İçeriğe geç

SONBAHAR

Sokaklar boşalmış eylül esintilerinin yerdeki yaprağı kaldıracak kadar takati olmasa da süründürüyordu. Yaprakların üçü beşi bir kuytuda dertleşir gibi toplaşıp bir sağa bir sola yalpalayarak kuytu köşeden çıkmaya çalışıyorlardı. Boyu uzamış gölgeler ile sokaklar serinlemişti. Güneş gören yerleri boylu boyunca uzanmış köpekler almış, güneşin olduğu yerlerde dağınık bir şekilde yer tutmuşlarken sessizlik, uyandırmamak için daha bi duyulur olmuştu. 

Zincir sesinin çırçırladığı bir bisikletli yanımdan geçerken selam verdi. Biraz yüksek sesle karşılığını verirken gayri ihtiyari elimi kaldırmıştım. Bir müddet öyle kaldım, bu arada duraklamıştım.

Çocukluğumdaki bisikletimi hatırlatmıştı. Selam veren bisikletlinin bisikleti de koyu yeşil zincirinin koruması vardı. Bir anda aklımdan geçen çocukluğumdu beni duraklatan. Eski sonbaharlarımdı aklımı dalga dalga dalgalandıran. Her iniş çıkışta bir anı aklıma geldi sonunu getiremediğim hatıralarımın.

Sonunu getirmek arzusu ile kafamı zonklarcasına meşgul ederken sahile inmiştim. Denizden gelen rüzgar kendime getirdi yakalarıma rüzgardan önce ben sarıldım üstümü başımı toplarken gardımı almıştım. 

Biraz oturayım dediğim kahvenin boş sandalyelerin nizamlı intizamlı dizilişleri sabahtan beri gelen gidenin olmadığının sandalyece anlatımıydı. Üç ayrı masada üç ayrı kişi oturuyordu dördüncü masa ve kişi ben olmuştum. 

—Selamün Aleyküm.

—Aleykümselam.

Denizin dalga sesine karışan bir selamdı. Kişilerden biri başını kaldırıp bakmıştı bir diğeri denize dalmış diğeri selamdan sonra boş kalan dudaklarına sigarasını yapıştırmıştı. Bugün de elim hep havaya kalkıyordu. Sessizlikten olsa gerek. Sanki sessizliği pekiştirmek için duyurmak için güçlendirmek için kaldırıyordum elimi.

Havadaki elimi gören kahveci “Ne getireyim abime” dedi. “Kahve, sade olsun.” Bir yerde duymuştum kahveye şeker atmak kahveyi boğar diye. Boğar mı, bozar mı orasını anlamamıştım. Ama ikisi de geçerliydi. Yanık olmayan az kavrulmuş ekşimsi tadı kaybolmayacak şekilde pişirilmiş kahveye şeker atmak, sindirmezdi kahveyi. Suyla beraber getirdiği sapsız fincanı yanımda doldurdu dumanı tütemeden, rüzgar mı esinti mi sonbaharın adeti mi kokusunu dağıttı. Burnumun yanından geçmiş olmalıki gurbet koktu memleketim, karaköy, aklıma geldi.

Muharrem’in kahvesi. 

Karmaşık duygular, hasret, gurbet, özlem hepsi  bir sarmaş dolaş olmuş boynuma sarılmıştı. 

Denizmiş, rüzgarmış, ürperti, dar sokaklar, yatan köpekler, sonbahar, düşen yapraklar. Aklımda açılan kapılar, uzayan gölgeler gibi karanlığa uzanan, sonu hatıra gelmeyen hatıralar. 

Bisikletim yine aklıma geldi; çocukluktan çıkıyordum gençliğe adımlarım sıklaşıyordu, liseye yeni başlıyor yaz aşklarının sonbaharla bitişi. Yeni ufuklara, dostluklara yelken açışımın gençlik rüzgarları da böyleydi. 

Sonbaharlar hep ayrılık demek, yapraklar gibi düşüyor insan hayatları bir bir. 

Hem de hüzün. 

Yağmur mevsimi yaklaşıyor, hayat sırılsıklam.

GELDİ GELECEK, HABER MIK.

Boyundan omuza geçirilmiş deriden yapılma askılık, askılığın taşıdığı kalınca mukavva, içerisinde gazete tomarı. 

—Yazıyorrrr yazıyorrr.

—Yeni havadisleri yazıyorrr.

Akşam, Tercüman, Hürriyet, Cumhuriyet, Milliyet… gibi gazeteler tomarın içerisinde hangi gazete isteniyor ise tomardan şaşırmadan çekiliyor ters yöne boyundan asılmış çantaya paralar konuluyordu.

İzmir’de gazete basılmazdan önce gazetelerin birçoğu İstanbul’da Cağaloğlu’nda basılır gece basımı biten gazeteler kamyonlara yüklenir sabahın erken saatlerinde Manisa’ya İzmir’e gelirdi. Olan biten, İstanbul haberleri idi. Başkent haberleri de bu gazetelerde yer alırdı.

Gazete dağıtım (GAMEDA) kamyonu yolda bastırır; mola vermez hatta İstanbul akademi dönüşü gece yarısı bizim otobüsümüzü tek şeritli yolda silme geçer, Susurluk virajlarını iki teker havada döner ve rampalarını keçi gibi tırmanır, gazeteleri sabah ezanından önce gün ağarmadan yerlerine yetiştirirdi. Gazete bayileri bağlı gazeteleri çözer tezgâha istifler seyyar satıcılar bayilerden alır sokaklara dökülürlerdi. 

— Yazıyorrrr…

Dün olmuş olaylar bugün okunurdu.

Teknoloji gelişti sızma haberler anında yayınlanmaya başladı  basılamayan internetten, dedikodular feysten tivitten, ancak bir haber var, Mık. Yerel yöneticilerden, tahsis yapacak yöneticilere kadar mık. Soruyorsunuz, gülücük atıyorlar. Meraklanıyorsunuz, öpücük veriyorlar. 

Hal böyle iken söylenti ağızdan kulağa duyulsa da sevinen çok kimse var. Sevinenleri görünce; Osmangazi Orhangazi köprüleriyle, İstanbul otobanlarına, Yeni İstanbul Havalimanına sevinenler gibiydiler. Köprüden geçtin mi? Geçmedim. Otobandan gittin mi? Gitmedim. Yeni Havaalanından uçtun mu? Hayatımda uçağa binmedim.

Peki bu geldi gelecek diye söylentisi olan, Ayet gibi bükülüp kıvırıp saklanan bu haberin gizliliğine akıl erdiremediğim gibi sevinenlere de hafsalam almıyor.

Evimize vükelâdan misafir olmak isterler. Ev baştan aşağı temizlenir yıllardır yapılmamış bir temizliktir bu. Yemekler yapılır bugüne kadar hiç yapılmamış yemek çeşitleri, konu komşudan tarif alınır. Tulumbacıdan değil baklavacıdan tatlı. Mısır çarşısından hediye getirilmiş komşudan bi pişirimlik kahve alınır. Cami kapısının önü gibi olan apartman daire  kapısının önü toparlanır. Daha önce bu evde her akşam mevlüt mü var diyen komşularımız bunlar tatile memlekete mi gitti havası gibi olur kapı önü. 

Oysa gelecek olanlar bizi bizden hatta anamızdan daha iyi bilecek kadar öğrenirler tanırlar bizi. Ama olsun, misafirperlik bizde adettendir.

Bunca vaveyla. Sosyal medyada, Manisa’nın sosyo-ekonomik çehresinin olumlu yönde değişeceği (!) bilgileri sıkça duyulur. 

Çok isterim.  Ancak Manisa hazır mı? Değil. (İmar planımız bile yok) Evimizi temizledik bayramlıklarımızı giydik ama sokağımız mahallemiz semtimiz, kafalarımız? Zenbille gelmiyorlar ki. Paraşütle de inmiyorlar.

Elektrikli kırmızı güzellik abidesi toplu ulaşım araçları trafiğe çıkınca Manisa çağdaşlığa giden yolda ilk adımını atıyor dedim. Öyle ya, karbon salınımı dünyada konuşuluyor mazotlu araçlarını ülkelerine sokmamak için çareler arayan dünya ülkelerinin yanında; elektrikli toplu ulaşım aracı,  bisiklet yolları, yeşil alanların artışı, bakımlı olması, yayaya öncelik, temizlik, (temiz tutmayı bilmesek de) katık atık bertaraf tesisi, atıksu arıtma tesisi, tıbbi atık tesisi, yedi yıldızlı otel konforunda Kent Hastanesi, pırıl pırıl Merkez Efendi Hastanesi, yanında Diş Hastanesi, üniversitesiyle, Celal Bayar Hastanesi., asbest içmesuyu borularının yenilenmesi, kavşaklar, boyalı yollar, ulaşım master planı, vatandaşın yanında belediye başkanı, esnafın içinde vali.

Ne kadar büyük güzellikler, yenilikler. Biz telefon görmedik, televizyon seyretmedik. Bilgisayarı bilmedik, kargadan başka kuş, tanımadık.

Manisa bunca güzelliğe kavuşmuş, tüm bunlar çağdaşlık değil de ne?

Hoppalaaaa…

Değişen yok.

Bu gizlenen saklanan neyse geldiğinde yine değişmeyeceksek, uçmadığımız havaalanına geçmediğimiz köprüye gitmediğimiz otobana sevindiğimiz gibi bu gelen misafire sevinmek niye?

YENİ SEZON

Yeni sezon, yeni bir dönem, bazılarına ilk dönemeçten sonra bir hayli uzun gözüken bir yol. 

Bugüne gelinceye kadar el bebek gül bebek geçen günlerden sonra sabah itinayla giyilen üniforma ile doğumdan sonraki bir başka dünyaya atılan ikinci adım. Belki hayatlarında atılacak bir çok adımdan çok daha önemli, çok daha kıymetli, mesuliyetli, kıymet-i harbiyesi olan ancak değerinin büyüklüğünün, bilinmeden farketmeden, atılan bir adım bu. Hazırlıklı olmadan yakalandığı, atılan bu küçücük adımı ile, ne kadar büyük bir atılış ve atılım ile başlangıcı olan bir dönemeci döndüğü gün bugündür. 

Anamızın babamızın elinden tutarak kah sekerek oynayarak, kah gülerek eğlenerek, kah ağlayarak üzülerek, atılan adımlar ile yaklaştığımız; evimizden apartmanımızdan hatta birçok binadan büyük bir yapının önünde toplaştığımız bir başlangıç. 

Elimizi bırakan annemiz bizi bir başka ele teslim ettiğinde güvenimizin sarsıldığı, bugüne kadar hiç bırakmadığımız elimizin bir başka el ile buluştuğu bir gün, bugün. Annemizin elinin sıcaklığını ilk tutuşta aradığımız ama zamanla yeni tuttuğumuz elinde bir zaman sonra ısındığını hissedeceğimiz o eli uzun seneler unutmayacağız. Yıllar sonra dahi o eli hatırladığımızda sıcaklığının hala avucumuzda olduğunu hissedeceğimiz, duyacağımız bir el olacaktır. 

Yeni bir dünyaya atılan ilk adım ve tutulan ilk yabancı bir el ile kocaman yapının merdivenlerinin ilk basamağındayken, aslında hayatımızda çıkacağımız merdivenlerin nasıl çıkılacağını öğreneceğimiz ilk basamaktır bu.

Usta Şair Merhum Ahmet Haşim, hem ilk basamak hem ömrümüz boyunca çıkılacak basamakları tarif ederken; basamakları çıkarak yükselirken ömrümüzün de sonuna yaklaştığımız merdivenden bahseder. 

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta.

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller.

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta.

İlk basamaktan itibaren merdivenleri hayatımız boyunca çıkma içgüdüsü, gayreti nasıl ki yaşama sevincimizin ve yükselme arzumuzun bir şevki olmuşsa, merdiven basamaklarını çıkarak bir sona yaklaştığımızın da sonucudur.

İlkokula yeni bir başlangıç olan bu ilk ve yeni okul sezonu: Sıcak yabancı ellerin unutulmayacağı, ilk basamaktan son basamağa çıkılan yolculukta zirveye, son basamağa ulaşma bilgisi, eğitimi edinecekleri, çok yüksek merdivenlerin olacağı ama yılmadan, usanmadan tırmanacakları, her basamakta ayak izlerinin olacağı, kolay çıkılan merdivenlerden çok çabuk inileceğini bilmeleri, hayatlarında başarıların, zorlukla çabayla dürüst çalışmak ile kazanılacağını öğrenmeleri temennisiyle, başarılar, yüksek ve geniş ufuklu zihin açıklığı dilerim.

ÇEŞMELER

Başucunda bekleyen dallarını koruma kollama edası ile eğmiş yılların dostu çınar, taşına oyulmuş kovuğunda ne kadar çok gizlense de, artık kaybolmuş tası, mekanizması bozuk, suyu tutmaktan acze düşmüş sonunda koparılmış kurnasıyla, duvarları çağımız hastalığı sprey boya ile yazı yazan kültür yoksullarının karalamaları ile boyanmış, yıllara direnmiş usta bir elin keskiye vurulan ahenkli sesiyle yontulmuş taşlar. 

Ne tası kalmış, ne suyu, matrakça yazılardan karalanmış duvarlarının oymaları, işlemeleri kapatılmış, yol üstüne yol yapa yapa çukurda kalmış yalağına taş toprak yetmezmiş gibi çöp de atılmış, hem de tıka basa.

Tüm bu işkenceler, kimsesiz kalmasından savunmasız olmasından. Aksa suyu içecek bulunacak, gelen geçen insanlar koruyacak. Kaderine terkedilmiş tarihin şahitleri bir bir kaybolurken köksüz, dipsiz, kimsesiz hayatlara yaşantılara yolculuğumuz buralardan başlıyor.

Sonunda; kaldırımdaysa, yol kenarındaysa veya bir duvara yaslanmışsa yıkılması için bahane hazır demektir. Suyunu akıtalım, tasını yerine koyalım, belli belirsiz karalanmış yazıları temizleyelim, onaralım, yine eskisi gibi akıtalım demenin, kime ne zararı var? 

Var elbette. Bi defa suyu analiz edilmeli, temiz bile olsa sık sık kontrol edip analize yollanmalı, tepesinde dikilinmese de bakarak olunmalı. Tasına, yapısına, taşına, duvarına, boyanmasın diye her yanına. Zor tabii ecdad binbir güçlükle tepelerden bulduğu kaynağı biraz daha eşeleyip suyunu bolca ettiği, tepelerden aşağıya kah dereden kah ormandan kah oradan ama kah buradan toprak künk borular döşeyerek suyunu getirdiği şarıl şarıl akarken hayvan haşat içsin diye yalak yaptığı yalaktan akan atıksuyu bir kanala bağlayıp dereye tahliye ettiği, yine de arkasına depo yaptığı hatta depo dahi yetmezse fazladan bolca suyunu bi alttaki sokağa bir başka köşe başına yeni bir çeşme yaptığı düşünülürse, damacana suya hop cepten hop sucuya para vermek çok daha kolay tabii. 

Böyle çok çeşmelerimiz vardı bu kadar tantanalı yapılamayan çeşmeler de dökümden yapılmış hazır çeşmelerden yine yayla kaynak suyu akıtılır 40-50 sene önceki Manisa’lı içerdi. 

Çok az sayıda kalmış olsa da; üç günde bir damacana su parasını öderken bi o kadarını bir ay kenara koysak, şöyle bir hesap yapalım: Damacana su 10 TL bir ay dört hafta 40-50 TL.çeşmeye 100 metre sağa, 100 m.sola mesafede yani 200 m. içinde sağlı sollu 40 apartman 5 katlı. 40X5katX50TL=10.000 TL. ayda toplanır. İki bilemediniz üç aylık toplanan para ile çeşme restore edilir su hattı yenilenir ve su akıtılır. Hane başına 100-150 TL’ye malolur.  Mahalle muhtarı, korur kollar arada bir analize yollar.

Bu işe, yap da görelim denirse. Bakkal Sadullah yapıyor. Bugüne kadar belki 200 çeşme yapmıştır. Hem kaynağını bulmuş hem borusunu döşemiş hem de taşdan duvardan çeşmesini de yaptırmıştır. 

Bir de ne var biliyor musunuz? İşin hayır ve dua ile anılmak tarafı da var.

GELECEK TURİZM

Geçen haftaki ay beyaz deniz mavi turizminin saplantısından bahsetmiş alternatif turizm aramıyoruz veya oraya yatırım yapmak planlama, bütçe, organizasyon, rehber… daha bir çok bahaneleri sıralayıp kolaycılığa kaçıyoruz demiştik.

Avrupa: Bir kaç ülke gezecek bir turizm firması buldunuz. Herhangi bir ülkeden başladınız. Uçaktan indiniz otoüse bindiniz. O şehrin merkezine bir meydana geldiniz. Rehber ilk olarak çantalarınıza sahip çıkın komutundan ihtarından sonra bayrağımı takip edin gruptan ayrılmayın der. Meydanda mutlaka bir heykel vardır, Kahraman! dedelerinin şövalye görünümlü bir yapıtıdır. 

Biraz yürüyünce zaten uzaktan çan kulesini görmüşsünüzdür kiliseye götürür. Bir saat oradasınız oturacak banklarda vardır serin ve loştur da sesiniz çıkmaz oyalanırsınız. Sonra serbest zaman der sizi saldım çayıra mevlam kayıra edasıyla bırakır. 

Ertesi günü müzeler günüdür. O müzeden o müzeye gez gez bitmez. Şehir Allah için temiz, evleriyle açık hava müzesi gibidir. Cafe bistroları ile caziptir. Bu cafede Mozart, bunda Van Gogh, onda falanca, ötekinde filanca oturmuş der sizi de onların yerlerine oturturlar. Doğru yanlış Allah bilir. 

Ertesi gün bir başka şehir veya ülke orada da aynı tekrarlar. Meydan kilise, müze sarmalından kurtulamazsınız bazen renk katmak için zaten her birinin içinden sarı renkli söz de temiz olduğu iddia edilen nehir gezintisine çıkarırlar.

Onlarda alternatif turizm arayışındalar. Yetti gari diyorlar.

Yazın, yabancı turiste ay beyaz deniz mavi, güneş deniz kum her şey dahil derken kışın yabancılara gösterecek bir şeyimiz olmadığından tur firmaları iç turizme yönelir. Slogan “Önce ülkemizi tanıyalım. Dünya paralara yabancı ülkeleri geziyoruz ama ülkemizi tanımıyoruz. Jeoparkı, Kula’nın tarihi evlerini daha önce görmüş müydünüz? Peki Salihli Bintepeleri kral mezarlarını, paranın ilk basıldığı yeri Sart Antik kentini görmüş müydünüz? Yaaa işte Kula-Salihli jeoparkı burası.”

Böyle alternatif turizm rotaları, görülecek gezilecek noktaları, zaten var olan kültür varlıklarımızı, yöresel lezzetlerimizi, örf ve adetlerimizi… ortaya çıkarmak tanıtımını yapmak alternatif turizm yolunda çok kısa zamanda çok uzun mesafeler katetmek içten bile değil. 

Bunları; düğün dernek, sünnet, kurtuluş günleri, festivaller… ile süslemek de zor değil. Zaten yapıyoruz.

Bir Kula-Salihli Jeoparkı demek en az üç gün demektir. 

Konaklama, temiz ortam, iyi hizmet, hijyen yeme içme mekanları, güler yüzlü yerel halk, sosyal alanlar, kültürel mekanlar, sanatsal faaliyetler, hediyelik eşya mekanları, turiste alışık halk. Kula-Salihli jeoparkı’nda bunlara çalışılmakta, paydaşlar yapılmakta, denetimimizde olan yeme içme mekanlarına sertifika verilmekte, kırsal kalkınma adı altında sınırlar içerisindeki köylere tanıtım, anlatım, hizmet ile ilgili bilgilendirmeler yapılmakta, kadın üretim kooperatifleri kurularak hediyelik eşya da yenilikler yapılmakta sayıları arttırılmaktadır.

Bizim bölgemize veya ilgilendiğim konu hakkında bunlar yapılmakta. Bu çalışmalar ülkemiz genelinde alternatif turizm kaynakları, alanlarının mutlaka değerlendirilmesi ülkemiz turizminin geleceği için çalışılması ve geleceğe hazırlanması gerekir.

Binlerce yıllık Anadolu tarihi, kültürü, antik kentleri, ayrıca restorasyon çalışmaları ile yeni mekanlar ortaya çıkarılıp turizme kazandırılmalı. Bunları yapmak zor değil yeterki istensin.

GEÇMİŞ TURİZM

İki Rus turist grubu halat çekme yarışında; her iki taraf kendilerini yırtarcasına toprağa gömülürcesine asılıyor karşı taraf direniyor her iki grup tarla süren onaltılı pulluk gibi toprağı kazıyordu. Ortada hakem, çizgiye bakıyor ağzında düdüğü yutacak kadar heyecanlı hem kazıcı yarışçıları hem çizgiyi takip ediyor bir oraya bir buraya bakarak saat sarkacı gibi olmuş başıyla, ağzındaki düdükle guguklu saate benzemişti.

İçlerinde en iri olanlar Kaz Dağlarının inişli çıkışlı vadili tepeli görüntüsünü andıran pazulu kollarındaki kasları olanca şekliyle şişirip sergilerken Arnold Schwarzenegger (bakarak yazdım) gibi olanı ile diğer gruptaki güneş yanığı vücudu ile Dwayne Johnson çakması olanı halatı asılmaktan ziyade işin kasılıp kasılıp gevşeyip bir de baklavaları çıkarma havasındalarken herkesin gözleri onlara takılmış, aralarında Moulin Rouge kızlarını andıran uzun bacaklı kızlara bakan bile yoktu. Nihayet yarışmanın başından beri direnen halatı çekmeye bir türlü fırsat bulamayan grup büyük bir ağacın dikimi gibi önce toprağa yatmış gibi dururlarken topraktan doğrulmaya dikilmeye ve sonrada sürüklenmeye başladılar hakem her iki kolunu kaldırmış düdüğü üflemek için düğün zurnacısı gibi şişirmiş yanaklarının yanından kolları inerken düdük tiz sesiyle kulakları tırmalar derecesinde öttü. Penaltı veren taraflı hakem edasında öten düdük kazanan tarafın taraftarlarını havaya kaldırmaya yetti. Bütün kumsal ayaktaydı. Taraftarlarının sarılmalarını kucağa omza almalarını bekleyemeyen kazanan takımın oyuncuları denize uçarcasına insanları yararak koşmaya başladılar. Zaten hiç kimsenin omuza almayı göze alamadığı bu çam yarması azmanları bırakmışlar revü sahnesine koşuşturan sarhoşlar gibi kadınlara koşuyorlardı. Ama bir koltuğa iki karpuz sığdıramayan azmanlar kaptıkları takım arkadaşları kızlarla turkuaz mavisi denize koşarken kumsaldan çıkardıkları kumları ayaklarının altından bilhassa, kuma saplanmış plaj arabaları beach car’lar gibi atıyorlardı.

15 dakika sonra bir başka yarışma daha vardı. Saksağan gibi zıplayan, kanguru gibi hoplayan yarışmacıların ısınma hareketlerine bakılırsa çuval yarışı başlayacaktı. Halat hakemi heyecandan kalbi tutmuş yatıştırmaya kolonya ile başını oğmaya, “açılın açılın hava alsın” bağırtı ve telaşıyla koşuşuyorlardı. Yeni bir hakem tayin eden çuvalcıların yarışmacılarını çuvallamadan önce teşvik için tempo ile zıplatmaya, tempolu alkış ile hoplatmaya…….

İşte bizdeki turizm. Gündüz turkuaz mavisi denizin sapsarı kumsalında gece onca paralar ile mahvedilmiş neredeyse denize girecek kadar uzamış planlamasıyla karaya saplanmış Titanik Gemisi benzeri, Rusya’nın kremlininin parlayan kubbeleri, Topkapı Sarayı, harem dairesi ve osmanlı hamamı ile birlikte abuk mimarisi sabuk hizmetiyle, yıldızı yediye çıkarmak gayretiyle yapılan heyula binaların anfi tiyatrolarında animasyon denilen atraksiyonlarla eğlendirmeye çalışıyorlar. Memleketlerinde bir bardak suyu Üç yüroya (20 TL) içtiğimiz su dolu balonları koca göbekleri arasına sıkıştırarak  patlatmaya çalışan turistlere hizmette kusur etmeme cambazlıkları yapıyoruz…Yine kolaycılık yine günü kurtarma.

Alternatif turizm arayışını bir kenara bırakıp gözümüz hala ay beyaz deniz mavi takıntısında. Uçak+servis aracı+otel, otel-servis aracı-uçak, üçgenindeyiz. 

Dünya Tarihi’nin, binlerce yıllık çeşitli medeniyetlerin kültürlerinin, insanlık tarihinin, beşiği Anadolu duruyorken…

CBÜ+MANİSA

1992 kuruluş yılı, o yılda biz de kurucular (mütevelli) heyetinde görev almıştık. İlk yıllarda nerede boş kamu binası var oraya yerleşti. Rektörlük uzun yıllar askeri kapalı salonunun bulunduğu milli savunmanın eğitim ve spor amaçlı kullanılan bölgesinde hizmet verdi. Kapalı salon, yüzme havuzu gibi hazır tesislerin bulunması sayesinde BESYO (Beden Eğitimi Yüksek Okulu) kurularak eğitim verdi. Bu okuldan, spor akademisinden çok sayıda mezun verdi. 

Bir tekerleme haline gelmiş Olan; 

— Nerelisin?

— Manisa’lıyım.

— Aaa ben askerliğimi orada yaptım Manisa’yı bilirim.

Tekerlemesinin bir başkası yerini almıştı.

—Spor hocasıyım.

—Nereden mezunsun?

—Manisa Spor Akademisinden.

O yıllar ülkemizde az sayıda olan spor okullarında Manisa önemli bir mevkideydi. Spor akademisine girmek pentatlon yarışmasına benziyor, öğrencilerin suyunu çıkarıyorlardı. Ama spor hocası olarak hala görevde kalanlar bizim akademiden mezun olanlardır.

Evet. Nerde boş yapı oraya yerleş. Kervan yolda dizilir mantığı ile gelişti. 

Muradiye’ye, şimdiki yerine  kampüs yapılması planlandı. Prof.Dr. Ümit Doğay Arınç rektör. Mimar, inşaat mühendisi ve şehir plancılarına görev vermişti. Güzel bir yerleşim, kampüs planı ile birçok binayı avan proje olarak planlamıştık. Ben kütüphane binasını planlamıştım.

Daha sonra bu planlar uygulanmadı.

Kurulduğu yıllarda da Manisa’da çok konuşuldu. Faydası olur mu? Üniversite ile Manisa birlik olur mu? Manisa bu üniversiteyi hazmedebilir mi? Gibi. Celâl Bayar ismine dahi karşı çıkanlar çok oldu. Manisa hala,  Celâl Bayar Üniversitesi’ne ekonomik getiri gözüyle bakıyor.

Ancak: Hangi şehirdeki üniversiteyi o şehir halkı biliyor, rektörünü tanıyor, ne getirip ne götürdüğüne bakıyor. Bizim gibi az nüfuslu şehirlerde belki. Bu düşünce daha çok ilçelerde var. Bir yüksek okul kurulsa da öğrenci gelse çarşıda pazarda bir hareket olsa, kalkınsak. Diyorlar. 

Varyemez Amca amerikan malı bir çizgi filmdi. Varyemez Amca filmde göz bebeklerinde dolar ($) işareti ile gezerdi. 

Manisa; Sanayi bölgesinden fayda yok, üniversiteden fayda yok, dışarıdan geleceklerden umutlanmak  kaderimiz oldu! ama nüfusu arttığına göre Manisa’da birşeyler var! Son ümit Volkswagen’de. Biz alışığız davul zurna çalar oynarız sonra arkamıza bakar evimize döneriz.

Mis gibi Gediz Ovası, adam diksen bitecek toprakları, havası, suyu, üretimi, ticaretini, değerlendirme, Gediz’i kirlet, ovayı hallet …

Bunlar uzun hikayeler.

Ama işin aslı eğitim, öğretim ile kalkınma. Üniversiteye dolar işaretli gözle değil kültür seviyemiz olarak bakalım. TÜİK verilerine göre Ege’de üçüncü olan Manisa Celâl Bayar Üniversitemizde toplamda yani prof, doçent, dahil 1715 öğretim üyesi varmış, 235’i profesör.

50 bin civarında da öğrencisi var. 

Kültürel açıdan, köklü tarihimiz, geleneksel geçmişimiz açısından neler kazanırız? 

Kültürlü, eğitimli, sanatsever bir toplum olabilmemiz için üniversiteden neler beklemeliyiz?

Manisa yeni yapılacak, açılacak müzeleri ile çıtayı yükseltirken üniversiteden kütüphanesinin bilgi hazinesi ile araştırma geliştirmede faydalanabileceğimiz bir seviyeyi, Manisa’mız hakkında kitaplar, belgeseller hazırlanmasını araştırmaların yapılmasını, beklemeliyiz. Uluslararası temaslar ile dünyada olandan bitenden haberdar olmayı, teknolojik ataklar beklemeliyiz. Turizmde, kırsal kalkınmada, enerjide, çağdaş projeler üretmesini beklemeliyiz. Daha birçok beklentilerimiz olmalı. Bunlar sadece bizim beklentilerimiz. Eğitim seviyesi ile Manisa’mızın sesini duyuracak öğrenciler yetiştirmek asli görevi zaten.

Ayrıca: Üniversite hastanelerinin ulaşım ve eğitim açısından şehrin merkezinde olması gerekir. Bu ana fikirden hareketle Manisa’nın en değerli yeri, 1994 yılında yapılan mevzii imar planı ile üniversite hastanesi olarak planlandı. O daracık alana üst üste plansız binalar yapıldı. Altından geçen dereye tedbir alınmadığı için bu alanı çok sular seller bastı. Maddi zararlar oldu. Bunlar telafi edilebilir. Son zamanlarda Manisa’da yapılan iki büyük hastane doktor yetersizliği nedeniyle büyüklüğüne modern yapısına rağmen istenen hizmeti veremiyorlar. 

Üniversite hastanemizin bir ihtisas, araştırma ve önemli hastalıkları tedavi edici yönü ve teknik donanımı ile hizmet vermesi amaçlanmalıdır. Manisa’lı hala Ege Üniversitesine gidecek, İzmir’deki hastanelerden doktorlardan derdine deva arayacak ise hala yapılmakta olan üst üste binaların hiçbir önemi yok. 

Manisa Belediyesi’nin 2010 yılında yaptığı fakat  kabul edilmeyen imar planında bu alanın genişlemesi için 100 bin metrekare rezerv alan ayrılmıştı.

Yukarıda bahsettiğim konuda Organize Sanayi Bölgesindeki 190’na yakın büyük firmalar, (hatta en büyüklerinden bi tanesi milyonlarca para verip televizyonlarda reklam yapan bir başka şehrin futbol takımına sponsor oldu.) Celâl Bayar Üniversitesi’ne teknolojik ve donanım desteği vermeli diye düşünüyorum.

Bir yerde kuyu, sondaj hatta artezyen ile yeraltından su çıkarılıp da kendi amacına hizmet için kullandığında,  yanıbaşına gelen geçen insanların, hayvan haşatın su içmesi için çeşme yapması bir yaptırımdan ziyade örfümüz, adetimiz, geleneğimizdir.

ESKİ MURADİYE YOLU

Eski Muradiye Yoluna; asfaltı, bulvarı, otobanı, bölünmüş yolu, denmiyor. Eski Yol deniliyor. Yıllar önce neyse o, hatta çok daha yıllar önce kadastral yol. Yani bağına bahçesine tarlasına gitmek isteyenlerin kullandıkları kadastro parselleri arasına çizilmiş bir yol tarla sahiplerinin rızası ile ayrılmış olan bir yol dört veya altı metrelik bir yol iken sonradan 10-12 metreye çıkarılmış bir yol. 

Bağımız Karaçay Köprüsünden geçmeden hemen çayın kenarından aşağıya giden yolun sonundaydı Gediz kıyısında Kocakumlar Tımarı. Adı gibi bir tek çakıl taşına dahi rastlayamazdınız tamamen kum hatta Gediz’in getirdiği alüvyonlar ile verimli bir topraktı.

Bağımıza bazen Horozköy içerisinden geçer Tepekuyu’dan aşağıya iner bazen de Eski Menemen Yolu’ndan gider Şimdi ki Muhsin Yazıcıoğlu Bulvarı’nın sonlandığı yani Menemen Yoluna bağlandığı noktanın hemen karşısından şimdi tali yol olduğu için kapalı olan dar bağ yolundan demiryolunu geçer Muradiye Yolu’na bağlanırdık. Buradan Karaçay Köprüsü istikametine döner bahsettiğim bağımıza giderdik.

Menemen Yolu’nun da çok eskisi toprak, derelerin içine girip çıkan köprüsü olmayan bir yoldu. Nereye kadar? Muradiye istikametine kadar. Muradiye’ye buradan da gidilirdi.

İşte bu Eski Muradiye Yolu bir zaman sonra sathi kaplama dediğimiz çakılları fırlak bir yol ile kaplanmıştı. Genişlik değişmemiş yolun kalitesinde biraz artış olmuştu. At arabaları pek revaçta olduğu için yol yeterliydi. 65-70 yıllarında araçlar artsa da yol bizim bildiğimiz yoldu.

Daha sonra Manisa’dan Muradiye’ye giden bu yol üzerinde ilk önce şimdi susuz olan Muradiye’nin suyundan yapılan Coca-Cola fabrikası sonra zeytinyağı imalathaneleri, ufak çapta domates salça üretimi (bunlar hep bol su kullanan imalathaneler idi şimdi Muradiye’ye susuz diyorlar) derken zirai ilaç fabrikası derken aspiratör fabrikası öyle böyle  sanayi yapıları dolmaya, yol boyunca dizilmeye başladı. Bağyolları, tarlalar arasında yetişen pıtrak dediğimiz her yerde çıkan bir çeşit ot gibi (bir bisikletçi olarak hiç sevmem lastik düşmanıdır) yani pıtrak gibi sanayi yapıları oluşmaya başladı.

Büyük organize sanayi bölgesi (MOSB) bu imalatlara pek uygun değil ama Muradiye Sanayi Bölgesi bu tür imalat yapan şahin görünümlü kartal yapısındaki sanayilere uygun bir bölgeydi.

Niye böyle diyorum: Muradiye Sanayi Bölgesi’nin imar planı Rahmetli Muradiye Belediye başkanı Hamdi Mergen zamanında 1994 yılında yapıldı. Aradan geçen 25 senede ne yollarını yaptılar, ne elektriğini hallettiler, ne altyapısını çözdüler. Bu imalathaneleri onun için buraya yakıştırıyorum.   

2012 yılına gelindiğinde biz belediyeci olarak görevde iken bu yolun hala stablize yol olmasından ve darlığından şikayet ettiler. Bahsi geçen imalathanelere işçi servisleri bu yol üzerinden yapıldığı için yolda kalite aranmaya başlandı. Manisa Belediyesi sınırlarının dışına çıkamıyor yatırım kanunen yapamıyor, Muradiye Belediyesi’nin de işi değil karayolları yapması lazım. Şikayetlere bu şekilde cevap veriyordum. 

2014 yılına gelindi. Manisa Büyükşehir Belediyesi olduğumuzda asli görevimiz olan köy belde yollarının bağlantısı kapsamında bu yol istimlak yapılmadan mümkün olduğu kadar genişletme imkanı sağlanarak sıcak asfalt ile kaplandı yol çizgileri yapıldı kedi gözü dediğimiz reflektörler çakıldı, hız ve uyarı levhaları konuldu

Yolun kalitesi arttı ama bu kalite artışı bir türlü araç sürücülerine yansımadı. En son ciğerimi yakan OSB’den mesai arkadaşım olan Serhat Baydar ve eşinin kullandıkları bisikletlerine arkadan bir aracın çarpması ile hayatı sonlanan Serhat’ın ölümü oldu. Eşi de yaralandı. Bu kazadan sonra bu yolu takip eder oldum. 

Ne çok kazalar oluyor. Maddi hasarlı, yaralanmalı, sakat kalmalı, ölümlü kazalar. Ama hala adına trafik canavarı dediğimiz dikkatsiz sürücüler can almaya, canlarını vermeye, sakat bırakmaya, devam ediyorlar.

Kaza oranları açısından istatistiki açıdan yüksek olan takip ettiğim yollardan bir diğeri Mimarsinan Bulvarı, ikincisi Muradiye Eski Yolu ama bu yollarda kazaları bitirmek için alınan herhangi bir tedbir, önlem yok. 

Yazık, hem de çok yazık.

TV KANALLARINDA TÜRKİYE, OYSA…

Ekstra bir şey olmazsa seyrettiğim dört kanal var. Üçünde kaza bela hırsızlık gasp taciz haberleri; direksiyon hakimiyetini kaybetti bariyerlere çarptı. Esas sebebini söylemiyor telefonla oynarken demiyor. Kadına şiddet, çocuğa taciz, yaya geçidinde yayaya çarpma, omuzdan çanta aşırma, domuzdan kıl koparma gibi asap bozan çocukların değil büyüklerin dahi psikolojisini bozan abuk sabuk haberler. Bunlar karakol kapısında yatan gazeteci haberleri polis ile beraber olay yerine koşan onlarla beraber kamera görüntüsü seyreden haberciler.

Bu tür haberlerin Avrupa ülkelerinde yapılmadığını söylüyorlar. insanların psikolojileri bozulup agresif olmamaları, şiddet toplumu yetiştirmemeleri için.

Bir diğer haber kanalında tabiat güzelliklerimizin; maden ocakları ile tahrip edildiği adeta bir katliam yaşandığını anlatır. Kaz dağları’ndan, Şirince’ye, Salda Gölü’nden Karadeniz Trabzon Yaylaları’na kadar,  HES yapılan derelerinden Ergene’den Gediz’e Kızılırmak ve ötesine kadar birçok akarsuyumuzun nehrimizin, yeraltı sularımızın, sanayi ve zirai ilaç atıkları ile kirletildiğinden bahseder.

Seyretmek zorunda kaldığım kanallarda vaziyet bu. batı yakasında da değişen bir şey yok. Orada da yani diğer kanallarda,açık oturumları dinleyeyim derken kılıçlar çekilmiş silahlar gömülen yerden çıkarılmış kadın moderatörün şık giyimi, kibar sesi, naif seslenişlerinin fayda vermediği bir ortam, spor eleştirileri yapan üzerlerinden afililik akan, İstanbul kabadayıları gibi el kol ile reyting peşinde koşanlar.

Ülkemiz Türkiye’nin yıllar önceki durumundan bahsedeyim. Ben değil yabancıların anlattıklarını dinlediklerimi aktarayım.

2016 yılı, Jeopark toplantısı için Portekiz’deyiz. Tokyo Üniversitesi’nde Profesör hoca ile tanıştım Türk olduğumu öğrenince “Ben Türkiye’yi Türkleri çok severim” dedi. Hoşuma gitti merak ettim. Anlatmaya başladı:

1875’te Petersburg’da Japon sefir Yanagihara Sakimitsu ile Osmanlı elçisi Şakir Paşa arasında yapılan bir görüşme ile Osmanlı-Japon ilişkilerinin temeli atıldı. Ancak bu temel sağlamlaştırılıp geliştirilmeliydi. 1887’de dönemin Japon İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu İstanbul’a gelmişti. İstanbul’u ziyaret eden ilk Japon asilzadesi olan Prens’in görmüş olduğu yakın alâkaya teşekkür etmek üzere ertesi yıl Japon hükümeti tarafından sultana büyük Krizantem Nişanı’nın verilmesi kararlaştırılmıştı. Buna karşılık sultan da Japon imparatoruna bir nişan verecekti. Bu hediyeleri götürmek için Osmanlı donanmasından bir eğitim gemisinin Japonya’ya gönderilmesi kararlaştırıldı.

Ertuğrul Fırkateyni, 14 Temmuz 1889’da; 61’i subay ve memur, 548’i er ve erbaş olmak üzere 609 kişilik mürettebatıyla Uzakdoğu yolculuğuna başlar. Fırkateyn, uğradığı yerlerde büyük bir coşkuyla karşılanır ve İstanbul’a, seyahat hakkında ardı ardına raporlar gönderilir. Ertuğrul, yola çıktığı günlerden itibaren yurt içinde ve yurt dışında devamlı konuşulmuş, olumlu olumsuz birçok habere konu olmuştur. Nihayet, hesap edilenden uzun bir süre sonra hedefe ulaşılmıştır. Ancak, dönüş yolculuğu, okyanusun serin sularında son bulacaktır… 16 Eylül 1890’da saat 21.00 civarında azgın dalgalara dayanamayan Fırkateyn, 609 kişilik mürettebatındasn 69 kişi kurtularak, Funakura kayalıklarında, yüzlerce denizciyle beraber sulara gömülür.

Sultan Abdühamid Han’ın emriyle düzenlenen Uzakdoğu ziyareti vesilesiyle Hind ve Pasifik okyanuslarında Osmanlı bayrağı dalgalandırılmış; yol boyunca uğranılan Bombay, Kolombo, Singapur ve Hong Kong gibi yerlerde yerli halk Ertuğrul’a büyük bir ilgi göstererek yaklaşık 150 bin kişi akın akın ziyaret etmişler, bu da Müslümanlar üzerinde büyük bir heyecana sebep olmuştur.

Bu elim kazadan sonra 7 Eylül sabahı Oşima Belediye Başkanı Oki, Kaşino köyüne ulaştı. Kazazedelerin civardaki uygun binalara yerleştirilerek tedavilerinin yapılmasını sağladı. Diğer taraftan, denizdeki cesetleri toplatmak için köylüler ve bizzat başkan, geceli gündüzlü büyük bir gayret göstererek 260 ceset topladılar.

Daha sonra Kaşino Köyü halkı kazada vefat eden denizcilerimiz adına köyün yakınında kazanın olduğu mahalde Funakura kayalıklarının bulunduğu bölgede bir tepeye kazazedeler  ve Osmanlı’ya saygı adına bir anıt dikerler.

Japon Profesör, bu olayın özetini anlattı elbette, ancak yıllar sonra Turgut Özal’ın Başbakanlığı zamanında Japon-Türk dostluğu karşılığı Türkiye’nin yaptığı bir hadiseyi de eklemeyi unutmadı:

YÜZYILIN KURTARMA OPERASYONU

Olay 1985 yılında İran- Irak Savaşında geçiyor. Savaşın en şiddetli olduğu zamanlarda Saddam Hüseyin 18 Mart 1985’te, bir gün sonra İran’a hava saldırısı başlatacağını ve sivil yolcu uçaklarını da vuracağını açıklıyor.

Birçok devlet öncelikle mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde vatandaşlarını İran’dan tahliye etmeye başlamış fakat Tahran’daki Nissan Otomobil Fabrikası’nda çalışan Başmühendis Janichi Numato’nun sorumluluğundaki 215 Japon mühendis ve teknik eleman grubu  ise Tahran’dan çıkmayı başaramamış ve mahsur kalmışlardı.

Bunun üzerine Japonya’nın Tahran Büyükelçisi Yutaka Nomura, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla özel bir uçak istedi. Fakat Japon havayolu şirketleri İran ve Irak’ın garantisi olmadan uçmayı reddediyorlardı. Nomura, yakın dostu Tahran’daki Türk Büyükelçisi İsmet Birsel’le görüşerek “Türk Hava Yolları, Tahran’a özel sefer yapabilir mi?” diye soruyor.

Büyükelçi Birsel, konuyu hemen, dönemin Başbakanı Turgut Özal’a iletiyor. Özal’ın kararı ile kurtarma operasyonu için düğmeye basılıyor.

Saldırıya 25.5 saat kala Nomura’yı arayan Birsel, Özal’ın da onayıyla ertesi gün THY’nin Japonlar için özel bir sefer düzenleyeceğini bildiriyor..

15 Mart 1985’te, günün ilk ışıklarıyla,TC-JAY tescilli, “İzmir” adlı DC10 tipi uçakla yola çıkılıyor..

Van’ı geçtikten kısa süre sonra Tahran Havalimanı’nın kapatıldığı bildirililiyor.. Kaptan Pilot Özdemir, geri dönmek için harekete geçerken ikinci bir haberle havalimanının açıldığı bildiriliyor. Tahran’a yönelen uçak, Saddam’ın “sivil uçakları vurma” tehdidine rağmen Tahran Havalimanı’na ulaşıyor.

Uçağın kapısı açılır açılmaz, çocuk çocuk 215 Japon uçağa doluşuyorlar. İran Kulesi’nin yönlendirmesiyle, THY uçağı 15 dakika sonra kalkıp ve  Saddam’ın açıkladığı saldırı saatinden sadece 3 saat önce İran’dan havalanıyor. Toplam 9.5 saat süren yolculuğun ardından kaptan pilot Ali Özdemir’in yaptığı ”Welcome to Turkey” (Türkiye’ye hoş geldiniz) anonsu uçaktaki yolcuları büyük bir sevince boğuyordu.

Özdemir, Japonya’da yayınlanan belgesel programda da uçağın kalkışı beklenirken patlama sesleri duyulduğunu belirterek, ” Uçaksavar füzeleri uçağın 5 metre yakınından geçiyordu.Yine de görevi kabul etmemek aklımızdan bile geçmedi. Orada kalsalardı roket ya da bombayla havaya uçacaklardı. Japonlara karşı Türk milleti olarak sempatimiz vardır. Bu görevi seve seve yine yaparız” diye konuşmuştu.

Ertuğrul fırkayteynin kazasını, İzmir adlı uçağın Japonları kurtarışı ile iki ülke arasındaki dostluğu anlatan Japon hoca seyahat çantasını göstererek, “Uluslararası uçuşlarda aktarmalarımı mutlaka İstanbul üzerinden yaparım, Türkiye’yi İstanbul’u Türkleri seviyorum diğer ülkelerden çok farklılar.”

TATİL

Okulların kapanması tatilin başlangıcı gibi algılanır. Haydi çocuklar okulanın arkasından haydi çocuklar tatile denilmesinin ardından çocuklar haklı olarak ama vatan millet olarak da sevinç çığlıkları atarız.

Başta ebeveynler, öğretmenler, memurlar, işçiler, esnafeyn…

Bağ bahçe, deniz gözlük şezlong terlik, ama günübirlik ama sezonluk, artık Manisa ile ekonomi piyasası da tatildedir.

Gidilecek yerler önceden planlanmış eşe dosta akraba taallukata haber salınmış geliyoruz diye. Tatile giden sevinçli, tatile gelinene sormayın.

Tatil beldelerinde evler çoğunlukla bahçeli, ayrıca site olunca; gelen giden ya evinizin önünden, bahçenizin dibinden, tatile geldiği evi sormasından, ya da sokaktan sevinç çığlıkları atan çocuklardan anlıyorsunuz.

Ekremlere geldiler. Behramlar da bekliyordu. Aaa bir sürü kıranlık ne ekmek yeter ne yemek Ümmühan nerede yatıracak bunları. Çok meraklıysan yardımına koşuver. Ayol Ümmühancım bir kısmını biz alalım, bizim kimi kimsemiz yok, hem evimiz şenlenir. İyi günde kötü günde komşuluk böyle yıkımlı günlerde belli olur.

Bu bizim geleneksel tatillerimiz. Bir de günübirlikçiler var. İki karpuz bi koltukta.

-Rıdvan telefonda bi gelmediniz diyordun işte geldik mahallede köşedeki karpuzcunun karpuzlarını beğenirdin ordan aldım bunları. -Buyrun buyrun sevindirdiniz şöyle balkondan gelseniz de olur.

-Oğlum Samet kap gel benim yastığı arabadan, onsuz yatamam uyku tutmaz.

Ev sahibini yatıştırmak için

-Yok yok yatıya gelmedik öğle uykusu için getirdim.

Bu tür alışkanlıklarımız güzel şeyler, yaz tatili boyunca komşuluklar unutulmasın diye yapılması gereken ziyaretler.

Sahil:

Deniz, sahil, şikayet. Yerlileri anlamıyorum. Ha iki gün Cumartesi Pazar da tatilcilere kalsın deniz. Tapulu değil ya. Kalabalık diyorsanız gitmeyin daha kalabalık olmasın. Sonra siz mi temizliyorsunuz sahili?

Onun da çaresi var sahil zabıtası; aralarında dolaşıp ikaz etse, çöp atanları, darı sömeği gömenleri utandırsa, çare bulunur. Cumartesi tatil deyince görevlilerde tatile giriyor nöbetçi denen bir şey var.

Bir tek sahil ile ağaç altı gölgelikler mi kirleniyor.

Çarşı:

Lokantaların üst üste yağlı tencerelerinden, bulaşık kaplarından, yağhane bidonuna dönmüş çöp bidonlarından dökülen kirler, artıklar, kaldırıma sinmiş yağlar ve yanık yağ kokuları kapıdan.

Her lokantanın arkasındaki, dönecek kadar yeri olmayan tuvaletlerinin; avuç kadar lavabosuyla, açmaya elinizin varmadığı musluğuyla, her yanı ıslak mı yoksa başka bir şey mi olan klozetiyle, içinde ne olduğu bilinmeyen sözde sıvı sabunuyla, idrar kokusundan, tuvalet kağıdı parçalarından, girilemeyen tuvaletinine rağmen ama önünde denizin kıyısına atılmış masalar sizi, çırpıntılara karışan suzinak ile mest ederken herşey de olduğu gibi o anı yaşarsınız. Bu anlattığım sazdan samandan lokanta değil şehrin içinde belediyenin yanında.

Belde sokaklarına ne demeli?

Basket topu gibi şişmiş, yürünemeyen sokakların orta yerine yatmış, ‘Mamam köşe kaldırımda suyum da hemen yanında uyku ve yemek garantisi ile gel keyfim gel, ulan birazda kemik verin’ diyen köpeklerden, sürtünen yılışık kedilerden geçilemiyor. Her köşe başında kaldırımlar, yollar, yemek artığından oluşmuş yağ içerisinde. Sineklerin konuçlandığı, yazın sıcağında hare hare yayılan mikropların yuvası olmuş, yağ kümelerinden sekerek yürünen, burun tıkanarak, tiksinerek gidilen yollar, kedi köpek yemek merkezleri sokaklar.

Hurmaların tırmaladığı günler elbet bir gün gelir. Defter kitap çanta, servis hoca kurs da var ya, vitrin mal ister vatandaş hizmet. Berberimsi bronz tenlilere fesatca yaklaşılır “Tatildeydiniz he, belli oluyor.”

Velhasılı:

Kışlık da bu yazlık da, samanlık da bu sazlık da.

Seyran olmuş her yanımız. Tahtırevan var, yok ayranımız.