İçeriğe geç

DOST DEDİĞİN…

29 Ocak 2015

-Yıllar ne kadar çabuk geçti?
-Sorma, hiç anlamadık.

Neyi anlayacaktık ki anlasak durdurur muyduk dünyayı? İner miydik ilk durakta son durağa varmadan? Ne fark ederdi ki durakların yerini bilen mi var? İndiğimiz durağın son durak olduğunu biliyoruz ama işte o durakta durmak istemesek de iş işten geçiyor. İnsan oğlu bu garaja kadar gitmek ister.
-Dede bu garaja gidiyor.
-Olsun be oğlum garaj benim eve yakın.
Dünyayı aldatabilir misiniz?

Kokpit ağzıyla dünyaya tekerlek koyduğumuzda; dişsiz, saçsız, pembe beyazdık. Kalkışta kapanan tekerlerin yolcuları yine aynı görünümdeydi. Bir tek pembe beyazlar yılların izini almış; bazısı derin, bazısı ince, bir hayli kalınca bazıları.
Önemi yok kimse okumuyor çizgileri.
Saymıyor günleri.
Gözlerimizin önünden film şeridi gibi geçen diye anlatılan oynadığımız rolleri.

Kısa pantalon, kirli tişort üniforması olurken çocukluğumuzun banyolarında sabun köpüğü kaçarken gözlerimize çok kirlendiğimizden analarımızın öfke izlerini taşırdı. Çamaşır gibi sıkılan saçlarımız, tellak gibi kazınan sırtlarımız, ağarmayan ayaklarımız…
Sıkılacak saç kalmamış, ovulacak sırtlar kemik torbası olmuş, ne kirli ayakları ağartmaya uğraşan analarımız; kızıyor mu seviyor mu hallerinden, kurularken ki tebessümlerinden, geceleri yarım yamalak uykularında; baş koyacağımız yastıklarımıza ayaklarımızı koyduğumuz çocuksu derin deli uykularımızda örten, babalarımızın kabahatlerimizin “çocuk bunlar” hoşgörüsüyle affa uğradıklarımızdan hiçbiri kalmadı şimdi.

Belediyeciliğim zamanında benden hep bank isterdi imam efendiler, ben de gönderirdim, haklıymış, işte bak şimdi oturuyoruz, o banklar bu banklar olmasa da. Oturduğumuz yerden, selam verenlere başımızı arkaya yaslar şekilde geriye doğru kaldırarak şişe dibi görünümlü gözlüklerden tanımaya çalıştığımız kimseye tanıyamasak da “Aleykümselam” deyişlerimiz ezana karışır pek duyulmaz dediğimiz.

Sokağa çıkarken almayı ihmal etmediğimiz, elimize yapışmış uzuvlarımızdan bir olmuş; umutsuzluğumuzun, yalnızlığımızın, bizimle olduğu zamanlarda oturduğumuz yerden tık tık yere vurup pişmanlıklarımızı gömmek isterken kullandığımız, mutluluğumuzun çoluk çocuk kalabalık bayram sabahlarımızın, kimlerin olduğunu gözlerimizin önüne getirmeye çalıştığımız düğünlerinin, mutluluğuyla kucağımıza aldığımız, tutunacaklarımızın bizi yalnız bırakmalarında dayanırız ona; Baston…
En yakın dostumuza dayanmadık böyle, kıvrık sapına tutunuruz hayata tutunmadık öyle. Baston dediğiniz bele kadar bir çomak. Yere olanca gücünle batırır gibi bastırsan da, kıracakmış gibi dayansan da, arada bir kedi köpek kovalasan da, hiç sesi çıkmaz. Eve girerken kapının sapına astığında dışarda kaldığına aldırmaz. Evden çıkarken yine oradadır böyle sadık dost bulunmaz.

İhtiyarlık işte;
Kimsesizlikten, göçüp giden dostlardan yalnız kaldığımızda düşünürüz bunları. Çomaktan, bastondan dost olur mu? Seni teselli eder, sana yoldaş dert ortağın olur, ilacını, hastalığını paylaşır mı? Paylaşır mı çocuklarının hayırsızlıklarını arayıp sormadıklarını? Hatıraları, eskileri anlatıp da iç geçirmelerini duyar mısın? Duyar mısın elinin, nefesinin sıcaklığını? Torunların aklına geldiğinde göz yaşlarını beraber akıttığınız da “onlarda aramaz oldular” dediğinde yalnızlığının ortağı olur mu? Doğum günlerinde, özel günlerde, birlikte yediğiniz yemeklerde, arkasından içtiğiniz kahvelerde, sohbeti uzatıp birer çay da içelim mi dediğinde “hadi içelim” der mi?
“Hey gidi günler hey” dediğinde, “aman ya sende ne günlerinden bahsediyorsun” deyip gerçekleri hatırlatır, savurmalarına, övünmelerine gem vurur mu?

Şuradan ekmek alacağım sana da alayım mı?
Der mi?

From → BASINDAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: