İçeriğe geç

ADAKALE ÇINARLI KAHVE

29 Ocak 2012

Değirmen Boğazında ki Kır Kahvesinde yudumladığımız kahvenin tadını damağımızda oyaladıktan sonra Derede ki suyun taşların kayaların üzerinden dökülür gibi akması susattı bizleri. Yolun kenarına yaslanmış suyu şar, şar akan çeşmenin bakır maşrapasından içtiğimiz buz gibi kaynak suyu dudaklarımızın iki kenarından çenemizin ucundan üzerimize akarken serinledik, soluklandık, yola koyulalım diyerek canlandık.

Ulu çınarların gölgesinden, Dere Mescidi’nin kenarından, Gülgün Hatun Hamamı’nın önünden, Kabak Tekkesi’nin yanından, yürümeğe başladık. Dönüp, dönüp bakıyoruz hamamın tekkenin duvarlarına ikisinin de farklı zamanlarda tarihlerde yapıldığı örülüş biçimlerinden anlaşılıyor. Tekke, hamam, türbe, ne tarih yazmışlar be, ne yaşamışlar. Çaybaşı deresi yanıbaşımızda, çınarlar, hamamın, tekkenin tarihi ile boy ölçüşüyor.

Arkamızda dere
Önümüz tarih, bilmem nire
Yürü bilip bilmediklerim.
Şaşkın aklım, havaya kalkmış ellerim.
Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hayat hikayeleri
İyi ki var duvarlarında, hala kitabeleri
Onlara bile inanası gelmiyor insanın
Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın, hatta dünyanın.

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle”

Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık
Bir çağdan bin bir çağa masal değil gerçek yazdık.

Gülgün Hatun Hamamı;1300’lü yıllar. Gülgün Hatun, kimilerine göre Saruhan Bey’in, kimilerine göre İshak Bey’in hanımı. Hamamın yapıldığı yıl ile tarzı Saruhan Bey’in dönemi eserlerine uygun yapıldığı için Saruhan Bey’in hanımı olması kuvvetle muhtemel. 1350 yılları olabilir hamamın yapılış tarihi. O tarihlerde hamamın kubbesine rutubeti önlemesi için seramikler, küpler yerleştirilmiş. 2010 yılında onarılırken, aslına uygun olmayınca durduruldu. Seramikler kubbe yerine müzeye konuldu.

Hamamın yanı başında Kabak Tekkesi
Hüseyin Efendi tarafından Mescid olarak yapılmış 17. yy’da. Biri Saruhan Beyliği diğeri Osmanlı Eseri.
Hamamın duvarlarında istifsiz moloz taş duvar örülüşü Beylik Döneminin işçiliği. Tekkenin taş duvarlarında Tuğla ile derzlenmiş Osmanlı taş duvar örme sanatı.

Az ötede Yedi Kızlar Türbesi; Hikayesi, rivayet efsane, ziyaretçiler “çocuğum olsun” hevesi arzusu ile dua için ziyaret ediyorlar. Biri Gülgün Hatun diyorlar diğer altısı Gülgün Hatun’un kızları. Tarihe yolculuk da yolumuzun üstüne çıkacak az ileride Saruhan Bey’in Körhane olarak anılan türbesi. Bu üç eserde yani hamam, türbe ve Körhane aynı dönemin eseri, hatta İlyas Bey Mescidi, Taşçılar Mescidi, tabii Ulucami ve yakınında ki Çukur Hamam’da.

Saruhan Bey Harzem Türkmenlerindendir. Anadolu Selçuklu Sultani Alâaddin Keykubad, maiyetindeki Türkmen emirlerini çeşitli bölgelerin fethi için görevlendirmişti. Bu uc beyleri arasında bulunan Saruhan Bey o zaman bir Bizans şehri olan Manisa ve çevresinde faaliyetlerde bulunuyordu. Bu sırada Moğol istîlâsı sayısız Türkmen gruplarının Bati Anadolu bölgesine gelmesine sebep olmuş, dolayısıyla bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabaları Türkmenlerin eline geçmeye başlamıştı. Saruhan Bey, Türklerin Leskeri-ili (Laskaris ili) dedikleri Manisa’yı da fethetti (1313). Saruhan Bey’in Timur Han, Orhan, Süleyman, İlyas, Devlethan ve Budak Paşa isimlerinde altı oğlu olduğu bilinmektedir. Ölümünden sonra beyliğin başına bu oğulları arasından Fahreddin İlyas Bey geçmiştir. Saruhan beyliğinin Manisa’da ki devirleri Saruhan Bey (1313-1345), İlyas Bey(1345- ? ), İshak Bey ( ? -1388), Hızır Şah (1388-1390/1403-1410)

Hamamın doğusunda kalan yedi kızlar türbesine bir fatiha verdikten sonra taş kaplı yolu takip ediyoruz kaybolan tarihimizde gündüz, gündüz elde fener yerde izler. Yokuş aşağı Dönertaş Sokağından iniyoruz, Dönertaş Sokağı ile Değirmen Sokağı’nın kesiştiği yerde, şimdi bu sokaklara ne diyorlar? 2906 ile 2903 numaralı sokak, ne kadar anlamlı çarpıp bölmüşler bu rakamları bulmuşlar oysa neden Dönertaş, bir hikayesi var. Değirmenlerden çıkan özelliğini kaybetmiş taşlar bu sokağa yerleştirilmiş köşe taşı, muhabbet taşı, hani fakirlerin kovuğundan ihtiyacı kadar aldıkları akçeli taşların bulunduğu sokak.
Neden değirmen sokağı; Çaybaşında üç adet değirmen vardı. Bunlardan bir tanesinin duvarı, diğerinin paslanmış varilden yapma su borusu (değirmen boğazı denilen yerde) kalmış, diğerinin yerinde yeller esiyor. İşte bu değirmenlere buğday götürülür, öğüttürülür, değirmenci para yerine buğday alırdı. Her ev ekmeğini kendisi yapardı. Çarşıdan ekmek alan hem ayıplanır, hem de gıpta ile bakılırdı. Ayıplanır, evde ekmek yapmıyor müsrif diye, gıpta edilir, zengin has ekmek yiyor diye. Şimdi zengin fakirin ekmeğini yiyor, fakir de zenginin ekmeğini. Ancak her ikisi de hatta hiç kimse o ekmeği yiyemiyor.
Kepeği ile beraber yapılan ekmek hamuru mahalle fırınlarında pişirilmeğe götürülürdü. Nimiyet yani ekmek teknesi denen dar uzun tahtadan yapılmış bu tekne, dört veya beş ekmek hamuru bölmesinden oluşurdu. Çaybaşında dere boyunda hala var olan fırına giderdik içerisi isten kararmış, kapkara odunları bir köşeye yığılmış, diğer tarafında fırının kapağı. Öyle ufak bir fırındı ki ekmek küreğinin ucu camdan dışarı çıkardı. Dikkatsizce hatta cama yakın geçtiğinizde kürek bir tarafınıza çarpardı. Ancak bu küreğe hiç bir mahalleli çarpılmaz, bilirdi çünkü.
Bu fırınlarda ekmekler pişirildikten sonra fırın belli bir sıcaklığa gelince yani biraz soğuyunca öğleye doğru mahalleli börek tepsilerini getirirdi. Akşama doğru göveçler gelirdi fırına. Akşama yakın fırının sıcaklığının kıvamına uygun bu göveçlerde yapılan yemekler, için için pişirilirdi. Fırın hem soğur hem de yemekler pişerdi. Bu fırında pişen ekmekte, börek ve yemekte, çok lezzetli olurdu elbette.

Daha bitmedi fırının mahalleye hizmeti. Fırının külü fırıncıdan istenir çamaşır ağartmada kullanılırdı, çamaşır sodası alınmadığı veya alınamadığı zamanlarda. Çünkü o devirler bakkal veya pazardan ne kadar az alış veriş yapılırsa o kadar ekonomi sağlanır zaten olmayan para mümkün olduğu kadar az harcanırdı. Tabii külü kullanan analarımıza sormak lazım ellerin ne hale geldiğini.
İşte değirmenlere giden yol bu, mahalle tavuklarının atların semerlerine bağlanmış çuvallardan dökülen buğdaylarla yemlendiği, kumruların dambaşlarında gugukladığı yuvalandığı sokak bu. Değirmen Sokağı. Matematiği zayıf olan kumrularla, yemlendiği taneleri sayamayan tavuklar yüzünden rakamlara bağladılar bu sokakları. 2906-2903 no’lu sokak.

Sokakların kesiştiği yerde yolun ortasında kocaman bir Çınar, yolu kaplamış, yola da tarihe de dur diyor. Kanatları altında diz çökmüş gibi duran ihtiyarlamış bir yapıcık, kahvehane. Yeni onardılar, ayağa kalkmış gibi gözüküyor, oysa çoktan tarih olup dostlarının yanına gitmek istiyor. Bir zaman uğraşmışlar gitmesi için, tasını tarağını toplamışlar ama konu komşu bırakmamışlar. Tutmanın anlamı yok ki, dostlarını saysam hak verirdiniz gitmesine. Hani hamam, kilise, hani hastane, hani taşı da tası da yok olmuş suyu kalmış çeşme. Çeşme de öyle isteksiz ve hüzünlü akıyor ki, görmeniz lazım. Kurna takıyorsunuz susuyor, yerde bırakıyorsunuz sessizce akıyor.

Bir dönem önce yıktılar imar düzenlemesi deyip kahvehanenin sağını, solunu, komşu evlerini, katlanır kanatlı köşesinde ki dükkancığı. Mahalle Bakkalını. Bakkal Kemal’in Veresiye Defterinin Sayfaları çınarın yaprakları olmuş. Mavi civit duvar boyası İlyas Bey Mescidinin taş duvarlarına yapışmış kalmış, kepenk tahtalarından kahvenin masalarını yapmışlar, tahta iskemlelerin bacakları yanda ki o da tarih olmuş evin tahta kapısının kuşaklamasından yapılmış, kahvenin kapısının üç tarafı camekan bu yapıya uygun değil gibi. Elbette uygun değil, üç kadem ötesinde tarih olmuş evin hayatının camekanlarını yaşatalım diye buraya eklemişler, zamanımızın organ bağışı gibi, bu kahveye dostlarından, yitip gitmiş komşularından bağışlanmış. Çınarlı Kahve denmiş yıllardan beri.

Çınar Ağacı; Ne meyvası var, ne tohumlarından ilaç yapılıyor, ne kereste oluyor. Kesilmediği budanmadığı için odunda olmuyor, hiçbir işe yaramıyor. Ama bizler için çok önemli bir ağaç, neredeyse kutsal denecek kadar. Sanki onun uzun ömrüne tarihimizi, güçlü gövdesine kendimizi, uzanan dallarına kültürümüzü bağlamış, yapraklarına anılarımızı yazmışız. O var oldukça ülkemiz var olacak, o var oldukça atalarımız anılacak. Benliğimizi kaybediyoruz dediğimizde; içi oyulmuş gövdesi, toprağa sarılmış kökleri ile o bir ümit o bir var oluş sebebimiz sanki. Gölgesi; Sıcak sohbetlerin samimiyet ifadesi, ihtiyarların bekleme noktası, kadınların ev toplantısı, çocukların oyun parkı, gariplerin yoldaşı, ömürlerin kilometre taşı.

Çınar ağacının Türk toplumu ve Osmanlı Devleti için apayrı bir değeri vardır. Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü rüyasında: Koynuna bir ayın girdiğini ve o anda göbeğinden bir çınar ağacının çıkarak gölgesinin dünyayı kapladığını, gölgesinin altında dağların olduğunu, dağların dibinde suların çıktığını, kiminin bu sulardan içtiğini, kiminin bahçesini suladığını kiminin de çeşmeler akıttığını görür. Osmanlı Devleti’nin tarihi bu rüyada gizlidir. Türk milleti Anadolu’ya diktiği bu ulu çınarla asırlarca insanlara adalet ve hoşgörü suyu dağıtmıştır. Denilebilir ki bu şifalı suyun tadını işitmeyen ne bir devlet, ne bir insan, ne de bir canlı kalmıştır.

Tasavvuf da dahi çınarın hikayesi vardır. Yaşlı bir çınar asırların verdiği tecrübe ile tevazu vadisinde tek başına yaşarmış. Bir gün dibinde bir kabak bitmiş. Çabucak büyümüş. Dallarına sarmaş dolaş bir halde ta tepesine kadar çıkmış çınarın. Çınar mütevazı kişiliğinden ödün vermeden koruyup kollar onu. Kabak densizin biridir, şımarıktır da. Kemale erdiğini, keramet ehli olduğunu zannettiği bir günde:

Çınara ”Görüyor musun ben kimim? Devlet ve ikbalim var. Şansımın da yaver gitmesiyle çabucak büyüdüm ve hatta sana hâkim duruma geçtim” der. Çınar onun bu küstahlığına sabreder, bilge yaşantısı, asırlık tecrübe ve tevazuu ile kabağın bir mevsimlik saltanatına “Sonbaharda halini görürsün”, demekle yetinir.

Osmanlı devleti de bu hikâyedeki çınar ağacı gibi devletler içinde mütevazı bir hayat sürmüştür. Koynunda büyüttüğü nice devletler gün gelmiş varlığını borçlu olduğu bu mütevazı çınara sultan kesilmişler, densizlik etmişlerdir. Bu densizliklerini çınar gibi Osmanlı Devleti de onlara hadlerini bildirmiştir.

Gün gelir çınar ağacı yapraklarını döker, içini yemeye başlar. Osmanlı devleti de sonsuza dek yaşayacak değildir. O da topraklarını ağaçtan yaprağın hafif bir rüzgârla düştüğü gibi kaybedecektir. Dışarıdan düşmanlar çınar yapraklarını döksün diye zoraki rüzgâr estirirken, içerden de kendi evlatları onu ateşe vermişlerdir.

Bazı içi oyulmuş Çınar gövdelerinin yakıldığını görürüz. Ancak zamana meydan okuyan Çınar ağacı yakılmasına rağmen gövdesinin kabuğunda sakladığı özü sayesinde hayatını devam ettirir.

İşte bu çınar çok dostunu kaybetmiş zamanı evvelinde, akıl hastanesi varmış kuzeyinde, hamam bile varmış bir yönünde, sonra dost olmuş mahalle kahvesiyle. Kahvenin birkaç basamakla çıktığınız sekisinin köşesinde oyuk dibek taşı, dibek taşı değil arkada ne kurnası kalmış ne taşı olan ancak vakfiyesinin var olduğu söylenen çeşmenin yalağı, o da bu köşede. Basamak taşları çeşmenin duvar taşları. Zaten eğreti duran bacaklı ölçüsüz tahta masalar, iskemleler. Kayrak taşı kaplamışlar sekisini tay tay duruyor hepsi. Tarihini bilmez, bu iskemleleri tanımazsanız rahatsız olursunuz otururken. Oysa dostları; Ömer Amca, Doktor Mevlut, Çorbacı Memet Fırıncı Hasan, Hacı Zühtü, Bakkal Kemal, Boşnak İbram, Arnavut Musa, Kahveci Hüsen, kahveci Reşid, Muhtar Sadullah, birer cambaz edası ile bir bacakları altlarında diğer bacakları altına aldıkları bacağının dizinde bir elinde cigara diğerinde sarı yaldız boyalı çay bardağı, havalara bakarak sohbet ediyorlar.

Arkalarında İlyas Bey Mescidi
Önlerinde Ali Bey Camisi,
Üstlerinde çınarın koyu gölgesi,
Mescid Duvarına yaslanmış çeşmenin sesi
.

Allah Allah niye bu kadar kucak kucağa, önce mescid yapılmış 1362 tarihinde Hacı İlyas Bey tarafından. Burası aynı zamanda Manisa’nın ilk camisidir. Babası Saruhan Bey Bizanslılardan aldığı yönetimi laskarislileri zorlamamış Müslüman yapmak için, hoşgörülü davranarak İslam dinini seçmelerini beklemiş.

Saruhan Bey, Bizanslılardan aldığı Laskaris’de beyliğin Müslüman halkı için mescid yaptırmak istemiş ancak kısa süren Saruhan Sancağı yıllarında ki ömrü yetmeyince oğlu İlyas Bey bu mescidi yaptırmıştır. Ayrıca şimdi ki Bit Pazarı dediğimiz yani çarşı semtimiz o devirde de Laskaris’in agorası yani çarşısı imiş. Bu semte de Taşçılar Mescidini yaptırır. Bu mescidin kitabesi yoktur. Yoktur değil kaybolmuştur. Ne zaman yapıldığına dair tarihi belli değildir. Ancak Saruhan beyliği Dönemi eserlerinde kuş evi geleneği olmadığı için bu yapıda kuş evleri olması ve bu kuş evlerinin çatı silmesine yakın olması onarım geçirdiğinin ifadesidir. Bu yapı Boğmaklızade İsmail Efendi tarafından 1800 yılında onarılmıştır. Onarım esnasında çeşmeyi de yaptırdığı çeşmenin yapılış tarihinden anlaşılmaktadır.

Müslüman Saruhan Beyliği halkı ile birlikte yaşayan Bizanslılar ticareti her devirde olduğu gibi o zamanda elden bırakmamışlar. Beylik döneminin son dönemlerinde yani Osman Bey’in beylikleri topladığı dönemde sıkıntılı günler geçiren Saruhan Sancağı imar faaliyetlerine fazla eğilememiş, ayrıca Beylikler yeni yeni yerleşik düzene geçtiklerinden şehircilik ve yapılaşma yönünden pek bir şey yapamamışlardır. Beylik adına yapılacak yapılarda usta bulmakta zorlanmışlardır. Beylik döneminin son beyi İshak Paşa, Ulu Cami’yi yaptırabilmiş o da devşirme malzemelerden yapılmıştır. Hatta Ulu Caminin kiliseden dönüştürüldüğü söylenir. Bu da ihtimal dahilindedir, çünkü Mevlevihane’nin İshak Paşa’nın Çelebi olmasından sonra bir kilise yapısının yerine yapıldığı Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde geçmektedir.

Basit tek kubbeli İlyas Bey Mescid yapısının taş işçiliği kubbe örtüsü ve köşe
tromplarında ustalığın çok güzel olduğu söylenemez. Ancak iki kemerli son cemaat mahalli ile yüksek olmayan alçak, basit yapısının çok sempatik ve sıcak bir havası vardır. Adeta mahalleliye aittir.

Evimiz İbrahim Çelebi Mahallesinde iken Ramazan akşamları Teravihe buraya gelirdim. Teravih Namazı başlamadan birkaç dakika önce bütün saflar dolar ne bir fazla ne bir eksik namazı kılardık. Yani dışarıda kalan olmaz boş yerde bulunmazdı. Rahmetli Sabri Hoca değerli bir imamdı. Müezzinde imam da kendisi idi. Gerçi vakit namazlarında müezzin cemaatten biri olurdu. Sabri Hoca bir Ramazan Teravih Namazlarından birini kameraya aldırmıştı minberden, malum olmuş olacak ki bir daha ki seneye rahmetli olmuştu erkenden. Ramazan da Müezzinliği mahallenin muhtarı o da rahmetli oldu, Sadullah Muhtar yapar cemaat da ona eşlik ederdi.

Teravi’den sonra imamda gelir oturulurdu kahvede,
Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete,
Gün boyu dumana hasret kafalar,
Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar,
Loş, hatta karanlık olan çınar altında kuytu köşelerde,
Ateş böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.
Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki
Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.
Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları
Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları

Çınar büyümüş çınarla beraber mahallede büyümüş çınar yetmiş mahalleliyi gölgesi altına almağa. Ancak mescid yetmez olmuş Ali Bey Camisini inşa etmişler 1427 yılında, onunda yapısı organ bağışlarından müteşekkil hele bir basamakları var beş yaş ile yetmişbeş yaşında olanlar emekleyerek çıkıyor, soluklanarak giriyor camiye, onunda ahşap dikmeleri ahşap evlerin çatı kirişleri, ahşap mertekleri, kiremitleri yenilenmiş, Dayanmış onca yağmura bunca zamana, ancak cahilliğe dayanamamış. Onarıyoruz deyip 1980 li yıllarda şahken şahbaz olmuş 1427 yılı gitmiş 1980 yılı gelmiş devşirme malzemelerin çoğu yerini; Betona, tuğlaya, alafranga kiremide, çimento sıvaya, hızardan çıkmış tahtaya, plastik boyaya bırakmış. Acemice sözde süslemeler, fotoğraf hat yazılar. Adı ile kitabesi kalmış şimdi.

Ali bey camisinin Doğu köşesinde bahçede bir Mevlevi Dergahı vardı, yıkıla yıkıla dergahın aşhanesi kalmıştı o da bir zaman sonra 2000 yılında belediye tarafından yıktırıldı.

Çınarın koyu gölgesi kara bulut gibi sardı, kasvet bastı. Unuttuğumuz tarihimize her kafadan bir ses her sesten cılız bir nefes “yazık”. “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” böyle eğitildik, atasözü dediler, böyle kandırıldık.

Çınarlı Kahve aynı zamanda kahvenin de ustası. Kahve yapmak marifet ister. Kahvenin de kültürümüzde yeri farklıdır. Kız istemeğe gidildiğinde gelin adayının kahvesinin tadı damak da kalırsa kızın becerikli olduğu anlaşılır, ondan sonra babasından istenirdi.
Taşınabilir Kültür Varlıklarımızın yanında taşınmaz kültürümüz dediğimiz bu adetlerimizde aslında başlı başına birer konu. Bunları da unutmamak için ninelerimizi dedelerimizi kaybetmeden dinleyip yaşatmalıyız.

Bir gayret daha Ali Bey Camisinin Doğusunda ki yokuşun başından yani Mevlevi Dergahı dediğimiz yerden gözüküyor Muradiye, Sultan Camisi, Saruhan Bey’in Körhane denilen türbesi.

20120205-201429.jpg

From → TARİHE YOLCULUK

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: