İçeriğe geç

KENT/ŞEHİR KÜLTÜRÜ VE YAŞAMLARI

21 Kasım 2015

“Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.

 

Toplumlar geliştikçe edindikleri alışkanlıklar gündelik yapılan işlerin yanında gelecek toplumlara taşımak istedikleri bu yaptıkları zamanla bir birikim oluşturarak değer kazanırlar. Örf adet şekline gelen bu alışkanlıkların bazıları silinip giderken bir çoğu yıllarca taşına gelerek

eskilerin bu alışkanlıklarına yeni nesiller kültür olarak nitelendirirler.”

Diye anlamlandırılır kültür.

 

Bireylerin, toplulukların, ülkelerin yaşadıkları bölgeler ve konumlarına, mevsimsel etkileşimlerine, sosyal yapılarına, eğitimlerine, tarihi geçmişlerine göre bu faktörler çoğaltılabilir tüm bunlara göre kültür ve kültürel oluşumlarından doğan, barınmadan korunmaya giyim kuşamdan yeme içmeye kadar her şey ülkelerin yaşamlarında farklılıklar gösterir.

 

Bu farklılık dünya hayatı boyunca ülkelerin ortaklaşa üretip tükettikleri ithalat ve ihracat girdileriyle birbirlerine yakınlaşarak kültür ve yaşam farklılıklarına rağmen ortak kullandıkları araç gereç, makineleşme ve teknoloji sayesinde globalleşen dünyada arada ki yaşam mesafelerini birbirine yaklaştırırken geçmişten gelen değerler kültür farklılığını sürdürür.

 

#####

 

Akıp giden zaman ve anlayışlarında güncellenen şehirler ve şehir yaşantılarının kentleşme sürecinin potasında eriyip gittiği, kaybolduğu insanlar, insanlıkları. Giderek yaşayanlarına ve yaşamlarına yabancılaşan kentler. Bir elden çıkmışcasına birbirine benzeyen kentlerine yabancılaşanlar.

 

Fabrikasyon malzemeler kullanılarak çağdaşlık adı altında üretim barkotlarından tarihi, kimliği ve yapılaşması okunan kentler. Moda akımlarının gömlek gibi elbise gibi her yıl yenilendiği, giyenin şahsiyet değiştirdiği, yakınlarına göre ötekileştiği, ayrışarak koptuğu, akıntıya kapılmış rüzgara tutulmuşluğun avareliğinde sürüklenerek giden kimliğini yansıtacak bir özelliğinin yokluğunda kaybolanlar misali kentler.

 

Ruhsuzluğun donukluğunda, monoton hayatların giderek robotlaştığı insanların yaşamlarını çarklarında öğüterek tozları bir şişenin içerisinde suya bırakılmış isimsiz kimsesiz kimliksiz insanların kentleri.

 

Yakaların iki yanında beyaz kordonlu kulaklıklar, olmayanların ellerinde telefonlar, tıklamalar. Kalabalıklar. Kent caddelerinde araçların homurtularında kornalar, umursamazlığın önceliğinde sürücüler. Günlük koşuşturmacanın curcunasında bağırış, çağırış, gürültü, uğultu ve kavgaların gölgesinde kentler.

 

Çoluk çocuk, büyük küçük, anne baba, torun torba, bir koşuşturmacanın zamanı kovalamacanın telaşı içerisinde ki kent hayatları. Oysa düşen cemreler ile bahara gelindiğinde dönüşen havalarla yazlık kışlık hazırlığında ki evlerin bahçelerinde pişen turfanda sebzeli ocakta ki yemeğin kokusunun “Çocuklu, karnı burnunda, hamile, günü de az kaldı, kokmuştur zahir. Koş şunu götürüver” inceliğinde ki yaşam kültürüydü komşuluklar.

 

 

 

 

Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu

Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.

 

Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda

Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada

 

Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken

Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken

 

“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim

Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim

 

Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri

Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri

 

Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer

Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.

 

İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım

Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım

 

Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki

Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki

 

Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “oh” diyerek

Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek

 

“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”

Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını

 

Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı

Seyredecek bir şey yoktu aslında gözleri arardı uzağı

 

Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış

Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.

 

Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı

Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı

 

Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı

Mutluluğun adı o zaman ki yıllarda “Eski baharlardı.”

 

Yaşam kültürünün adıydı mutluluk.

 

Düşenin, kayıp gidenin, aranıp bulunamayanların, gemisi olup da kurtarmakta hüner sahibi olanların, yüzdürenlerin, sürenlerin, sürdürenlerin sözde maharetlerinde kültürsüzlüğün kültür olduğu umursamazlıklarda kentler.

 

Yapmacık gülücüklerin, sözde selamların, sinsi yüzlere, katı yüreklere, yataklık yaptığı menfaatlerin oğuşturulan avuçlarda ki gacurtuları, geçmişten gelen kültürün geleceğe kurban verildiği aldatmacaların kol gezdiği, sessiz masumiyetin sinsi hiyanetin, her geçen günün bir öncekine göre arandığı kentler.

 

 

Manisa Şehzadeler Şehri: Kadim bir medeniyetin tarihde yaşandığı izlerinin hala süregeldiği bu medeniyetin ruhunun sokak taşlarında, büklüm büklüm giden gölgenin barındığı dar sokaklarında, kerpiç evlerin toprak sıcaklığında, komşu duvarların dar kapılarında, hastalıkların bir kap çorba paylaşımlarında, iyi ve kötü günlerde ki hasletlerimizde, cami ve minarelerinin ezan seslerinde, medreselerinde ki rahlelerinde, hanlarının kapı kulplarında, türbelerinin yeşil demirlerinde, sokak çeşmelerinin çağlamasında, her köşe başında dökülen lokma kokularında, tarihi okunan ulu çınarların kovuklarında, insanların gönüllerinde hüküm sürdüğü değerlerin estetik kaygıdan uzak özüne bağlı paylaşım ve dayanışmanın saygı, sevgi, mazbut, mağdur, mağrur, mahzun, mazlum, insan odaklı kaygıların, duyguların toplumsal paylaşımının yaşandığı sıcak ve tabii mekanlar bütünüdür bizim şehrimiz ve yaşam kültürümüz.

 

Kent olmaya yüz tutmuş soğukluğunda ki yüzsüzlüğümüzün sıcak samimi sevecen daracık yolları pamuğunun helva, pekmezinin pandispanya, diye satıldığı parkları, taş kaplı caddeleri ıhlamur kokulu, mor çiçekli akasyaların gölgesinde ki sarmalanmalar selamlaşmalar, durup durup konuşmalar, ikindi ezanının bir minareden diğerine yankılandığında yaklaşan akşam serinliğinin çöktüğü cami avlularında ki şadırvanlarda çağıldayan su seslerinin Spil dağından inen dereleri çağrıştırdığının kültür olduğu yaşamlar.

 

Ahi adabının, ticaret erbabının, müşteri ahlakının, velinimet anlayışının, kırk yıllık hatırlı kahvenin yanında getirilen yayla suyunun, çay ocağından ikram edilen tavşan kanı çayın, veresiye defterinde ki köylünün asaletinin, hürmetkar hizmetkar aynı zamanda akîl çarşı eşrafının, pazarlığı sünnet bildiği, müşterisini incitmediği, komşusunun siftahının önde geldiği, borçuna sadık alacağına muvafık olduğu, alış verişin kıt bereketin bol olduğu, besmeleyle açılıp besmeleyle kapanan kepenklerin sesinde pirlerine fatiha veren esnafın ahilik, yaşam kültürüdür.

Demircinin çekiç sesiyle zikre kapılıp cezbe gelen Hz.Mevlana’nın ulviyetinde ki yaşamdır; tasavvuf erbabı, ahi adabı, esnaf ahlakı.

 

Oysa kentler; sonradan kazanılmış gelişigüzel değerlerin toplumsallıktan çok bireyselliğin hüküm sürdüğü insanların yalnızlaştırıldığı, rastgele dizilmiş dikine keşişen caddelerin insani ölçülerden uzak devasa ağaçsız gölgesiz meydanlara açıldığı, ve bu caddelerin kenarlarına yerleştirilmiş yapıların, yerleşim birimlerinin, uyumsuz ruhsuz planlama ile sıralandığı, hatta modellenmiş büyük camlı vitrinlerin, kaldırımların, şekillendirildiği statik yaşantıyı çağrıştırır kent.

 

Tek düze plan ve yapılar bütünlüğü, monoton ve sıkıcı yaşantı ile bunalımlara, teknolojik imkanlar ile yalnızlığa sürükleyen bencil çıkarcı milli duygu ve hasletlerden uzak ruhsuz kent yaşamına inat, kültür; insan fıtratını sürdüren, imkansızlıkların dayanışma ve yardımlaşmayla çözümlendiği, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” “Cebrail (A.S.) komşu hakkında o kadar çok tavsiyelerde bulundu ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim” diyen peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hadislerinde ki yardımlaşma anlayışını sürdüren inanış bizim yaşam kültürümüzde ki en kıymetli hazinemizdir.

 

Bu yaşayışın idrakinde olup kadim medeniyetimizi şiar edindiğimiz sürece örf adet gelenek ve

beraberliğimizi, köklü inanışımızı paylaştığımızda yaşam kültürümüzde bencil ve çıkarcılıktan uzak sevgi ve saygı hüküm sürecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

From → BASINDAN, MANİSA

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: