İçeriğe geç

YAZIN GİDELİM…

7 Nisan 2015

Ayvalıktaydım. Koca gece esti mübarek ama ne esmek esmekte değil fırtına, deniz kıyısına bir hayli uzak park etmeme rağmen sabah bütün camlar denizin tuzlu suyu ile sıvanmıştı, rüzgarın kaldırdığı deniz suyunun dalga uçları içerilere kadar ulaşmış. Otelin kapısını bir elimde çantam diğeriyle açmakta zorlanırken rüzgarla boğuşuyordum. Manisa’ya dönmeden sabah kahvaltıdan sonra Cunda’ya da uğrayacaktım.

Daha önceleri tekneyle geçiliyormuş adaya şimdi yol yapmışlar, yapmışlar mı? Deniz mi çekilmiş? Her neyse Cunda içlerine kadar girdim arabayla. Müzenin önüne park ettim. Rahmi Koç’un restore ettirdiği Tiryakoris Müzesi açıksa gezerim dedim, bir ihtimal ama hesap tutmadı, soğuktan camı yarım aralayan güvenlikçi “bugün kapalıyız” diyebildi. Şöyle etrafa bir göz atmak için bahçesinde dolandım. Restorasyonun da yenisi bana sıcak gelmiyor biraz eskitmek veya eskimesi lazım. Açılışa hazır papanın gelmesini bekler gibi görünüyordu. Kullanılmayan ön kapısının girişine eski at arabasının çakmasını koymuşlar yeni, boyalı moyalı. İşte bu olmamış, küratör koymamıştır da burada at arabası yapanda yoktur reklam olsun diye koymuş desem. 

Müze cıvarında ki sokakları dolaştım. Rüzgarın soğuğu kovaladığı arnavut kaldırımlı dar ıssız sokakta sevgilim olan havanın ayazı ile beraberim. Ellerim cepte o da koluma girmiş koynuma sokulmuş yakalarımın arasından üfürüyor. “Hani sevgilinin sıcaklığı” o eskidendi der gibi nispet yaparcasına dondurdu beni. Omuzlarımın arasına sıkıştırdığım kaldıramadığım başımla yere bakıyorum, arnavut taşlarına yosunumsu çimler yapışmış, Rum evleri’nin mavi, mor, beyaz, sarı, kahve renkli demir, ahşap kepenkleri mıhlanmış vaziyette kapanmış belli ki sokak sakinleri yazlık kullanıyorlar buraları. 

Bu bir kaç sokak dahi Cunda’nın havasını değiştiriyor; yola döşenmiş yosunlanmış taşlar, evlerin girişlerinde ki keskinlikleri alınmış yekpare taş basamaklar, demircilerin hünerlerini sergilediği kıvrım kıvrım kıvrımlı demir kapılar. Taş sövelerle çerçevelenmiş pencereden sarkarken; göğsünü perde ile örten, komşularına yarım yamalak türkçesiyle “kuzum bu akşam Dimitri’nin kazinosunda kızım Maria şarkı söyleyecek” diyen Rum kadınının kulağa hoş gelen şivesiyle, işveli sesini duyar gibi dönüp arkasına bakıyor insan. 

Kasılmış ellerimi sürterek gevşetmeye çalışırken fotoğraf çekmek için bir de pozlandırmaya çalışmaz mıyım? Rüzgar buralarda da sessizliği bozuyor. Ayaz mı ayaz ne sokak, ne deniz ilgimi çekmiyor. Yılın ilk soğuğu yıldırmıştı beni. Deniz kıyısında sığınacak liman arar gibi kapalı bi mekana, tabelasını uzaktan gördüğüm Taş Kahve’ye girdim. Hiç beklemediğim bir kalabalık içeride kapıyı açınca beni bekliyorlarmış sanki bütün gözler bana yöneldi. Filim mi çevriliyor? Kapının ardına kadar dolu, bu ayazı yiyen sadece ben değilmişim, kapıdan gelenleri gözlüyorlar zoraki sığındıkları bu mekanda. “Kahve” dedim, üç beş çeşidini saydı garson meğer kahvenin de mertliği bozulmuş, nasıl bozulmasın içerisi entel dantel İstanbul. Klasik dedim okkalı tarafından bozma keyfimi.

Tahta sandalye kıçımı acıtırken buraya Taş Kahve’ye böylesi yakışır dedim meğer bizim de tarihi eser mertliğimiz sandalyeden yana bozulmuş.

Dışarıda ki rüzgarın uğultusunu arattı içeride ki uğultu. İnsanın verdiği rahatsızlığı insan çekemiyor dışarı çıktım. Ne Cunda cazip ne de Ayvalık. Arabaya bindiğimde kaloriferi yola koyulmamı işaret ediyordu. 

Cunda’dan yavaşça ayrılırken arabanın içerisinden yol kenarında gördüğüm restoranlarda ki balıklar “yazın gel” der gibiydiler…

 

From → ANADOLU'DAN

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: