İçeriğe geç

ESKİ EVİMİZİN YAŞANTISINDAN 05.04.2014

23 Ocak 2016

Bundan üç ay önceydi annem, babamızdan kalan evi müteahhide verelim dediğinde, şaşırmıştım. Üç katlı evde annem, oğlum ve ağabeyim oturuyordu. Müstakil, kimseden rahatsız olmadan sokak kapısından sonra sanki üç salonlu üç mutfaklı dokuz odalı bir evde yaşıyor gibi idik. Arkasında bahçemiz vardı; Kurban kestiğimiz, sıcak yaz günlerinde gölgelik yerlerinde komşularla sohbet ettiğimiz, sakız sardunyalar, katlı kokulu güller, en önemlisi limonunu komşulara dağıttığımız babamın diktiği yedi veren limon ağacı. Bazı günler sabah kahvesi içip buradan işe gittiğimiz, her dışardan geldiğimizde hemen göz ucuyla da olsa bahçede kimse var mı diye ilk baktığımız yerdi bahçemiz. Bayram günleri, torun, torba, büyük, küçük, tüm aile fertlerimizin toplanıp bayram sabahları kahvaltı yaptığımız, yengemin kavurması, annemin kumbarını yedikten sonra gittiğimiz akraba ziyaretlerinin başlangıcı idi burası. Sık sık bir araya geldiğimiz bir buluşma ve dağılma noktasıydı baba yadigârı bu evimiz.

 

Yeğenlerim burada doğmuş, babam burada rahmetli olmuştu. Buraya evlenmiş benim de çocuklarım burada dünyaya gelmişti. Sünnetlerini kapı önünde yapmış komşularımızın her biri ile sevinç de keder de hep beraber olmuştuk. Onlarda bir bir ayrıldı mahallemizden rahmetli olmuştu her biri namazlarını kılmıştık arkamızda ki camimizden.

 

60 yıllar idi birinci katı yaptığımızda, 68’de başladı babam kaldığımız yerden devam etmeğe ve üç katlı imarı olan buraya diğer iki katı da yapmıştı. Evimizin bulunduğu bu cadde yani İzmir Caddesi beş kat sonra da yedi kat olmuştu imarı. Biz bu imara rağmen yaşantımızda ki huzurun bozulmasını istemedik. Komşularımızın evleri yedi kata yükselirken biz arada basık ve küçücük kalmıştık, oysa mutluluğumuz çok büyüktü.

 

Adeta zamana direniyor, imara meydan okuyorduk ta ki 2012 yılına kadar. Tam 44 yıl sonra bizim de takatimiz direnme gücümüz kalmadı ve annem “Azmi eve bir müteahhit bul biz de yaptıralım bak çocuklar büyüdü evlendi onlarında çocukları oldu yine bir arada olursunuz yıkalım evi verelim müteahhide” dedi. Fotoğrafını çektik yıkılmazdan önce, hatıra kalsın diye oysa ne kadar çok ne kadar derin ne kadar unutulmaz hatıralarımız vardı bu evde, beş yaşında ki torunum dahi “dede fototafını çekelim” dedi, hala bana kızıyor müteahhide verdim diye.
                   ——————————————————//————————–

 Nereden nereye gelmiştik.
Manisa’nın nüfusu artmağa, şehircilik ve gelişme adına yeni yeni yasal düzenlemeler yapılmağa, yürürlüğe konmağa başlamıştı ülkemizde. Kat mülkiyeti denilen zoraki yönetim biçimi. Bir arsa sahibinden birkaç daire sahibi üreten bu yasa ile Yunan işgalinden sonra ikinci bir yıkım gerçekleşmeğe başlamıştı Manisa’da. “Yap sat, yık yap”, şapkadan tavşan çıkarmaktan daha kolaydı, bu işleri yapmak. Başımıza geleceklerden habersiz “bir arsadan bin daire”, “bir kapı hemen bin kapı yarın”, sıva yetişmiyor boyadan kolay kaleterasit sarıyor her yanımızı. Arsa sahibinin uykularına giriyor, daire alacakların hayallerini süslüyordu yıkım efsaneleri. Yıkıldı yıkıldı yıkıldı. Eskiye ait bir şey kalmadı. Manisa bitmişti, arsa kalmamış virüs kenar mahalleleri sarmağa başlamıştı. Doğu da Alaybey, Şehitler, Nişançıpaşa, Kuzeyde bahçeli evler, Dinçer, Akıncılar, Yarhasanlar, Batıda Tevfikiye, Akmescid, önü alınamıyordu büyük bir sıçrama ile Uncubozköy. Buralarda sözde planlı yapılırken bu işler, varoşlarda merkeze inat yeni yeni gecekondu mahalleleri oluşuyor yıkacağımıza korunması için Atatürk, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Adnan Menderes, Turgut Özal isimlerini veriyorduk. Manisa’nın da diğer şehirlerden bir farkı kalmamış diğer şehirlere benzer olmuştu.          

Başına geleceklerden habersiz sessiz sakin o zaman yollarda sıkça selamlaştığımız, tanımasak da yüzlerini aşina bildiğimiz, şimdi onlarla akraba olduğumuz bizler Manisalılar şekillendirmeğe başlamıştık Manisa’yı. Tek katlı Kerpiç çamur sıvalı evlerin, yığma iki, üç katlı yüzleri taraklanmış yapıların, boş arsaların bol olduğu tipik avlulu Manisa Evlerinin yerini apartman denilen boyu posu devrilesi binalar alıyor sessiz sakin mütevazı birbirine dost evcikler kaderine boyun eğiyor idi. Manisalı koz olarak kullanıyor idi seçimlerde bir elinde oy pusulası diğer elinde bahçeli tek katlı ev tapusu “beş kat olacaksa oyum sana”. Oracıkta verilen sözler sonrasında hüsran oluyordu. Uçuruma bir adım daha yaklaştırıyorduk Manisa’mızı.

 

1980 -1985 yıllarına gelmiştik. Kat karşılığı denilen bu hastalık virüs gibi yayılmağa ve ona buna bulaşmağa başlamıştı. İki üç tek katlı evler evcikler yıkılıyor bilhassa ağaçları önce kesilen cadde üzerlerinde ki bu evlerin yerine beş katlı apartmanlar yapılıyor idi. Enflasyon ile tanışmamış o zamanlarda ki ülkemiz ticareti düşük taksit, az peşin ile satılmağa başlanan daireler daireler. Evcik bol yapacak adam aranıyor, adam da çoğalmağa başlayınca evcikler azalmış ara sokaklara dalga dalga yayılmağa, girilmeğe başlanmıştı. Oralara da kat ilavesi hastalığı sirayet ederek apartman denen toplumumuza uymayan ama her türlü yaşantı ve kullanıma uyabilen bizlere kurtuluş ve umut olmuştu. Bir evden evcikten iki kata hatta üç ve dört kata sahiplenmek hırsı sarmıştı her yanımızı her insanımızı.

 

Dalga dalga sokaklara yayılan bu hastalık yayılacak yer bulamayınca yeni imar adaları yapıldı, üç kat olan sokaklar beş kata, beş kat olan caddeler yedi kata çıkarıldı, hiç imar olmayan sokaklar da yeni imar planına kavuştu. O kadar acele ile yapılıyordu ki bu işler her seçim döneminde slogan haline gelmişti. “Kat arttıracağız, beş kat vereceğiz.” Belediye meclisleri kararları alıyor, kararların icraata dönüştürülmesi vakit geçirilmeden uygulanıyordu. Yapboz tahtasına benzeyen ve delik deşik edilen imar planının elle tutulur tarafı kalmamıştı.

 

Gecekondu alanları imar ıslah planları ile hisseli şahıs parselli halden kişisel tapular verilerek yüreklere su serpiliyordu oysa serpilen su hastaya verilen son can suyu idi.

 

Tüm bu yapılan imar planları ile yeni bir dünya yeni bir yaşantı bizleri beklemekteydi. Yukarıda bahsettiğim evimiz ile hüzünlü hikaye Manisa’da yaşayan diğer insanlar içinde geçerli onlarında sokaklarında komşuluk ilişkileri, evlerinde bir yaşam biçimleri var. Ancak medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar; Bizim ilişki, yaşantı, hatıra, nostalji dediğimiz duygularımızı kemirdiği gibi bizi yeni bir dünyaya hızla sürüklemekte.
Yenidünyada; Telefon mesajlı bayram tebrikleri, alo ile hatır sormalar, baş sağlığı, geçmiş olsun dilemeler var. İnsanlar; kibir ve kendini bilmişlik süsü veren maddi imkanlar ile dunyaları yaratmış edası, kimseye muhtaç olmadığının havası, kendi başına yaşamaya kendi başını becermeye ve giderek yalnız yasamaya mahkum olmuştur. Böyle bir hayatın ardından evimize çocuklarımıza zaman ayıramadığımız zamansız bir hayatimiz olmuştur. Birbirimizin ensesinden tutup sırtına bindiğimiz kin ve hasetten insanlık ve manevi duygularımızı kaybettiğimiz böyle bir hayatı sevmesekte mahkum olduğumuz bir dünyaya hızla sürüklenmekteyiz.
Tüm bunlara karşı direnmenin Don Kişotluktan öteye gidemeyen zayıf bir direnişin göstergesi olan masum iyi niyetli bizlere, geçen zaman el sallamak ve geleceğe elbette endişe ile bakmaktan başka yapacak bir şeyimizin olmadığı çaresizliğimizin içinde ki haykırışlarımız, medeniyet dediğimiz canavarın dişlilerinden çıkan gürültü içinde kaybolup gitmektedir.

From → MANİSA

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: