediyorduk. Bağıranlar çarpışanlar kaçanlar başlarını yağmurdan korunmak için tutanlar kimi örtüsünü siper etmiş başının üstünde, kimi yüzünü gözünü siliyordu yaşmağının ucuyla. Mahşer yeri gibiydi. Biri geldi yanımıza adımızı seslenmiş o mahşeriden duymadık bi daha seslenmiş, üçüncüde kolumuzdan çekti.”

Geciken, komşusuna “Aman sende, geç kaldık, yürü bak traktör bizi bekliyor. Zaten geç kaldım.” 

Kasaya arkadaşları ellerinden tutarak yukarı çektiler. Traktördekilerden ses çıkaran olmadı geç kaldınız diye. Sabah mahmurluğu olmalı dedim kaç gündür işe gidiyoruz yorgunuz. Ben de iliştim bi kenara. Uyku ile uyanıklık arasında, dalmışım. Rüya kaldığı yerden yine geldi. “Traktör iniş aşağı gidiyor, hızlandı. Az önce seslenip de duymadığım kolumdan tutan, traktör kasasından kaldırdı beni derken hepimizi kaldırıp kaldırıp savuruyordu. Kimse yere düşmüyor havada kalıyorduk. Sonradan düşenler oldu, ben de düştüm ancak birkaçı havada kaldı arkadaşlarımdan, yaşmakları çözülmüş ağır ağır dalganarak süzülürken renklenen bulutlar arasından mavi gökyüzü turkuaz olmuştu, örgülü saçları açılmış esintiyle okşar gibi bazen yüzlerine geliyor bazen bulutlara değiyordu, turkuaz renge doğru yükselerek uçuyorlardı.”

Televizyon sunucusu Manisa Saruhanlı’da Tirkeş Köyü kavşağındaki “Üç tarım işçisi öldü,13 yaralı var” diyerek kazayı bildiriyordu.

BİR YOLCULUK BAŞLANGICI.

Yıllar sonra ilk defa yola çıkacak olan babalarını uğurlamağa gittik Manisa eski garajına. Günlerden Pazar ve saat 17.00 idi 17.15 otobüs hareket edecek ama otobüs henüz gelmemişti bekledik, epeyce küçük Azmican durmuyor abisi babasına bende geleceğim diye vızıklıyordu. Bir hayli geç gelen otobüse yerleşen babasının ardından titreyerek ağlayan Alperen’i yatıştıramadık aklına babasıyla geçen anlar geldikce daha da ağlıyor selle sümük gidiyordu. Can olanların farkında değil her sabah uğurlar gibi uğurluyordu babasını ama akşam uyku zamanı geldiğinde babasını arayacağını söylüyordu annesi. O sırada seyahatte olan babaannesi aradı Edirne’den, yatıştırmak için “Baban Sinop’a yerleşsin beraber, babanın gittiği otobüsle gideriz” diyor, biraz ağlaması kesiliyordu. Evin erkeği sensin dediğimiz Alperen ne yapacağını şaşırmış “Ben de gidiyorum evin erkeği dedem olsun” deyip sıyırmayı düşünüyordu. Ne yapsa otobüs hareket etti, el sallarken hepimizin gözü düştü, Allah Kavuştursun derken biz de aracımıza yönlendik.

Yıllar önce yaşanan bu anımız Manisa’nın eski garajında geçti, ondan daha eski olan Alaca Hamam’ın önündeki, Bedesten Çarşısı’nın yakınındaki garajdan bahsetsem yaşı otuzun belki de ellinin altında olanlar bilmeyebilir. İşte kent kimliği kent bilinci böyle kayboluyor. Nüfus artışı şehirlerimizin kimliğini erozyana uğratıyor. O kadarki bir yıl şehrinizden uzak kalın, hatta şehrin devamlı yaşadığınız ve gezdiğiniz bölge haricinde bir başka semtine gittiğinizde değişimi görüp hayrete düşer, bu ne zaman yapılmış diyebilirsiniz. 

Bazı sokakların hızlı yapılaşma ile müteahhit firmalar cehresini değiştirirken, belediyeler de sokak düzenlemesi adı altında yürüyüş ve gezinti yollarını değiştiriyor. Ağacıyla, kaldırım, yol kaplamasıyla, aydınlatma direkleri ile sokağın şekli değişiyor.

Kimliğimiz, kültürümüz, tarihimiz, yaşantılarımız, anılarımız, çocukluğumuzun seslerinin çınladığı mekanlar hızla şekil değiştirirken başka nesillere kalmadan hatta çocuklarımıza, torunlarımıza dahi bırakamadan hızla kayboluyor. 

Bu değişim kaçınılmaz olabilir, barınma, sosyal ihtiyaçlar yüzünden yapılıyor olması gerekebilir. Şehirler bilgi, sanayi, tarım, lojistik, teknoloji, ticaret, sosyal merkezler olmanın yanında aynı zamanda kültür, sanat, eğitim, medeniyet merkezleridir. Kadim şehir olarak tanımladığımız Manisa’mızda yaşayan bir tarihimiz ve bunun yanında kültürümüzü, kimliğimizi  canlı tutacak bir şehrimiz olmalıydı. Tüm bu hızlı büyüme ve yapılaşmaya rağmen en azından bir bölge, bir sokak olması gerekirdi. Eğer bulunamıyorsa, yoksa, tabela şehri olmakla yetinmek zorundayız. Sokak numaraları verdiğimiz sokaklarımızın altına eski isimlerini yazabiliriz, şehrimize değer katmış önemli kişilerin isimlerini verdiğimiz caddelere, parklara, kimliğini belirten tanıtıcı levhalar asabiliriz. Her sivil toplum kurumu binalarının girişlerine astığı yöneticilerin fotoğraflarının altına kısa bir özgeçmiş ve yaptığı önemli bir hizmeti yazabilirler. İnternet çağındayız ama inanın kimse açıp bakmıyor kim kimdir diyerek, bazı önemli şahısların internetten önceki hayatlarına rastlayamazsınız, herşeyi internetteki bazı yanlış bilgilere bırakmamalıyız. 

Edip Cansever “İnsan yaşadığı şehre benzer.” Der. Aslında insan, şehri kendine benzetiyor. Yaşanmışlık, kültür, tekamül, süreklilik, olmadığında olan bu. Ağaçların toprakla temas ettiği yerden yani gövdesinin bitip kökünün başladığı yerden yeni canlı gök yeşili yeni yeşermeler olur. Bunlara dal, yaprak, filiz denmez fışkın denir. Yani ağacın istemediği, gücünü zayıflatacağı, ağacın gelişmesini soyunu devam ettiremeyeceği bu fışkınların meyve falan vermeyeceğinden dolayı görür görmez keserler, büyümesine izin vermezler. İşte şehirlerimiz de süreklilik olmadığı için fışkın gibidirler aslından azade gelişir büyür. Tekamül etmezler. Ancak şunu da gözardı etmeyelim. Şehirler gelişmez mi, gelişmemeli mi? Yıkarak değil sürdürülerek gelişmeli. Mimarlıkta doku diye bir tabir vardır. Doku, kumaşın ipinden, cinsinden, uyumlu renginden, tezgahta dokunmasından oluşan kumaştır. Mimarideki doku da  o şehrin, sokağın birbirine cumba, pencere, saçak, taş tuğla kerpiç, boya yapım tekniğinden oluşan benzerliği kasteder. (Üçbine yakın Kula Tarihi Evleri bunun çok tipik örneğidir.) Onun için “Eskiler aramaz, iz sürerdi” derler. Şehirler bu izler ile tekamül eder ve sürekliliği sağlanırdı. Benim mesleğimin ilk yıllarında tarak mozaik vardı kısa zamanda onun yerini kaleterasit aldı ve koptu gitti, rengarenk boyalar ve en nihayetinde giydirme cephe malzemeleri kullanılmaya başlandı, en cafcaflısı da iklimlendirme için dünya paralar ve enerji harcanan camları açılmayan ama adı cam giydirme binalar oldu. Bu tür modern binalar şehrin yeni yerleşimlerinde yapılmalıydı. Şehirlerimiz müzelik olmadığı için şehir müzeleri türedi ama bizde o dahi yok.

Buraya şehrin kimliğinden geldik, bu konu başlı başına uzun uzadıya yazılacak bir makale konusu. Kısaca; modern yerleşim dediğimiz kent Yunusemre Belediyesi. Kadim şehir, kimlikli, müze şehir Şehzadeler Belediyesi.

Şu koronanın sebep olduğu pandemi döneminde 65 ve üstü yaşlar çok zikredilior. Ne derseniz deyin kaybolmaya yakın birer tarihiz, her birimizin anlatacak hikayeleri var. Eski eserlerimizin kapı girişlerinde kitabeler vardır çok kısaca yapının tarihi ve yapanını yazar onların birçoğu çalınıyor yetmezmiş gibi eski mezar taşları dahi çalınıp satılıyor. 2020 yılının 65 yaş ve üstü de elbet birgün bilmediği bir yere bildikleriyle gidecek ve böylece beton yığını bir kent kalacak. Hocalarımız bizlere tembelsiniz derken ses getirsin diye büktüğü parmağını duvara vurur “Hepiniz tın tınsınız” derdi. 

Evet aynen böyle, bir nesil sonra kentin betonlarına vurup ‘tın tın’ diye gelen sesi dinlersiniz.

MANİSA MEZALİMİ VE YANGINI (1919-1922)

Halbuki yeşil şehir, bu tablo karşısında, hareketsiz ve sessiz yarınki geleceğini düşünerek ağlıyor, inliyordu.

Spil dağının koyu gölgeleri altında sessiz yaşayan Sultanlar Şehri Manisa, azamet ve ihtişamını ebedileştiren eserlerini kaybetmeyeceği kanaatında idi. Kundakçı komitalatın saçacağı kıvılcımlarla bu elmas şehrin tahrip edileceğini ummazdı.

Tarihiyle gökleri seyreden bu güzel şehir, kanlı bir zulmet içinde boğularak yıldırımlara dönüşen ordusunu bekliyor, ölümün yırtıcı tırnaklarından kurtulmayı diliyordu.

Geçmişi canlandıran bu inci şehir, Roma’nın kapitol’ü gibi, yıkılmış kulelerle çevrilmiş viran bir kalesi,Paris’in Notrdam’ı gibi, muazzam ve muhteşem mabetleri, Roma’nın Avantin Dağı gibi ihtiyar, kanbur spil’i ile yaşadığı saf hayatının katillerle parçalanacağına inanmaya başlamıştı. Çünkü halk güvenilir bir dayanak noktası oluşturan bu yerlerde hayatını, ırzını korumak için her çeşit vasıtadan yoksundu.

Spil dağının umumi istikametine dikey olarak şehrin kenarına doğru hafif meyille seyreden: Mevlevihane, Kırtık, Çaybaşı (Akbaldır) vadileriyle, dere ve tepelerdeki, eski surların bakıye enkazı ve kale mazgalları arasındaki insan kalabalığı, kadın vaveylası, çocuk çığlıkları ortalığı küçük bir mahşere çeviriyordu…

Bu sırada Vahdet-i Müsellese de yenilginin acısı ile sarhoş bir halde şehrin sokaklarından geçiyordu. Bu katiller bir taraftan da sokak başlarını tutarak masum halkı yerlere seriyor, onları atların altında, tüfek dipçikleri ve süngülerle çiğniyorlardı. Gayeleri evvela soygun, sonra katliam idi…

Kırtık deresi istikametinde silah çatışması duyuldu. Bir saat kadar devam etti ve durdu. Silah sesleri kesilir kesilmez birliklerimiz yanmış kül olmuş şehre üç koldan girmeye başladı… Askerimizin yüzü gözü toz içinde idi. Süvarilerimize halk ancak su verebildi. Yiyecek namına birşey kalmamıştı. En sevinçli ve en kederli günümüz bu gündü. Asker ve halk sevinç gözyaşı döküyordu. Canımız ve vatanımız kurtulmuştu. Düğer yaraftan ise ne ev kalmış ne de mağazalar. Ne varsa hepsi kül olup gitmişti. İçimizde beslediğimiz yerli rumlar ve ermenilerin hıyanet ve azgınlıkları cezasız kalmamış intikam alınmıştı.

Alıntı: M.Nuri Yörükoğlu/Manisa Yangını

İşgal vuku bulduğunda halkın önce silahları toplatıldı. Rum ve ermeniler ile soysuz işbirlikçileri kimde silah tabanca tüfek var ve olması muhtemel evlere baskın yaptırdılar. Genç ve eli silah tutanlar cepheden cepheye koşarken Manisa savunmamız yaşlı, kadın genç kızlar ve çocuklardan ibaretti. Mustafa Kemal’in düşmanları önüne katıp Manisa’ya yaklaştığı haberini alan Yunan askerlerinin halka çeşitli zulüm, tecavüz ve mezalimi her geçen artıyordu. Çareyi dağa kaçmakta bulan kadın ve yaşlılara birkaç orta yaşlarda halk yardım ediyordu. Artık ne ev ne mal ne de kurtulma umutları kalmamıştı.

Her yönden alevler yükseliyor Manisa’yı kapkara duman kaplamış evlerinin cayır cayır yanmasını dağdan, aç susuz bilaç yaşlı gözler ile izliyorlardı. Manisa’yı yangından kurtarmak için var gücüyle Manisa’ya yaklaşan Mustafa Kemal’in Mehmetçikleri yorgun bitkin ama inançlı bir şekilde Yunan palikaryalarını sefilleri, fersudeleri, ırz düşmanlarını önlerine katmış kimini yere seriyor, kimini esir alıyor, ezip geçiyordu. 

Mösyö Franklin Buyyon Manisa seyahatini hükümetimizin tahsis ettiği trenle yapmış ve Manisa’da gördüğü tahribattan ve mezalimden son derece müteessir olmuş ve nefret etmiştir. “Güzel ve latif şehir olan Manisa Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Tasavvuf edinizki 11.000 ikametgahtan 10.000’i mahvolmuştur. 15 cami, 4 havra, 3700 kişinin alevler arasında yandığı40.000 kişinin haneberduş bir halde bulunduğunu tesbit etmiştir. Alıntı: M.Nuri Yörükoğlu/Manisa Yangını

Yıllardır Manisa Yangını diyerek anlattığımız ama vahametini, acıklı halini, insanlık dışı vahşeti yakın zamanda yine Fransız Albert Khann’ın (yangından bir iki ay sonra çekilmiş) fotoğraf albümündeki yanan Manisa fotoğraflarından gördüğümüz (bugüne kadar neden yoktu göremedik o da ayrı bir konu) zaman anladık. Rahmetli  babam annem çocuklar o zaman babalarından duyduklarını bize sık sık anlatmışlardı ancak fotoğraflar kadar etkili olmamıştı.

14.Temmuz.1889’da Padişah Abdülhamit’in Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul Fırkateyni dönüşte azgın dalgalar ile birlikte gece vakti Funakara kayalıklarına çarparak parçalanmıştı, kayalıkların yakınındaki Kaşino köy halkı bu kazanın olduğu yerde kayalıkların olduğu bölgede bir tepeye kazazedeler ve Osmanlı’ya saygının adına bir anıt dikmişlerdir. 

Manisa’mız tarihinde yaşadığı bu vahşeti ve zulmü unutturmamak adına bu yangın ve mezalimin hatırlanması, lanetlenmesi ve kurtuluşumuzun kutlanması anısına (kardeş ve Türk Devletlerini de davet ederek) gelecek kuşaklara mutlaka bir kanıt, bir anıt, bir tarihçe, bırakmalıyız. 

Her yıl kutladığımız 8 Eylül Kurtuluş Günü’müzü bu anıtı ziyaret ederek çelenkler koyarak hatırlamalıyız.

TIRLATMAYA  AZ  KALDI TAMİRCİM NERDE?

Şimdi çocukları sokağa çıkarmak zor. Bahçeye dahi çıkmıyorlar internet orada çekmiyormuş diye. Bütün gün modemin yanında çöreklenmiş vaziyetteler. Geçen gün şu bizim göz kontrolüne gittim bekliyorum karşımda ufak beş altı yaşlarında bir çocuk annesiyle oturuyor belli ki o da gözü için gelmiş iki de bir gözüne damla damlatıyorlar elinde telefon sanki tereyağlı bal sürülmüş ekmek dilimi gibi iki eliyle tutmuş burnunun dibinde dilimi ağzına sokacak kadar yakın, oyun oynadığı belli; heyecanla gözleri rüzgar fırıldağı olmuş, parmaklar, trenin uzun yıllar durmadığı kasaba istasyonunda, seyrüseferde hata olmuş da kazaya mani olmak heyecanıyla kolluklu telgraf memurunun mors alfabesini kullandığı gibi telefonun tuşlarında geziniyor. Belliki usta, ama gözler hasta.

Damladan korkup bağırıp çağırmasın, ağlamasın diye sus payı. Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Kız torunu iki laf ettirmiyor devamlı soru soruyor hiç susmuyor. Babası telefonu eline tutuşturup al şunu demiş telefonu alan torun bir kenara çekilmiş ses seda yok. Ama o hale geldilerki sus payı telefon. 

Biz de ağlayıp zırlıyorduk çocukken ama uykusu geldi bunun diyorlardı. Oyuncak felan yok ki. Ya dikiş ipi makaralarından tren yapıyor, ya da telden uzun direksiyon milli araba yapıyorduk. Bir de yaşımız biraz daha ilerlediğinde abimizden bize kalmış ya da kendimizin yaptığı rulman arabalar vardı. Uzun bir tahta parçasının altına dingil gibi çakılan iki 5×5 çıtadan kalın tahtanın uclarına rulmanları takar tahta parçasının üstüne oturur biri iterdi yokuş aşağı, araba hız aldığında omuzuna tutunarak o da tahta arabanın arka ucuna çıkar değmeyin keyfimize. Önümüze, hızımızı keserek keyfimizi bozmak için çıkan diğer arkadaşlar araba tam çarpacağı sırada kenara kaçarlar bir vaveyla ile sokak şamatadan geçilmezdi zaten sokaktan kimse de geçmezdi.

İşte bu rulman arabası; bazı arnavut kaldırımı yollar ile granit paket taş kaplı yollarda kullanılmaz tozlu topraklı yolda kullanırdık. Diğer yollarda araba gitmez taşa takılırdı veya taşların üzerinde zıplardı. Bu benim anlattığım 1955 yılı 60 bile değil.şimdi 2020 şehirlerarası cam gibi asfalt yollar yetmiyormuş gibi ana caddelerde mesela Mimarsinan Bulvarı’nda dahi birkaç yıl öncesine kadar vardı. (Şoförler uyumasın aklıyla yapılan bu tırtlardan uyuyamayan yol kenarındaki apartmanlardaki vatandaşlardan şikayet geldi belediyeye, taşlama ile zor kazıdık asfalttan.) Hele virajlı yola girme anan bellenir. Kim beller? Tırtlar.

Kavşağa yaklaşırken yavaşla, Viraja girerken takla atma, çizgileri. Önce aralıklı, yaklaştıkça aralıkları sıklaşan bu beş altı çizgiden oluşan toplu tırt ailesi; tırt, yirmi metre sonra tırt, beş metre sonra tırt tırt sonra tırt tırt tırt, en son tırtttttt.  Ne işe yarar? Hangi uyuklayan şoför uyanmış da takladan kurtulmuş. Ya da virajda refüje çıkmaktan. Çizgiye gerek yok, yoldan çıkıp üst geçidin duvarına çarpan var. Geçidin üstünden atlamak istedi herhalde. Bariyere çarpanlar zebil. 

Yetmezmiş gibi emniyet şeridi denilen yolların kenarında ihtiyaç halinde aracınızı emniyetli alana çekmek için bu şeridi yoldan ayırmak maksadıyla kalın ve kesiksiz çizgi çekiyorlar, hemen yanında yoldan çıkanları uyarmak için asfalta kazınmış gömülerek çizilmiş üçgen paletli D9 dozerin palet izi gibi izler yapıyorlar. Burası da emniyetsiz siz buraya sığınmayın yolunuza devam edin, ya da size herhangi biri dilim varmıyor o birinin üstünüze çıkmasın diye. 

Birinci tırtlara araba kullanırken gıcık oluyor her tırt ailesinin üzerinden geçerken sülale gibi bir arada olmalarına kadar okuyorum. Diğer palet tırtında emniyet şeridi dar olan yerlerde bisiklet ile giderken üzerinde gitmemek için, bir taraf anayol diğer taraf bariyer ortada tırt izi. Yola çıkmayayım, bariyere çarpmayayım, tırta basmayayım diye cambazlık yaparken saydırıyorum.

Gelelim fasulyenin nimetine. Ne işe yarar bunlar? Hiç, hem de hiçoğlu hiç. Uyuyan uyuyor, trafik kazasında ölen ölüyor, olan bizlerin arabalarına oluyor. Zaten kaporta, koltuk, lastik, janttan, bir de kapı fitillerinden başkasını üretemediğimiz arabaların bozulan, değişmesi gereken yedek parça, elektronik aksamı, ithal ediyoruz, biz yapamıyoruz. Biz onların bu parçalarını üreten tezgahlarının üretim bantlarının durmamasını sağlıyoruz. Bu bize kaza önleyici diye dayatılan avrupa standardı diye yutturulan, kazıktan başka birşey değil. Araçların ömrü kısalıyor, arızaları artıyor, parçaları sık sık değişiyor bilhassa araçların alt takımları.

Bu kalın kabarık çizgiyi yollarda şerit ayırıcı olarak kullansanız aklım erer. Çünkü onlar da uyduruk boyadan yapılıyor üç ayda bir boyanıyor. Boya, makine, işçilik, yola sıralanan kukalar bu işlem yapılırken ki kaza riskleri. Bir de zevk olsun diye yaşken üzerinden geçip asfalta imza atanlar cabası. Şerit ayırıcı çizgiler bu kabarık kalın boyadan olsa şeritten çıkanlara uyarıcı olur. O işe yarar. Biz de şeridin üstünde gitme alışkanlığı var herhalde tarladan kalmış bir alışkanlık olabilir. Boyalar, biraz da bu yüzden bozuluyor.

Çocuk aklımızla rulmanlı arabayı; düz gitsin, yoldan çıkmasın, takla atmasın, devrilmeyelim, diye toza toprağa katlanarak bozuk olmayan veya şimdiki gibi kasten bozulan yolda kullanmıyorduk. Alt tarafı demir tekerlekli çocukken kendi yaptığımız yerli üretim tahtadan bir araba. Oyunun konforunu düşünüyoruz. Şimdi heçbek, steyşın vagon, sedan, kupe, suv, jip… lüks araçlar hepsi için tırt da tırt.

İnsana güvenmediklerinden beşer şaşar gaza basar diyerek şoförsüz araç yapıyorlar. Biz, şoförleri çıldırtan yollar. Paralı yollarda tırt var mı? Yok. Onlarda konfor var. Viraja süratle girseniz dahi yolun kurpu hıza göre hesaplanarak yapılmış, virajı hissetmiyorsunuz, aracın yan iki tekeri kalkayım mı diye şoföre sormuyor. Yatıp kalkmadan hoop ordasınn. Aracım hırpalanıp yedek parçaya, servise vereceğim parayı yola veririm. 

Bu boya: Fonksiyonu olan, ama silinen, gözükmeyen, can güvenliğini sağlayan boyuna çizgilere yapılacağına keyif kaçıran enine çizgilere yapılıyor hem de gallabisinden.

ÇAY

Kahve derler hatırı vardır.

Çay gariptir ama hatırı sayılır

Kahvenin adabı var ayrıca köpüklüsü aranır

Çay demli, taze de oldu mu, ısmarlanır.

Olum Amet, ver bakalım demlisinden

Emmi iççemin? Çaylar benden.

Hüsen valla mal bağışlıyon gibisin len

De bakalım bana da, seninkisinden.

Kendi demlemiş kendi kendine içiyor.

Kimbilir aklından neler geçiyor?

Olaydı şimdi nefesi bile yeterdi.

Lafa başlarken hep ‘Adam’ derdi.

Bi de güzel anlatırdı gelinliğini

Beni severek nasıl geldiğini.

ÜÇÜNCÜ BAHAR

ÜÇÜNCÜ BAHAR
Her baharın çiçeği her bayırın otu farklı olur.
Her dağın bir bulutu, tepelerin şahini, yükseklerin kartalı olur.
Havası farklıdır enginlerin,
Fırtınası başkadır denizlerin,
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi
Her yoğurdun bir ekşiliği vardır.
Tufanlarda ki karışıklığın,
Alınlarda ki kırışıklığın,
Kaleme alınmış yazıların,
Bir anlamı bir hikâyesi vardır.
Baharlarda yeşermiş kır çiçeklerinin naifliğini
Renginin koyuluğunda, kısa boyunluğunda,
Kokusuz oluşunda
Tüm bunlara rağmen anlamlı güzelliği vardır.
İlk bahara anlam katan bunlardır.
Gergefe işlenir,
İğnelere dişlenir,
Gönüllere seslenir,
Dillerde söylenir.
Kimi bir halının köşesinde,
kimi tezgâha gerili çözgü iplerinde.
Masal olur anlatılır.
Türkü olur söylenir.
Sevgi olur gözlerde buğulanır.
Ses olur kulaklarda uğuldanır.
Ama illa ki hasret olur gönüllerde dağlanır.
Birinci baharın tazeliği, renklerinin canlılığı, kokusu,
Bir diğer baharda yaşanmaz.
İkinci bahar derler renkler siyah beyazlanmış.
Azalan renkler pastel, soluk olmasa da donuktur.
Derin çizgiler
Oluktur, kıvrım kıvrım yüzde,
Paralel olmuş alında.
Gözler çukurlarda.
Sabitleşmiş bakışlar.
Kulaklarda çınlayışlar.
Duyulur ta eskiler.
Gel zaman git zaman
Ömrün varsa işte o zaman
Bir başka baharda yeşerir otlar.
Kısadır, arada sarıları da olsa.
Çiçekleri çok daha az yaşar, hem de geç açarlar
Bir açar bir kaybolurlar,
Üçüncü baharda her şey kısa, zaman dardır.
Gün geç doğar erken batar.
Renkler en soluk halindedir.
Rüzgâr sühunetli ılık eser.
Çiçeklerin boynu bükülmez
Zaten büküktürler.
Yarın solup diğer, gün döküktürler.
Kalın, kısmen kuru palamut ağaçlarının karalığında ki gölgelerde
Eğleşir kuytulanır esintiler.
Sararmaya yakındır yeşiller,
Hatta sarı gibidirler.
Solgundur, durgundur, sessiz mi sessizdirler.
Üçüncü bahardır adı ama teselli yakıştırmasıdır.
Yapraklar dökülür,
Yüzler süzülür.
Yalnızlıktır duyulan.
Şöyle bir başları kaldırıp da bakıldığında sizi farkeden yoktur.
Her şey, herkes, her canlı, hızlıdır.
Rüzgâr yapar dururlar yanınızdan geçerken.
Burasının size göre olmadığı ayan beyan ortadadır.
Böyle bahar mı olur?
Kuş sesi,
Sevenlerin busesi,
Dostlarınızın nefesi yoktur.
Yalnızlığın sesi duyulur
Bir de çok uzaklardan derinlerden bir ses.
Toprak hep rutubet kokar, yaştır.
Başlangıç da burası, bitiş de burasıdır.
Bir an gelir üstünü örter baharın, tüm kokularını gizler.
Ne çizgi kalır, ne de izler.

İYİLİK

Hislerimiz, hissettiklerimiz, kaygılarımız, kaygılandıklarımız, duygularımız, duygulandıklarımız, cesaret, korku, aptallıklar, kararsızlıklar, boş laflar, boşa geçen zamanlar, hepsi bizlere mahsus. En önemlisi pişmanlık hatta pişmanlıklar olsa gerek. Korku, acı, sevinç,  kısa zaman alan bu hislerimiz bir anlıktır, hayatımızda bazıları unutulmuştur bile. 

Pişmanlık izler bırakır. Hayatımızın akışında büyük roller oynar. Hatta bedbaht oluşumuz bu pişmanlıklara bağlıdır. Bunu çok sıkıntılı anımızda yadederken keşke diye başlarız. İşte bu keşkeler bizi yorar, mutsuz yapar, hayattan tad aldırmaz. Bin düşünüp bir karar vermemiz gerekir. Istișare, istiare, arpacık kumrusu gibi düşünmek hep bu keşkelere maruz kalmamak içindir. Keşkelerde gezindiğimizde candan bir dost ararız sorup danışacağımız iyiyi güzeli doğruyu yanlışı ayırt edebileceğimize yardımcı olacak arkadaş. Ama son noktaya yani karar verme noktasına geldiğimizde “Ama yine de sen bilirsin” denildiğinde kararı kendi başınıza vermek zorunda kalırsınız. İşte o zaman bir ses gelir içinizden. Bu bazen rüya olur, bazen his olur, bazen de o güne kadar insanlar ile ilişkileriniz de doğru yanlış yaptıklarınız yön gösterici olur. İstikametinizi  belirler. 

Bu yön gösteren insani davranışlar keşkeden önce terazinin kefesine yerleştirilir. Hangisi ağır basıyorsa ya keşke dersiniz ya da işte. İşte dediğinizde kerameti kendinizde aramayın. İyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir.  “İşte” sözcüğü iyiliğin zuhur ettiği noktadadır. 

Geçen hafta pandemi mandemi deyip sonuna da katarak ameliyatını ekleyip üç hafta yazı yazamadığımdan bahsetmiştim. Bu hafta Salı günü ikinci gözümünde katarağını aldırdım. 45 sene bir uzvum gibi olmuş olan gözlüğümden ayrıldım. 

Ne zaman gözlük taktım? 1975 yılı, akademiyi bitirdikten iki sene sonra. Ancak Yıldız Akademi’ye başladığımda gözlerim çok az bozukmuş ama farkında değilmişim. Üstüne üstlük birinci sınıfta en arka sıraya oturdum.

Sol yanım Haydarpaşa öte yanım Sarayburnu, araba vapurunun arka güvertesinde gerilere bakıyor İstanbul’u seyrediyorum; Galata köprüsü gözden kayboldu, bulutlandı uzaklar, Galata Kulesi seçiliyor derken o da buğulandı gözlerimde. Düşüncelerimi vapurun pervanesi karıştırıyor kafamda, karalar köpük köpük beyazlar rüzgarla yüzüme vuruyor her bir damla gözyaşımla dudaklarımda buluşuyor tuzlu tatlarıyla. İstanbul daha bitmedi bekle beni derken, içimde ağlamaya başlıyordu yol daha çok erken. Hareme geldi vapur iskeleye dayandı oysa aklım hala İstanbul’daydı.

Manisa’ya döndüm. Yıldız’ın imtihan neticeleri için aklım İstanbul’da, kulağım kapıda, gelecek mektupta. Çok geçmedi hepsi geldi; aklım başıma, kapının sesi kulağıma, mektup postacıyla. Evraklar çoktan hazır, çanta valiz, sevindik tabii evcek hepimiz. 

Döndüm hemen sonra, beklemiş, hakikatliymiş İstanbul. Kaydımı Yıldız’a yaptırdığımda ilk üçte kazanmıştım. Yeşiller içerisinde. Duvarları bile sarmaşık kaplı. Sevdim okulumu. Yıldız Sarayı imiş burası ulu ağaçlar, çınarlar, çamlar, saray yapıları, oymalı kapıları, Beyaz boya üzeri yaldız flatolu, işlemeli, her yanı.

Girdim ilk defa sınıfa geçtim arka sıralardan birine, 

Oturdum sıraya benim gibi birisiyle,

Arkadaş olduk sonra gel zaman git zaman 

Devam etti arkadaşlığımız okul boyunca uzun zaman.

Bazı hafta sonları Yalova’ya geçiyorduk gemiyle

Otobüste uyuklayarak geliyorduk Gemliğe.

Kumla dolmuşuna bindiğimizde az kalmıştı yolumuz

Sağımız zeytinli tepeler Gemlik körfezi’ydi solumuz.

Buradan köye doğru üç beş kilometre yürüdükten sonra,

Varmıştık Abdullah’ların evine, anası Firdevs Teyze kapıda.

Dört yıl okul bitinceye kadar sürdü bu böylece,

Farklı dönemlerde mezun olduk o döndü köyüne.

Ben Manisa’da büromu açmış mimarlık yaparken,

O belediye başkanı oldu Anavatan Partisinden.

İki dönem yaptı başkanlığı çok seviliyordu.

Yakalandığı hastalıktan kurtulamadı sonu oldu.

Cenazesinde insanlar duruyor yürüyemiyorlardı kalabalıktan

Tabut elden ele mezarlığa kadar ulaştı insan seli yoldan.

Çok anılarımız vardı; okulda, sokakta, Beşiktaş’ta

Bazı hafta sonları köyüne gittiğimizde Abdullah’la

Bir seferinde;

Yaz kuraklığında zeytinlerini sulamaya gitmişdik. 

Zeytin altlarında nöbetleşe yatar, geceleri sabahlardık.

Bir gece çıtırtı duyduk korktuk bu vakitte kim ki?

Zifiri karanlık ortalık, el lambasıyla gördük, küçük bir kirpi.

Su içmeye gelmiş o da bizden korkmuş belli.

Karışmadık, bozmadık su içmesini, bundan kelli.

Gündüz akşama kadar girerdik tekne ile denize

Kahveden bozma gazinoda arkadaşlarıyla otururduk biz bize.

Köye dönerdik gece vakti yol kapkaranlık

Ayaklarını kaldırarak yürü derdi Abdullah alışık.

O zamanlar öğrenmiştik kendi başımıza, taşlara takılmamayı

Candan arkadaştık, hakkı vardır bende, hep anarım ABDULLAH ASLAN’I.

İşte okul arkadaşımdan sonra Manisa’ya döndüğümde  gözlük kullanmaya başlamıştım. Sonunda vazgeçemediğim, dünyamı aydınlatan bu aleti bıraktım. Ona göre mercek seçtim çünkü gözlüksüz görebileyim dedim. Soruyorlar, ben de kendi kendime soruyorum soranlara “İyi, fena değil, zaman lazım, memnunum” diye cevaplar veriyorum. Kendime cevabı allayıp pulluyorum. “Eeeee Azmi; yakınına, uzağına, eşine, dostuna, insanlara, nasıl baktıysan şimdi yeni gözler de dünyayı sana öyle gösterecek” diyorum.

Doktor iyi olsun, mercekler mercedes olsun. Ne olursa olsun ama illaki iyilik olsun.

Havalar nasıl olursa olsun sizin hayatınız iyiliklerle dolsun.

İyilikle, sağlıcakla kalmanız dileğiyle.